Mağduruz, yeni bir liste istiyoruz!

22 Ocak 2010

Çarşı fena karıştı. Basın camiasına resmen bomba düştü. Bir nevi deprem.. İki gündür ortalık arı kovanı gibi. Mesele: Hangi listede olmak. “Tutuklanacaklar” listesinde misin “faydalanılacaklar” listesinde mi?Tutuklanacaklar listesinde olanların pek şikayet ettiğini sanmıyorum. Hatta gurur bile duymuşlardır. Duyduğunu yazan da var netekim. İtiraz daha çok “darbe sonra faydalanılacaklar” listesinde olanlardan çıkıyor. Her bir köşeden “hayır efendim, ne münasebet, ben darbeci marbeci değilim.. demokrasiye inanırım, halka inanırım, çağdaşım laikim olur mu öyle şey” feryadı yükseliyor. Ama tabii bir yandan da niye o listede olduğunu da kara kara düşünüyor. “Ulan geçen sene orduevinde bir çay içmiştim. Ondan mı acaba? Nereden çıktı bu faydalanılacak adam olayı?” Tabii bu kadar isyanda “faydalanma” lafının şık olmayan duruşunun da mutlaka bir payı vardır. Sapına kadar darbe yanlısı olsa bile insan, “faydalanılacak kişi” diye anılınca, bir tuhaf olması doğal. Bizler inek miyiz etimizden sütümüzden faydalanılıyor deme de dur. “Fikir alışverişi yapılacaklar” falan dense daha hoş durmaz mıydı? Darbe yanlısı değilim ama fikrimi de soran olursa niye söylemeyeyim denilir geçilirdi. Böyle kaba olmuş paşam...Bu arada düşünmeden edemiyorum. Faydalanmaktan kasıt neydi acaba? Faydalanılacaklar listesinde yer alan İclal Aydın mesela. Köşesinin adını darbeden sonra “Hayat artık DAHA DA güzel” diye mi değiştirmesini isteyeceklerdi? ***Ama bakmayın “yazıklar olsun... Ben ha..” dediklerine... En azından bir listedeler. “Faydalanılacaklar listesinde” olmaktan daha beter bir şey var. Liste dışı olmak. Kimsenin tutuklamaya da işbirliği yapmaya da faydalanmaya da tenezzül etmediği adam olmak... Bu grup, bugünlerde pek mahzun... Yağmuru, karı bahane edip mümkün mertebe evde kalıp ortalarda görünmüyorlar... Hadisenin küllenip unutulmasını istiyorlar. Çok soran olursa “ben o günlerde meşhur değildim daha” falan diyorlar. Zira iki listede de olmamak adam yerine konmadığının resmi ve askeri tescilidir. Bir yerde. Yersen. Mesela ben! Bir hiçmişim meğer! Kimse ne etimden ne sütümden ne yumurtamdan faydalanmak istememiş! Kafama balyoz da indirmek istememişler! Listeler dışı kayıp bir ruhmuşum. Bir ne tavşan kakası. Acaba o zamanlar Tuğçe Baran takma ismiyle yazdığım için mi? O çakma fotom fazla sarışın mı bulundu? Çakma fotomdaki çakma ellerimin yeşili mi çok kaçmıştı? Annem yüzünden miydi yoksa her şey? Seksten mi bahsetmemem gerekiyordu? Yoksa fakir mi bulundum? Lanet olsun.. Bilmiyorum... Bilemiyorum. Yılmaz Özdilim, Özgevrekim, özçiğdemim BİLE var BEN yokum!!Çok fena çoook... ***Dünden beri şunu düşünüyorum. Biz liste mağdurları için Taraf gazetesi bir liste daha yayınlayabilir mi acaba? Haysiyetimiz, onurumuz, her bir şeyimiz yerler altında. Ne Yakup 2’ye gidebiliyoruz ne Otto’ya... Kalakaldık ortada, listesiz, ilaçsız, dermansız. Şöyle bir 250 kişilik liste daha yayınlansa basının tüm şerefi kurtulacak. Zor değil. Valla. Ben de bir listede olmanın haklı gururunu yaşamak ve “beni tabii ki tutuklayacaklar.. Çünkü ben şu şu tarihlerde ona buna kafa tutmuştum” veya tam tersi “ben ki şahitlik yaptığım arkadaşımın düğünün yapıldığı İzmir Konak Orduevine bile alınmamış biriyim... Ne darbesi, ne darbecisi!” şeklinde haykırmak istiyorum! Adam yerine konmuşluğun gönencini yaşamak istiyorum. Yeni liste için başvurular nereden yapılıyor? *** Darbe yapsaydım yasaklayacaklarım1- Beyaz ışık: Beyaz ışık veren her tür lambanın ülkeye girişini, ülkede üretimini derhal ve sonsuza dek yasaklardım. Bütün mutsuzluğumuzun nedeni o cayır cayır beyaz ışıklar. Tasarruf lambalarının sarı ışık vereni de var ahali! Evlerinizi hastaneye çevirmekten vazgeçin! 2- “Bayan” ve “farkındalık” laflarını. 3- Tuvalet yerine lavabo denmesini. 4- Bir şehircilik faciası olan betondan yapılma çakma belediye şelalelerini..5- Dahi manasına gelen “de” ve “da” kelimelerini ve mı, mısın soru kelimelerini bitişik yazanların ilkokuldan mezun olmasını.

