Türklerin çocuklarına isim koyma konusunda çoktan beri (yaklaşık 20 yıldır) zıvanadan çıktıklarını düşünüyorum. Benim çocukluğumda da uydurma isimler vardı evet ama sanki yine de bir ölçü vardı. En azından her sınıfta Okşan, Tokşan gibi sadece BİR adet müstesna isim vardı. Fakat şu durum tamamen şirazesinden çıkmış durumda. Kati surette isim olmayan (ve olamayacak) isimleri çocuklara koymak gibi çılgın bir yarış var. Acaba bu konuyu incelemiş bir sosyolog var mıdır? Türklerin isim koyma konusunda Kızılderililerle yoğun rekabetinin nedeni nedir? İnsan çocuğuna neden şu aşağıdaki isimleri koyar? Bir master tezi olarak yok mu inceleyen?Bu isimlerin hiçbirini ben uydurmadım. (Yemin ederim!) Hepsi nüfusa kayıtlı bildiğiniz Türk Cumhuriyeti vatandaşı çocukların isimleri. Son zamanlarda sağdan soldan duyduklarım. Bir kısmı üstelik arkadaşlarımın çocuklarına koyduğu isimler. Zihniniz açılsın, ilham alın diye arz ediyorum pek sayın bilgilerinize:****DİRENÇ: Elektrokominikasyon mühendisi bir baba ile inşaat mühendisi bir annenin oğullarına koyduğu isim. *SANAL: Web tasarım sektöründe çalışan bir babanın kızına koyduğu isim. *ZAGOR: Çizgi romana kafayı takmış bir babanın oğluna koyduğu bir isim.*TÜRKSEL: Turkcell bayii bir babanın kızına koyduğu isim. (Şirket, kurum sadakati üst noktası plaketi verdi mi acaba?) *GÜNCEL: Bir gazetecinin kızına koyduğu isim. *İLGİNÇ: “Yok artık!” dediğinizin farkındayım ama yemin ederim var böyle bir isim. Bir muhasebeci ile bankacı çift koymuş oğullarına. (“İlginç” ve “Güncel” kardeş isimleri olarak düşünülebilir..)*YARRA: Güldünüz ama Arapça şelale damlası demekmişmişmiş. Ve şu an Türkiye’de zavallı bir kızcağızın ismi. (İnternete baktım, birkaç tane daha zavallı varmış) Bu ismi kızlarına koyan aileleri kutlamak lazım. Umarım soyadları Yedik değildir.*KAVİN: Al bir gaddar ana baba daha. Ne istiyor bu ana babalar çocuklarından anlaşılır gibi değil. Hayat boyu “Heh hoh ho. Kavun mu?” ya maruz kalacak. Kürtçe “güçlü kuvvetli çocuk” demeye geliyormuş. İyi güzel de babacım bu kızcağız Erbil’de Kerkük’te mi büyüyecek? *ÜRÜN: Bir çiftçinin oğluna koyduğu... dememi bekliyorsunuz ama hayır! O zaman manalı olabilirdi ama hiç alakası yok. Bir üniversite hocasının kızına koyduğu isim. Üstelik ziraatçı bile değil. *PITIK: Bu kızcağızı tanımıyorum ama anladığım kadarıyla telefon numaralarımız benziyor. Bir takım veletler ha bire “Pıtık yok muaa? Nerdaa? Annesi misiniaaz?” diye arayıp duruyor. Önce dalga geçiyorlar sandım ama hayır: Gerçekten var bu kelimeyle (isim diyemeyeceğim) anılan biri! Yahu isim koymadan önce hiç mi araştırma yapılmaz böyle bir kelime bazı yörelerimizde ne manaya gelir. bu mana iyi bir şey midir diye. Peee... Yazarken bile gülüyorum. *DALÇIK APAÇIK: Bu yeni değil. Ankara’da bir noterin (48.) ismi. Fakat denizaltına dalmaya meraklı bir anne baba pek ala çocuğuna isim olarak koyabilir diye listeye şetim.***Bunlar da benim önerilerim: *ŞEREFLİKOÇHİSAR: Okan Bayülgen’nin “İstanbul” salvosuna karşılık İç Anadolu’muzun bağrından gelebilecek harikulade (ve tokat gibi) bir cevap.. Doğu illerimiz ise “Adilcevaz”, “Pötürge”, “Pülümür” ve hatta bir zamanlar en sevdiğimiz ilçemiz “Çemişgezek” ile aynı şekilde rövanşlarını alabilirler. (Diyarbakır da olur demek isterdim ama fazla ideolojik görünebilir) *KOŞUBAND: Spor manyakları için tasarladım. Sonundaki ı’yı atınca havalı bir isme dönüştü farkındaysanız. (Koşband, Koband versiyonları da düşünülebilir)*FİBULA: Daha güzel bir kız ismi düşünemiyorum. Ne kadar zarif. Bir kemik ismi olması neyi değiştirir! Üstelik baldır kemiği. Bir ortopedistin kızı için mükemmel bir isim. (Kırık çıkıkçılar da düşünebilir.) *SEPYA: Fotoğrafçılar için zarif bir kız ismi olarak düşündüm. Kaçırmasınlar derim.*BADIL: Bir manası yok ama sonuna Can getirince (ki getirmemek neredeyse ayıp artık) hoş olabilir.*SİYAN: Grafik tasarımcı birinin oğluna koyabileceği nefis bir isim. Üstelik mavi demek. (Pantone dilinde diyelim.) Kız versiyonu: MACENTA*FUAGRA: Şefleri unutmuş değilim. Önce “Benmari” dedim ama yok “Fuagra” daha güzel. “Ay ama manası çok çikiiin” diyeni döverim! Sanal’a okey de kaz ciğerine mi itiraz ediyorsun? Yürü git gözüm görmesin..
