Vatan satılık değil de yakılmalık mı?

6 Ekim 2009

Dün sabah Taksim’de üstelik de Beyoğlu’nda işim vardı. Önlemimi, İstanbul’un (İngilizlerden) Kurtuluş törenlerine göre almışım ama doğrusunu söylemek gerekirse İstanbul’un (Türkler tarafından) yakılıp yıkılış törenlerine göre almamıştım. Taksim’deki korkunç hengameden sadece 1 dakika ile kıl payı kurtulduğuma hâlâ inanamıyorum. Kendimi zor bela bir taksiye atıp gazeteye gelirken askeri müzenin önünde şöyle bir şey gördüm: İki genç, başlarına gaz maskesi takmışlar, hatıra fotoğrafı çektiriyorlardı. Önce sevimli geldi. Herhalde dedim gaz maskeleriyle yürüyüş yapacaklar. Yürürken biber gazını da bir şekilde protesto edecekler. Meğer esnafının canına okumakmış bütün dert. Esnafın canını okurken üstlerine biber gazı sıkılacağından tabii önlemlerini almışlar ama hani henüz sopayı yememişken de fotoğraf çektiriyorlar. IMF’yi protesto etmenin dükkanların camını indirmekle, ortalığın altını üstüne getirmekle, esnafın alın terini heder etmekle, milletin ödünü kopartmakla ne ilgisi var? O, elli kuruşa Zambo çikolata satıp evinin ekmeğini çıkarmaya çalışan esnaf mı IMF’yi ülkeye çağırdı? Veya yanındaki zavallı çekirdekçi mi? Ayrıca bu IMF, işgalci İngiliz kuvvetleri midir? Biz davul zurnalya çağırmadık mı, biz yalvarmadık mı aman toplantınızı burada yapın diye... Neyi niçin protesto ettiğinizi biliyor musunuz? Tek bir satır biliyor musunuz bu IMF nedir diye? Dünyaya faydası zararı ne olmuştur öğrenci işi hamasi çiziktirmeler dışında bir şey alıp okudunuz mu? Maksat polisle kavgaya tutuşmak mı IMF politikalarını protesto etmek mi belli değil. Gaz maskesiyle hatıra fotoğrafı çektiren iki tipi görünce anladım ki canları bildiğin kavga istiyor Bildiğin kavga, bildiğin sopa, bildiğin itişip kakışma. Zekice protesto böyle mi olur? Hiç mi aklınıza sapanla polise bilye atmak, banka camı indirmek, esnafın dükkanının dağıtmak dışında bir şey gelmiyor?Bir Allahın kulu da “Başka bir şey yapalım. Böyle yaparsak bu polis muhakkak surette sopalayacaktır bizi” demiyor mu? Bir Allah’ın kulu da oturup daha nasıl etkileyici ve inandırıcı oluruz demiyor mu?Hayır. Güdük memleketimin güdük protestosu. Sonuç: Adamcağızın biri ambulans gelemediği için kalp krizinden vefat etti. Binlerce liralık zarar ziyanın yanında en kötüsü: Protesto hakkının suistimal edilip bednam edilmesi. Beyoğlu’nda dükkanı olup da “aman iyi ki protesto ediyorlar, aman iyi ki bizi felaketten kurtarmaya çalışıyorlar” diyen tek bir kişi olduğunu sanmıyorum. *** “Genç Sivilleri” işte bu nedenle seviyorum. Geçen 1 Mayıs’ta yaptıkları tek kelimeyle ŞAHANE bir protestoydu. 32 yıl evvel halka ateş açılan otel penceresinden “1 Mayıs 77’de buradan ateş edenler bulunsun” diye dev bir pankart sarkıttılar. Bu eylemi yapabilmek için de bir gün evvel otel odasına yerleştiler, sakin sakin kaldılar, ertesi gün millet meydana toplanınca da pankartı asıp, sıvıştılar. Kimseye zarar vermeden, kimseyi incitmeden. Üstelik hedefi de tam 12’den vurarak. Üstelik konaklama parasını da vererek. Yani otele de zarar vermediler. Akıllı protesto işte budur. Akılda kalan da budur. ***Polis orantısız güç kullanmıştır ayrı mesele. Her zamanki gibi olayları yönetememiştir, yaşla kuru bir arada yanmıştır yine ayrı mesele. Fakat böyle olacağını bile bile aynı şeyi yapmak nasıl bir zeka ve niyetin ürünü? “Vatan satılık değil” diyorsunuz iyi güzel ama “vatan yakılmalık” mıdır? “Vatan paramparça” edilmelik midir? Vatan, camları inesi, esnafını ağlatası, milletin ödünü koparası bir yer midir?Bu mudur memleketi hesapça kötü yola sokan IMF’yi protestonuz?