Devamını Oku

Bu düpedüz ‘su soykırımı’dır

22 Ocak 2010

AKP hükümeti yenilenebilir enerji kaynağı olarak hidroelektrik santrallerine (HES) ağırlık verince Türkiye’nin bütün dereleri iki yıl içinde şakır şakır satıldı. Şu an Türkiye’nin dört bir yanında HES inşaatları sürüyor. Yapılması planlanan HES sayısı 1601’e ulaştı. HES projelerinin büyük kısmı Doğu Karadeniz Bölgesi için planlanıyor. HES’lerden 23 bin megavat enerji elde edileceği tahmin ediliyor. Bu, şu an üretilen elektriğin yarısı. Ancak pek çok çevreci HES’lerin doğayı bir daha geri gelmeyecek şekilde tahrip edeceğini düşünüyor. Zira hadise derelerin önüne minik minik tribünler koymak değil. Meğer dağlar delik deşik edilerek, onbinlerce ton toprağı oradan oraya taşıyarak, yüzlerce kilometrelik tüneller ve daracık vadilerden oluşan Doğu Karadeniz gibi bölgede devasa sayılacak toplama havuzları inşa ederek yapılıyormuş. KATLİAMI GÖRDÜMGeçtiğimiz Pazar bir grup gazeteci olarak Rize İkizdere’ydik. Gördüğümüz sadece tonlarca moloz ve alt üst edilmiş bir doğaydı. “Kuruyan Tuz Gölü ve çöl olmak üzere olan Konya Ovası felaketlerinden sonra Doğu Karadeniz’de de mi bir çevre faciası yaratılmak isteniyor?” diye sormadan edemiyoruz. Geziye birlikte katıldığımız Doğa Derneği Başkanı Güven Eken de “Bu düpedüz su soykırımıdır” diyor.HES nasıl yapılır ve doğayı nasıl tahrip eder? Bizler de görene kadar HES’lerin makul yatırımlar olduğunu sanıyorduk. Ancak kazın ayağı hiç öyle değilmiş. - Önce dağların içinde en az 20 kilometrelik tüneller kazılıyor. Bunun için tonlarca dinamit patlatılıyor. Tonlarca moloz derelere dökülüyor, yüzlerce ağaç kesiliyor. 200 yıllık tarihi konaklar dinamitler yüzünden tahrip oluyor, doğal hayat her dinamitle birlikte sekteye uğruyor. - Devasa iş makineleri değerli vadileri alt üst ediyor. - Sonra derelerin akış yönü değiştirilerek bir araya toplanıyor ve toplanan dereler bu tünellere veriliyor. Su yatağından koparılıyor. - Hızla akan su, tünellerin sonundaki tribünlerde elektrik enerjisi üretiyor.- Tünelden çıkan su yine boşa salınmıyor bu sefer başka bir tünele veriliyor. Oradan çıkan su yine başka bir tünele veriliyor ve su, denize kadar tünel içinden akıyor. - Suyun sadece yüzde 10’u can suyu olarak bırakılıyor. Bu yüzde 10’u kim ve nasıl denetleyecek ve nasıl bir bilimsel çalışmanın sonucu belli değil. Bu miktar su mevcut ekosistemin devam etmesi için yeterli değil. Gelişmiş ülkelerde 60’ının bırakılması şart koşuluyor. Bu miktar su ile on yıl içinde Karadeniz bölgesinin bir daha geri gelmez bir şekilde tahrip olacağı öngörülüyor.- Denizlerdeki balıklar nehirlerin getirdiği alüvyonlarla besleniyor. Su topraktan koparılıp tünellerden akıtılınca bu döngü sona eriyor. Sadece dağdaki değil denizdeki hayat da tahrip oluyor. - Üretilen enerji yüksek gerilim hatlarıyla iletiliyor. Bu, yüksek gerilim hatlarının altında kalan ağaçların tıraş edilmesi manasına geliyor. Ayrıca arılar yüksek gerilim hatları etrafından hızla uzaklaşıyor. Arıcılık geçim kaynağı olmaktan çıkıyor.- Devlet, dereleri 49 yıllığına elektrik geri alım garantisiyle kiralıyor. HES’ler 3 yılda kendini amorti ediyor. Devlet 46 yıllığına kendini borçlandırıyor. - Maçahel gibi Türkiye’nin tek biyosfer rezerv alanında 8 adet HES yapılması planlanıyor. Aksu vadisi yaban hayatını geliştirme sahası. Yüksek sesle müzik dinlemek bile yasak. Şu an dev iş makineleri canhıraş çalışıyor, sular hayvanların önünden alınıyor. Dağ keçisi, su samuru gibi korunmaya alınmış birçok hayvan son yıllarını yaşıyor. - Halk, kendi suyundan, kendi doğasından oluyor. Turizmden ve arıcılıktan kazanabileceği üç kuruşunu da kaybediyor.HES’lere karşı Türkiye Su MeclisiAnkara’daki ne işe yaradığını tam olarak bilemediğimiz Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)’ne karşı Rize’de Türkiye Su Meclisi (TSM) kuruldu. Dünyada bir benzeri olmayan bu meclis Türkiye’nin 81 ilinden gelen 200 ”su mağduru delegesi“ ile kuruldu. Türkiye’nin dört bir yanında yürütülen mücadeleleri ulusal ve uluslararası ölçeğe taşıyacak olan Türkiye Su Meclisi, yeni bir su çerçeve yasasının hazırlanması, Elektrik Piyasası Kanunu’nda tadilat yapılması, DSİ Teşkilat ve Vazifeleri Kanunu’nun değiştirilmesi ve suyun ekolojik etki ve katkısını esas alan entegre havza planlaması yapılmadan uygulamaya sokulmuş tüm projelerin durdurulması için çalışacak.Meclisin manifestosu- Doğa kendi başına vardır ve insan doğanın sadece bir parçasıdır.- Doğa bir nesne değildir. Kendi kadim kuralları doğrultusunda, değerli bir işleyişe sahiptir.- Doğa, ticari bir mal haline getirilemez. - Su, yalnızca doğaya aittir ve onun ayrılmaz bir parçasıdır.- Su, bulunduğu havzaya aittir. Doğal bir varlıktır, kaynak değildir.- Su kendini ancak akarak var edebilir ve doğada tek bir damla su boşa akmaz.- Suyun özelleştirilmesi ve suya efendi atanması kabul edilemez. - Sürdürülebilir kalkınma, koruma kullanma dengesi gibi ilkeler doğanın sömürülmesi için gerekçe gösterilemez.- Yaşamın yegâne kaynağı olan doğanın, ”çevre“ diye tanımlanarak hayatın dışına çıkarılması kabul edilemez.

