Ayşe Arman’ın röpo-şovunu takdir edebilmek

25 Aralık 2009

Kimse yazdı mı bilmiyorum ama müsaadenizle Ayşe Arman’a KOCAMAN bir aferin demek istiyorum. İki aydır LÖSEV için bağış topluyor. Fakat bildiğimiz yöntemlerle değil. Okurun üç beş kuruş bağışıyla işlerin dönmeyeceğini anladı, “lüften bağış yapın” şeklinde hiçbir işe yaramayacak yazılar yazmadı. Onun yerine dahiyane bir yöntem buldu. Özel yeteneği olan röportaj yapmayı bir sahne sanatı haline getirdi! Büyük büyük şirketler onu davet ediyor, o da şirket çalışanları önünde şirketin patronuyla sahnede röportaj yapıyor. Bu enfes olduğundan hiç kuşku duymadığım röpo-şovları karşılığında da davet eden şirket LÖSEV’e yüklü bağışlarda bulunuyor.Hakikaten dahice. Zira herkes Ayşe Arman’ı merak ediyor. Kimi severek merak ediyor, kimi kıskanarak, kimi kızarak, kimi seksi bularak ama kadın erkek herkes merak ediyor. Fakat Ayşe Arman bildiğiniz gibi televizyona çok nadir çıkıyor. NTV’de bir program denemesi oldu ama nedendir bilinmez Ayşe programı daha yayınlanmadan iptal ettirdi. Ve o kadar merak edilen kadını insanlar yine kanlı canlı göremedi. Öte yandan insanlar patronlarını, CEO’larını, genel müdürlerini de merak ediyor. Kimdir, nerelerde okumuş, nasıl gelmiş buralara, kaç kere evlenmiş, ne okur, ne yer, ne içer, zaafları nedir... Kimi severek, kimi kıskanarak kimi kızarak (ve muhakkak kimi de seksi bularak) insan patronunu illa ki merak ediyor. Ayşe Arman işte bu iki önemli “ merakı” kullanıyor. Bu 20 bin liraları, 25 bin liraları hem büyük oranda insaniyet hem de bu iki merak nedeniyle LÖSEV adına toplayabiliyor. Ayşe Arman’la patronunu tanı! Daha şahane bir şey olabilir mi!? Ayşe bu röpo-şovunu kendisi için de yapabilirdi. Belki bu kadar çok para veren çıkmazdı ama eminim şov başına daha az bir paraya Ayşe çok güzel para kazanabilirdi.Şirketler para vermeden de patronlarını çalışanlarına tanıtabilirdi. Ama hem bu kadar eğlenceli ve havalı olmazdı hem bu kadar topluma sorumlu olmazdı. Fakat çok iyi biliyorum ki Ayşe kendi cebi için bunu asla yapmazdı. Kendini 500 kişinin önüne asla şahsi menfaati için atmazdı. 13 bölümü çekilmiş, montajlanmış televizyon programını (ve alacağı okkalı çeki) bile bir çırpıda iptal edebilen kadın elbette ki para için kendini sahnelere atacak değil. Yapıyorsa o çocuklar için yapıyor. Allah hepsine şifa versin inşallah...Ayşe Arman dünyanın en iyi insanıdır demiyorum ama bu yaptığını da görmek ve takdir etmek gerektiğini düşünüyorum. *** Türkiye bölünmekten değil birleşmekten korkuyor Arkadaşım dün bu iddiada bulundu. “Türkiye’nin korkusu bölünmek değil. Türkiye’nin korkusu birleşmek. Birleşmek, yani bir olmak. Böyle bir şey isteyen yok. Herkes kazansın diyen yok. Herkes iyi yerlerde otursun diyen yok. Herkes iyi eğitim alsın diyen yok. Herkes kültürünü üretsin, herkes o ürettiği kültürü yaşasın diyen yok. Kendi gibi olmayanlar başka yerlerde ve mümkünse çok uzaklarda ve hiç göze görünmeden yaşasın isteniyor. Kapalı açığı görmek istemiyor, açık kapalıyı görmek istemiyor, şehirli köylüyü görmek istemiyor, köylü şehirliyi görmek istemiyor, Türk Kürd’ü görmek istemiyor, Kürt Türk’ü görmek istemiyor, asker polisi, polis askeri görmek istemiyor, TSK hükümeti görmek istemiyor, hükümet TSK’yı görmek istemiyor... Dediğim gibi: Türkiye bölünmekten değil birleşmekten korkuyor. Birleşme adına her türlü insani ekonomik vs paylaşım insanları ürkütüyor... Dışarıdan baktığında bir ülke bölünme endişesi taşıyor gibi değil de iki ülke birleşme sancısı ve isteksizliği yaşıyor gibi görünüyor...” Bu da böyle bir yorum.

