Çok şükür ülkede domuz yok

28 Ekim 2009

Ülkede yeterince kutuplaşmamız yokmuş gibi bir de “domuz gribi var” - “domuz gribi yok” kutuplaşmamız oldu. Herhangi bir meseleyi kutuplaşmadan ele almak galiba bu ülkede mümkün olmayacak. Hürriyet gazetesi “Domuz değil korku gribi” diye manşet attı ama öte yandan Amerika Birleşik Devletleri acil durum ilan etti. Kime inananlım? Hürriyet’e mi Amerika Birleşik Devletleri’ne mi?Al birine vur ötekine. Gribe şiddetle inanmayanlar kutbuna mensup bir arkadaşıma “Yahu Amerika acil durum ilan etti!” dedim, en bilmiş haliyle “Sen o aşıların hangi ülkeden geldiğine bak önce..” dedi.Hadee.. Demek ki yeni bir komplo daha doğmuş bu arada. “Amerika (denilen şeytan ülkesi) elindeki aşıları satabilmek için domuz gribi salgınını abartıyor. Dünyayı gereksiz bir infiale sokuyor ve bu sayede yine ve yine kasasını dolduruyor”...Tamam saftirik olmayalım ama bu kadar ağır bir komplo teorisi de... Ancak çok film seyretmekle açaklanacak bir şey...***Durum hakikaten ciddi midir değil midir bilmiyorum. Kuş gribi gibi bir rezalet daha yaşamayız inşallah diyorum sadece.. Milyonlarca kuşu gerekli / gereksiz yere öldürmüş, koca bir tavuk sanayini neredeyse yerle bir etmiştik hatırlarsanız. Sonra ne oldu bilen var mı? Kuş gribi gerçek miydi uydurma mıydı, o kadar kanatlı telef edilmek zorunda mıydı, hastalık vardıysa ne zaman ve nasıl bitti bilmiyoruz. Gündem canavarı ülkemizde unutuldu gitti. Es kaza memlekette domuz yetiştiriyor olsaydık eminim şu an domuzların kanına giriyor olacaktık. Çok şükür Müslüman bir ülkeyiz de gereksiz bir katliam daha yapılmıyor. Griplere hayvan ismi koymak iyi bir şey değil anladığım kadarıyla. Bu arada domuz gribiyle ilgili sürekli okuduğum şey de şu: Eller bol bol yıkanacak. Eller bol bol yıkanınca hastalık bitebilir mi gerçekten? Ellerimizi her halükarda yıkayalım tamam ama vahim bir durum varsa gerçekten böyle basit bir önlemin önerilip durması doğru mudur? Abdesthanelere birer de sabun koyalım, olsun bitsin o zaman... Veya daha güzeli: Bir süreliğine tokalaşmayalım, öpüşmeyelim. Kendi adıma bundan şikayetçi olacağımı söyleyemem. ***Domuz gribiyle ilgili derlediklerimi siz sayın okurlarımla paylaşmak istedim. * H1N1, virüsün yüzeyindeki iki proteinin adı.nDomuz gribine yol açan virüsle 1918’de İspanyol Gribine yol açan virüs aynı tipte. İspanyol Gribi, o vakit 40 milyon insanın ölümüne neden olmuş. Ama hemen paniğe gerek yok, şimdiki tıp ile o zamanki tıp aynı değil. * Kendinizi hasta hissettiğinizde hemen antibiyotiklere saldırmayın. Antibiyotikler virüse karşı etkili değil.* H1N1’e karşı geliştirilen aşı gayet etkili ama sizi mevsimsel griplere (yani öldürmeyen cinsleri) karşı korumuyor. Aynı şekilde mevsimsel gribe karşı yaptırmış olduğunuz aşı da domuz gribine karşı korumuyor. Ve en önemlisi: İkisini bir arada yaptırmak kesinlikle tavsiye edilmiyor. Birinden birini tercih edeceksiniz.