Devamını Oku

Yoğurtlarımız artık neden ekşimiyor – 4

20 Ocak 2010

Hayat bu kadar ekşiyken kim takar yoğurdun ekşimemesini de diyebilirsiniz ama ben yine de yazayım zira yoğurda kafayı taktığımdan beri (“yoğurtlarımız artık niye ekşimiyor?”) yoğurtla ilgili okumadığım bir şey neredeyse kalmadı. 2 adet doğru beslenme kitabı, 1 adet yoğurt yapım tekniği el kitabı, internette onlarca süt ve yoğurt sayfası ki bunlar arasında yoğurt hileleri de var. Bunları paylaşmazlık edemezdim. Bakın açık konuşayım: Kafam komple karışmış durumda. Yoğurtların ekşimemesi iyi bir şey mi kötü bir şey mi karar veremedim. Prof. Dr. Ahmet Aydın’ın “Taş Devri Diyeti” diye bir kitabı var. Daha doğrusu Arzu Aygen, Prof. Dr.Ahmet Aydın ile “nehir söyleşisi” dedikleri tipte (soru cevap) bir çalışma yapmış. Kitabın adında “diyet” lafı var ama bildiğimiz diyet kitaplarıyla uzaktan yakından ilgisi yok. Bu doğru beslenme ile ilgili bir kitap. Doğru beslenme deyince de bittabi sağlıklı diye bize sunulan (veya kakalanan) sanayi tipi yiyecekler de söz konusu oluyor.Süt ve yoğurt konusunda Dr. Ahmet Aydın’ın dediği şu: Paket sütleri uzun süre dayansın diye UHT (ultra high temparature — çok yüksek ısı) gibi işlemlerden geçiyor. Bu işlemler sırasında iyi, kötü, zararlı, faydalı bütün bakteriler top yekun temizleniyor. Yani çok temiz ama “ölü” bir süt elde ediliyor. Bu çok temiz ama “ölü” sütten yapılan yoğurt da yine çok temiz ama “ölü” bir yoğurt oluyor. Halbuki bağırsaklarımızın kötü bakterilerle savaşabilmek için bir takım iyi bakterilere ihtiyacı var. Yoğurt da işte bu iyi bakterileri barındıran bir besin. İshal olanlara, zehirlenenlere boşuna yoğurt verilmiyor. (Aklınızda bulunsun: İshalin en iyi ilacı yoğurt. Patates veya kola değil yani) Ama sen onu “öldürürsen” bir halta yaramayan bir şey haline geliyor. Evet bozulmuyor ama bir işe de yaramıyor. E o durumda ne yapacağız? Dr. Ahmet Aydın “Yoğurdunuzu kendiniz yapın” diyor. İyi de hangi sütten? Güveniyorsanız komşunuzun ineğinden elde edilen sütten. O da olmazsa en azından günlük şişe sütten...Fakat öte yandan süt ve yoğurt sanayinde çalışanlar ise şöyle diyor: “En temiz zannettiğimiz çiğ sütten (süzülmüş vs) bile, endüstriyel temizleme makinelerinden (klarifikatör) geçirildiğinde inanılmaz bir pislik çıkıyor. Görseniz, bir daha kapıdan süt almanıza imkan yok. Üretimde çalıştığım yıllarda, böyle bir fotoğraf çekmiştim. O fotoğrafı bulabilirsem, bir ara gönderirim.” E hadi bakalım!?!... Bu lafı okuduktan sonra nasıl içerim ben şimdi Nesibe Teyzenin ineğinin sütünü? Öte yandan insanlık 10 bin yıldır süt içip yoğurt yiyor. Son 30 yıla kadar UHT diye bir şey de bilmiyordu. Dünyanın büyük bir bölümü de bilmemeye devam ediyor. Ve bugünlere (gereğinden de fazla bir sayıda) gelmeyi başardık. Dediğim gibi aklım fazlasıyla karışmış durumda. Temiz ama ölü dolayısıyla faydasız bir süt ve yoğurt mu yoksa biraz kirli ama canlı dolayısıyla faydalı bir süt ve yoğurt mu?***Bu arada hazır yeri gelmişken Dr. Ahmet Aydın’ın yoğurt kaymağı hakkında söylediklerini de yazayım.Piyasada biliyorsunuz kaymaksız ve kaymaklı diye iki tip yoğurt var. Ben şöyle sanıyordum. Yoğurtların hepsi kaymaklı oluyor, istemeyenler için kaymakları alınıyor. HAYIR! Öyle değilmiş. Bazı üreticiler çok uyanıkça bir şey yapıyormuş. Esasında sanayi tipi yoğurtlar kaymaksız olurmuş. Zira ya sütün içindeki yağ homojenize ediliyor, yani yağ süte iyice yediriliyor ve süt ve yağ bir daha birbirinden ayrışmayacak hale geliyor, veya sütün içindeki yağ başka şeylerde kullanmak üzere alınıyor. Her iki sütten de yapılan yoğurt kaymaksız oluyor. Kaymaklı yoğurt dediğimiz ise kaymaksız yoğurdun üzerine püskürtülmüş sütle sulandırılmış MARGARİN imiş! Yani sonradan üzerine konulan bir şey. Sen margarinden bucak bucak kaçınırken, namussuz karşına yoğurdun kaymağı olarak çıksın yine iyi mi! Olacak iş değil. Sizin akıl da karıştı di mi... Öyle oluyor işte..