Devamını Oku

Hiçbir şeye inanmama on yılı

23 Aralık 2009

Çok da umurumda değil zira biliyorsunuz Pasifik’teki yerini bulduğum anda Vanuatu Adaları’na göç edip bir Vanuatulu olacağım (ve dillerini söker sökmez de derhal milli marşları “Yumi Yumi Yumi”yi en iyi okuma yarışmasına gireceğim) fakat yine de eski alışkanlık: Sinirleniyorum. Üç gündür bir suikast lafları dolaşıp duruyor. Pazartesi iki oramirale yönelik bir suikast planından haberdar olduk. Yarbay Ali Tatar daha önce şüpheli olarak tutuklanmış, itiraz üzerine serbest kalmış fakat tekrar yakalama kararı çıkınca intihar etmiş. Önce polisler evinin kapısının önündeyken denildi, şimdi öyle değil deniliyor. Bu arada yarbayın eşi de ordudaki Alevilerin kullanıldığını iddia etti. Bülent Arınç’a suikast girişiminden söz ediliyor. Bir albay ve bir binbaşı, Arınç’ın oturduğu sokakta otomobil içinde yakalanıyorlar. Açıklanan tek “delil” albayın bir bardak su isteyip son anda yutmaya çalıştığı ama yutamadığı bir kağıt parçası. Kağıdın üzerinde Bülent Arınç’ın ev adresi varmış. Dün de Genelkurmay “yok öyle bir şey, bilgi sızdıran bir askeri personel peşindeydiler..” şeklinde bir açıklama yaptı. Her iki konunda da herkes tali şeylere takıldı. “Aleviler gerçekten orduda kullanılıyor mu?” ve “son saniyede bir bardak su isteyip üzerinde adres yazan kağıt parçası yutulur mu yutulmaz mı? Bu adamlar bir adresi ezberleyemez mi? 20 gündür zaten aynı caddede takılıp duruyorlar. Artık adresi üzerlerinde taşımak bile gerekmez.. Bu kadar salak olabilirler mi?” Tamam diyelim bu kadar salak değiller fakat niye kimse “Suikast mı? Aman Allahım!!” demiyor?İkisi asker biri hükümetten, ciddi bir durum değil midir bu? Hadi Arınç’a kızıyorsunuz peki o iki oramiral de mi ilgilendirmiyor sizi? Niye kimsenin tüyleri diken diken olmuyor?Kağıt parçasını yutma hadisesi gerçek olamayacak kadar saçma diye içimiz rahat mı olsun?Nedir bizi bu kadar soğukkanlı yapan? Ergenekon yüzünden feci bir şekilde şerbetlendik mi?Derimiz iyice kalınlaştı mı?İddialar nasılsa palavradır diye mi düşünülüyor?Savcılar boşuna mı dosyalar hazırlayıp duruyor?Milletin karnı doydu mu iddialara?Veya daha fenası: normalimiz bu mu oldu?***Dün Pazar ekimizin kaptanı Güney Öztürk ile oturup sohbet ettik. Bu geçtiğimiz on yıla yani 2000 ile 2010 arasındaki yıllara topluca ne dönemi diyebiliriz diye düşündük. Amerikalı bir yazar “korku enjekte on yılı” demeyi teklif etmiş New York Times’da. Düşman gösterme ve korku salma on yılı. Düşündüm düşündüm dünyadan komple uzak yaşamayı başaran bir ülke olarak Türkiye’nın son on yılı için geçerli bir tanım değil bu.Bizim için Türkler hariç tüm diğer halkların bize “düşman” belletilmesi zaten yüz yıldır yapılan bir şey. Biz o tohumu çoktan ektik, o tohum çoktan ağaç oldu, şimdi bir güzel meyvelerini yiyoruz. Biz bu son on yılı herhalde “hiçbir şeye inanmama yılları” diye anacağız. Dünya yuvarlaktır deseler inanmaz hale geldik. Zira tam bir iddialar ishali yaşanıyor. Herkes, her kesim, her kurum döküyor ve dökülüyor. Ve hiç kimse hiçbir şeye inanmıyor. Galiba bu doz fazla geldi beyler hanımlar. Hastamız artık tedaviye cevap vermiyor.

Devamını Oku

Cep telefonlarında tarife dümenleriyle nasıl kazıklanıyoruz!