Devamını Oku

Savaşa devamcıları anlayamamak

27 Ekim 2009

Dört beş yıl önce, Perihan Mağden yazdığı bir yazıdan dolayı “Halkı Askerlikten Soğutmak” suçundan (veya buna benzer başka bir saçmalıktan) yargılandığında şehit anneleri mahkeme önünde gösteri yapmışlardı. Çok ağır hakaretler etmişlerdi Perihan Mağden’e.O vakit şöyle bir yazı yazmıştım: “Benim oğlum öldü, seninki de ölsün! Bu gösterinin başka bir temeli olamaz.” “Bu kirli savaşa verecek tek bir canımız daha yok artık” diyen bir insana itiraz edebilecek en son kişinin oğlu savaşta ölmüş bir anne olması gerekmez mi?Ben yaşadım, bu acıyı bir başkası daha yaşamasın demesi gerekmez mi o annenin?Hayır. Bizim ülkemizde tam tersi olabiliyor. Canından can gitmiş biri tesellisini ancak savaşın sürmesinde, başka canların gitmesinde bulabiliyor.***Gene aynısı oldu. Günlerdir “savaşa devam” cıların gösterilerini izleyip duruyoruz. Şehit anneleri oğullarının mezarı başına götürülüyor, anneler gözyaşları döküyor, insanlar ellerinde Türk bayraklarıyla arabalarına binip yollara dökülüyor...Demokratik bir ülkeyiz, insanların tepki göstermeye hakkı elbette var evet ama...Anlamak hakikaten zor. Bu kadar rekasiyoner bir halk isek “Haydi savaşa!” dedikleri zaman niye kimse sesini çıkartmıyordu? Niye oğullarını, kardeşlerini, ağbilerini savaşa sorgusuz sualsiz gönderiyorlardı? Niye kimse demokratik hakkını “Bir dakika. Ne oluyoruz? Bu niye bu kadar uzun sürdü? Niye bizim canlarımız gidip duruyor?” diye sormak için kullanmıyordu? Niye sesini çıkartanlara, ne oluyor diye soranlara, böyle gitmez diyenlere en ağır hakaretler ediliyor, yumurtalar, domatesler atılıyordu? Ülkenin savcıları sesini çıkartanlara mahkemeler açıyor, hakimleri de yargılıyordu?Demokrasimiz sadece savaşı, öldürmeyi ve ölmeyi savunmak için mi var?Dağdan öyle ya da böyle iniyorlar, bırakın insinler, bırakın bıraksınlar silahlarını...Bu kadar mı zor barışa alışmak?***Göstericilerden bir kadın, herhalde kafası iyice karışmış şöyle bağırıyordu: “Oraya dünyanın parası yollanıyor. Her birinin çocuğu için paralar alınıyor cebimizden. Devlet benim çocuğuma bakmıyor onların çocuğuna bakıyor.. Yeter artık! Bitsin bu rezillik...” Olayın ne olduğunu bilmesen Pakistan’dan veya Bolivya’dan söz ediyor sanırsın. Sanki Türkiye Cumhuriyeti’nde toplanan vergiler yurtdışına çıkarılıyormuş, o vergiler Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları yerine Pakistan Cumhuriyeti vatandaşlarına harcanıyormuş gibi... Öylesine öfkeli. İnsan ister istemez düşünüyor. Halkın bir kısmının indinde memleketin sınırları çoktan değişmiş durumda mı acaba? Diyarbakır, Hakkari, Şırnak kafalarda “yurtiçi” olmaktan çıkmış, dolayısıyla oraya giden paralar yurtdışına çıkmış mı sayılıyor? Öyle olmasa bu kadar veryansın nasıl edilir ki bir başka memleket parçasına giden paralar yüzünden?Tabii bu arada “Ne var ki orada?” “Ay yok korkarım ben...” “Ne işim var canım orda benim..” diye diye hiç oralara gitmişliği, oraları görmüşlüğü olmadığı için çocuklara hangi akıtıl(may)an paralardan söz ettiğinin de farkında değil. Evet çok para akıtıldı ama ah keşke silahlara değil de sandığı gibi çocuklara akıtılsaydı o paralar.