Bugün Taraf’da okudum. Elazığ’da Yerle bir olan Kovancılar köyü Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk planlı köyü imiş. 1934’de Romanya’dan gelen Türk göçmenlerin yerleştirilmesi için devlet eliyle mahalli tarzda evlerin yapıldığı ilk planlı yerleşim yeri. Kerpiç evlerin inşaatı kısa sürede bitmiş, göçmenler yerleştirilmiş. Ama önemli bir detay unutulmuş: Köy aktif bir fay hattı üzerinde.Şili hakkında ne bilirsiniz? Allende, Pinochet, CIA, uzun ince bir ülke, şarkıda geçen “Şili’ye özgürlük”, ay ti ti, şaublonez lafları...İki hafta önce dünyanın en büyük 7. depremini yaşadılar. Dünyanın eksenini 8 cm kaydıracak kadar şiddetli. Ama yerle bir olmadılar. Ölü sayısı 800’ü geçmedi. Bizim Marmara depremi 7.2 idi, onların depremi 8.8. İkisi arasında yüzlerce kat şiddet farkı var. Biz 20 bin insanımızı kaybettik, onlar 800.Bu sayede öğrendik ki Şili, 1960’daki 9.5 şiddetindeki depremden sonra çalışmış ve başarmış. En şiddetli depreme bile dayanıklı bina yapmayı öğrenmiş. Japonlar kadar başarılı değillerse de Türkler kadar da başarısız değiller. Cuntalara, diktatörlere ve ekonomik sıkıntılara rağmen, bu 50 yıl içinde çalışmışlar ve başarmışlar. Wikipedia’ya baktım, gelişmişlik endeksinde 44. ülke olmuşlar. (Norveç 1. Türkiye 79., Almanya 22.) Ve bütün bunlar biz burada, kıytırık binalarımızda, kıytırık konser salonlarında Bulutsuzluk Özlemi’yle “Şili’ye özgürlük” diye bağırıp çağırırken olmuş.. Biraz utanç verici mi ne?***Peki Erzincan Depremi’nden aklımızda kalan ne? Kurulan çadırlarda tir tir titreyen insancıklar. Bu çağda nasıl olur böyle bir şey, yok mudur Kızılay’ın daha donanımlı çadırları diye Kızılay’a telefon açtım. Denilen şu: Aslında Kızılayı çadırlarının soba dahil tüm ihtiyaç malzemeleri her an afete hazır halde depolarda bekletililiyormuş ve ulaşımın izin verdiği en kısa zamanda afet bölgesine ulaştırılmaktaymış. Ancak sobalar LPG tüp ile çalışmakta. Ve LPG tüpleri stoklanabilir malzeme değilmiş. Bir ihtiyaç anında LPG tüplerinin tedariki, ilgili il veya ilçe kriz merkezi tarafından sağlanması gerekiyormuş. Son Elazığ depreminde sobalar hazır olmasına rağmen tüp tedarikinde yaşanan aksama nedeniyle geçici bir sorun yaşanmış. Şu an bu sorun da aşılmış.Fakat dahası çadır devri de bitmiş. Türk Kızılayı’nın yeni bir model olarak geliştirip Dünya’ya sunduğu “Mevlana Evleri” devri başlamış. İçinde sobasından yatağına kadar acil her tür ihtiyacın olduğu ve 5-10 dakikada kurulan prefabrik evler hayata geçirilmiş ve Elazığ Deprem Bölgesine’de sevk edilmiş. *** Demet Akalın’a verilecek daha uygun cezalar:Kendisine yeterince tezahurat göstermeyen seyircisine “Diyarbakır’lı mısınız, dağdan mı geldiniz, ne bakıyorsunuz öyle moron moron” dediği için mahkemeye verilen Demet Akalın’a İstiklal Marşı’nı yazıp, 5 sayfa boyunca yorumlama cezası verildi.Şunlar daha iyi değil mi? - 60 gün boyunca Diyarbakır’da aralarında moronların da bulunduğu zihinsel engelliler okulunda temizlik görevlisi, gece nöbetçisi, yardımcı hasta bakıcı ve eğitmen yamağı olarak çalışması. Alt değiştirme, yemek yedirme ve flüt çaldırma ana görev.- 60 günün sonunda moronlar hakkında 5 sayfalık, Diyarbakır’ın tarihi hakkında 15 sayfalık çok ciddi bir rapor yazması... Diyarbakır raporunun son 10 sayfasının 1914-2010 tarihleri arasını kapsaması ve aynı zamanda Türk Kürt sorununa derin bir bakış getirmesi..- İki aylık çalışması karşılığında tam 367 lira 24 kuruş para alması. Ve bu paranın da deprem vergisi/yardımı adı altında elinden alınması.- Altı ay boyunca zihinsel engelliler okulları dışında şarkı söyleyip sahneye çıkmasının yasaklanması.- Arkadaşlarına şerefli bir babanın şerefli bir kızını aramak, askere giden arkadaşlarına “ kendisine giren” partiler vermek gibi her hangi bir faaliyette bulunmasının yasaklanması.- Üç ay boyunca şort ve mini etek giymesinin yasaklanması.- Irkçılık ve “sıradan faşizm” üzerine 5 kitap okuması..