22 Aralık 2009

Yahu çok merak ediyorum. Bir cep telefonu tarife kampanyasına dahil olup ödeyeceğini sandığı parayı ödeyebilmiş olan bir babayiğit var mı aranıza?Nasıl oluyor bu işler ben ve Manita bey bir türlü anlamadık gitti.“70 liraya her tarafa konuş bebeeem: Domates tarifesi” diyor mesela, veriyorsun 70 kağıdı konuşuyorsun car car car... Sonuç: 237 lira...“A aaa... Niye ama?” diyorsun “e ama hanfendi sözleşmeyi okumadınız mı? Bilmem ne ve bilmem ne dahil değil, siz de hep o 2 bilmem neyi yapmışsın. Ayrıca bu tarifede mesaj ücreti daha pahalı. Faturanızın 135 lirası mesaj.” “Yapma ya? Ne kadar daha pahalı mesela?” “5 katı!” “Oha!” “Evet. Okumanız lazımdı. İsterseniz hemen size bir mesaj tarifesi de verelim. Biber tarifesi” İyi peki o da olsun diyorsun, ay sonunda bu sefer de 345 lira geliyor.“Bu ne?” diyorsun “E ama hanfendi biber tarifesi sadece bağlı olduğunuz operatöre gönderilen mesajları kapsıyor. Öbür operatörlere yollananları değil.” “Tamam da ben de günde 450 tane mesaj atmadım ki..” “Evet ama bu tarifeye girince de internet daha pahalı oluyor. E siz telefonunuzu modem olarak kullanıp ha bire girmişsiniz.” “Evet giriyorum da ne kadar daha pahalı olabilir ki?” “On katı kadarcık” “Çüşş...” “Hemen size kabak tarifesi verelim, her yöne internet 18 lira 67 kuruş... Vıdı vıd vıdı vıd...” Biraz abartarak yazdım tabii ama üç aşağı beş yukarı hadise aynen böyle cereyan ediyor. Her seksi indirimin muhakkak beter bir bindirimi var. Kaşıkla verilen muhakkak surette sapıyla geri alınıyor. Bu sefer faturamı sabitleyeceğim diye girmediğim kampanya kalmadı, çekirge gibi tarifeden tarifeye sıçradım fakat ödemeyi planladığım ücreti henüz tutturmayı başaramadım.MB benden beter! 35 liralık tarifeye girip 250 lira ödemeyi başarmış, buna kızıp operatör değiştirmiş, bu sefer de 40 liralık tarifeye girip 310 lira ödemiş değerli bir arkadaşımız. Bir başka arkadaşıma 2 bin 600 lira fatura geldi. Yurtdışına çıktığında yurtdışı tarifesi almış, bir arada da internete de girmiş meğer data aktarımı dahil değilmiş. Benzer bir numara benim de başıma gelmişti. Hadi biz salağız, anlamıyoruz bu işlerden diyelim fakat operatörler anlayanları da anlamaz hale getirmek için her tür mumarayı yapıyor . Bir başka arkadaşım da kamu tarifesinden şikayetçi. Her yöne sınırsız diye başlamış tarife, iki ay sonra 1500 dakikaya düşmüş. İyi o da yeter demiş fakat meğer bu 1500 dakikanın 500’ü sabit hat, 500’ü bağlı olduğu operatöre, 500’ü de diğer operatörlere şeklinde dağıtılmış. Bunu bilmeden carala carala konuşmuş ve manyak bir fatura gelmiş. Çünkü 500 dakikanın üstündeki konuşmalar ekstra bindirimli bir tarifeden hesap ediliyormuş. Arada üç ay geçmiş bu sefer 1200 dakikaya inmiş. Bu arada şöyle şeyler de oluyor. 250 kontör alan 300 kontör kazanıyor diyorlar, evet kazanıyorsun da hakikaten ama kazandığın kontörleri meğer hemen o hafta harcaman gerekiyormuş. Yoksa yanıyormuş. Daha neler neler.. Bitmek bilmeyen opertör nümeroları.. Cep telefonu tarifeleri Türk’ün Türk’e bir işkencesi gibi bir şey. Bir nevi zeka ve beceri testi. Master tezi gibi oturup çalışmak gerekiyor. Tarifeyi tutturabilene ayrıca ödül vermek lazım. 100-150 kontör hediye etseler yeridir... Diyecektim ki böyle bir şey yapsalar kesin başka bir yerden çıkartırlar acısını.. Çok acayip çook.