Devamını Oku

Aklı karışık savcı

4 Ekim 2009

Radikal gazetesi haberi:“Kürt açılımı hakkında Milliyet gazetesinde yayımlanan söyleşisi nedeniyle Hülya Avşar hakkında soruşturma başlatan, ardından ‘jet takipsizlik’ kararı veren Bakırköy Savcısı Ali Çakır, gerekçeli kararını açıkladı.” Avşar hakkında ‘Halkı kin ve düşmanlığa sevk etmek’ suçlamasıyla başlattığı soruşturmayı jet hızıyla bitiren Savcı Çakır, ‘bildiri gibi’ gerekçeli kararında şu değerlendirmelerde bulundu: UTANILACAK BİR DÖNEM YOK: “Türkiye gibi çoğu toplumda bir yapı ortaya koyan uluslararası sistemin kurduğu önceki denge, halka düşmanlık ve çatışma tohumları ekerek ve nihayetinde atomize birimler haline gelmelerini sağlayarak bozulmak istenmektedir. Tarihte Anadolu insanının utanacağı hiçbir dönem ve olay olmamıştır.” MÜCADELEYE DEVAM: “Her türlü eziyete katlanmış olduğu halde emperyalizmin önünde baş eğmeyen Türk halkı, yine onuru ile ekonomik kırılganlık, umutsuzluk, çaresizlik ve halkın birbirine yabancılığıyla işletilmek istenen bu sürecin önünde mücadele etmelidir.” AVŞAR DÜŞÜNCESİNİ AÇIKLADI: “(Avşar’ın) Güncel bir konunun düşünce özgürlüğü kapsamında ele alınarak görüş ve düşüncesini açıkladığı sonucuna varıldığı; demokratik ülkelerde; basının denetim, uyarma, eleştirme ve gerçekleri açıklama hürriyetini kullanırken, düşüncelerin sert bir üslupla açıklanabileceği gibi, alışılmışın dışında yayın yapılabileceği “ AİHS” hükümleriyle “ AİHM” kararlarında güvence altına alınmıştır.” ÖCALAN’IN SAĞLIĞI: Gerekçeli kararda Hülya Avşar’ın “Öcalan’a acırım” cümlesini destek amaçlı söylemediği, psikolojik anlamda bu kişinin sağlıklı olmadığını düşündüğü için ironi yaptığını belirttiği anlatıldı.” ***Anladığım kadarıyla bazı savcılarımızın içinde aşırı milliyetçi Yeni Çağ gazetesinde köşe yazarlığı yapma ukdesi yatıyor. Cümlelerin ve ifadelerin güzelliğine, edebiliğine, ultra milliyetçiliğine, “Şu Çılgın Türkler” etkisine bakar mısınız! “Her türlü eziyete katlanmış olduğu halde emperyalizmin önünde baş eğmeyen Türk halkı, yine onuru ile ekonomik kırılganlık, umutsuzluk, çaresizlik ve halkın birbirine yabancılığıyla işletilmek istenen bu sürecin önünde...” Hülya Avşar’ın ifade özgürlüğü ile her hangi bir ilgisi var mıdır bu ifadelerin? Yok. Ve lakin ve maatteessüf bir köşesi olmadığı için, değerli fikirlerini ancak Hülya Avşar gibi bir ünlüyü dava edip “gerekçeli karar” adı altında kamuoyu ile paylaşabiliyor demek ki. Kendisini bu meşakkatli yoldan bir an evvel kurtarmalı bir gazete yönetimi. Daha kolay ve acısız yöntemler de var insanın kendisini ifade etmesi için... Ancak şiddetle merak ettiğim şudur: İdeolojisini işine bu kadar karıştıran kişilerin savcılık yapması uygun mudur? Türklerin tarihte utanacak hiçbir şey yapmadıkları iddiasıyla hareket eden bir savcının yargıya sağlıklı bir katkısı olabilir mi? Savcıların, insanları davalar (ve başlarına her tür çorabı örerken) biraz daha a-ideolojik, a-politik olmalarını beklemek çok mu fantastik bir beklenti olur? Kanunla mı yargılanıyoruz savcıların kendi şahsi düşünceleriyle mi?Bizler aslında kanuna aykırı gelmekten değil de tanımadığımız bir savcıya “aykırı” gelmekten mi davalanıp duruyoruz yoksa? “Halkı kin ve nefrete sevk etmek” dedikleri esasen “BENİ kin ve nefrete (ve mide spazmlarına)” sevk etmek olabilir mi? “Halk” dedikleri “kendileri” midir? Onların sözlüğünde “Halk: Ben” midir?Hani Aylin davasından da anladık ki “sağlam delil” aranmıyor tamam ama bir de savcıların tarih ve siyaset hakkında fikirlerini mi yoklamamız ve bilmemiz gerekiyor? Kanun, bu ülkede bir müzik aleti midir sadece? Yargı sistemi esasen savcı bey ve hanımların şahsi fikir arenası mıdır? Bilelim diye soruyorum... Değilmiş taklidi yapılıp tufaya gelmekten sıkıldım artık. Bu seferlik Hülya Hanımı lütfedip affetmiş ama mesela ben muhtemelen affetmeyecektir diye düşünüyorum. Devam etmekte olan birkaç davama bir adet de o eklesin, canı sağ olsun da en az “yandaş” veya “dinci” veya başka adlarla savcılar kadar ürkütücü değil midir bu? “Müslümanlar tarihte utanılacak hiçbir şey yapmadı” veya “Her türlü eziyete katlanmış olduğu halde emperyalizmin önünde baş eğmeyen Müslümanlar, yine onuru ile ekonomik kırılganlık, umutsuzluk, çaresizlik ve müminlerin birbirine yabancılığıyla işletilmek istenen bu sürecin önünde mücadele etmelidir..” denmesi hem de bir “gerekçeli karar” da nasıl olurdu?