Devamını Oku

Kodlar: Çözülmemek için

26 Ekim 2009

Dünkü Milliyet’te Devrim Sevimay’ın bir röportajı vardı. Devrim Sevimay, Kuzey Irak - Mahmur’daki PKK kampının sorumlusu “Polat” ile görüşmüş. Röportajın girişini buraya almadan edemedim: “Tüm Türkiye geçen pazartesi kamptan gelen grubun Habur’dan giriş şekli ve sonrasıyla hop oturup hop kalkarken, gidip kamptakileri dinlemek doğrusu önemliydi. Bir kere niye Türkiye’nin bu kadar kızdığını hiç anlamış değiller ve kelimenin tam anlamıyla şaşkınlar. Biz kendilerine, “Kürtler dahi o karşılama şeklini eleştirdi” dedikçe, “Bizim neye sevindiğimizi niye anlamıyorlar?” diye tepki gösterdiler. Sınırın bu tarafını kesinlikle okuyamıyorlar. Sınırın bu tarafı da o insanların 16 yıl önce neden göç etmek zorunda kaldığını hiç hatırlamıyor. İşin bu yanına o kadar uzak durulmuş ki, o yüzden de şimdi herkes sınırdaki o fotoğrafın şokuyla baş başa kalıyor.Şu anda Türkiye’yi sakinleştirecek tek şey, tarihi anlamaya çalışmak.. Sırf bunun için gittik Mahmur’a; tarihi anlamaya çalışanlara küçük bir not düşmek için..” ***Devrim Sevimay, bir gazeteci olarak elbette ki en doğrusu yapmış. Fakat bizler “tarihi anlamaya” çalışıyor muyuz, bu “notların” bir önemi var mı, Türkiye’nin bu notlarla “sakinleşmesi” gerçekten mümkün müdür, sakinleşmek istiyor muyuz ondan işte hiç emin değilim. Okumaya devam etmek gerekiyor röportajı. İnanırsınız inanmazsınız, bilemem ama yine de okumak gerek. Şöyle demiş “Polat”:“Bir şey söyleyeyim mi; ben Türkiye’de yaşayan insanların bu halkı çok da iyi anladığını sanmıyorum. 30 yıldır insanları öldürülüyor bu halkın. Ailesinden en az bir yakını öldürülmeyen insan yok burada. İşkence görmeyen insan yok. Faili meçhule gitmeyen yok. O yüzden barışa susamış bu insanlar. Oraya yığılan insanlar da bu barış sevinciyle oraya yığıldı.O büyük bir mutluluktu, o bir halkın sevinciydi. Barış olacak sevinci. Barış yolu tekrardan açılıyor sevinci. İnanın sabahın ilk saatlerinden itibaren böyle adeta sevdalanmışçasına yollara düştük. Sabahtan akşama kadar aç susuz kaldık, ama sevincimizden onu bile anlamadık. Bizim böyle bir barışa nasıl susadığımızı Türkiye’nin çok iyi okuması lazım. Yoksa, asla “Biz geldik, gövde gösterisi yapıyoruz, işte sizi dize getirdik”, kesinlikle böyle şeyler yoktu o karşılamada... Bu çok derin bir sevinçtir bizim için. Bu sevincin nesinden korkuluyor, biz bunu anlayamıyoruz.” ***Bu ülkenin temel sorunu da bu zaten. Kimse kimseyi anlamıyor. Bir takım kodlar var fakat bu kodları bir türlü çözemiyoruz. Çözmek istemiyoruz. Ne onlar bu tarafı, ne bu taraf o tarafı çözmek istiyor..Barışa alışmak hakikaten kolay değilmiş.

