Toplumsal barış adına cip kullanmayı bırakalım” konulu yazım üzerine enteresan mailler geldi. Şunu anladım ki yanlız değilim. Kullanıcısının kim olduğuna aldırmadan cipe sinirlenen, cipi alenen bir tehdit, bir küçümseme, bir meydan okuma olarak gören bir ben değilim. İnsanlar, bilhassa şu tank kadar büyük, simsiyah ciplerden hiç hazzetmiyor. Sahipleri hakkında çok kötü şeyler düşünüyorlar. Ciddi ciddi öfkeleniyorlar.“Cip ne demektir?” diye bir liste çıkarmış Ankara’dan yazan Murat Tozbey. Bazı maddelerine katılmasam da çoğunun doğru olduğunu düşünüyorum.***- Cip, sınıf ayrımının en bariz göstergesidir. Cip alan bir insanın başka hiç bir amacı yoktur. Verdiği mesaj sadece şudur: “Zenginim bu nedenle senden üstünüm.” Veya “biz başka dünyaların insanlarıyız. Benimle konuşurken ona göre davran..” - Cip insanları sindirmek için bilhassa seçilmiş bir araçtır. Rahat edeyim, güvenli bir ortamda olayım diye bir niyet söz konusu olamaz zira en az cipler kadar rahat ve aynı fiyatta bir çok sedan tipi araç da var. Fakat cip ile başta tavrını koyarsın: “Sana tepeden bakıyorum. Söyleyeceklerini ciddiye almayacağım. Çok kızdırırsan üzerine sürerim..” - Cip insanları öfkelendirmek için bilhassa seçilmiş bir araçtır. Zira diğer araçlardan daha çok yer kaplar. İstanbul gibi park probleminin had safhada olduğu bir şehirde cip kullanan bir kişi iki araçlık yeri işgal etme hakkını kendinde görüyor demektir. Aklı başında herkes bu iddianın insanları öfkelendireceğini bilir. Demek ki amaç öfkelendirmek. - Cip mutsuz zengin aile demektir. Ciplerin yüzde 90’ında kel, göbekli, asık suratlı yaşlı bir adamla sarı röfleli orta yaşlı asık suratlı bir kadın oturur. Ve bunlar birbirleriyle hiç konuşmaz. - Cip çevreye, dünyaya, geleceğe tümüyle duyarsızlık demektir. Bu insanlara hiçbir şey anlatamazsın. Ne kutup ayıların umurlarındadır, ne yenilenebilir enerji umurlarındadır, ne başka bir şey. Arabalarını yüz binlerce dolar verip almışlardır, yakıta manyak gibi para dökerler, arabalarını park eden kahyalara gösteriş olsun diye 50 lira verirler ama bir eğitim vakfı için ayda yüz lira ver desen sinirlenirler, “bir vakıf bağışla ayakta duruyorsa o işe yaramaz bir vakıftır” gibi zırva sapan felsefeler üretip beş kuruş vermezler. - Cip iletişimsizlik demektir. Bir cip kullanıcısına adres soramazsın, bir cip kullanıcına otostop yapamazsın, bir cip kullanıcısından yardım isteyemezsin. Bir cip kullanıcısı, bilmem kaç beygirlik ve torkluk aracının tek bir beygirini bile senin yolda kalmış arabanı çekmek için kullanmaz. Seni hiç görmemiş gibi yanından kibirle geçer gider.- Cip doğadan kaçmak demektir. O kadar pahalı ki araçları, o kadar pahalı ki yedek parçaları bir şey olur diye asfalt dışına milim çıkmazlar. Kartalların, Renoların vızır vızır gittiği toprak yollara eskaza denk gelirlerse ya hızla geri dönerler ya da 20 kilometre hızla korka korka giderler. - Özetle: Cip, dünyanın en gereksiz icadıdır. (Ciplerini doğaya gitmek için almış, kötü yollara sürmekten korkmayan, yolda kalmış insanlara yardım eden cip kullanıcılarını elbette tenzih ederiz. Mutlu Tönbekici.)
