Televizyonda Tansaş’ın reklamında “Yetişen alıyor” diye bir laf geçiyor. Bizim mahallenin 40 yıllık simitçisi Hasan’ın lafıdır.
“Yetişen alıyooo.. Yetişemeyen aç kalıyooo...
Devamı daha da komiktir:
“Çayla iyi gidiyooo... Peynirsiz olmuyooo.... Bayram iyi gidiyoo... Havalar ısınıyooo... Çiçekler açıyooo... Arabalar buraya niye park ediyoooo... Gene zam geliyooo... Anayasa değişiyooo...”
Gündemi simitçiden rahatlıkla takip edebilirsiniz. Mahallede kaza mı olmuş, Boğaz’da balık akını mı var, dallar baharlanmış mı, belediye başkanı semtimize mi gelmiş, çocuklar okullarından mı dağılıyor... Bu arada tek bir kere “simit” lafını ettiğini duymadık. Simit lafını ağzına almadan simit satan simitçimizdir o..
Tansaş reklamını izlerken dedim ki kendi kendime, “Bunu yazan reklamcı kız/çocuk kesin bizim mahallede oturuyor.” Belki hemen yanımdaki apartmanda, belki de üst katımda, belki mahallenin öbür ucunda.
Ve nereden nereye. Bir simitçinin sloganından televizyon reklamına... Çok hoşuma gitti. (Söylediklerim külliyen gerçek dışı da olabilir tabii.)
Bir aydır Koza Plaza’da çalışıyorum. 3 yıldır düzenli olarak hazırlamakta olduğum “Küçük Oteller Kitabı” için Boyut Yayınevi’ne gidip geliyorum.
Tanrım nasıl acayip bir şeymiş plaza hayatı! Her şey süper modern, her şey tıkır tıkır evet ama... Merdivenden hoplaya zıplaya inme keyfi yok (26. katta!), camı açıp böyle derin derin nefes almak yok, simitçiyi duyup, aşağıya iki tane simit kapmak için koşturuvermek yok..
Mutsuzluk rüyanız ne deseler sokak seslerinden uzak bir hayat derdim. Köpek havlamasıyla, kedi miyavlamasıyla, simitçisiyle, eskicisiyle... Duymazsam ölürüm gibi geliyor.
Yazık ki azalıyorlar. Yoğurtçular, galetacılar, kalaycılar, bileyciler zaten nicedir yok. Patates soğancılar galiba yasaklandı. Sonra en fenası çocuk sesleri gitti. Çocukları artık sokakta oynatmıyorlar biliyorsunuz. Ben halbuki goool diyen, banneyaa diyen sayılmaz diyen, durmadan kavga edip gülen o çırbı sesleri çok severdim..
Yavaş yavaş eskiciler de kalmaz.
Simitçi de sustu mu... Çok fena..
Nereye mi bağlayacağım? Hiçbir yere. Öylesine aklıma takıldı..
BAL
Semih Kaplanoğlu’nun yönetmenliğini yaptığı ve Berlin’de en iyi film ödülünü alan “Bal”ı beş gün oldu seyredeli. Küçük bir gruba özel bir gösterimde görme imkanım oldu.
Beş gündür filmi düşünüp duruyorum. Hani neredeyse aklımdan çıkmıyor. Ne zaman dikkatim dağılsa (ki sık sık dağılır) gözümün önünde filmden sahneler geliyor.
Bir türlü takılamayan o kurdele sahnesi, ışığı açıp kapatma sahnesi, her sabah oyuncak tekneye bakma sahnesi, sonra bir sabah bulamama sahnesi, miraç kandili sahnesi, babayı arama sahnesi, ağaca tırmanma sahnesi, soba önünde defter kurutma sahnesi...
Filmi anlatmamın çok manası yok. Anlatılası filmlerden değil. Ne olmuş ne bitmiş anlatmaya kalksan dört, bilmeden beş cümle ile biter. Anlatmalık değil seyretmelik bir film.
Ama şu kadarını söyleyeyim: Uzun zamandır bir filmin duygusu bu kadar geçmemişti. Ve bu kadar peşimi bırakmamıştı. Sanki gerçek hayattan bir kesitti ve ben de o kesitin bir parçasıydım. O evdeydim, o çocuğun diyelim teyzesiydim, diyelim o köyün bir oturanıydım, diyelim o diyarların bir ağacıydım veya o ağacın tepesindeki kovandım... Film değil de benim kendi anılarım gibi. Kendim yaşamışım gibi.
Nasıl böyle olur diye düşünüp durdum beş gündür.
Filmdeki olağanüstü oyunculuk muydu? Hikayenin çok sahici olması mıydı? Veya çekimlerin çok başarılı olması mıydı?
Hepsi sayesinde herhalde.
Ama bir de şu var: Film gerçek hayatın hızındaydı. Ne daha fazla, ne daha eksik.
Ağır filmlerin insanı değilimdir ama ilk defa bir “ağırlık” bu kadar iyi geldi.