Devamını Oku

Saatleri ayarlayamama enstitüsü

26 Ekim 2009

Bir pazar öğleden sonrası. Can sıkıcı ödevlerin hiçbiri yapılmamış. Ödevler yığın yığın durduğu gibi üstelik yarın matematik sınavı da var. Bir el mideyi tutmuş sıkıp sıkıp bırakıyor. Avuç içleri başlamış ufak ufak karıncalanmaya. Bir yandan da yeni yıkanmış çamaşırlardan hafif bir deterjan kokusu geliyor. Camlar buğu tutmuş. Banyo yapmak da lazım.. Üstelik pazar diye anne de “ev pizzası” yapmamış mı... O yenilen hamurişleri, içilen ayranlar bir güzel uyku getirmemiş mi?Allahım nasıl yetişecek o kadar ders? Nasıl çalışılacak matematik sınavına? Niye cumadan bitirilmedi ki ödevler...Hayır ama en kötüsü bu değildir. En kötüsü şudur: O gün saatler geri alınmıştır. Zaten giderek kısalan günler işte o pazar jet hızıyla kısalmıştır. Yaza, sonbahara dair her şey kati olarak bitmiştir. Kara, ıslak ve depresif günler başlamıştır artık. Derin bir kışın içine girilmiştir ve çok uzun zaman sonra geri gelecektir aydınlık güzel günler...Her şeye razı olabilirdim tek saatler geri alınmasın. Akşamların daha erken gelmesi kadar iç karartan, durduk yerde mutluluk bozan, neşe kaçıran ne vardır ki şu dünyada? Seven var mıdır hep merak ederim. “Oh ne güzel beş demeden ortalık kararıyor” deyip bundan mutlu olan? Ben tanımadım. Bana sorsalar kış gelince tam tersi saatler bir saat öne alınsın derdim. Dünyayı buna ikna etmeye çalışırdım. Günü ne kadar geç batırırsak o kadar iyi olmaz mıydı? Daha mutlu insanlar olmaz mıydık?Emin olun olurduk. Başımıza ne geliyorsa karanlık günler yüzünden geliyor. Bugünden itibaren akşamlar artık daha erkek gelecek. Beş dedin mi ortalık kararmaya başlayacak. Anneler sofrayı daha erken kuracak. Babalar eve daha telaşlı gelecek... Çocuklar daha erken çekilecek odalarına... Belki başka ailelerde, başka insanlarda bu kadar kötü tezahür etmiyordur ama ben sevmiyorum. Hakikaten mutsuz oluyorum. Elektrik tasarrufu olayını da hiç anlamamışımdır. İleri alınarak mı tasarruf ediyorduk geri alarak mı, esas saat kış saati de biz yazın mı işi bozuyorduk yoksa kışın mı bozuyoruz... Kafamın hiç almadığı hadiseler. Ayrıca dünyada kalkmamış mıydı bu? Ve ayrıca biz de kaldırmamış mıydık bu uygulamayı? Kim niye gene geri koydu?***Sonra okudum Wikipedia’dan. Esas saat kış saati imiş, yazın enerji tasarrufu yapmak için bir saat ileri alınıyormuş. Kış gelince gene esas saate dönüyormuşuz... Dünya kadar etkisi varmış insanlar üzerinde saatlerle oynamanın. (Sadece bir tanesini söyleyeyim: 2008 İsveç’te yapılan bir araştırmaya göre yaz saatine geçtikten sonraki ilk üç günde kalp krizi geçiren insan sayısında dikkat çekici bir artış oluyormuş. Tekrar kış saatine geçildikten sonraki üç günde ise kalp krizi geçirenlerin sayısında dikkat çekici bir azalma oluyormuş..) Dönmesek olmaz mı? Tüm dünya hep yaz saatinde kalsa olmaz mı? Saati icat eden biziz, niye kendi icat ettiğimiz şeye böyle tuhaf bir şekilde esir oluyoruz?Teklifim şu: Madem bir saatlik fark fazla geliyor o vakit tüm dünya sadece yarım saat ileri gitsin. Hem ilericiler hem gericiler mutlu olsun.