İzmir’de DTP’lilere taş atan veya taş atılmasını onaylayan, olsaydı atacağını söyleyen bir hanım televizyonda şöyle haykırıyordu: “Bir Türk olarak benim cipim yok ama bunlar maşallah hiç cipten inmiyorlar...” Bu arada az önce öğrendim, İzmirli bir arkadaşımın aracı da hiç ilgisi olmadığı halde o gün tesadüfen konvoyun arasında olduğu için paramparça edilmiş...)Çağdaşdemokratiklaik olduğundan hiç şüphemin olmadığı bu hanımefendi çok mühim bir şeye değiniyordu aslında. Geçen senelerde yine İzmirli bir arkadaşım da şöyle demişti yolda yürürken: “Türbanlı türbanlı nasıl da utanmadan cip kullanıyor..” Tahammülün son noktası galiba cip. Oraya kadar bastırılıyor öfkeler ama cip noktasına patlıyor.Cipe karşı derin bir hassasiyet var. Kişilerin Kürt veya türbanlı olmaları bir yere kadar kabul edilecek herhalde ama cip kullanacak kadar zenginleşmeleri hadiseyi duble hatta (emlakçı deyimiyle) triplex sinir bozucu yapıyor. Buradan ne anlıyoruz? Zenginlikte öncelik sırası var. Yani bazı insanların zengin olmaları daha az batıyor, bazılarının daha çok batıyor. Bazılarına müsaade var, bazılarına yok. Bazıları sınıf atlayabiliri, bazıları atlayamaz. Bazıları sınıf atladığı zaman tekamül oluyor, bazıları sınıf atladığı zaman sonradan görme oluyor. Önce “kadınlar ve çocuklar” gibi galiba sıra şöyle: - Önce başı açık, batı ve kuzey batıdaki illerden gelen, çağdaşdemokratiklaik, sarışın, mavi gözlü yakışıklı Türkler. - Sonra buğday tenli, ela gözlü, orta batı illerden gelen orta yakışıklı Türkler.- Sonra esmer, orta boylu, kahve ve siyah gözlü, İç Anadolu ve Akdeniz illerinden gelen fakat kesinkes Türkler.- Sonra Doğu Anadolu’dan gelen esmer Türkler.- Sonra Güney Doğu Anadolu’nun Antep, Maraş gibi illerinden gelen buğday tenli tam veya yarı Türkler. - Sonra beyaz tenli çaktırmayan başları açık yakışıklı Kürtler.- Sonra küçük bir ihtimal de olsa beyaz tenli, mavi gözlü güzel türbanlı Türkler. - Ve en son: Kürtler. Ama tamamen apolitik olmak ve Türkçeyi aksansız konuşmak koşuluyla.Ama hem esmer, hem kadın, hem full tesettür, hem full Kürt isen.. Biraz da politiksen. I-ıh.. Sakın cipe binmeye kalkma. O işte bardağın taştığı son damla oluyor. Toplumsal barışı en çok dinamitleyen kombin bu. En fazla eski bir Şahin’e binebilirsin. Kartal da olur. Hadi ucuzundan bir hafif ticari olsun. Otobüse, dolmuşa bin sen. Yürürsen daha da iyi olur. Tabii mümkünse arka sokaklarda. Görünmeden..***Bana sorarsanız kimse cipe binmesin. Kimin kullandığına bakmaksızın komple bütün ciplere karşıyım. İdeolojik nedenlerle değil tamamen çevreci nedenlerle. Gereksiz bir yakıt tüketimleri var, gereksiz bir karbondioksit emisyonları var, otoparkta, feribotta, sokaklarda gereğinden fazla yer kaplıyorlar üstelik bütün bu edepsizliklerine rağmen normal binek bir araçtan ne daha fazla yolcu taşıyabiliyorlar ne de yük.. Koy arkaya iki bavul, tamam bitti. Boş kalorili cips, beyaz undan ekmek gibi. Kaza sırasında daha güvenli oldukları da bana abartılmış bir şey gibi geliyor. Üstelik bir halta yaramadıkları halde sinir bozuyorlar. Sahiplerine gereksiz bir kibir kazandırıyorlar. Cip içinde kimse sevimli ve cana yakın gelmiyor bana. On yıl mı oldu bunlar bu kadar yaygınlaşalı? İşte ben on yıldır cip denilen şeye alışamadım. Her seferinde gidip çarpasım geliyor. Kendi arabama kıyamadığım için tabii yapamıyorum bunu ama bu hayali bin üç yüz kere falan kurmuşumdur. Ve işte bugün geldiğimiz şu noktada şunu da anladık ki: sadece çevreye karşı değil toplumsal barışa da bir tehdit cip. PKK’lıların dağdan inişlerinde de “cip”e dikkat çekilmişti, DTP’lilerin konvoyunda da “cip” göze battı. Türbanlıların zenginliklerinde “cip”in adı geçiyor hep.. Yakında bir başka dini veya etnik veya sınıfsal gruba daha gıcık olursak topluca, bilin ki yine “cip”e takılacağız.En iyi bırakalım bu cip olayını. Dalga geçiyorum sanıyorsunuz ama ben çok ciddiyim. Normal bir aracın üç dört katına kadar yakıt tüketen, üstelik de halkın öyle ya da böyle sinirini bozan bu araçların çok acele trafikten kaldırılması lazım. Barış ve çevre adına...