Devamını Oku

Sırf çocuklar için kalmalı tiyatro

18 Ocak 2010

Benim çocuklarla aram pek iyi değildir. Hadi daha dürüst olayım: Ben ürkerim çocuklardan. Hatta... Düpedüz korkarım! Bir yetişkinin çocuklardan korkması biraz saçma gibi görünüyor ama mesele şu: Ben nerede nasıl tepki vereceğini bilemediğim tüm canlılardan korkarım. Çocuklar da işte tam böyle benim için. Ne yapacaklarını kestiremiyorum. Ve bu da beni çok huzursuz ediyor. Mesela tam tüm samimiyetinde agucuk gugucuk diye severken birden etinden et koparıyormuşsun gibi ciyak ciyak bağırmaya başlayabiliyorlar. Veya sırf onlar eğlensin diye başına gelmiş bir şeyi bire bin katarak kaptırmış anlatırken “teyze televizyonu açabilir miyim?” diye sorabiliyorlar. Şahane bir yazlık tutarsın, üç saat öteden otobüse binip gelmeye üşenebiliyorlar...Özetle: Konuşusun ilgilenmezler, konuşmazsın sıkılırlar... İltifat edersin dudak bükerler, etmezsin kalpleri kırılır. Arkadaş gibi davranırsın, ölçüyü kaçırırlar, yetişkin gibi davranırsın ürkerler...Öğretmenlere ama bilhassa ana okulu eğitmenlerine her zaman hayret ve gıptayla bakmışımdır. Nasıl yapabiliyor, nasıl dayanabiliyorlar hep şaşırmışımdır.***Fakat öğretmenlikten daha ötesi herhalde çocuk tiyatrosu oyuncusu olmak! Ben bir tanesinden öcü gibi korkarken onlar yüzlercesinin önüne atıyorlar kendilerini! Ha aslanların içine atmışsın kendini ha çocuklara oyun oynamışsın. Benim indimde aynı şey. Geçtiğimiz hafta 30 yıl aradan sonra yeniden bir çocuk oyunu izledim. Hem de Antakya’da! Eti Çocuk Tiyatrosu’ndan “Pinokyo” oyununu.Hatay Kültür Merkezi’nde en az 200 çocuk vardı. Birkaç ilkokuldan toplanıp gelmişlerdi. Oyun başlayana kadar çocukları izledim. Sanki bir cıvıltı bulutu gibiydiler... Böyle kıpır kıpır bir organizma. Asla durulmayacak bir deniz. Veya şakır şakır akan bir çağlayan...Sonra oyuncular çıktı sahneye. Birden duruldu o deniz. 400 pırıl pırıl göz, bir kasap titizliğinde izlemeye başladı. Kasap titizliği diyorum çünkü çok belli ki sıkıldıkları noktada kibarlık mibarlık demeden başlayacaklar yine uğuldamaya. Yetişkinlere oynamakla çocuklara oynamak arasındaki fark tam da bu işte. Yetişkinler beğenmedikleri zaman en fazla “az” alkışlıyor. Çocuklarsa çok net. Fakat uğultu hiç başlamadı. Hatta o iki yüz çocuk oyunu hiç kıpırdamadan seyretti diyebilirim. İtiraf edeyim sıkılırım diye düşünmüştüm. Bu yaşımda bir çocuk oyunundan keyif alabileceğimi hiç tahmin etmemiştim. Hiç sıkılmadığım gibi oyunun bir yerinde neredeyse ağlayacaktım! “Yok artık! Pinokyo’da mı?” demeyin! Böyle yazınca saçma görünüyor ama şarkılarla o kadar iyi kotarmışlar ki baba ile oğlun birbirini aradığı sahnede resmen burnum sızladı.. Yanımdaki esmer çocuk da baktım burnunu çekiyor. Belli ki onun da zülfiyarine dokunmuş...Çok şükür dedim, dünya benim gibilerden oluşmuyor. Çocukları tavlamayı başaran insanlar da var. Kendilerine müteşekkiriz. ***Eti Çocuk Tiyatrosu bir sosyal sorumluluk projesi olarak oluşturulmuş. Tiyatro 9 yıldır memleketin neredeyse her karışını dolaşmış. Bir milyondan fazla çocuğa ücretsiz oyun sergilemiş. Pinokyo 4. oyunları. Tiyatronun devri kapanmadı mı diye de sorulabilir ama ben de şunu derim: Hiçbir şey kanlı canlı insanın yerini tutmuyor. Hele ki nabızları sürekli tutulması gereken minik seyircileriniz varsa... Belki de sırf çocuklar için kalmalı tiyatro. İyileri elbette.