Bugün kadınlar günü. Ama kadına kadın diyemeyen bir ülke olarak nasıl kutlayacağız bu günü bilmiyorum. Kadına kadın diyemeyecek kadar kibarız ziya. Ne demişti zamanında Mustafa Keser: “Bütün bağyanların kadınlar gününü kutlarım.” Allah razı olsun, ne diyelim. Bayanlar günü olarak değiştirelim bari. Bu kadar utanıyorsak kadına kadın demekten, zorlamayalım koşulları. Geçen gün şu bile geldi başıma. Biri bir şey anlatıyordu, araya girip “arkadaşın kadın mı?” diye sordum dedim “yok, yok!” dedi “bayan”.Maazallah kadın değil yani! Bayanmış. Bir başka gün bir lokantada kadınlar tuvaleti nerede diye sordum, KORKUNÇ yanlışımı düzelte düzelte, kabalığımı yüzüme vura vura, gözlerini bellendire bellendire “bayanlar tuvaleti orada” dedi. Bayanlar lavabosu orada da diyebilirdi. Zira tuvalete de tuvalet diyemiyoruz artık. O da ayıp. Ama mesela bir kadını öldürdükten sonra onu seks manyağı bir ruh hastası yapmak ayıp değil. Hatta yap ki hakimler de sana acıyıp cezanda indirim yapsınlar. Dört beş gün evvelki Hürriyet’in manşeti: İşte Amerikan adaleti!Amerika’da bir Türk, 30 yıl önce kız arkadaşını öldürmüş. En az 15 yıl yatmak üzere müebbet hapis cezası yemiş. Hapiste 15 yılını doldurmak üzereyken dolabının altına yapıştırılmış bir bıçak bulunmuş. Böylece şartlı tahliye imkânından mahrum olmuş. 30 yıldır içerdeymiş.Benim şu meşhur ve meçhul editör (ki ısrarla hakkımda böyle yazıp durma diyor ama ben yine de yazıyorum) “bizde olsa zaten ağır tahrikten sadece 10 yıl yerdi, iyi halden de o 10 yıl 4 yıla düşerdi, adam çoktan çıkmış, birkaç kadının kanına daha girmişti” diye bir kılçık yolladı messıncırıma.. Ne kadar da haklıydı. Kadınların kanına giren adamları bir türlü zaptedemeyenler ülkesi olarak tarihe geçmek üzereyiz... Birini ama bilhassa karısını, kardeşini, kızını öldürmenin bu kadar hafife alındığı muhteşem bir ülkeyiz biz! Amerikan adaletini de eleştiririz üstelik. “Bak adamcağızı salmıyorlarmış 30 yıldır. Hay Allah! Ne yaptı ki?” Daha ne yapsın! DAHA NE YAPSIN! Sırf kendisini terk ettiği için daha 20 yaşına bile gelmemiş gencecik bir kızı vurmuş. Dünyanın tüm kadınlarının can sağlığı adına bu adamı içerde tutma da ne yap? Ve sayın editörüm akabinde arka arkaya son üç ayın mahkeme haberleri linklerini yollamaya başladı. (Değerli bir haber koleksiyoncusudur kendisi..)Aşağı yukarı şöyle özetlenecek haberler: Karısını 22 yerinden bıçaklayan biri “bana ‘sen artık erkek değilsin’ dedi, ‘gideceğim başkalarıyla gezeceğim’ dedi, çok sinirlendim” demiş, ağır tahrik var diye sadece 12 yıl yemiş.Sevgilisini öldüren bir başkası “Beni yedi erkekle aldattığını söyledi” demiş yine ağır tahrikten sadece 13 yıl yemiş.Biri de karısı mini etek giymek istediği için öldürdüm demiş ve evet, yine ağır tahrik sayılmış. (İç Anadolu’nun bağrında mini etek giyeceğim diye ısrar eden üç kadından biri bula bula bu ruh hastasını mı bulmuş evlenmek için? Bu nasıl bir tesadüftür?) Şimdi bunları okuyunca ne kalıyor akılda?Aha birkaç orospu gitmiş, iyi olmuş. Üstelik ödülü de var: Cezada indirim!Böylece ne oluyor? Kadına kadın diyemeyecek kadar kibar ülkemde erkeklerin kadınları (peki tamam: bayanları) böyle nedenlerle rahat rahat öldürme hakkı olduğu ve buna pek değerli hakimlerimizin de anlayış gösterdiği fikri kafamıza güzel güzel nakşoluyor. Aaa tabi ya diyoruz. Karısı da ama neler demiş. Denir mi öyle... Büyük gazetemiz de rahat rahat “İşte Amerikan adaleti” diye eleştirel manşetler atabiliyor. Ki evet adalet belki de tam da budur. Can almak bizde kadar ucuz olmamalı. Münevver davası da aynen bu noktaya geldi. Getirildi. Kızın başkalarından aldığı mesajlar ağır tahrik unsuru olarak sunuldu. Kızı orospu yaptık, rahatladık. Üstelik doğru mu söylüyorlar onu da bilmiyoruz. Kadınların