Bundan dört beş ay önce İzmir’le ilgili bir yazı dizim olmuştu. İzmirlilerin, kendilerinin iddia ettiği gibi çağdaş, ilerici, demokrat ve de hoşgörülü olmadıklarını söylemiştim. İzmirliler çok kızmış, çok hakaret etmiş, büyük İzmir düşünürü Yılmaz Özdil dev bir İzmir güzellemesi yazmıştı. Benim dediklerimle uzaktan yakından alakası olmayan, tribünlere oynanmış boş bir gofret yazıydı bittabi. Sanki dört ay öncesinden bugünleri görmüşüm. “Çok hoşgörülüyüz deyip durdukları sadece kendi gibi olanlara hoşgörüdür sadece” demiştim. Ama açıkçası kendileri gibi olmayanlara karşı nefret ve öfkelerini bu kadar şiddetli gösterebileceklerini tahmin etmemiştim. Fakat buna karşın şaşırmadım. Zira tanıdığım hemen hemen bütün İzmirliler önce dincilerden sonra en az o kadar da Kürtlerden hazzetmez. Üstelik bu yeni bir şey de değil. Kendimi bildim bileli böyledir. Geçen günkü taş atma hadiseyiyle ilgili yazdığım yazıdan sonra İzmir’den hepsi kadın en az on kişi aradı. DTP konvoyuna taş attığını veya orada olsa taş atacağını, zaten yapılması gerekenin de bu olduğunu, hatta taş değil kurşun atılması gerektiğini, çünkü BÜTÜN Kürtlerin vatan haini olduğunu, vatanını seven ve korumak isteyen herkesin de böyle yapması gerektiğini, yapmayana da yazıklar olduğunu, onların da polise, memura durmadan taş attığını, niye böyle yaptıklarıyla hiç ilgilenmediğini, hayatında elbette hiç doğuya gitmediğini, gitmek için de bir neden görmediğini, zaten doğunun yeterince ve gereksiz bir şekilde batıya geldiğini, bunların yaratılıştan hain olduklarını, zaten Dersim Dersim deyip duruyorlar, o Dersim’i kafalarına çalacaklarını, fakat zaten kimseye hak etmediği muamelenin yapılmayacağını çok iyi bildiklerini, Atamız eylemişse doğru eyleyeceğini, orada her ne yapıldıysa iyi ki yapıldığını, keşke daha fazlası yapılsaydı, bugünlere zaten bu nedenle gelmemizin kendisini hiç ilgilendirmediğini, çok konuşmamam gerektiğini, bu ülkeye kimseye kaptırmayacaklarını, çağdaş, laik ve demokratik olduklarını......söyleyen sevgili teyzeler. Anladım ki benimle konuşan hiçbir İzmirli çağdaş, demokratik ve laik olmanın ne demek olduğunu bilmiyor. Tıpkı büyük İzmir düşünürünün bilmediği gibi. Bakın şunu da şöyleyeyim: Eğer yumurta atılsaydı bunu anlardım. Hatta manalı ve çağdaş bulabilirdim. Benim de önümden geçerken yumurta atmak istediğim bir takım partiler yok mu? Var. Bir gün böyle bir şey denk gelirse, ben tam bakkala yumurta almaya gitmişken sinir olduğum bir partinin konvoyu geçerse de acayip mutlu olacağım. Ama kaldırım taşı başka bir şey. Polise taş atan IMF protestocularını, Kürt çocuklarını nasıl şiddetle eleştiriyorsam (bu köşede) işte DTP konvoyuna taş atan İzmirlileri de öyle eleştiririm.Bu kasten adam öldürmeye girer. Aynı zihniyetin ürünüdür. Çağdaş da değildir, demokrat da.Taraf Gazetesi’nden (bir İzmirli olan) Rasim Ozan Kütahyalı “Faşizmin başkenti İzmir” demiş. “Evet, şu an İzmir barbarlığın istilası altındadır... Entelektüel hayatı hiç olmayan, doğru düzgün yayınevi ve dergisi olmayan şehrimiz İzmir nedense tüm ırkçı, faşist, kana susamış yayın organlarının ve derneklerin başkenti durumundadır. İzmir’in paranoyak ve hastalıklı zihinsel iklimi şu an faşizm üretiyor... Bu faşist hareketler de o iklimde hayat buluyor...” Akşam Gazetesi’nden Atılgan Bayar ise “Gericiliğin iki yüzü” başlıklı yazısında şöyle demiş: “Oruç tutmuyor diye Ramazan’da adam dövenlerle... İzmir’de Kürt taşlayanlar arasında fark var mıdır? Vardır. Birisi gerici olmaktan gocunmaz. Öteki ise, kendisini ilerici zanneden mükemmel bir gericidir. Aralarındaki fark da bundan ibarettir. İzmir’deki resim, Türkiye’nin çağdaşlık, ilericilik, aydınlık algılarını sarstı. O laik, o çağdaş, o aydın zannedilen genç kızlar; göbekleri açık, pearcingli halleriyle Kürt taşlıyorsa; açılıp saçılmanın bu değerlerle ilgisi olup olmadığı artık sorgulanmalıdır.... Göbeği pearcingli, eteği mini ‘çağdaş kadın’ın Kürt taşlarken aslında korktuğu kimliklerden hiçbir farkı olmadığı ortaya çıktı... Son birkaç on yıldır kılık kıyafete indirgenen modernlik kavrayışının ilkellik derecesi ile yüzleştik. Bu sallapati teori çuvalladı.” Fena halde çuvalladı hem de.. Ve bu da çok ama çok üzücü bir şey.