Devamını Oku

Sağlığa yürüyüş projesi

23 Ekim 2009

Annemi bundan 9 yıl önce, bir sonbahar günü, kanser yüzünden kaybettim...57 yaşındaydı...Annem çok güzel bir kadındı. Gençliğinde, süslenip püslendiği zaman insanlar dönüp dönüp bakarlardı. Çok gurur duyardım onun güzelliğiyle. Benimki gibi güzel annesi olmayanlar için üzülürdüm. Annem güzelliğini kaybetmeye fırsat bulamadı. 54 yaşında idi meme kanseri teşhisi konulduğunda. Teşhis konulduktan bir gün sonra ameliyat oldu... Oldu ama geç kalınmıştı. Kanser lenf bezlerine çoktan sıçramış..Üç yıl mücadele etti. Üç koca yıl... 30 yıla bedel bir üç yıldı. Çektiği acıları düşündükçe hâlâ içim sızlar, ağlarım. İnanın hiç ama hiç kolay bir tedavi değil kanser tedavisi. Biz başaramadık. Kanser 1,5 yıl uyuduktan sonra tekrar kendine gelip karaciğerine sıçradı. Ve karaciğerinde tekrar nüksettikten bir yıl sonra da bir sonbahar günü vefat etti... Her ölüm erkendir gerçi ama annemin ölümü (en azından benim için) cidden çok erkendi. 6 ay önce teşhis konsaydı yine ameliyat olacaktı belki, yine kemoterapi olacaktı belki yine acılar çekecekti belki ama şu an benim yanı başımda olacaktı. Ve ben onu kraliçeler gibi yaşatabilecektim. Annemi en güzel tatillere, en güzel lokantalara, en güzel filmlere götürecektim. Ne yazık ki ben belimi doğrultamadan gidiverdi. Onun emeklerinin karşılığını vermeme fırsat vermedi... ***Annem bu kadar genç yaşta ölmek zorunda değildi. Annem geç teşhis konduğu için öldü. Meme kanseri, akciğer kanserinden sonra en sık rastlanan kanser türü.Fakat erken teşhis edildiği zaman büyük oranda (yüzde 96) tedavi edilebilen bir hastalık aynı zamanda. Fakat bu bilinç yeterince gelişmediği için Türkiye’de binlerce kadın erken yaşlarda hayatını kaybediyor. Her kadın meme kanseri geliştirme riskine sahip. Nedenleri tam olarak bilinmiyor. Kalıtımsal da olabiliyor ailede başka bir kadında olmadığı halde de gelişebiliyor. Özetlersek: Her sekiz kadından biri hayatının belirli bir zamanında meme kanserine yakalanıyor. Yani: Piyango çok rahat size de düşebilir. Paranoyak olmayalım ama dikkati de asla elden bırakmayalım. Doktora görünmekten kaçınmayalım. Hele de anne, kız kardeş gibi ailede başkasında meme kanseri vakası varsa mutlaka doktorun söylediği sıklıkta muayene, mamografi veya ne lazımsa onu yaptıralım. ***Tüm bunların niye söylüyorum? Çünkü bu konunda içim çok ama çok buruk. Muayenelere, tetkiklere rağmen kanserin teşhis edilmediği durumlar da oluyor elbette ama bu ihmali gerektirmez. Pazar günü, İstanbul’da, Beşiktaş Ortaköy arasında saat 11’de Avon’un düzenlediği bir yürüyüş olacak. “Avon’la Sağlığa Yolculuk” adını verdikleri bu yürüyüşle meme kanserinde erkek teşhis konusunda dikkat çekilmek isteniyor. Zira bir çok kadın bunu ya bilmiyor ya da bildiği halde önemsemiyor. Ama önemsemek gerekiyor. Başınıza geldiyse (benim gibi) insanlara bunu durmadan söylemek gerekiyor. Ne olacak ki yürümekle demeyin. Bugüne kadar bu yürüyüşlerin de sayesinde 1 milyon 200 bin TL üzerinde fon toplandı. Bu fonla 23 ilde 6 bin 500 kadına ücretsiz mamografi çekildi, şüpheli görülen 1200 kişiye ek teşhis sağlandı, 5 hastaneye mamografi cihazı bağışlandı. Ayrıca bu yılki yürüyüşün ardından Emre Altuğ konseri de var Ortaköy meydanda. Bu arada meme kanseri ücretsiz danışma hattı 0 800 3149999. Yine bu yürüyüşler sayesinde Türk Kanser Savaş ve Araştırma Kurumu iş birliği ile hizmete girdi..Haberiniz olsun istedim..

Devamını Oku

Hakikaten bitiyor mu?