hiçbiri böyle bir laf da etmedi belki de. Fakat belli ki bu yöntem avukatların fiks mönüsü haline gelmiş: Göster maktulü hafif meşrep, kap indirimi. Böyle matbuu bir kadını-ucuzlatma-savunması var herhalde. Erkekliğime laf etti, beni tatmin edemiyorsun dedi, sütçü bile senden iyi dedi, bir yılda 8 erkekle aldattı... Bu da “savunma” oluyor.. Yüce savunma hakkı. Söz konusu kadının haysiyeti, varsa çocuklarının, akrabalarının, eşinin dostunun haysiyeti.. Kimin umurum. Mühim olan sanığa en az yıl verdirmek. Her hâkim bunu yiyecektir diye bir şey yok tabi. Ancak yiyen de bol ki savunmaya konulup duruyor. Basın da bayılıyor böyle şeyleri köpürtmeye. Böylece erkekliğe laf etmenin, başka erkeklerle mesajlaşma ihtimalinin ne kadar tehlikeli, ne kadar olmaması gereken bir şey olduğu da habire fişfiriklenip duruyor. Etmeyeceksin ağbicim! Giymeyeceksin, söylemeyeceksin, düşünmeyeceksin.. Ben de diyorum ki tam da bu nedenle cezada indirim değil bindirim yapılmalı. Böyle bir savunma getirildiği anda 24 mü normalde, al sana 34 denmeli. Kadın hakları adına normal cezanın üzerine bir on yılcık daha yat sen denmeli. Madem İstiklal Marşı’nı beş sayfa boyunca yorumlamak gibi “pek” entelektüel cezalar veriyoruz, eh elemana “feminizm tarihi” konulu bir kitap da yazdırılsın o zaman. İyi yazamadın mı bir on yıl daha. Bugünlere kolay gelinmedi, senin gibi bir düdüğe yedirecek değiliz denmeli.Muhafazakarlaşma deyince tabii akla hiç böyle detaylar gelmiyor di mi? Gelmiyor. Kadına kadın demeyelim, bayan diyelim yeter. Tuvalet ve kadın. İki cıs kelime. Aman diyeyim. Gerisi teferruat...
Sayın Başbakanımız, (kendi domatesimiz, kendi buğdayımız, kendi mısırımız kaybolup bittikten, uluslararası tohum şirketlerinin kucağına oturduktan sonra açılmış olan) tohum gen bankasının açılışı sırasında... Hadi fırsatı gelmişken nedir bu gen bankası onu da açıklayayım: Türkiye’nin tarım alanında lider ülkelerden biri haline gelmesini sağlamak maksadıyla (tarım ülkesi olmanın ayıp bir şey olmadığı anlaşıldığı nihayet) 250 bin tohum numunesi saklama kapasitesiyle Tarım Bakanlığı bünyesinde açılmış olan bir kurum. Şimdilik 10 bin numune ile başlamışlar. Evet bu tohum gen bankasının açılışı sırasında atasözü sever Başkanımız ünlü Kızılderili şefi Geronimo’nun sözünü etmiş: “Son ağaç kesildiğinde, son nehir kirlendiğinde ve son balık öldüğünde o zaman paranın yenmediğini anlayacaksınız” Ah aman ne kadar güzel değil mi? Doğaya bu kadar saygı sevgi.. falan. Hani gerçekleri bilmesek, neredeyse gözümüz yaşaracak. Yazık ki gerçekler böyle değil. Gelmiş geçmiş en doğa sevmez hükümet bu hükümettir. Doğa Derneği Başkanı Güven Eken’nin bir açıklaması var bu konuya dair. Benim diyeceklerimi pek güzel demişler, olduğu gibi yayınlıyorum. ***“Görünen o ki Başbakan başka bir Türkiye’de yaşamaktadır. Kendi Çevre ve Orman Bakanı’nın eliyle yürütülen doğa katliamını görmezden gelmektedir veya farkında değildir. Başbakan, Geronimo’nun tarihi sözlerini herkesten önce Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’na söylemelidir. Paranın yenmeyeceğini Türkiye’de idrak etmesi gereken bir kişi varsa, o da Çevre ve Orman Bakanı, Veysel Eroğlu’dur. Eroğlu’nun yönetimine teslim Türkiye doğası, tarihin şu ana kadar görmediği bir katliamın içinden geçmektedir. HES (Hidroelektrik Santral) yapılacağı gerekçesi ile 1700 deremiz satılmış, pek çok korunan alanlarımız hukuk dışı düzenlemelere konu olmuş, dağlarımız maden şirketleri tarafından parsellenmiştir. Bu ülkede, son beş yıl içinde, tüm Türkiye Cumhuriyeti döneminden daha çok doğa tahribatı yapılmıştır. Hangi ağaçtan, hangi dereden, hangi balıktan bahsediyoruz? Türkiye, Allianoi’yi, Karadeniz derelerini, Toroslar’daki içme suyu kaynaklarını yok edecek