Basınımız bir “Limon Kolonyası Hassasiyeti” krizi yaşıyor. Haber 24’te hafta için her gün yayınlanan Moderatör programının başarılı “anchor woman”ı Bahar Feyzan, Milliyet Cumartesi ekine verdiği röportajda “canlı yayının zorlukları nedir?” sorusuna “Beni en çok limon kolonyası kullanan konuklar zorlar. Dayanamıyorum, burnumun direği sızlıyor, konudan da yayından da kopuyorum” dediği için Pazartesi günü işten çıkarıldı. Gerekçe: Kuruma ve konuklara saygısızlık. Ancak kolonya değil de parfüm deseydi yine aynı sonuç olur muydu? Emin değiliz. Zira basında bir süredir “kolonya” üzerinden yürütülen bir dalga geçme kampanyası var. Bazı yazarlar, islami kesimden gelen yazarlarla alay etmek için “kolonya kokulu” lakabını kullanıyor. Bahar arkadaşım. Başına gelen çok tuhaf bir şey. Arayıp nedir işin aslı diye sordum...**** Nedir burada olup biten sence?* Anlayabilmiş değilim. Kuruma ve konuklara saygısızlık imiş. * Kolonya değil de “parfüm” deseydin yine aynı kriz olur muydu?* Bilmiyorum. Herhalde olmazdı. Çünkü limon kolonyası bir metafor olarak kullanılıyormuş, fakat benim bundan haberim yoktu. Demek istediğim çok basitti: Yayın ortamı çok sıcak. Kolonya o sıcakta iyice ağırlaşıyor. * Neyin metaforu imiş peki limon kolanyası?* Ben o manada kullanmadığım için tam olarak bilemiyorum.* Basında bazı yazarların alay etmek için islami kesimden gelen insanlara “kolonya kokulu” demeleri yüzünden olabilir mi bu kolonya hassasiyeti?* Yorum yapamam. Ama ben böyle bir şey kastetmedim. * Kolonya kullananlar islami kesimden mi?* Hayır değildi! Ayrıca konuklara dair bir şey de demiş değilim. Ben sadece kolonya kokusunu sevmiyorum dedim. Haber 24 demokratik açılımı en iyi tartışan kurumlardan biri. Her kesimden insan geliyor, her tür fikir söyleniyor. Ben bir şey söylediğim zaman neden başka bir manaya çekiliyor veya çekilmek isteniyor anlamış değilim. Kaldı ki ben insan ayrımı yapan biri değilim. Ailemde her türlü insan vardır. Babam ayrı bir telden çalar, annem ayrı bir telden, anneannem ayrı bir telden.. Böyle bir manzaradan çıkmış bir çocuğun böyle bir şey düşünmesi mümkün mü. Kolonya sevmediğimi evde de söylüyorum ama annem “evle ilişkisi kesildi” diye arkamdan tebliğ yollamadı hiç! Haber 24 de ailemden farklı olmadı. İnsan çocuğunu yanlış anlar mı hiç diye üzüldüm doğrusu. * Bu durumda kolonya metaforuna (“İslamcılar limon kolonyası kullanır”) sahip çıkmış olmuyorlar mı?* Bu senin yorumun. Fakat şu söyleyeceğim biraz düşündürücü. Akif Beki, beni bu nedenle işten çıkardığını söylediğinde “işi dallandırıp budaklandırmayalım, yollarımız ayrıldı deyip geçelim” dedik ama sonra Medya Tava’da yazılınca işten çıkarıldığım, basın açıklaması yolladılar. Niye alenen duyurulmak istendi bu kolonya hassasiyeti anlamadım. Sonuç olarak anlıyorum ki medyada fikre tahammül kalmamış. Ben bir şey sevmiyorsam ve söylüyorsam bu yanlış bir yere çekilmek isteniyorsa canları sağ olsun.