Devamını Oku

Bir başka kapalı çarşı

15 Ocak 2010

Bir yıldır Manita Bey ile Suriye’ye gitmeyi planlıyorduk. Hazırlamakta olduğum Küçük Oteller Kitabı’nın gezisini Antep’ten Halep’e ve oradan da Şam’a, Palmira’ya uzatmaktı niyetimiz. O kadar niyetliydik ki geçen bahar Suriye konsolosluğuna gidip kuzu kuzu vize bile almıştık. 30 Euro mu, 30 Dolar mı ne verdiğimiz o vize iki ülke arasında top yekun kalktı, biz hâlâ gidemedik. Derken Eti Çocuk Tiyatrosu’nun Antakya gösterisi vesilesiyle bir grup gazeteci olarak Antakya’da götürüldük. Hazır buraya kadar gelmişken programa Halep’i de dahil etmişler. Manita Bey bu işe fena halde bozuldu tabii ama reddedemezdim. Bütün doğu şehirleri gibi kendini saklayan bir şehir Halep. Güzelliklerini hemen göstermeyen bir kent. Sevmek için biraz zaman vermek, peçesini aralayıp aramak gerekiyor. Dar sokaklarında dolaşmak, eski zaman konaklarından birine girebilmek lazım. Zira ilk izlenim: Şu binaları biraz temizlemek gerek.. Kentte taş bina zorunluluğu varmış. Evvel zamanda komple taştan yaparlarmış, şimdi betonarme yapıp üzerini taş kaplıyorlar. Herhalde ilk yapıldığı gün güzeldir de sonra kir pas birikince üzerinde, biraz depresif olabiliyor. Trafik bildiğiniz Türkiye trafiği, şehircilik bildiğiniz Türkiye şehirciliği (neredeyse tek bir ağaç yok), temizlik bildiğiniz Türkiye temizliğinden bir tık daha geri. Gazeteci arkadaşlarım “Türkiye’nin 20 yıl öncesi” kanaatinde bulunuverdiler hemen. Pek de haksız sayılmazlar ancak Türkiye de İstanbul, İzmir ve Ankara’dan ibaret değil. Kaldı ki İstanbul’un bir çok semti de Halep’i mumla aratacak durumda. Niye gitmek gerek peki? Galiba kapalı çarşısı için. Sakın turizme tüm ruhunu satmış, şıkır şıkır bir çarşı vaat ettiğimi sanmayın. Tam aksine! Has, girişteki turistik bir iki sabuncu dışında neredeyse hiç dejenere olmamış, Halepliye hitap eden, zayıf zayıf ışıklarla aydınlatılmış hakiki bir doğu çarşısından söz ediyorum. Bir buçuk metrekare var yok minicik dükkanlar, envai çeşit baharatla, otla, kuru çiçekle tıka basa aktarlar, çengellere asılmış taze kesilmiş etler, hemen oracıkta kaynatılan işkembeler, gözünüzün önünde doldurulan sucuklar, kendi boyanı, kendi cilanı yapman için malzeme satan hırdavatçılar, ipçiler, urgancılar, boncukçular, ayakkabıcılar, zıbıncılar, kaftancılar, helvacılar, balıkçılar, çeyizciler, marangozlar, süpürgeciler... Herhalde yüz yıl önce bizim kapalı çarşı da böyle olmalı. Katıksız oryantal, lekesiz otantizm. Herkesin seveceği türden bir şey değil. Hele ki AVM’lere alışık, bizim şıkır şıkır Kapalı Çarşı’mızı bile bunaltıcı bulan ve çantasında Pürel’le dolaşıp beş dakikada bir dezenfekte olan beyaz Türkler için hiç değil. Ama meraklısı için gerçek bir hazine... *** Şam’ın şekeri değil belki ama Halep’in kuru baklavası Nur Çintay geçen günlerde Lübnan izlenimlerini yazdı. Çocukluğunda akrabaları Lübnan’dan kuru baklava getirirmiş ve yılbaşı vesilesiyle Beyrut’a gittiğinde o tadı aramış ve lakin bulamamış. Beyrut’un kuru baklavasını da yemiş biri olarak çok rahatlıkla şunu diyebilirim ki kuru baklavanın hası açık ara ile Halep’te yapılıyor. Nedir bu kuru baklava derseniz şöyle diyeyim: Bizim baklava ile pek ilgisi yok aslında. Tamam ham madde aynı. Sonuçta ince açılmış yufka içinde ceviz veya fıstık. Kat kat yufka konulup sonradan kesilmiyor onun yerine rulolar yapılıp o rulolar yudumluk olarak dikine dikine kesiliyor. Fakat esas fark bu değil. Esas fark ve hadiseyi “kuru” yapan yağ ve şerbet miktarı. Bu baklavaya daha az yağ ve çok çok daha az şerbet konuluyor. Hani yokmuş gibi makyaj vardır ya. İşte kuru baklava denilen şey de o. Yokmuş gibi bir şerbet, yokmuş gibi bir yağ. Sonuç? Bizim baklavacılar kızacak ama itiraf edeyim: olağanüstü! Verdiğim kiloları geri alma derdim olmasa bir oturuşta çok rahat yiyebilirim(dim) yarım kilosunu. Gidenlerden ısrarla isteyiniz.. (Galiba en iyisini “Pistache D’Alep” isimli tatlıcı yapıyor.)