Devamını Oku

Düşman unutur, devlet unutmaz

3 Ekim 2009

5 ay sonra, NİHAYET, arkadaşımız Aylin Duruoğlu ve aynı dava (Devrimci Karargah Örgütüne Üyelik suçu) nedeniyle tutuklu yargılanan 17 kişinin iddianameleri hazırlandı/hazırlanabildi.Özeti şu: Düşman unutur devlet unutmaz!Zira Aylin’in örgüt üyesi olduğuna dair kesin kanıt olarak ŞU sunulmuş: 1989 (bin dokuz yüz seksen dokuz!!!!) yılında, yani tam 20 yıl önce, 1 Mayıs gösterisine katılıp polise mukavemet etmekten gözaltına alınmak! Sonrasına hemen serbest bırakılmış, dava bile açılmamış aradan 20 yıl geçmiş.. Ama olsun. Katılmış ya, iki yüz bilmem kaç kişiyle beraber gözaltına alınmış ya... TC koşullarında yeter de artar.. Böyle “sağlam” bir kanıtı olmayanlar yansın.. Memleketimizde basit bir sabıkanın görüldüğü gibi 20 yıl hatırı var.Geçmişinde yaptığın her şey bir gün fitil fitil burnundan getirilir cumhuriyeti. “Ta 20 yıl önce belliymiş yani ne mal olduğu” denmeye getiriliyor her halde. 20 yıl önce, öğrenciyken, 1 Mayıs gösterisine katılmakla terör örgütü üyesi olmak arasındaki muhteşem bağlantı başka nasıl kurulabilir ki?!Gülünç mü? TC koşullarında değil. Zira aynı iddianame öbür sanıkların örgüt üyesi olduklarını kanıtlayan diğer deliller şöyle:KENDİ evinde çıkan parmak izi, duvardaki Che posteri, 1990’da üniversite öğrencisiyken basın açıklaması yapmak ve slogan atmak, Arapça belgeler, 1988’de kantinde İnsan Hakları Derneği pankartı asmak, borç para vermek, 1987’de “DİSK’e Özgürlük” diye slogan atmak ve en tuhafı: Doğu Perinçek’in genç teğmenlere verdiği iddia edilen “Aylin’i destekleyin” talimatı... Bu arada Aylin ve Orhan Yılmazkaya arasında bir telefon kaydına rastlanmadığı için bunu da şöyle açıklamış sayın savcı: “O kadar ustalar ki randevusuz bile buluşabiliyorlar!!” Buluşurlar. Ah ne marifetlidir onlar... ***Küçükken komşu teyzeye de kötü sözler etmiş diyorlar... Doğumu sırasında annesine de çektirmiş... İlkokul karnesinde bir “orta” sı da var diye biliyorum. 1985 yılında fen dersine de geç girmiş. Saçları da gereğinden fazla kıvırcık değil mi zaten? Hepsi kanıttır. Balık baştan kokar. Gösterilere katılmayacaksın! Slogan atmayacaksın.Borç vermeyeceksin.Kendi evinde parmak izi bırakmayacaksın.Kendi evine kız arkadaşını getirmeyeceksin.Che posteri de asmayacaksın. Filistinli olmayacaksın.Olsan da evinde Arapça bir şeyler bulundurmayacaksın. Telefonla konuşsan da konuşmasan da fark etmez. Konuşmaman da kanıttır. Yazman da kanıttır yazmaman da. Buluşman da kanıttır buluşmaman da. Nefes alman da kanıttır, nefes vermen de. Özetle: Bu ülkede yaşaman tek başına en sağlam kanıttır! Yaşıyorsan, ne yaparsan yap (veya yapma) aleyhine kanıttır. Hiç utanmayalım, arlanmayalım. Aylin ve diğer sanıklar hakkında kim şikayetçiyse çıksın ortaya. Tüm şikayetler bir bir serilsin ve eklensin iddianameye. Seinfield ve ekibinin son mahkemesi gibi olsun. Kalemimi kırmıştı diye ilkokul arkadaşı da dilekçe versin. Sınıfta çok soru soruyordu diye ortaokul öğretmeni de şikayet etsin.Eteğinin boyu iki parmak kısaydı diye lise müdürü de çıksın. Az çay içiyordu diye fakülte kantincisi de davaya dahil olsun. Kapıyı sert kapadı diye taksi şoförü de...Hepsi kanıttır. Çok sağlam kanıtlar hem de..