Ne çok Dersimlimiz varmış meğer.. Ne çok insanımız o acıyı hala yaşıyormuş. Ne kederli bir ülkeymişiz... üstelik ironek olan: Hiç böyle bir şeye yol açacağını tahmin etmeyen, hatta muhtemelen açtığı için bin pişman Onur Öymen sayesinde öğrendik tüm bunları... Pıtır pıtır patlayaverdi herkes. Ardı ardına. Popkorn gibi... Her gazetede, her yayında bir köşeden çıkıyor bir Dersimli... Kalan üç beş sağın kalan torunları mı demek lazım?... Yavuz Semerci’nin yazısını okurken de İclal’ın röportajıın okurken de gözlerim doldu. Her gün bir başka köşede bir başka acı hatıra okuyorum/okuyoruz ve umarım siz de okuyorsunuz... Zira bilmek gerekiyor. Bilmek ve öyle devam etmek. Bu bir dönüm noktasıdır. Bu Türkiye’nin bir dönüm noktasıdır. Türkiye’de Dersim 38 harekatının bu minvalde konuşulması, konuşulabilmesi bir mihenk taşıdır. Türkiye alışık olmadığı çok acayip günlerden geçiyor. 20 yıl evvel, üniversitede siyasi tarih dersinde alçak sesle konuştuğumuz bu konunun şimdi böyle açık açık konuşulabilmesi.. Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olamaz. Olmamalı. Eteklerdeki ağır mı ağır taşlar ve üstelik bugüne kadar sadece az sayıda insanın taşıdığı taşlar (bilgi yüktür) artık dökülüyor. Etekler taşlarla beraber dökülüyor. Çok da iyi oluyor. İzmir’de DTP konvoyuna taş atan teyzeler de anlayacak bir gün bunu. O attıkları taşların onlara fazla fazla geri döndüğünü bir gün bütün kaskafalarına rağmen anlayacaklar. O taş ile bugünlerde eteklerden dökülen taşlar aynı taşlar. Bütün bugünlere Dersim’den geldiğimizi elbet bir gün anlayacaklar. Saf insanın daha önce hiç bilmediği gerçekler karşısındaki doğal direnci. Türkiye alışık olmadığı çok acayip günlerden geçiyor. Her gün TSK’dan bir başka plan çıkıyor, çıktığı iddia ediliyor. Tüyler ürperten, kan donduran “ bitirme” planları. Terör planları. Sindirme planları. Suçu başkasına atma planları. Ahmet Altan sitem ediyor biz yazıyoruz niye kimse söz etmiyor bunlardan diyor. Evet çünkü o kadar korkunçlar ki... Türkiye’ye korumakla görevli bir kurumun Türkiye’yi bitirme planlarına insan inanamıyor, inanmak istemiyor. Tıpkı balkondan taş atan İzmirli teyzeler gibi. Ya peki o güya yerli Gandimiz Kılıçdaroğlu? Nasıl da çıkıverdi ortaya kanındaki asil memur çocukluğu.. o nasıl bir dönüytür öyle? Tabii, elbette. DTP’nin ve AKP’nin oyununa gelmeyelim. Bildik kendi oyunumuzu (bilmiyorum, görmedim, duymadım) oynamaya devam edelim. Tapınmak bunu gerektirir. Hakiki dindarlar işte tam da böyle yapar. Şeytan ayetleriydi der, çıkartıverir o bölümü. Ama zaten ölümün, ölümlerin ne zaman bir değeri, bir hikmeti harbiyesi oldu ki bu memlekette. 4 kişinin ölümüne neden ol ve sadece 9 yıl ceza al ülkesi burası. Kötü niyet yokmuş. Bir erin eline ceza olsun diye pimi çekilmiş el bombası vermek iyi niyet midir? İyi niyet bu kadar mı ayağa düştü?Ülkemizde beyin ölümü gerçekleşmiş makineye bağlı yaşam süren bitkisel hayattaki insanların fişini çekmek cinayete giriyor, kasten adam öldürmekten 20 yılla yargılanıyorsun. Ama sapasağlam 4 delikanlıyı ölüme yollamak sadece 9 yıl ceza alıyor. Bunun tabii indirimleri de olacak, 6 bilemedin 5 yılda çıkacak, belki harikulade değil amma (zira emrindekilere her tür eziyeti yapabildiği o harikulade işinden oldu) yepyenibir hayat kuracak. Kursun tabii. Kuralım. Biz de. Bilerek ve temizlenerek. Yeni bir hayat.
