Bir yıldır Manita Bey ile Suriye’ye gitmeyi planlıyorduk. Hazırlamakta olduğum Küçük Oteller Kitabı’nın gezisini Antep’ten Halep’e ve oradan da Şam’a, Palmira’ya uzatmaktı niyetimiz. O kadar niyetliydik ki geçen bahar Suriye konsolosluğuna gidip kuzu kuzu vize bile almıştık.
30 Euro mu, 30 Dolar mı ne verdiğimiz o vize iki ülke arasında top yekun kalktı, biz hâlâ gidemedik.
Derken Eti Çocuk Tiyatrosu’nun Antakya gösterisi vesilesiyle bir grup gazeteci olarak Antakya’da götürüldük. Hazır buraya kadar gelmişken programa Halep’i de dahil etmişler. Manita Bey bu işe fena halde bozuldu tabii ama reddedemezdim.
Bütün doğu şehirleri gibi kendini saklayan bir şehir Halep. Güzelliklerini hemen göstermeyen bir kent. Sevmek için biraz zaman vermek, peçesini aralayıp aramak gerekiyor. Dar sokaklarında dolaşmak, eski zaman konaklarından birine girebilmek lazım.
Zira ilk izlenim: Şu binaları biraz temizlemek gerek.. Kentte taş bina zorunluluğu varmış. Evvel zamanda komple taştan yaparlarmış, şimdi betonarme yapıp üzerini taş kaplıyorlar. Herhalde ilk yapıldığı gün güzeldir de sonra kir pas birikince üzerinde, biraz depresif olabiliyor.
Trafik bildiğiniz Türkiye trafiği, şehircilik bildiğiniz Türkiye şehirciliği (neredeyse tek bir ağaç yok), temizlik bildiğiniz Türkiye temizliğinden bir tık daha geri. Gazeteci arkadaşlarım “Türkiye’nin 20 yıl öncesi” kanaatinde bulunuverdiler hemen. Pek de haksız sayılmazlar ancak Türkiye de İstanbul, İzmir ve Ankara’dan ibaret değil. Kaldı ki İstanbul’un bir çok semti de Halep’i mumla aratacak durumda.
Niye gitmek gerek peki? Galiba kapalı çarşısı için. Sakın turizme tüm ruhunu satmış, şıkır şıkır bir çarşı vaat ettiğimi sanmayın. Tam aksine! Has, girişteki turistik bir iki sabuncu dışında neredeyse hiç dejenere olmamış, Halepliye hitap eden, zayıf zayıf ışıklarla aydınlatılmış hakiki bir doğu çarşısından söz ediyorum. Bir buçuk metrekare var yok minicik dükkanlar, envai çeşit baharatla, otla, kuru çiçekle tıka basa aktarlar, çengellere asılmış taze kesilmiş etler, hemen oracıkta kaynatılan işkembeler, gözünüzün önünde doldurulan sucuklar, kendi boyanı, kendi cilanı yapman için malzeme satan hırdavatçılar, ipçiler, urgancılar, boncukçular, ayakkabıcılar, zıbıncılar, kaftancılar, helvacılar, balıkçılar, çeyizciler, marangozlar, süpürgeciler... Herhalde yüz yıl önce bizim kapalı çarşı da böyle olmalı. Katıksız oryantal, lekesiz otantizm. Herkesin seveceği türden bir şey değil. Hele ki AVM’lere alışık, bizim şıkır şıkır Kapalı Çarşı’mızı bile bunaltıcı bulan ve çantasında Pürel’le dolaşıp beş dakikada bir dezenfekte olan beyaz Türkler için hiç değil.
Ama meraklısı için gerçek bir hazine...
Şam’ın şekeri değil belki ama Halep’in kuru baklavası
Nur Çintay geçen günlerde Lübnan izlenimlerini yazdı. Çocukluğunda akrabaları Lübnan’dan kuru baklava getirirmiş ve yılbaşı vesilesiyle Beyrut’a gittiğinde o tadı aramış ve lakin bulamamış.
Beyrut’un kuru baklavasını da yemiş biri olarak çok rahatlıkla şunu diyebilirim ki kuru baklavanın hası açık ara ile Halep’te yapılıyor. Nedir bu kuru baklava derseniz şöyle diyeyim: Bizim baklava ile pek ilgisi yok aslında. Tamam ham madde aynı. Sonuçta ince açılmış yufka içinde ceviz veya fıstık. Kat kat yufka konulup sonradan kesilmiyor onun yerine rulolar yapılıp o rulolar yudumluk olarak dikine dikine kesiliyor. Fakat esas fark bu değil. Esas fark ve hadiseyi “kuru” yapan yağ ve şerbet miktarı. Bu baklavaya daha az yağ ve çok çok daha az şerbet konuluyor. Hani yokmuş gibi makyaj vardır ya. İşte kuru baklava denilen şey de o. Yokmuş gibi bir şerbet, yokmuş gibi bir yağ. Sonuç? Bizim baklavacılar kızacak ama itiraf edeyim: olağanüstü! Verdiğim kiloları geri alma derdim olmasa bir oturuşta çok rahat yiyebilirim(dim) yarım kilosunu. Gidenlerden ısrarla isteyiniz.. (Galiba en iyisini “Pistache D’Alep” isimli tatlıcı yapıyor.)