kadar vahşileşmiştir. Artvin Macahel’deki 110 bin doğal yaşlı ağaç sırf HES’lerin elektrik hatları için kesilecektir. Rize’de Başbakan’ın turizm teşvik bölgesi ilan ettiği İkizdere Vadisi’nin tamamı HES inşaatları yüzünden şantiyeye dönüşmüştür. Ortaçağ’ın en önemli İslam başkentlerinden Hasankeyf sular altında bırakılmak istenmektedir. Başbakan, baraj ve HES projelerinin özenle tohum bankalarına yerleştirilen gen kaynaklarımızın büyük kısmını yok edeceğinin farkında mıdır?Para kazanma hırsından başka hiçbir şey ile açıklanamayacak olan bu politika karşısında Anadolu’nun halkları harekete geçmiş, derelerinin, ağaçlarının başında nöbet tutmaya başlamıştır. Muğla’nın Köyceğiz ilçesindeki insanlar 70 gündür Çevre ve Orman Bakanlığı’nın eliyle katledilen derenin ve anıt çınarların, Yuvarlakçay’ın başında beklemektedir. Başbakan, doğası elinden alınan yüz binlerce insanın mağduriyetinden haberdar mıdır?Erdoğan, sivil toplum kuruluşlarını yanlı buluyorsa; bilim insanları, akil insanlar ve yerel halklar dahil sivil toplumdan oluşan bir Türkiye Doğa Hakkı Komisyonu kursun. Dünyanın konuyla ilgili önemli uzmanlarını da çağıralım, bağımsız bir değerlendirme yapalım. O değerlendirme sonucunda göreceğiz ki, Türkiye korkunç bir yanlışın içinden geçiyor ve bu yanlış yüzünden topraklarını kaybediyor. Bu, demokratikleşme kadar önemli bir meseledir. Üzerinde yaşadığınız toprağın hakkını korumuyorsak, insanların haklarını nasıl koruruz? Doğa Derneği Başkanı Güven Eken.
Tarkan hakkında yazmak gerekiyor değil mi..Zira bugün serbest bırakıldı.Uyuşturucu kullanan ve kullandığını itiraf eden ciğerimizin köşesi girdi ve çıktı. Deniz Seki’ye göre fazla hızlı oldu galiba.. Birçok insan gibi Tarkan’a sempati duyanlardanım. Şarkıları tarzım olmadığı halde. Başına kötü işler geldiği zaman üzülenlerdenim. “Üzülmek” lafı biraz abartılı oldu ama duyarsız kalmadığım diyelim. Evet o daha doğru olur. Böyle bir kıyamama durumu. Ona dokunmayın durumu. Yıpranmamak için kendini yurtdışına atmalarını falan da anlayabildiğim bir insan. Hiç de tanımam bu arada. Bin yıl önce, ikimiz de toyken, röportaj yapmıştım. Zürih’te. Soğuk bir kış günü. O kadar. Hatırlamaz bile. Ben bile şimdi hatırladım. Editörüm, Tarkan hakkında yaz dedi. Niye çek yatta yatırmışlar, niye özel yemek getirtmişler... Sor da sor... Dedi.Ve fakat... İçimden sormak gelmiyor. Hukuktan anlamam etmem. Anlasam da elimde dosyası yok, ne gerekçeyle bırakılmış, Deniz Seki’den farkı neymiş bilmiyorum. Tarkan’a özel bir muamele mi yapılmış? Bilemiyorum.Yapılabiliyor mu?Bilemiyorum. Çocuklar diyor yine editörüm. Onu o kadar seven çocuk var. Kokain o kadar da kötü değilmiş, baksana Tarkan da kullanıyor diyecekler diyor.Bilemedim. Öyle olur mu gerçekten? Bunca yıldır merak ederim kokaini ama denemişliğim yok. Niye? Etrafımda kullanan yok bir, o kadar param yok iki. (Bir suç unsurunu merak ettiğini söylemek de suç mudur acaba?)Demek istediğim: Öyle her sevdiğin şahsiyette gördüğün ve her merak edilen yapılmıyor. Sadece yapılamadığından değil. Hayatımıza vereceğimiz şekli, şemali popstarlar yönetmiyor. Tarkan uyuşturucu kullanıyormuş diye ne yayıp ne edip uyuşturucu kullanmaya başlayacak olan... Var olabilir mi? Tek başına Tarkan yüzünden olabilir mi bu?