Devamını Oku

Modacılara muhtıradır! Dikkatle okusunlar bre!

30 Eylül 2009

Her elbise alışımda ziyaretine gittiğim bir terzi var Bahariye Caddesi üzerinde. Benim gibi altı ve üstü farklı bedenlerde olan insanlar için (doğal olarak) giysi üretilmediği için (halbuki Türkiye nüfusunun yarısından fazlası böyle) her aldığımı tadil ettirmek zorundayım. Üstü alta uydurmak diye özetlenebilecek sonsuz bir faaliyet. Alışveriş yapmayı en sevdiğim yer de Kadıköy olduğu için (İstanbul’un açık ara en güzel çarşı mahallesi) yılda en az 10 kere uğrarım Metin Beyciğime. Modanın beden üzerindeki acımasız terörü benim için bitmek tükenmek bilmeyen velut bir mevzu. Globalizm, moda denen illetle erkeği değil kadını vurdu. Terzim Metin Bey’in nefis bir aynası var. Adamı zafiyetteymiş gibi gösteren bir ayna. 32 bilemedin 34 beden oluyorum anında. “Metin Amca bu ne sahtekar bir ayna, ben bu kadar zayıf değilim” dedim, “iyi ki de değilsin” dedi hafif azarlar bir tonda. “Bir kadının olması gerektiği gibisin. Ne eksik ne fazla..”. İpliği iğneye geçirirken kafa işaretiyle de kendi kendini tasdik etti. Acı acı gülümsedim. Dünya niyçün Metin beylerden oluşmuyor? Niyçün ha!?Veya... Metin bey 72 yaşında olmak zorunda mıydı?Allahım dedim, benim 70 yıl önce doğmuş olmam gerekiyordu! Lafın güzelliğine bakar mısınız? “Ne eksik ne fazla. Bir kadının tam olması gerektiği gibi...” Biz kendi kendimize yaşar, Türkiye dünyaya neredeyse kapalı bir ülke iken, yani 70 yıl önce, benim gibiler kraliçeydi be kraliçe!İlk güzellik kraliçelerimizden Nazire Hanım 40 beden miydi neydi.. Tamam dönemin basını da dalgasını geçiyordu tombul güzellerimizle ama bal gibi kraliçeydiler işte! Birileri beğenip oyunu veriyordu. Onlar da kasım kasım kasılıyordu. (İlk güzellik yarışmalarını şimdinin en ciddi takılan gazetesi Cumhuriyet Gazetesinin düzenlediğini biliyor muydunuz bu arada? Yaa.. Nereden nereye...) Ben bile Nazire Hanım kadar değilim ama gel gör ki şimdi kapıcı karısı muamelesi görüyorum. 70 yıllık bir gecikmenin maliyetine bak... Peee.. Gerçi o zaman da şimdiki gibi car car ötemeyecektik ama ne gam! 40 bedensin ve Türkiye’nin en güzel kızı seçiliyorsun! Şimdi varsa yoksa “Şekerim on kilo fazlan var, haberin olsun..” Haberim var, evet.. Ne olacak!? Dövecek misin? Bu mudur?***Kimdir bunun suçlusu? Globalizm mi? Gey modacılar mı? Vogue dergisinin korkunç cadısı Anna Wintour mu? Türk genini İsveç bedenine sokuşturmak zorunda mıydık? Nereden çıktı bu 36, 34 hatta 32 bedenler? Niye büyük beden mankenleri çoğunluğu oluşturmuyor? Ayrıca onların adı niye “büyük” beden? “Normal” nereden “büyük” oluyormuş? Diğerleri “cılız” beden olsun. Birrrrrrrrrrrr tane modacı çıkmayacak mı defilesini tamamen 40 beden mankenlere yapacak olan?!Extra large firmalarından söz etmiyorum. Bildiğin Prada’lardan söz ediyorum. Hadi eskiler örümcek kafalı, kötü kalpli, kadınlardan nefret eden geyler... Genç ve mesela kadın tasarımcıların da mı aklına gelmez böyle bir devrim yapmak? Podyumda iri yarı kadınların kütür kütür ama gururla yürüdüğünü görmek hepimizi mutlu etmez mi?Oh be dedirtmez mi?Yüzümüzü güldürmez mi?O marka yüzyılın markası olmaz mı?Satış patlaması olmaz mı?Ve gerçek “kadın özgürlüğü” bu olmaz mı?SİZE SESLENİYORUM MODACI DENİLEN BAŞ BELALARI!!! Yeter artık!40 yaşıma Akdeniz tipi kadın olduğuma küfrederek girmek zorunda bırakmayın beni. Geri kalan 30 yılımı (veya artık ne kadar kaldıysa) “tercih edilen” “demode addedilmeyen” “modacıların favorisi” “herkesin özendiği” bir bedene sahip olarak geçirmek istiyorum. Hazır kriz var, bunu bir fırsat bilin. Değiştirin artık bu kafayı ve dünyayı. Yapıverin bir devrim! Bitsin bu çile. Yeterince azap çektik sanırım son 40 yıldır. Rahatlamak bizim de hakkımız.. Hadi.. Bekliyoruz. (Kadın haklarıysa al bu da bir kadın hakkı. Var mı itirazı olan?)

