İstanbul’da yaşanmaz diyenlere inat: Erguvan!

Haberin Devamı

Sabah yeğenimi havaalanına bıraktık. Üç dört günlüğüne İzmir’den İstanbul’a bizi ziyarete gelmişti. 13 yaşında ve kendi başına uçakla seyahat edebildiği, çek-in yaptırabildiği ve hatta Havaş’a binip evine gidebildiği için gurur duyuyorum onunla. Üstelik bunu yıllardır yapıyor... Çocuklarını “bilemez o.. yapamaz o..” diye bakkala bile göndermeyen annelere duyurulur. Pekala bilebiliyorlar, yapabiliyorlar. Yeter ki siz göbek bağınızı kesmeyi becerin.

Neyse. Onu bıraktıktan sonra erguvan keşfine çıktık. İstanbul boğazının iki yakası şu günlerde bir rüya gibi. Pembeye boyanmış halde. Erguvanların hepsi açmış. O kadar güzel ki insan inanamıyor. Hani İstanbul dışında oturuyorsanız, sırf erguvanları görmek için şehre gelmeye değer.

İkinci köprüden karşıya geçip Vaniköy tarafına gittik. Bizim mahallenin tam karşısına. Çünkü bizim mahalleden bakınca en çok erguvanı orada görürdük yıllardır. Sonra çok saçma bir şey oldu: Oradan bizim mahalleye bakınca bizim mahallede daha çok erguvan olduğunu farkettik!

Ne acayip bir şey değil mi? İnsan yanı başındakini görmüyor, uzaklardakini görüyor! Uzaklara gidince anlıyorsun ki aradığın her şey aslında yanı başında.

Erguvan çok güzel bir ağaç. Uzaktan tül gibi görünüyor. Tam bu haftalarda kuru dal üzerinde pembe minik çiçekler açıyor. Ve yan yana oldukları zaman göz yaşartan bir manzara ortaya çıkıyor. Böyle ağaç değil ağaç rüyası gibi. Sanki birinin hayaline girmişiz gibi. O da pek hayalperestmiş de böyle ağaç yerine olmayacak bir şey hayal etmiş sanki. Gördüğümüz de işte onun -artık kimse o- ağaç rüyasıymış.

Sonra fark ettik ki bir çeşit de değilmiş bu erguvanlar. Birkaç çeşidi varmış. Kimi daha parlak pembe, kimi daha mora bakan bir pembe, kimi daha top top, kimi daha gösterişli, kimi daha mahcup, kimi daha tedirgin, kimi ağaç formunda kimi çalı... Bilir miydik önceden? Bilmezdik. Erguvan bir tane sanırdık. Üç dört çeşidi varmış meğer ve bunu kendi gözlerimizle farkettik.

Sonra Göksu’daki fidanlıklara gittik. Erguvan ağacı fidanı sorduk. 250 liradan başlıyordu. Vay anasını dedik. Hatta peee dedik. İçimizden çüşş dedik... Ama bunlar 5 yaşında dediler. Tohumdan yetiştirdik dediler. Diker dikmez tutar gelişir dediler. Verdiğin paraya değer dediler. Doğrudur dedik. Hayran hayran bakıp, kös kös evimize döndük.

Sonra yılın en güzel erguvanını seçelim dedik. Arnavutköy sırtlarında, Türkan Saylan heykelinin biraz altındaki erguvanın en güzel erguvan olduğuna karar verdik. En güzel pembe, en güzel dağılım, en zarif duruş ondaydı. Fotosunu çekip arkadaşlara yolladım. Bir dalını koparıp eve getirdim. Meğer çiçekleri de yenebiliyormuş erguvanın. Erguvanlı salata yaparlarmış. Hakikaten de hoş bir tadı var. Yedim bir iki tanesini. Tohum verince sonbaharda onun yavrularını yetiştirmeye karar verdim.

İstanbul’da erguvan keyfi için son günler. Bir haftaya kadar hepsi yapraklanır, çiçeklerini döker. En güzelleri Kuruçeşme, Rumelihisarı ve bizim Arnavutköy’ün sırtlarında. İstanbul’da yaşanmaz diyenlere inat: Erguvan!

DİĞER YENİ YAZILAR