Şimdi bir piskolog-pedagog çıkar elbette “aa Mutluanım nasıl dersiniz böyle... Şöyle şöyle örnekler var.. Kendini Pokemon sanıp camdan atanlar var” diyecek ama o vakit ben de şunu derim:Bu güzeller güzel çocuk üç beş yıldır doğa da doğa diye tutturuyor. Ilısu barajı yapılmasın, Hasankeyf sular altında kalmasın diye için şarkılar yapıyor. Uyan diyor. Polonezköy’deki evinde bin tane hayvanla yaşıyor. Ölmekte olan sokak köpeklerini alıp bakıyor, onlarla poz veriyor. Almanya’lara gidiyor. Elini taşın altına koyan da bundan başka kaç star var? Çevreciliğin hiç sevilmediği, sıkıcı, banal, ay öf bulunduğu bir ülkede?Bile bile kim başka yapıştırdı bu etiketleri üzerine? Ve peki ne oldu? Bu ülke birden doğa aşığı bir ülke haline mi geldi?Termik santral zombisi hortladı gene diyorum “ay gene mi çevreci yazı...” diyorsunuz. Çevreci tek bir ergen de görmedim şimdiye kadar. Hani Tarkan’dan etkilenip falan. Hiç olmazsa mesela musluğu şarala şarala açık bırakmayan. Ne oluyormuş bu dünyada diye birazcık meraklanan.. Bir megastara yakışmama iddiasına gelirsek... Bir: Tarkan megastarlıktan vazgeçeli hayli bir zaman oldu.İki: Nedir bir megastara yakışan? Bir genelge mi var? Kokain nedir bilmem. Neden içilir onu da anlamam. Sigaradan daha mı kötü ondan da emin değilim ayrıca. Savunacak değilim. Ama bu uyuşturucu ile mücadelede ünlüler harcanıyor gibi geliyor bana. Emniyet, ne kadar çalıştığını göstermeye çalışıyor gibi. Baksanıza, polisleri Tarkan’a götüren torbacıyı yakalayan köpeğin isminin “Barbi” olduğunu bile biliyoruz. Bu kadar detaylı bilgi servisi göz yaşartıcı.. Aksi taktirde ne kadar haber olacaktı ki alelade bir operasyon.. Bak “bizimki” yılbaşından beri yatıyor içerde.. Kimin umurunda? Onu yakan köpeğin ismi neydi acaba? Ken olabilir mi?
Zamanında fosur fosur sigara içen biri olduğum ve itiraf edeyim ara ara da içtiğim halde sigara yasağından dolayı dehşetengiz bir mutluluk duyuyorum. Cumartesi gecesi, Taksim İstiklal Caddesi tarafında hafiften aleme aktım (yıllar, aylar sonra) ve gördüm ki mekanlar tıklım tıkış dolu. Korkulan olmamış.Olabiliyormuş yani. Sigarasız bir gece hayatı da pekala olabiliyormuş. Hatta benim gibiler için daha da iyi oluyormuş. Bu sayede yıllar sonra Babylon, Mojo gibi yerlere yeniden gidebilir oldum. Sigara yasağı içkili mekanların köküne kibrit suyu dökmek için getirilmiş bir şeydir iddiası o kadar da doğru değilmiş yani. Bundan dolayı bir yer zarar ediyorsa o vakit hatayı kendinde arasın zira dolduran dolduruyor dükkanı. İnsanlar dışarıda içmeyi göze alıp gidiyor yine. Üstelik “smirting” Türkiye’ye de gelmiş. Nedir smirting? “Smoke” (sigara içmek) ve “flirt” (flört) kelimelerinin birleşimi. Sigara içmek için dışarı çıkan insanlar kendi aralarında muhabbete başlıyor. Çoğu bir yere varmıyor ama bazen komik de olabiliyor. Dün gece mesela ikinci sigara molamda, çok acayip bir aşk hikayesini dinledim birinden. Fakat yazmayacağıma söz verdim. Zaten hatırlamıyorum da..***Fakat tabii Alman olmadığımız için sigara yasağına uymayanlar da çıkıyor. Geçen haftalardaki EMİTT Turizm fuarında da rastladım, dün gece gittiğim yerlerde de.. Bir takım uyanıklar köşelerde gizlenip içiyorlar. Bir kat merdiven çıkmaya, alt tarafı iki adım ötedeki balkona çıkmaya üşeniyorlar. İlla olduğu yerde içecek. Oturduğu veya sallandığı yerde. Çıkayım hem biraz da temiz hava alayım da yok. Bunu da çok “cool” görüyorlar. Asi genç nümeroları. Yaş 60 da olsa fark etmiyor. Lisede tuvalette sigara içmek gibi bir şey herhalde. Ne yapmak lazım? Gitsen “içme” desen “tamam” diyecek sen gözden kaybolunca yine yakacak. Dükkan sahibine gidip şikayet etsen.. Çok saçma çünkü biliyorsun ki dükkancı da bıkmış bu adamlardan, gidip konuşsa tatsızlık olacak, müşteri kaybedecek.. Ayrıca nedir o öyle ilkokul çocuğu gibi ispiyonculuk yapmak. Örtmenim sigara içiyo.. İlkokulda bile yapmadığım şey. Fakat böyle böyle sigara yasağı kevgire dönecek biliyorum. İki göz yum, üç göz yum, anında laçkalaşır durum. Orhan Kural gibi yapmadan/olmadan nasıl oturtacağız bu yasakları? Nasıl o eski korkunç günlere dönmeyi engelleyeceğiz? Zira Temmuz’dan beri 8 ay oldu, hiç fena gitmiyor ama yumuşama belirtileri var. Hakikaten soruyorum. Var mı bir önerisi olan?