Dört gün boyunca yoktum. Sevenlerim mailler atmışlar ne oldu sana, hasta mısın, usta mısın, yoksa Vatan’dan mı ayrıldın diye.. Evet çok fena hastaydım. Domuz gribi mi diye şüphelendik ama hayır bildiğin eşek gribi çıktı. Ciddi bir şekilde eşek tepmişe döndüm. Hiç bu kadar tip değiştirdiğim olmamıştı. Aynadaki kadını tanımakta hâlâ güçlük çekiyorum. Fakat sürekli televizyon seyretmekten kafamı da tanıyamaz hale geldim. “Başbakanın meclis konuşması iyidi/kötüydü, yazayım bunu ben” gibi şeyler düşünmeye başladım mesela. Buna da gribal enfeksiyonun yol açtığı Hasan Cemal sendromu deniyor herhalde. Gündem muhteşem bir süratle değişip durdu bu 4 günde. Yarı uyur yarı uyanıkken “ha bak bunu da yazayım” dediğim her şey şimdi bayat. Tek üzüntü kaynağım Rasim Ozan Kütahyalı’nın Helin Avşar’la verdiği pozlar konusunda bir şeyler yazamamış olmam. O tüylü kıllı (veya kürklü mü desem?) foto.. aman allahım.. neydi öyle? Türk basın tarihinin en absürd, en ilgisiz röportaj fotoğraf kompozisyonlaması (P.M.’ye sevgiler) diyebilir miyiz? Deniz Akkaya’nın (bir zamanlar Sabah gazetesinde röportajcılık denemelerine giriştiği vakit) çırılçıplak soyunup memelerini Cem Yılmaz’a mıncıklatırdığı o muhteşem fotoyu da geçmiş bu. Okuduğumuz, beğendiğimiz de bir yazardı. Batmanlardan Bingöllerden derin memleket meselelerinden gel, sonra da Helin’e göğüs kıllarını okşat! Vay be! Ya kafalar iyidi ya da fotoğrafçı arkadaşın ikna kabiliyeti hayli kuvvetliydi! *** Metis’ten “İllalah” ajandasıİnananlar, fazla inananlar, daha az inanalar, aşırı inananlar, azıcık inananlar ama illa ki “elhamdüllilah Müslümanız” tribi...” Demokratik, çağdaş, laik ülkemizde en gıcık olduğum şeylerden biri.. Az da olsa inanacaksın! İnanmama hakkı, tüm çağdaşlığına, tüm laikliğine, tüm demokratlığına, tüm Kemalistliğine rağmen söz konusu edilmese daha iyi olur durumunda bir nane. Metis Yayınevi, “İllallah” adını verdikleri bir ajanda hazırlamış 2010 için. Önsözde şöyle yazıyor: “Bu ajandayı hazırlayan bizler, inanma hakkına saygı duyuyoruz. Ama biraz daha derin bir saygıyı, inanmama hakkına duyduğumuzu da belirtmemiz gerek......Doğduğumuzda dinsel bir kimlik edindiğimiz varsayılıyor ve dünya karşısındaki duruşumuzu nasıl tanımladığımız sorulmadan bu kimlikler atfediliyor bize... Vicdana, adalet ilkelerine, ortak hukuk arayışına dayalı mutabakatlar oluşturmak yerine kendi seçimimiz olmayan kimliklerin sözcülüğünü yapmamız bekleniyor. Dolayısıyla saygı duyup haklarının tanımasını istemediğimiz inanan kesimlerin, bizlerin inanmama hakkını bertaraf edeceği kaygısından kurtulamıyoruz...Dinsel, etnik, cinsel vb. kimliğiyle yaşamak isteyenin bu haklara sahip olması demokratik bir toplumun esasıdır kuşkusuz; ancak kendisini bu tür verili kimliklerle tanımlamak istemeyenlerin vatandaşlık haklarının da aynı tavizsizlikle savunulması, eşit ölçüde meşru bir haktır bizce.İnanmama hakkının da bir insan hakkı olarak tavizsiz uygulanacağı bir dünya ve ülke umuduyla, bu ajandayı kendisine dinsel kimlik dayatılmasından illallah diyenlere sunuyoruz...”