21 Ekim 2009

Günlerdir kendime şunu soruyorum: Kendimi bildim bileli süren bu kirli savaş hakikaten bitiyor mu? Hakikaten silahlar bırakılıyor mu? Cidden sona eriyor mu kan dökümü?Bu gördüklerim bu duyduklarım gerçek mi? Daimi barış gelebilecek miydi bu ülkeye? Mayınlar bundan sonra patlamayacak, bombalar atılmayacak, kurşunlar sıkılmayacak mı gerçekten?Doğu gitmekten korkulan yer olmaktan çıkacak mı?Daha önce girmemize izin verilmeyen Dağlıca’ya mesela artık gidebilecek miyim? Ülkemin her karışında güvenle, şüphe uyandırmadan, aranmadan, durdurulmadan dolaşabilecek miyim?Unutulabilecek mi karşılıklı çekilen acılar? Nefretler söndürülebilecek mi?Barış içinde büyük bir ülke olabilecek miyiz?Karşılıklı kabul edebilecek miyiz hatalarımızı?Ve karşılıklı birbirimizi affedebilecek miyiz? Yoksa.. Yoksa tüm bunlar birer aldatmaca mı? 6 ay (veya 6 hafta veya 6 gün) sonra bir yerlerde yine bir bomba patlayacak, yine onlarca insan ölecek, o yaptı bu yaptı denecek ve biz yine eski düzenimize mi döneceğiz?25 yılın üzerine bir 25 yıl daha mı eklenecek? ***Ahmet Altan evveli gün “Barışa alışmak” diye bir yazı yazdı. 25 yıldır savaş içinde olan bir ülkenin insanlarının savaş müptelası olduğunu, barışa alışmanın zor olduğundan söz etti. Medyanın olan bitene kayıtsız kalmasının nedenin bu müptelalık (ve tabii biraz da aymazlık) olduğunu söyledi. Mesele savaş müptelası olmak değil. Ben bırak müptelası olmayı 25 yıldır savaşa bile alışmış değilim. Bu ülke için tek istediğim barış. Herşeyin barıştan sonra geleceğine inanan bir insanım.Fakat her şey o kadar hızlı oluyor ki insan inanmakta zorluk çekiyor. İki gün gazete okuma, üç gün televizyon izleme ipin ucu tamamen kaçabiliyor. O kadar kaçıyor ki üçüncü gün eline gazete aldığın zaman bu bir Türkiye gazetesi mi diye şaşkınlıklar içinde kalıyorsun. Olup bitene inanamıyorsun. Hazırlıksız yakalanıyorsun. Ve ne düşüneceğini bilemiyorsun. ***Hakikaten bitiyor mu?Bu pis savaş cidden bitiyor mu? Bu savaştan kar eden şeytanların da ipliği pazara çıkacak mı gerçekten?Kim kimdir bilebilecek miyiz?Tüm gerçekler, tüm günahlar ve sevaplar ortaya çıkacak mı?Defterler açılacak mı?***Tam bu yazıyı yazarken Hakkari Çukurca’da askeri üsse 10 havan mermisi atıldığı haberi geldi.6 ay değil, 6 hafta değil 6 gün bile geçmeden. Tekrar soruyorum:Olabilecek mi gerçekten?Savaş bitebilecek mi?Savaşın son çırpınışları mıdır bunlar?