Devamını Oku

Avatar’ın ırkçılığı ve açık büfe oyunculuk

13 Ocak 2010

Avatar filminin ırkçı bir film olup olmadığı tartışılıyor. Filmin, gelişmemiş toplumların muhakkak surette bir “batılı beyaz” kurtarıcıya muhtaç oldukları fikrini yeniden oluşturup perçinlediği iddia ediliyor. Geçtiğimiz hafta güç bela gece yarısı seansına bilet bulup (normal seanslar haftalar boyunca “ful” zira.. ful lafı için özür dilerim ama telefondaki görevli çocuğun tanımı) izleyebildik filmi. Ölçüm şu idi: Bu kadar yorgun olmama rağmen filmde uyuyakalmazsam film iyi bir filmdir. Uyuyakalırsam kötüdür. Hayır. Uyuyakalmadım. Heyecanla seyrettim. Hatta büyülendim. Üç boyutlu olmasından büyük keyif aldım. Üstelik o komik “3boyutlugösteren” gözlüğünü takmış Manita Bey’e bakıp bakıp da güldüm. Film dışında da bir gece yarısı eğlencesi çıktı. Ama filmi sevdim mi? Nö.. Zira “takdir” ve “sevmek” başka şeylerdir bilirsiniz. Bir insanı takdir edebilirsin, beğenebilirsin ama sevmeyebilirsin. Taktir aklın işi, sevme kalbin işi. Kaç gündür bunu düşünüyordum. Ben bu filmi niye sevmedim?. Neden bir başka teknoloji harikası olan “Yüzüklerin Efendisi” serisine aşık olmuştum mesela. Sinemada izlediğim yetmedi, orijinal DVD’lerini alıp bir de evde seyretmiştim geri ala ala.. Sahneleri hazmede hazmede...Avatar ırkçı bir film dedikleri zaman yavaş yavaş anladım neden sevmediğimi. Beni filmin konusundan ziyade “oyunculuğu” rahatsız etti. Diyeceksiniz şimdi yahu gerçek oyuncu mu var filmde!?Yok ama yine de Avatar’daki herkes Amerikalıydı! Navi ırkı da atlar da uçan kertenkeleler de, dağlar da taşlar da.. Otellerin açık büfeleri gibi. Hani yüz çeşit meze vardır, 30 çeşit yemek vardır ama hepsinin tadı aynıdır ya... Filmde de öyle. Ortada güya dünyamızda olmayan, bambaşka bir ırk var ama sanki hepsi Yeşil Kart lotaryasına katılıp kazanmış ve mümkünse iki hafta içinde sapına kadar Amerikalı olmak isteyen göçmenler gibiydiler. Zira Amerikan mimiği diye bir şey var. Veya Amerikalı oyucu mimiği diyeyim. İşte Amerikan filmlerini açık büfe gibi yapan da bu mimikler. Önce çok farklı ve lezzetli görünüyorlar, sonra hepsinin aynı tatta ve (hadi lafı uzatmayalım) aynı zamanda da lezzetsiz olduğunu farkediyorsun. Hamburger gibi. Avatar filmindeki durum da buydu. İstedikleri kadar mavi olsunlar, istedikleri kadar kedi burunlu olsunlar sonuçta ortaya çıkan yine Amerika’da yaşayan ve yırtmaya çalışan bir göçmenler topluluğu olmuş. Hadi canlı oyuncularla böyle olması kaçınılmaz diyelim. Anime karakterler de mi öyle olmak zorunda mıydı?Amerikan mimiği giydirilmiş başka dünyalı seyretmek istiyorsanız gidin tabii. Ama ben açıkçası itici buldum.Bu dünyanın olması yetmezmiş gibi başka dünyaların da Amerikalı olması hakikaten sinir bozucu..

Devamını Oku

Kürt kediler, Çingene kelebekler

12 Ocak 2010