Bir dizide (“Bu Kalp Seni Unutur Mu?”) 1980 darbesinden sonra Diyarbakır Cezaevinde yaşanan korkunç işkenceler, ölümler göstere göstere anlatılabiliyor! Daha düne kadar halkın büyük bölümünün böyle bir cezaevinden haberi bile yokken! Ve bu üstelik medyanın bu korkunç hadiseleri nasıl görmezlikten geldiği, koca bir toplum olarak yıllardır nasıl kandırıldığımız, aldatıldığımız da anlatılabiliyor.. - Onur Öymen’in gafı sayesinde “Dersim 38 Harekatı” tartışılabiliyor! 20 yıl evvel üniversitede okurken siyasi tarih dersinde hocalarımızın hayli alçak sesle anlatmak zorunda kaldığı ve pek kimselerin bilmediği o kanlı bastırma, 71 yıl sonra çatır çatır tartışılabiliyor! Gizli, açık, tozlu, örümcek ağlı ne kadar belge varsa yayınlanabiliyor. “İsyan bastırma değil basbayağı bir soykırımdı” diyenler bile çıkabiliyor! Üstelik bu kişilerin dedikleri gazetelerde basılabiliyor! Tartışmayı geçtim Dersimliler devletten özür bile bekleyebiliyor! Devletten!? Özür!? Türkiye’de? Vay canına! - Doğma büyüme İstanbullu ama Karadeniz kökenli bir başbakan mecliste “sizin köyünüz hiç yakıldı mı?” diyebiliyor, kendini bir Kürt yerine koyabiliyor!- “Son yirmi yıl içinde Güneydoğu’da kimi 12 yaşında koyun otlatırken, kimi 10 yaşında okula giderken, kimi annesinin karnında, kimisi emeklerken öldürülen 342 çocuk için 21 Kasım Eylemi” yapılabiliyor! 21 Kasım Cumartesi günü saat 11’de İstanbul Tünel Meydanı’nda toplanacak kişilerin içinden 342 kişi, ölmüş her bir çocuğun ismini taşıyan beyaz önlük giyecek, kalabalık Taksim’e kadar sessiz, sözsüz ve pankartsız yürüyecek... *** Kağıtlar geri dönsün iyi güzel de Nurgül Reşitoğlu bir avukat. Kot kumlama işinde hastalanan ve sonunda illa ki ölen zavallı insanların gönüllü olarak avukatlığını yapıyor. Evvelki gün, köşeme koyduğum Latife Tekin’in “Manikürcü Kız Manifestosu” isimli hikayesinden etkilenip bir mektup yazmış...***Geçmişteki ve gelecekteki milyarlarca hikayedir hayat. Kimimizin hikayesi hüzünlü, kimimizin heyecanlı, güzel, çekici, uzun, kısa, fakir, şaşırtıcı, kızgınlık verici, zengin, acı, komik... Hikayenin başı ve sonu daima aynıdır, doğarız ve ölürüz. . Hayatın en derin yeri iki metredir. Bu kadar... Ben de hepimiz gibi bir hikaye anlatıcısıyım. Bugün okuduğum Latife Tekin’in satırları yine yeniden hikayelerini anlatmaya çalıştığım kumlama işçilerinin, atık kağıt toplayıcılarının, hikayelerine götürdü beni. Rüya olmadığı için uyanmalarının da mümkün olmadığı hikayelerine. Evlerde artık bazılarımız kağıt ve plastikleri ayrı ayrı biriktirip öyle atıyoruz. Kağıt ve plastik geri dönüşüm işlemleri ile yeniden kullanılsın doğa daha az kirlensin diye. Bunları da birileri topluyor; delikanlılar genellikle hikayeleri komik, heyecanlı, güzel olmayan bir takım kavruk delikanlılar. Bu toplanan kağıt ve plastik atıkların geri dönüşümü nasıl oluyor peki? Biz evimizde mutlu mutlu kağıtları ayrı, şişeleri ayrı, plastikleri ayrı torbalarda biriktirirken bunları önce ayırıp sonra hamur haline kimler getiriyor? Küçücük kaçak binalarda, odalarda hiçbir sağlık tedbiri olmadan bunları hamur haline getirenler genelde kadın ve çocuklar(mış). Delikanlılar topluyor kadın ve çocuklar ayırıp hamur haline getiriyor. Peki bu işlem sırasında çıkan ve her nefeste akciğerlere giden gazlar ne yapıyor? Hikayenin sonunda bu gazlar akciğer kanserine sebep oluyor gencecik insanlar güzel hikayeler biriktiremeden gidiyorlar.Bir bilim adamından dinledim bunları ve şimdi merak ediyorum kaç kağıt toplayıcısı var, kaçı kanser oldu, kaçı olmak üzere? Kumlama sebebiyle tam olarak kaç kişinin silikozis hastası olduğunu, kaç kişinin eriyerek öldüğünü bilmiyoruz. Kaç katı atık toplayıcısının kanser olduğunu bilen var mıdır sizce? N.Reşitoğlu ***Var mı?