Devamını Oku

Ben de dağdan inmek istiyorum

20 Ekim 2009

Dün gece uyumadan önce nefis bir konu geldi aklıma. Hah dedim, yarın yazacağım yazı hazır. Bundan daha iyi bir konu olamaz. Konuyu dakikalarca kafamda evirdim çevirdim. Sonunda nefis bir kurgu yaptım. Şu cümle ile başlayacak, şu fikirle devam edecek ve sonu da yemeğin üzerine tatlı etkisi yaratan şu fıkra ile bitecek. Kendimi tebrik ederek mutluluk içinde uykuya daldım.Şu an ertesi gün ve ben konuyu tamamen unutmuş durumdayım. Tamamen ciddi bir konu muydu tamamen matrak bir konu muydu onu bile hatırlamıyorum. Kırıntısı bile kalmamış. Fakat ne saçmadır ki sonuna ekleyeceğim fıkrayı gayet net hatırlıyorum. Kelimesi kelimesine hem de. Normal bir beynin konuyu hatırlayıp sonuna ekleyeceği fıkrayı unutmuş olması gerekmez miydi?Ne yapacağım şimdi ben o fıkrayı bilmiyorum. Elimde boşta bir adet fıkra var. Ama sonuna ekleştireceğim bir konu yok. Üstelik fıkra da hafif edepsiz bir içeriğe sahip iyi mi. Yani tek başına anlatırsan sapık damgası yiyebilirsin pekala.. Halbuki konuyla birlikte anlatırsan öyle olmuyor.***Yazarlık cidden saçma bir iş. Yani benim gibi zaten üç beş beyin hücren varsa onlar da işte böyle uykudan önce aklına (üstelik fıkrasıyla) gelen konuyu hatırlarken gidiyor. Ne yapıyorsun bütün gün diye sordu geçen gün ablam. Cevap veriyorum: Bütün gün ve gece konu arıyorumEn ama en sinir olduğum laf da şu: “ Bu memlekette konusuz kalmak mümkün mü canım. Her yer yazı konusu kaynıyor...” Yok ya!... Sen de yaz bakalım 365 gün, sen de oku bakalım günde en az 56 köşeci, sonra bak bakalım yazılmamış, ellenmemiş, kurcalanmamış tek bir konu kalmış mı.. Her gün birbirinin aynı, birbirinden sıkıcı, birbirinden bayıcı yazılar yazmak istiyorsan o başka tabii. Var öyle yazarlar. 30 yıldır aynı yazıyı yazıyorlar. Her gün aynı iç bayıcılıkla, aynı “ah ah...” tonlamasıyla... ***Bu arada dayanamayacağım dostlar...Fıkra da şu idi: Adamın biri nefis bir sosis fabrikası kurmuş. Bir taraftan canlı ineği sokuyorsun, bir taraftan sosis çıkıyor. Öyle otomatik, öyle steril, öyle el değmeyen, öyle şahane bir sistem.Adamın da hayli aptal bir oğlu var. Fakat adam da istiyor ki fabrikanın başına oğlu geçsin. Ha bire getirip getirip gezdiriyor oğluna fabrikasını. Ve lakin oğlanın kafası bir türlü basmıyor. Gene böyle bir ziyaret sırasında oğlan oraya buraya bakıyor ve şu soruyu soruyor: “Baba inek sokup sosis çıkarıyoruz. Peki sosis sokarsak ne çıkıyor?” Adam sinirlenip şöyle cevap veriyor: “Tecrübelerime göre senin gibi bir gerizekalı çıkıyor.” ***Ben size demiştim. Durduk yerde fıkrayı anlatınca saçma oluyor ama yemin ederim konuya cuk oturuyordu. Fakat şimdi daha fena bir şey oldu. Fıkrayı yazıya dökünce kendi ruh sağlığıma dair şüphelerim doğdu birden. Böyle bir fıkrayla ilintili ciddi veya gayri ciddi bir konu olabilir mi yahu dünya üzerinde? Varsa bile normal bir insanın konusu olabilir mi bu? Allahım! Delirmek üzere olabilir miyim? Bu arada ben fıkrayı ekleştirecek konumu ararken yan masada hararetle Habur sınır kapısına gelen ve tutuksuz yargılanmak üzere salıverilen PKK’lılarla ilgili konuşuyor birileri. Anladığım kadarıyla bu hadiseye “ay ne güzel, barışa doğru koşuyoruz” şeklinde bir tek Taraf ve Radikal gazetesi yazarları bakabiliyor. Bildiğiniz halk ise hadiseye “görülmemiş rezalet, duyulmamış skandal” olarak bakıyor. (Ben nasıl düşünmem gerektiği konusunda henüz karar vermedim zira hala konumu hatırlamaya çalışıyorum..) Biri çok komik bir laf etti. “E o zaman beni de dağdan indirsinler. Ben de dağdan inmiş olayım ve mesela bir işadamı olarak bankalara olan bütün borcumu silsinler. Alacaklarımı da bir zahmet toplayıversinler. Ayrıca bugüne kadar kalbini kırdığım kim varsa onlar da affediversin beni. Ben böyle tek tek arayıp alacak istemekten ve özür dilemekten çok sıkıldım. Toptan oluversin. Ben de dağdan inmiş olayım..” Sabahtan beri edepsiz fıkrasının konusunu düşünen biri olarak “dağdan inme” senaryosu çok hoşuma gitti. Son zamanlarda arkadaşlarının kalbini istemeden kırmış biri olarak buradan ilan ediyorum. Yarın 16.56 itibarıyla dağdan ineceğim. Beni lütfen affedin.