Devamını Oku

19 maden işçisi 1 Münevver etmedi

20 Aralık 2009

Tuhaf bir şeklide “normal” kabul edildi 19 işçinin maden göçüğü altında kalıp ölmesi. Bir iki manşet, üç beş röportajı, bir iki köşe yazısı...Hani “orada ölenleri kendi ağam, kendi kardeşim kabul ediyor ve sorumluları cezalandırılıncaya kadar bu işini peşini bırakmıyorum rum rum!” yeminleri?Hani “nereye gidiyor bu gençlik” sitemleri?Hani “analar babalar çocuğunuzun çalışmak zorunda kaldığı işe dikkat edin” uyarıları?Hani “psikopat bir maden ocağını tanımanın on altın yolu” listeleri?19 işçi Münevver’in onda biri bile etmedi. Saçının teli bile edemedi. ***O insanlar çok uzak bize. Başka dünyaların, başka galaksilerin insanları.Ölür onlar. Arada böyle onar, yirmişer gider onlar. Madende ölürler, selde ölürler, kamyon devrilir ölürler..Patlayan kuran kursu olsaydı Konya’daki gibi, biraz daha ilgi çekecekti ama heyhat! İçinde ideolojik bir şey de yok.. “İrtica işte efendim irtica” diye çın çın ortalığı çınlatabileceğin.. Bildiğin maden ocağı, bildiğin fakir, bildiğin Türkiye... Halbuki gericilikse al sana en gerisinden bir maden ocağı. En gerisinden bir enerji kaynağı..Ama bu konuları yazıp oynayabileceğin bir tribün yok. Gazete okurları arasında kaç kişi vardır ki maden ocağında çalışan veya kocası, babası, ağbisi, kardeşi maden işçisi olan?O vakit kim goygoylayacak seni? Kim “Cumhuriyetimizi çok güzel korudunuz hanfendi, sağ olun var olun” diyecek? Cumhuriyet’in cumhuru pek kimsenin umurunda değil.Dağdaki çoban işte di mi Aysuncuğum? ***Halbuki sorulması gereken şu:2010 Türkiye’sinde, milyon yıl önce ölmüş bitki ve hayvan cesetlerini bilmem kaç metre derinlikten 200 yıl öncesinin teknolojisi, ilkelliği ve güvensizliği ile çıkarmak yerine...O işçilerin yer yüzünde, temiz temiz koşularda güneş paneli ve rüzgar türbini üretiyor olmaları gerekmez miydi?Ve insanlarımızın, kömür yakmak ve kömür yakılarak elde edilen elektrik yerine güneş panelinden elde edilen elektriği kullanmaları (ve bu sayede pis bir havaya da mahkum olmamaları) gerekmez miydi? Şu an gidin herhangi bir ilçeye nefes alamazsınız. Kirli havadan büyük şehirler kurtuldu sadece. Onların havası da kömüre geri dönenler sayesinde yine bozuluyor. Bütün dünya harıl harıl güneş panel üretiyor. Güneşi olmayan Almanya mı istersinsiniz, Hindistan mı, şu hep kıçı kırık diye dalga geçmeye çalıştığımız Yunanistan mı. Ve pek tabi ki Çin. Ve işin güzel tarafı güneş panelinin ham maddesi silikon. Peki silikon nedir? Silisyum ve oksijenin bir araya gelmesi.Peki silisyum en çok nerede bulunur?Deniz kumunda!Yani? 3 bir tarafımızda olan şeyde! E güneş de var!E öyleyse niye şakır şakır güneş paneli üretmiyor ve kullanmıyoruz?Çünkü vatanımızı çooook seviyoruz. Hükümetiniz bilinmeyen nedenlerle yenilenebilir yani temiz enerji yasasını çıkarmıyor.Vatandaşı temiz enerji üretmeye ve tüketmeye yönlendirilmiyor. Üreticiyi güneş panel veya rüzgar türbini üretmeye yönlendirmiyor. Gidiyor Antalya’ya ya BİLE doğalgaz bağlıyor. Gidiyor bizi Rusya’ya mahkum ediyor.Ve sonra insanlarımız maden ocaklarında ayda 600 lira için ölüyor. ***Ben diyorum ki biz çok sevdik bu vatanı, artık daha fazla sevmeyelim. Anladığım kadarıyla aşırı sevgiden maraz doğuyor ve ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Sevmeyince belki daha mantıklı oluruz. Belki bu kadar merhametsiz ve acımasız olmayız vatan topraklarına karşı.