2010 yılına girdik ve İstanbul artık bir adet kültür başkentinden biri. Kültür başkenti olmak ne işe yarar, yenilen içilen bir şey midir, koyunlara bir faydası var mıdır bilen var mı? Basın toplantılarına katılan basın mensupları dışında anladığım kadarıyla pek yok. Televizyonlarda bir tanıtım dönüp duruyor, Kız Kulesinin yerinde Galata Kulesi, Atatürk Kültür Merkezi’nin yerinde Haydarpaşa, Boğaz’da bir Ayasofya... Haftalardır izliyoruz her seferinde “e ne bu şimdi dediğimiz?” bir tanıtım filmi.. Ne denmeye çalışıldığını açıkçası hâlâ anlamadık. Gidin bu binaları ziyaret edin mi denmek isteniyor, bizim ajans (kim yaptı tanıtım filmini bilmiyorum) çok iyi fotoşop yapıyor, gelin bizim müşterimiz olun mu denmek isteniyor veya başka bir şey mi cidden anlamadık. Okurlarım arasında varsa anlayan beri gelsin. Açıklarsa çok mutlu olurum. ***Ben size şimdi bir kitaptan söz edeceğim. İstanbul’un 2010’da Kültür Başkenti olmasının şerefine (mi diyelim?) Heymola Yayınları’nın “40 yazardan 40 mahalle” dizisinden çıkmış bir kitap: “Dolapdere - Kürt Kediler, Çingene Kelebekler” Yazarı Mine Söğüt.Mine’nin anlatmayı seçtiği mahalle Dolapdere. İstanbul’un belki de en karanlık, en ürkütücü ve en netameli mahallesi. Hiçbir şey ummadan, hiçbir şey beklemeden okumaya başladım. Elimden bıraktığımda sabahın beşiydi ve bitmişti. Bir mahalle üstelik Dolapdere gibi belalı bir mahalle bu kadar mı güzel anlatılır! Bir tarih, bir dönüşüm bu kadar mı güzel yedirilir hikayelere!Kitap bittikten sonra ben ne okudum dedim kendi kendime. Okuduğum Türkiye’nin son 80 yılıydı. Hap kadar kitapta 80 yıl saklıydı. Dolapdere’nin gibi görünen o koca değişim aslında Türkiye’nin hikayesi, Türkiye’nin tarihi. Ama işte okullarda okutulmayan tarihi. Ama yine önemli bir farkla muzafferlerin değil mağlupların hikayesi. Tutunamayanlarının... Göçerlerinin... Gidenlerinin... Gelenlerinin ve hep kalan serseri kelebeklerinin hikayesi. Alın okuyun derim. İstanbul’un Kültür Başkenti olmasının en azından edebiyata bir katkısı olsun.. *** 40’ımda öğrendiklerim / Okurlardan“Rehberim ve işim insanları yurtdışına götürüp gezdirmek. 40 yaşıma kadar insanların bilgiye aç olduğunu, bildiklerimi aktarmanın bir insanlık vazifesi olduğu fikrinde direniyordum. 40 yaşıma Kahire’de, yine bir grup insanla girdim. Ve o gün kafama dank etti. İnsanların büyük çoğunluğu inanılmayacak kadar sığ. Ezici ve sıkıcı çoğunluğu gözüyle gördüğü ile yetiniyor. Merak eden, öğrenmek isteyen, anlattıklarımı ilgiyle dinleyen, başka sorular da soran beş yüz kişide bir. Üstelik benim muhatap olduklarımın hemen hemen hepsi de üniversite mezunu. O günden sonra yarı yarıya daha az anlattım. Aynı şekilde dostlarıma da anlatmayı kestim. Bir buçuk yıl oldu kimse şimdiye kadar şikayet etmedi. Ben kendimi niye bu kadar yıldır öğretmeye adamışım ki... Çok gereksiz bir çabaymış. Ahmet Z.”