Devamını Oku

450 bin dolar lazım. Var mı vermek isteyen?

18 Ekim 2009

Yoktur elbette. Benim okurlarım arasında kenarda 50 bin lirası olan bile yoktur tahmin ediyorum. (Fakir fukara yazarı MT)Mevzu şu: Bobi’mize bildiğiniz üzere ev arıyorduk. O kadar yazdık, o kadar reklamını yaptık lakin BİRRRRR taneniz bile Bobi ile ilgilenmedi iyi mi! “Bir fotosunu görelim bakalım, neye benziyormuş” diyen bile olmadı. Şok edici bir ilgisizlik, sinir bozucu bir alakasızlık. Aşk olsun. Hakikaten aşk olsun. Kalbim kırıldı haberiniz olsun. Okura kalırsak acımızdan öleceğiz belli ki... (Hem fakir hem hayvan sevmez...)Sitem faslından sonra konumuza dönecek olursak: Bobi’mize Ayvalık’tan canım bitanem otelcimiz Meliha Hanım sahip çıktı. Kendisi Ayvalık Günebakan Taliani Otel’in dünya tatlısı sahibidir. Küçük Oteller Kitabı’nda da yer alır ve biz kendisini pek ama pek çok severiz. Yolumuz komple başka yere doğru iken, rotamızı Bodrum’dan Ayvalık’a çevirdik. Ayvalık’a gelmiş ve köpeğimizi de emin ellere teslim etmişken Cunda’ya geçmezlik etmedik bittabi. Sonuç: Cunda’yı yeniden ve yeniden sevip hayatımızın bir dönemini illa ki burada geçirmeye karar verdik. Adalı olmak, bir kayık sahibi olmak, sahildeki kedilerin her birini tanımak, Taş Kahve’de yaşlılarla kavga gürültü okey oynamak, yolda esnafla selamlaşa selamlaşa yürümek, sonra en güzel papalina tavayı kim yapıyor bilmek, sonra mevsiminde zeytin toplamak, sonra yılın en güzel zeytinyağını seçmek, sonra Bekir Coşkun’a komşu olmak, Bekir Coşkun’a komşu olup her sabah evinin önünden göbeklerimizi kaşıya kaşıya geçmek, (oysa şimdiye kadar hiç AKP’ye oy vermedik, hatta en çok da CHP’ye vermişizdir) sonra bisikletle Ayvalık’a gidip gelmek, sonra ot toplamaya çıkmak, onlardan nefis meze yapmak..İşte klasik hayaller...Sonra karşımıza en az 200 yıllık, kocaman enfes bir taş ev çıktı. Bahçeli mahçeli pek güzel. Üzerinde de kocaman bir satılık yazısı... Ben sonucu aşağı yukarı tahmin ediyordum tabii ama Manita Bey umudunu hâlâ yitirmemiş bir genç olarak aradı. Kibar bir bey, kibar kibar 450 bin dolar dedi. Ne ediyor 450 bin dolar? Aşağı yukarı 700 bin TL. Pee...700 bine alacaksın üzerine bir de o kadar restorasyon parası koyacaksın.. Bu arada da en az 5 yıl Anıtlar Kurulu’ndan proje geçirmeye kalkacaksın.. Pee oğlu pee... Allahım niye böyle? Parası olanın zevki olmaz, zevki olanın parası olmaz. Şart mıdır böyle olması? Ev orada çürür, sen burada çürürsün, sevenler birbirine kavuşamaz bir türlü...Yok mudur bunun bir çaresi? Ne banka kredi verir, ne zengin el atar, ne devletin umurudur, ne mal sahibi insafa gelir... Biz idealleri olanlar daima yutkunmak zorunda mıyız? Hayatımın özeti bu mu olacak? Yok mu bir bilen? Para ve bobi sevginiz yok anladık, bari fikir verin. 450 bin dolar nasıl kazanılır...

Devamını Oku