Çocuk işçi, kaçak manikürcü, kalk doğrul, ufacıkmışım, Surdibi Mahallesi’nde, kuaförde çırakmışım, ustam travesti, “Öteki”leri müşteri tutmuş; Çingeneler, seks işçileri...Ağda kaynatıyormuşum dükkanın arkasında, tencere kaymış üstüme, boyum yetişmiyormuş, ciğer gibi yanmış karnım, ampulde çalışan kızların ağda randevusu varmış, bohçacı kızlar doluşmuş içeri, tesettür topuzu istiyorlarmış, sahne değişiyor rüyamda, aceleymiş işleri...Yürüyor zurna, dümbelek, mahallemiz sallantıdaymış, yıkılacakmış evimiz; başbakan uğramış seçim otobüsüyle, çocuklara oyuncak dağıtıyormuş, kızlara türbanlı bebek, oğlanlara greyder, tank...Babam katı atık işçisiymiş, tenekeye yazmış sözünü, “adam yerine konmak istiyoruz” diye, fırlayıp atılmışım barbi almak için, karnım açılmış, tişörtüm sıyrılmış, tam o sırada deklanşöre basmış muhabirler, ezilmişim ayak altında, kalabalık yürümüş üstüme, kaptığım bebeğin türbanı düşmüş, bacağı kopmuş, yanıklarım görünüyormuş gazetelere basılan fotoğraflarda...Bayılmışım soluğum kesilmiş, AKP sahip çıkmış bana, ayılana limon, çek yastığı sırtına, uyandım, hükümet hastanesindeyim, tanımadığım insanlar pasta veriyor ağzıma, sımsıkı yapışıp bırakmamışım bebeğimi, alkışlıyorlar hayata döndüğüm için, gazeteci teyzeler, yoksul severler... Ustam tutuklanmış, kardeşlerim şoka girmiş, annemi babamı sorguya götürmüşler, ağabeyimde işkence izlerine rastlanmış, Hanımefendi türban getirmiş, hem bana hem bebeğime, alınmışım ailemden, ümitle bakabilecek miymişim geleceğe, kameralar üstüme çevrilmiş, gündemine oturmuşum ülkenin, reklam arası...Babam babam değilmiş. Annem kızgın ütüyle dağlamış beni, söylüyorum inanmıyorlar, ağabeyimi bir martı yaralamıştı, sahil yoluna dondurma yemeğe gitmiştik, şehrin köpekleri, kuşları üstümüze saldırmıştı, sahne değişiyor rüyamda, bir şovmene eşlik ediyorum televizyon programında, “Yanık Kızlar Seçim Öncesi...” Flaş flaş, skandal, beş kuruş girmiyor cebime, çocuk istismarı dizisinde oynuyorum ayrıca, 1 milyon dolara satılmışım televizyona, eğitim amaçlı bir kuruluşun hesabına yatıyor param... AKP kampanyasını benim üstüme kurmuş, partiler arası rekabetin sembolü haline geliyorum derken Ana uçağıyla gezdirilmemi eleştirmeye başlıyor medya, derin sivil toplumcular yaz okuluna kaydettirmek istiyor beni, kadın derneklerinin baskısıyla harekete geçiyor ulusalcı kanallar, haberlerinde annemle babamla görüştürülüyorum günlerden sonra, sarılıp ağlaşıyoruz, konuşmada gerçek ortaya çıkıyor, mahallemize yıkım kararı çıkmış iki yıl önce, kesik elektriklerimiz, zaten ütümüz de yok bizim, SMS yağıyor halktan “Hayatımız buruş buruş 6999”a, katılımcı psikologlar ağlayarak açıklıyor sonucu, masum bulmuş Dijitürk üyeleri bizi, temize çıkıyoruz ailece, ustama yöneliyor suçlayıcı bakışlar, travestilere sevgimden ağzımı açıp ağdadan yandığımı söyleyememişim, ağda davasıyla ilgili haberler seçim haberlerinin önüne geçiyor, hazır ağda satışı patlıyor, ağda reklamlarında gözüktüğüm için AKP anlaşmayı bozuyor benimle... Reklamlardan da para aldığım yok, eğitim amaçlı kuruluş kanımı emiyor benim, öyle bir kuruluş var mı yok mu, muamma çetesinin eline düşmüş olabilirim, bilinçleniyorum günden güne, ne yapsalar yoksulların eline para verilmiyor, iki kere iki dört... Bugün sözü Latife Tekin’e bıraktım. Yukarıdaki öykü son kitabı “RÜYALAR VE UYANIŞLAR DEFTERİ”nden.. Yeni çıktı. Doğan Kitap’tan. Meraklısına.