Devamını Oku

Yoğurtlar artık niye ekşimiyor -3-

11 Ocak 2010

Bildiğiniz gibi ben kafayı yoğurda takmış durumdayım. Geçen hafta konuya bir girdim hâlâ çıkamadım. Bir okurum (gıda mühendisi) aynen şöyle sitem etmiş: “Mutlu Hanım, sütün ve yoğurdun ekşimiyor olmasına üzülmeniz yerine bu mucizeyi gerçekleştirdikleri için gıda sanayine binlerce kere teşekkür etmeniz gerekmez miydi?” Teşekkür edelim etmesine de bir de bilsek 4 bin 500 yıldır ekşiyen yoğurdumuzun artık bir ay sonra bile niye taptaze kalabildiğini? ***Büyük üreticiler ne diyor? En büyük süt alıcısı ve üreticisi Ülker İçim Gıda Grup Başkanı Mehmet Tütüncü’den şöyle bir açıklama geldi: “Bizim yoğurdumuz ekşimez çünkü:1) Biz hilesiz, kalitesi yüksek sütten yapıyoruz yoğurdumuzu.2) Biz üretim sırasında o kadar hijyeniz ki yoğurdu bozacak, ekşitebilecek her tür unsurdan temizliyoruz sütü. İçinde ne kıl, tüy, kan, lökosit, hücre gibi yabancı maddeler bırakıyoruz ne küf bulaştırıyoruz ne hastalık yapıcı maya komposizyonları ne de zararlı organizmalar bırakıyoruz. Eli geçtik küf bulaşmasın diye hava bile değdirmiyoruz. 3) Yoğurt yapılırken iki tip bakteri kullanılır. Lactobacillus bulgaricus ve Streptococcus thermophilus. Yoğurt mayası dediğimiz şeyin içinde işte bu iki bakteri bulunur. Yoğurt içerisindeki bu maya kompozisyonu birbirlerine oranı değiştikçe farklı tatta ve yapıda yoğurt elde edilir. Yani, lactobacillus bulgaricus oranı yüksekse daha ekşi yoğurt, streptococcus thermophilus oranı yüksekse daha tatlı yoğurt elde edilir. Eğer ekşi karakterde yoğurt elde edilecekse farklı bir maya kompozisyonu oranına sahip kültür, tatlı karakterde bir yoğurt üretilecekse farklı bir maya kompozisyonu oranı olan kültür seçilerek kullanılır. Geleneksel yoğurt yapımında maya olarak önceki yoğurt kullanıldığı ve genellikle yoğurtlar ekşi olduğu için bu yoğurdun maya olarak kullanıldığı yoğurtlar da çabuk ekşir. Yani ekşi yoğurdu maya olarak kullanmak, yoğurda ekşi karakter verecek, yoğurdun hızla ekşimesine yol açar. 4) Yoğurt olgunlaştıktan sonra hızla soğutulmalı. Hızlı soğutulamayan yoğurtlar henüz fabrikadan çıkmadan ekşi karaktere sahip olurlar ve küflenirler. Biz hızla soğutuyoruz.5) Yoğurt soğuk zinciri kırılmadan dağıtılmalı. Yoksa daha yoldayken ekşimeye ve küflenmeye başlar. Biz soğutmalı kamyonlarımızla zinciri hiç kırmadan dağıtıyoruz. Bütün bu koşulları sağladıktan sonra yoğurt niye ekşisin?” ...diyor sanayi tipi büyük üretici.. ***İşin içinden nasıl çıkılacak bilmiyorum. Bazıları yoğurt dediğin ekşimeli aksi taktirde yoğurt olmaz diyor, bazıları ise benim yoğurdum o kadar temiz o kadar iyi korunuyor ki niye ekşisin diyor. Bir de probiyotik olayı var ama ona da başka bir gün girelim...

Devamını Oku