Ben bu memleketi böyle seke seke sevenlere ne yapacağım bilemiyorum. Karadeniz’i baştan aşağıya termik santrallerle donatmaya bu kadar ahd etmiş insanları nereme sokayım bilemiyorum. O kadar çok sevmek istiyorum ki onları, böyle sevgi manyağı olsunlar istiyorum. Sevgimden delirsinler. Son zamanlarda mahkemeye fazla gidip gelmeye başladığım için böyle sevgi sözcükleriyle anlatıyorum derdimi. Anlayışla karşılayın. İstanbul’un burnunun dibinde, dumanı güzelim Yalova dağlarına tütecek şekilde bir termik santral inşaatına başlandı. Akşamları mis gibi kokusu gelir artık burnumuza.Yeterince toksik gaz yokmuş gibi ortamda, bir de bu eklenecek. Lazımmış. Sürekli, güvenilir elektriğe ihtiyaç varmış karbon elyaf tesislerine. Rusya’dan ithal kömürle, doğalgazla üretin bakalım sürekli ve güvenilir elektriğinizi. Putin veya bir benzerinin iki dudağına bakan güvenilir ve sürekli enerji ha! Kim yiyor bunları? Üstelik de ruhsatsız başlanmış inşaata. Bu nasıl bir güven ve nasıl bir “arka”dır anneciğim! Yalova Valiliği tam 6 yıldır ekolojik kalkınma projesi üzerinde çalışıyor. Bölge kendini organik tarım bölgesi ilan etti. Bu yönde çok sıkı çalışmalar yaptı. İnsanlar buna güvenip çiftlikler açtı. Dünyanın masrafını yapıp sertifikalar aldı. Hayatlarını bu yönde değiştirdi. Kimin umurunda? Yöre halkı ne istiyor ne istemiyor falan.. Hakikaten kimin umurunda? Kimsenin. İstedikleri kadar “Biz temiziz, kül saçmayacağız, duman vermeyeceğiz, soğutmamızı deniz suyuyla yapacağız” desinler.. Tek başına görüntüsü yeter! Dünya üstünde termik santralden daha ürkütücü bir şey var mı? Gitmediniz tabii bilmiyorsunuz. Gerze kartpostal kadar güzel bir yer. Tatlı tatlı yeşil bayırları olan, insanın bütün gün seyredebileceği bir doğa.O kartpostalın ortasına bir termik santrali koyabilmek, koydurabilmek, koyulmasına izin ve teşvik vermek.. Sevgi herhalde. Böyle zapt edilemez bir aşk olmalı. Bentlerini çiğneyen, aşan, enginlere sığmayan, taşan, saçan ve sıçan.. (büyük fare manasında dedim..) ***Geçen aylara Amerika Birleşik Devlet’lerinde Gerze’dekiyle aynı büyüklükte bir termik santraline lisans vermediler. Neden biliyor musunuz? Yatırımcı şirket, benzer yatırımı alternatif enerji kaynaklarıyla yapmanın daha kârlı ve verimli olmayacağına dair bilimsel kanıt gösterememiş! Evet bu nedenle kömür santraline izin vermediler. Bu kadar! Kömür şart mıdır, başka türlü üretilemez mi bu enerji, bilimsel bilimsel, hoca satın almadan kanıtlayacaksın, öyle memleketin elektrik ihtiyacı var, ay ama inşaat sırasında bin kişiye iş veriyoruz palavralarını kimse yemiyor yani oralarda.. Bizde kim neyi yiyor hakikaten belli değil. Palavrayı yemedikleri kesin ama başka şeylerden en küçük bir kuşkum yok. İthal edin tabii kömürleri, doğalgazları. Kulağımızın içine kadar kaptıralım her bir tarafımızı.. Sevelim birbirimizi bol bol.
