Bir dizide (“Bu Kalp Seni Unutur Mu?”) 1980 darbesinden sonra Diyarbakır Cezaevinde yaşanan korkunç işkenceler, ölümler göstere göstere anlatılabiliyor! Daha düne kadar halkın büyük bölümünün böyle bir cezaevinden haberi bile yokken! Ve bu üstelik medyanın bu korkunç hadiseleri nasıl görmezlikten geldiği, koca bir toplum olarak yıllardır nasıl kandırıldığımız, aldatıldığımız da anlatılabiliyor..
- Onur Öymen’in gafı sayesinde “Dersim 38 Harekatı” tartışılabiliyor! 20 yıl evvel üniversitede okurken siyasi tarih dersinde hocalarımızın hayli alçak sesle anlatmak zorunda kaldığı ve pek kimselerin bilmediği o kanlı bastırma, 71 yıl sonra çatır çatır tartışılabiliyor! Gizli, açık, tozlu, örümcek ağlı ne kadar belge varsa yayınlanabiliyor. “İsyan bastırma değil basbayağı bir soykırımdı” diyenler bile çıkabiliyor! Üstelik bu kişilerin dedikleri gazetelerde basılabiliyor! Tartışmayı geçtim Dersimliler devletten özür bile bekleyebiliyor! Devletten!? Özür!? Türkiye’de? Vay canına!
- Doğma büyüme İstanbullu ama Karadeniz kökenli bir başbakan mecliste “sizin köyünüz hiç yakıldı mı?” diyebiliyor, kendini bir Kürt yerine koyabiliyor!
- “Son yirmi yıl içinde Güneydoğu’da kimi 12 yaşında koyun otlatırken, kimi 10 yaşında okula giderken, kimi annesinin karnında, kimisi emeklerken öldürülen 342 çocuk için 21 Kasım Eylemi” yapılabiliyor! 21 Kasım Cumartesi günü saat 11’de İstanbul Tünel Meydanı’nda toplanacak kişilerin içinden 342 kişi, ölmüş her bir çocuğun ismini taşıyan beyaz önlük giyecek, kalabalık Taksim’e kadar sessiz, sözsüz ve pankartsız yürüyecek...
Kağıtlar geri dönsün iyi güzel de
Nurgül Reşitoğlu bir avukat. Kot kumlama işinde hastalanan ve sonunda illa ki ölen zavallı insanların gönüllü olarak avukatlığını yapıyor. Evvelki gün, köşeme koyduğum Latife Tekin’in “Manikürcü Kız Manifestosu” isimli hikayesinden etkilenip bir mektup yazmış...
Geçmişteki ve gelecekteki milyarlarca hikayedir hayat. Kimimizin hikayesi hüzünlü, kimimizin heyecanlı, güzel, çekici, uzun, kısa, fakir, şaşırtıcı, kızgınlık verici, zengin, acı, komik... Hikayenin başı ve sonu daima aynıdır, doğarız ve ölürüz. . Hayatın en derin yeri iki metredir. Bu kadar... Ben de hepimiz gibi bir hikaye anlatıcısıyım. Bugün okuduğum Latife Tekin’in satırları yine yeniden hikayelerini anlatmaya çalıştığım kumlama işçilerinin, atık kağıt toplayıcılarının, hikayelerine götürdü beni. Rüya olmadığı için uyanmalarının da mümkün olmadığı hikayelerine.
Evlerde artık bazılarımız kağıt ve plastikleri ayrı ayrı biriktirip öyle atıyoruz. Kağıt ve plastik geri dönüşüm işlemleri ile yeniden kullanılsın doğa daha az kirlensin diye. Bunları da birileri topluyor; delikanlılar genellikle hikayeleri komik, heyecanlı, güzel olmayan bir takım kavruk delikanlılar. Bu toplanan kağıt ve plastik atıkların geri dönüşümü nasıl oluyor peki? Biz evimizde mutlu mutlu kağıtları ayrı, şişeleri ayrı, plastikleri ayrı torbalarda biriktirirken bunları önce ayırıp sonra hamur haline kimler getiriyor? Küçücük kaçak binalarda, odalarda hiçbir sağlık tedbiri olmadan bunları hamur haline getirenler genelde kadın ve çocuklar(mış). Delikanlılar topluyor kadın ve çocuklar ayırıp hamur haline getiriyor. Peki bu işlem sırasında çıkan ve her nefeste akciğerlere giden gazlar ne yapıyor? Hikayenin sonunda bu gazlar akciğer kanserine sebep oluyor gencecik insanlar güzel hikayeler biriktiremeden gidiyorlar.
Bir bilim adamından dinledim bunları ve şimdi merak ediyorum kaç kağıt toplayıcısı var, kaçı kanser oldu, kaçı olmak üzere? Kumlama sebebiyle tam olarak kaç kişinin silikozis hastası olduğunu, kaç kişinin eriyerek öldüğünü bilmiyoruz. Kaç katı atık toplayıcısının kanser olduğunu bilen var mıdır sizce? N.Reşitoğlu
Var mı?