Devamını Oku

Vatan hainliği mi dediniz? – 2

19 Aralık 2009

Dün başladığım vatan hainliği nedir konusuna bugün de devam ediyorum. Bu ülkenin toprağına, havasına, suyuna ne oluyor kimsenin umurunda değil. Hakikaten değil. İnsanlar ölüyor, verecek, kaptıracak bir karış toprağımız yok deniyor, çılgın bir para vatan savunmasına harcanıyor, yok Ermenileri öldürdük dedin vay Nobelli vatan haini, yok 1993’te öldürülen 33 erin hesabını sordun vay “psikolojik ve asimetrik” vatan haini, yok kitap yazdın tarihi gerçekler aslında budur dedin vatan haini...Dün atık yağdan söz ettim. Meşhur meşhur bir takım fast food zincirlerinin, askeriyenin, beş yıldızlı süpersüper enternasyonel otel zincirlerinin nasıl ama nasıl vicdanları hiç sızlamadan, hiç umurları olmadan yağları lavabodan akıttıklarını...Suların kirliliğinin yüzde 25’ine bu kızartma yağlarını lavaboya dökmenin yol açtığını...1 litre yağın 1 milyon litre suyu kirlettiğini..Dedim...Tabii ki kimsenin umuru olmadı. Çünkü okuyan da aynısını yapıyor öyle değil mi Fatma Hanımlar, Ayşe Teyzeler, Mehmet Amcalar, fastfoodcu Ahmet beyler? Bugün de başka konu. Temiz enerji. Bu ülkede “temiz enerji” hâlâ adam akıllı üretilmiyor! Kendimizi nedendir bilinmez Bay Putin’e teslim etmişiz, verelim paraları, gelsin doğalgaz, onunla ısınalım, onunla elektrik üretelim..Olacak iş değil! Güneş ve rüzgar bakımından Avrupa’nın en şanslı ülkesi olalım, en çok güneş bizde olsun, en çok rüzgar bizde essin...Ama biz elektrik üretmek için kömür ve doğalgaz yakalım! Allah’ın yağmurlu Almanyasında, Allah’ın karanlık Münich’inde SADECE fuar alanı üzerindeki güneş paneli TOPLAM Türkiye’de güneşten üretilen elektrik miktarına eşit miktarda elektrik üretiyor...Yani bilmem anlatabiliyor muyum ne halde olduğumuzu. Duş suyumuzu ısıtmak dışında güneş enerjisi kimsenin aklına gelmiyor. GETİRİLMİYOR!Kömürle havayı bir güzel yaşanmaz hale getirelim, doğalgazla da Rusya’nın kölesi olalım.Üç gün, sadece üç gün kessin Putin doğalgazı, 5 darbe görmüş kadar darmadağın olacak durumdayız. Çünkü elektriğimizin yüzde 30’u doğalgazdan üretiliyor!Antalya’ya bile doğalgaz döşendi! Yılın 12 ayı güneş gören Antalya’mız doğalgazla elektrik üretiyor!Sibirya’nın bir ilçesi sanki Antalya! Ve halkımız da bunu hiç garip karşılamadı. “A ne güzel Antalya’ya da doğalgaz geldi” dediler. Türkiye Büyük Millet Meclisinde ilk defa tüm partilerin tüm milletvekilleri yenilenebilir (yani kaynakları kömür, doğalgaz, petrol gibi sınırlı olmayan. Tekrar üretilebilir olan) enerji yasasına destek verdi FAKAT nedendir bilinmez yukarıdan gelen bir talimatla tasarı GERİ ÇEKİLDİ.Doğalgaz lobisi galip geldi... Birilerinin hiç hoşuna gitmedi doğalgaz dışında bir enerjiye teşvik... Ne olacaktı bu yasa tasarısı geçseydi? Vatandaş kendi elektriğini üretebilecek, kendi ihtiyacından fazlasını dağıtım şirketlerine satabilecek, güneş enerjisinden elektrik üretmek için yaptığı yatırımı 2-3 yıl içinde geri kazanacaktı. Bu modelle dev barajlar, dev doğalgaz santralleri yapılacağına minicik ama on binlerce küçük santral, gücü yettiğince vatandaşın veya sanayicinin çatısında Türkiye şebeke hattına elektrik basıyor olacaktı...Güneşten, rüzgardan, topraktan (jeotermal) elde ettiği elektriği.. Ortalığı pisletmeden elde ettiği elektriği...Bu kadar büyük bir pazar açılınca elbette bir çok Türk girişimci de bu ürünlerin üretimi için gerekli çalışmaları yapacaktı. Üstelik kanunda bu teknolojinin yerli üretimi için de teşvik getirilmişti ek olarak. Böylece 80 milyonun katkısı ile Türkiye fosil yakıtlı enerji tüketen ve enerji kaynağını ithal eden bir ülke olmaktan çıkıp temiz enerji tüketen ve enerji kaynağını kendi havasından-suyundan-güneşinden üreten bir ülke olmaya doğru gidecekti... Ve tıpkı yanımızdaki kıçı kırık tabir edilen Yunanistan gibi kendi panelimizi kendimiz yapar olacaktık. Ve şimdi bu vatan hainliği olmuyor öyle mi?Niye? İçinde Kürt, Rum, Yahudi, Ermeni, liberal, Ergenekon, 2. Cumhuriyet, Fethullah, Taraf lafları geçmediği için mi? Sevsinler böyle vatan severliği... Sevsinler faşizm dışında tek bir şey üretemeyen milliyetçi partileri...

Devamını Oku

Vatan hainliği mi dediniz?