Delilik! Tek kelimeyle delilik! Karşında koca bir şehir var. Yüzlerce müze, binlerce galeri, on binlerce lokanta, bar, cafe ve en kötüsü... Milyonlarca dükkan! 72 saatte ne yapabilirsin ki? Dedim, dene bakalım ne olacak... Ve Sheraton Çeşme’nin davetini kabul ettim.Hadise şu: Sheraton Çeşme üç dört yıldır çok cazip kampanyalar yapıyor. “Şu kadar gün Çeşme’de kal, şu kadar gün de benden hem de Avrupa’da veya Dubai’de” diyor. Kim gider demeyin! 3 yılda 3 bin 500 kişi yararlanmış bu kampanyadan. Şimdi de Viyana-New York kampanyası başladı. 8 gece kalırsan 1 gece Viyana 3 gece New York kazanıyorsun. Avusturya Havayolları’yla uçuş, The Marmara Manhatten’de konaklama ve Viyana’da city pass dedikleri tam gün şehir ulaşım kartı dahil. Ve işte bir grup gazeteciyi bu maratona davet ettiler. Şöyle diyeyim: Sapıkça bir şey!2 şehir birden, üstelik birinde 24 saat bile kalmıyorsun!O zaman ne yapmak lazım: İyi bir program. Biraz yemek, biraz sanat, biraz eğlence...Buyrun.Nobu: Dünyanın en pahalı yalnızlığıBin yıldır duyuyoruz. Robert De Niro’nun ortak olduğu, ismini efsanevi aşçı Nobu Matsuhisa’dan alan bir restoran zinciri. Sitelerine baktım dünyada 22 şubesi var. Biz daha birincisine bile gitmeden hadise almış başını gitmiş yani. Peki kimmiş bu Nobu? Bir Japon (bittabi). Japonya’dan çıkıp ilk restoranını Peru’da açmış. Sonra Arjantin’de sonra da gelip Los Angeles’te. Marifeti şu imiş: Japon mutfağının kurallarını alt üst ediyor. Mesela diyorlar “Suşi malzemesi olarak canı isterse balık ciğer ezmesi ve tatlı hardal kullanabiliyor.” Bunu vurguladıklarına göre demek ki Japon mutfağında bu hayli çılgın ve rastlanmaz bir şey. Japon mutfağının hastası olan Robert De Niro da Nobu’nun sıkı müşterilerindenmiş. Sonuçta gide gele birkaç başka ortakla daha beraber bir restoran açmaya karar vermişler. Ve zincir almış başını gitmiş. Moskova’dan, Atina’ya, Hong Kong’dan Waikiki’ye kadar yayılmış da yayılmış. Bizim gittiğimiz 57. Cadde üzerindeki Nobu Fifty Seven. Dekorasyon insanı hakikaten etkiliyor. Alt katı bar, üst katı restoran. Uzak Doğu unsurlarını nefis bir şekilde stilize etmişler. Ortaya hem Batılı hem Uzak Doğulu harikulade bir melez çıkmış. Yemekler konusunda ise tam bir aç kapa oldum diyebilirim. İlk başta getirdikleri Nobu usulü balık karpaçyosu hayatımda yediğim en güzel şeylerden biriydi. Sonra bir salata geldi, komple saçmalıktı. Derken dev bir kapta (4 kişilik) kızarmış karides geldi. Kimse yemiyor, bu nefis şey yazık ziyan olacak derken kabın dibini buldum. Sonra gelen reçelli balık ise tam bir fiyasko. Fakat anlatmak istediğim başka bir şey. Restoranda, suşilerin yapıldığı bir bölüm var. O bölümün önünde de bir bar. Masaya oturmak istemeyen, veya suşi nasıl yapılıyor görmek isteyenler veya tek kişiler oraya oturuyor. Biraz dolaşmaya çıkmıştım ki şöyle bir manzara ile karşılaştım suşi barda: Bir adam, önüne küçük bir video oynatıcısı koymuş, kulaklığını da takmış, bir yandan suşi yerken bir yandan film izliyor! Dünyanın en iyi (ve bittabi en pahalı) restoranlarından birinde dünyanın en pahalı yalnızlığı olabilir mi bu? MoMa: Tim Burton sergisiBöyle jet bir New York turunda iki kalem sanat yapılacaksa (ki yapılsın) o zaman Modern Sanat Müzesi MoMa’ya gitmekte fayda var zira Tim Burton’un şimdiye kadar yaptığı, çizdiği, söylediği her şeyin sergisi var. (26 Nisan 2010’a kadar sürecek) Kimdir Tim Burton? Amerika’nın muhtemelen en cins, en yaratıcı adamlarından biri. Çizer, yönetmen, hikâyeci... Karanlık ve hüzünlü hikâyelerin içinde müthiş bir mizah sokmayı başarabilen tam anlamıyla bir tasarım dahisi.Magnolia Bakery: Kuyruklu güzellik Şöyle de denilebilir: Şu sıralarda New York’ta herkes Magnolia Bakery’nin “cup cake”lerini yiyor! Yani Manolya Pastanesi’nin fincan pastalarını... Sex and The City dizisinde Carrie ve Miranda’nın da hastası olduğu bu pastane (401 Bleecker Street) şimdiye kadar gördüğüm en alelade pastane. Sanırsın yüz yaşında ve yüz yıldır kimse tek bir değişiklik yapmamış. Birkaç sene önce yeterince temiz değil diye belediye kapatma cezası bile vermiş. Aslında sadece 14 yıllık. Her cuma ve cumartesi önünde en az 50 metrelik bir kuyruk oluyor. İnsanlar şehrin her köşesinden gelip, yağmur, soğuk demeden bekliyor. İçeri girmeyi başarırsan bir köşeden bir kutu alıp, kendi fincan pastanı kendin koyuyorsun içine. Sonra da kasaya gidip ödüyorsun. E ne var bunda mı dediniz? New Yorklu bayılıyor işte böyle şeylere... Plunge: Güzel bacaklar ziyafetiPlunge, New York’un en şahane manzaralı barı. Gece yarısından sonra mini eteksiz neredeyse tek bir kız gelmiyor. Son zamanlarda turistik olmuş belli, ama halen şehrin en hip yerlerinden biri olduğunu söylediler. Pahalı ama acayip lezzetli kokteyleriyle meşhur.