17 Aralık 2009

Hepimiz yatıp kalkıp kim hain onu mu saptamaya çalışıyoruz?Mustafa belgeseline Mustafa Kemal’in kendi yazdığı mektubu koydu diye Can Dündar’a dava mı açıyoruz? O vakit size gerçek vatan hainliğinden söz edeyim bugün. Ama bu hainliğin içinde Kürt yok.Ermeni de yok.Rum da yok.Liboş dedikleri liberaller de yok, cumhuriyet düşmanı dedikleri İslamcılar da yok, IMF’yi protesto edip ortalığı birbirine katan lümpen gençlik de yok, darbe yapma meraklısı Ergenekoncular da yok... Geriye kim kaldı diyorsunuz di mi?Zira bize ezberletilip durulan “hainler” tek bunlar.Biz aptal gibi tek bunları ciddiye alırız, tek bunları hain belleriz, tek bunlarla mücadele ederiz.Devletimiz de böyledir, askeriyemiz de böyledir, işadamımız, iş kadınımız da böyledir vatandaşımız da böyledir.Şehitler ölmez, vatan bölünmez... Di mi? Vatan sağolsun...Di mi?Ama uğruna yüz binlerce insanımızı bir kalemde feda edebildiğimiz o vatan dediğimiz topraklar, sular, nehirler, göller, denizler... En küçük bir vicdan azabı duymadan...Ölümüne kirletilebilir...Ve bu vatan hainliği sayılmaz di mi? Çünkü neden? Çünkü bunu hepimiz yapıyoruz da ondan... ***Vatanın bir ATIK YAĞ sorunu var. Bildiğiniz kızartma yağından söz ediyorum. 1 litre yağ tam 1 milyon litre suyu kirletiyor! Yani bir fritözün aldığı yağ 1 milyon litre suyu kirletiyor. Ve yılda tam 350 bin ton atık yağ lavabolara dökülüyor. Lavabolara dökülen bu yağlar da direkt olarak ırmaklara, göllere ve denizlere gidiyor. 350 bin çarpı 1 milyon... Her yıl kirletilen ve kullanılmaz hale gelen sularımızın miktarı. Karadeniz’de canlı hayatın olduğu derinlik 100 metreye kadar düşmüş durumda. Marmara’da, Ege’de, Akdeniz’de çıkan balıklar artık yenemez durumda. Adamcağızın biri biodizel üretmek maksadıyla 6 milyon dolar harcayıp bir fabrika kurmuş.Otellerden, bilhassa fast foodculardan olmak üzere lokantalardan, okullardan, evlerden KENDİ ARAÇLARIYLA yağ toplayacak...Ve bunları yakıta çevirecek... Hattı da var. 444 28 45. Arıyorsun geliyorlar.Yok... Bidonu ben kendim vereceğim, üstelik bidon başına şu kadar para vereceğim diyor...Yok...Garanti Bankası devreye giriyor, bidon başına şu kadar bonus yüklenecek kartınıza diyor... Yok...KİMSE TOPLAMIYOR!Hemen hemen bütün lokantalar, bütün oteller, bütün okullar, bütün kışlalar yılda 350 bin ton yağı şakır şakır lavaboya döküyor... Okulundan, oteline, lokantasından askerine HERKES yapıyor bunu!Geçen sene 350 BİN tonun sadece 680 toncuğu toplanabilmiş. Gerisi lavabolardan nehirlere, göllere, denizlere dökülmüş.Olacak iş midir bu?Aklınız alıyor mu?Bu nasıl bir vatan sevmezlik, bu nasıl bir hainliktir?Bu ülke vatan uğruna ölür ama bir bidon yağ biriktirmez.Bu ülke insanı işsizlikten geberir ama bidon başına 15 liraya tenezzül etmez. Halbuki günde 4 bidon yağ eder ayda 1800 lira. Herhangi bir alışveriş merkezinden rahat rahat toplarsın her gün o kadar yağı. Benim aklım hakikaten almıyor. Ev kadınları yapmayacaklardır. Birikmiş yağ fikri tüylerini diken diken eder. Ama her gün binlerce litre yağ tüketen fast food zincirleri? Tatil köyleri? Yemek fabrikaları?Hiç mi vicdanınız sızlamaz? Hiç mi döktüğünüz yağlar nereye gider umursamazsınız?Devletin de umurunda değil. Ağır yasaklar ve cezalar getirdiler güya. Bugüne kadar tek kişiye ceza kesilmiş değil. Ve biz neyle uğraşıyoruz?Aman İsrail şirketlerine sınırımızda mayın aratmayalım, sonra orayı kapıverirler, Almanlar Alanya’da çok fazla ev aldılar, yoksa orayı Berlin mi yapacaklar, Rumlar Paskalya’larda çok fazla gelmeye başladılar yoksa kötü niyetleri mi var, ay Ermenilere soykırım, tehcir yaptık demeyelim sonra gelirler mallarına el koyarlar.. Beri yanda memleket zaten gitmiş kimsenin haberi yok! Pis olsun ama bizim olsun. Kafa bu!Aferin. Otur. Sıfır.

Devamını Oku

Kargaşa günlerinde aşk ve Vanuatu Cumhuriyeti

15 Aralık 2009

Vanuatu Cumhuriyeti’ne gitmeye karar verdiğimden beri çok rahatım. 83 adet adadan oluşan bir ülkecik. Nerede bu adalar sormayın. Avustralya’nın 500 mil doğusunda Büyük Okyanus’ta bir yerlerdeymiş. Henüz tespit etmedim yerlerini. Bildiğim tek şey eskiden yamyammışlar, şimdi medeni insan olmuşlar. 170 yıl önce “yedikleri” bir Hıristiyan misyonerinin torunundan da özür dilediler geçenlerde. 250 bin kişi yaşıyormuş, kişi başı milli gelir 4250 dolarmış. Biraz fakir ama ne olmuş yani... Nereden çıktı bu gitme hissi diye soracak olursanız: Yetti gari! 40 yıldır (lanet olsun ki bunu laf olsun diye söylemiyorum. 16 gün sonra 40’ıma giriyorum... Peee...) bu ülke adam olacak diye umut besliyorum. “Çocukken de mi be kadın?! Ne demek 40 yıl?” diyebilirsiniz... Evet çocukken de! Biliyorsunuz Allah insanı ya duyarlı bir “kelebek” olarak yaratır veya duyarsız bir “kütük” olarak. Ben yazık ki kelebek yaratılmışım. Çocukken televizyonda sağ sol çatışmalarını izleyip gözyaşı döktüğümü hatırlıyorum. “İnsanlar ölmesin, dursun bu kavga” diye günlüğüme kargacık burgacık yazımla not düşmüş bir tırtıldım yani. Sonra da büyüdük ve duyarlı kelebek olduk. Ona tak kafayı buna üzül, bunu dert edin... Daha yorucu bir şey düşünemiyorum. 40’ıma 16 gün kalmışken duyarlı kelebeklikten duyarsız şebekliğe terfi etmeye karar verdim. Zira benim iç sıkışmalarımın başta kendime olmak üzere kimseye bir faydası olmadığını anladım. Az evvel Muş’un Bulanık ilçesinde olup biteni okudum. Hesapça DTP’nin kapatılmasını protesto edenler dükkanları, bankaları ve AKP bürosunu ateşe vermiş. Dükkan sahiplerinden biri de kalaşnikofla cevap vermiş. Sonuç: İki ölü. Kelebek zamanımda (yani yarım saat önce) bundan dolayı çok üzülmem gerekirdi. “Allahım güzel ve yalnız ülkem nereye doğru gidiyor?” demem lazımdı. Böyle deyip vücudumun muhtelif yerlerinde (sonra tümör olacak olan) minik sevimli kanser hücresi yaratmam gerekirdi. Zaten iç sesim diyor da.. Ama dış sesim hemen devreye girip “bırak, sen bugün için bir Vanuatulusun. Hindistan cevizi mi toplayacaksın sahilde güneşlenecek misin ona karar ver” diyor. Yarın da Arjantinli olup tango yaparken hangi elbise bana daha çok yakışıyor ona karar vereceğim. Sonra Kuril adalı olup... Eeee... Onların neyle uğraştığını bilmiyorum doğrusu. Ama oradan yazan bir okurum vardı bir zamanlar. Bana hangi tırıvırı dert ile meşgul olacağımı söyler. Tabii beni hâlâ okuyorsa... ***Böyle düşündüğüm için kimse beni ayıplamasın. Bizim gibi ülkelerde sonunda insanlar tam da böyle oluyor. O yükü daha fazla taşıyamayacağına karar verip tümden atıyor küfesini. Bakın önümüzdeki yıl bir bebek patlaması olacak. Tam da böyle günlerde insanlar aşka meşke, eğlenmeye ve sevişmeye verecek kendini. Kim sevişmekten daha çok söz ediyorsa o kazanacak. O film, o dizi, o köşeci, o yazar prim yapacak.. İnsanlar evlerine kapanacak, bir tek ailelerini düşünecek. Ve sonunda şu olacak: Bir yandan insanlar birbirlerine balta, taş ve sopalarla girişirken (yani mağara devrine dönmüşken) bir tarafta yüz binlerce bebeğimiz olacak. Bebek yapmış bu insanların da kim kimi sopalamış, kaç kişi yanmış, ölmüş umurunda olmayacak. Yesinler birbirlerini diyecek... Gebersinler diyecek. Diyor da. Buraya doğru gidiyoruz. Zira insanlar ruh sağlıklarını korumak zorunda. Ve galiba en kötüsü de bu. Cismen gidemeyen ruhen terk edecek ülkesini. ***Şimdi bu Vanuatu nasıl bir yermiş bir bakalım bakalım.

Devamını Oku

Türk-Kürt halk savaşları mı başladı?

14 Aralık 2009

Galiba işler en çok şimdi ve şimdiden sonra sarpa saracak. Sabahtan beri memleketin bir çok noktasında Kürtlerin protestolarını ve bazı yerlerde çıkan olayları izliyorum. Tek kelime ile: Tüyler ürpertici. Bilhassa İstanbul’un göbeğinde olup bitenler insanın uykularını kaçıracak, ülkeye dair tüm umutları yitirtecek cinsten. Galiba “sağduyu” devrini kapadık. Açılım gibi o da tedavülden kalkan bir kelime oldu. Şimdi sağ kroşe, sol satır, sağ balta zamanı. Basın olarak vazifemiz “aman arkadaşlar, aman etmeyin, aman sağ duyulu olun!” demek ama... Açıkçası kimseye “partiniz kapatıldı ama siz yine de sakin olun” veya “Tokat’ta askerleriniz öldü, Beyoğlu’nda arabalarınız yakılıyor ama siz yine de sakin olun” diyecek halim kalmadı. Zira İstanbul’daki olaylar İzmir’deki gibi değil. Bu sefer kimsenin kimseye faşist demeye hakkı yok. Benim de arabam gözümün önünde yakılsa idi ben de Dolapdere esnafı gibi balta ile girişebilirdim. Böyle bir gözü dönmüşlük karşısında insanın gözü çok rahat dönebilir, kimse de ayıplayamaz. Durum tamamen kontrolden çıktı galiba. Bugünden itibaren işin rengi değişti gibi görünüyor. Çok karamsar olmak istemiyorum ama gördüğüm ve hissettiğim şudur: Şimdiye kadar devlet-Kürt savaşı vardı. Artık Kürt-Türk savaşı var. En azından bir kesim Türk ile bir kesim Kürt arasında. Homurdanmalar, küçümsemeler, hakaretler artık taşlı, baltalı, satırlı çatışmalara döndü. Sokak savaşlarına doğru gidiyoruz. Bu nereye kadar varır bilmiyorum. Sokakta gördükleri bir poşuluya insanlar saldırır mı bundan böyle? Gece yarısı arabalar mı kundaklanacak bundan sonra? Dükkanına giren bir Kürdü yaka paça dışarı mı atacak esnaf? Kürt pazarcı Türküm diye kazıklayacak mı beni? Kürde evini kiralamaktan vaz mı geçecek ev sahipleri? Elemanlar etnik kökene göre mi seçilecek bundan sonra? Mahalleler birbirinden iyice ayrışacak, girmek çıkmak cesaret mi isteyecek? Buraya doğru mu gidiyoruz? Bu mudur 80 yıllık Türk demokrasi mücadelesinin sonu? Gelip dayandığımız nokta sokakta insanların birbirlerinin arabalarını yaktığı, balta ve satırla saldırdığı nokta mıdır? Döne dolaşa mağara devrine mi döndük? Demokratik haklar için mücadele bu mudur? Akla gelen tek şey dağa çıkmak, bağdakinin arabasını yakmak, dükkanların camlarını indirmek, çöp kutusu yakmak mıdır? Böyle mi ikna edecekler Türkleri? ***Umarım değildir. Umarım dün gördüklerim geçici bir taşkınlık halidir. Umarım sağduyu geri gelir.***** Memleketten boşanmakEtrafımdaki insanlar ülkeye terk etmekten söz ediyor. Hem de en uzaklara... Arjantin’e mesela! Pasifik Okyanusu’ndaki Vanuatu adasına mesela! Bugüne kadar Türkiye’nin her haliyle çok yakından ilgili arkadaşım şöyle dedi: “Bütün bu olup bitenler o kadar enerjimi yok ediyor ki artık dayanacak gücüm kalmadı. Büyükçekmece’de ölen kıza mı üzülsem, Tokat’taki askere mi, Diyarbakır’daki gence mi, Dersim’deki Kürde mi, 1915’teki Ermeni’ye mi, nükleer enerjiyi Türkiye’ye getirmeye çalışmalarına mı, yok olan kuşlara böceklere mi bilmiyorum... Durduğum sürece canım sürekli yanacak. Beynim sürekli zonklayacak. Esra Ceyda kardeşler gibi olmam da mümkün olmadığına göre en iyisi en uzağa gitmek... Hiç haber almamak... Ülkemden boşanmak istiyorum... Bu aşk beni çok yoruyor.” Çok mu haksız sizce?

Devamını Oku