Devamını Oku

Çok utanıyorum çünkü köprü kullanıyorum

30 Eylül 2009

Sayın Başbakanımız şöyle demiş: “Köprünün daha adı duyuldu hemen karşı çıkıldı. Bugün karşı çıkanlar birinci köprüye de, ikinci köprüye de karşı çıkmışlardı. Ama, utanmadan sıkılmadan iki köprü üzerinden de seyahat ettiler. Şimdi, üçüncü köprüye de karşı çıkıyorlar” 23 tarafı denizle çevrili şehrimizde (The İstanbul) bizi önce kara yollarına, sonra da köprülere mahkum ettiler. Ve şimdi de o mahkum olduğumuz köprüleri kullandığımız için utanmamızı istiyorlar... Birine tek bir giysi verip sonra da utanmıyor musun her yerde bunu giymeye demek gibi bir şey bu. Deniz kenarında oturuyorum, deniz kenarında başka bir yere karadan gidebiliyorum ancak. Eğer başbakanımız utanmamızı istiyorsa içi rahat etsin, kendi adıma evet utanıyorum. 21 yıldır oturuyorum İstanbul denilen bu şehirde, bunun on yılı Anadolu Yakasında Erenköy’de geçtiği için en az 2000 kere köprüden geçmişimdir diye tahmin ediyorum. Emin olsun her geçişimde utandım, utanmaya da devam ediyorum.Bilhassa öğrencilik ve fakirlik zamanında otobüsler içinde (meşhur 112 ve 128 hatları) havasızlıktan gebermek üzereyken daha da utanıyordum. Hala da utanmaya devam ediyorum.. Beni buna mahkum ettikleri, medeni ülkelerde olduğu gibi şehri bir uçtan bir uca en fazla yarım saatte, hadi 1 saat olsun, metro ile kat edemediğim ve ister otobüs olsun ister otomobil, mecburen karbondioksit salan bir araç kullanmak zorunda olduğum için...Bu nedenle altımdaki ormanları harap ettiğim ve yok ettiğim için...24 saat tıkalı köprüler üzerinde saatlerimi, günlerimi, yıllarımı tükettiğim için...Herkesi araba almaya yönlendirdikleri için şehirde artık park edecek yer bulunmadığı için...Park etmiş araçlar nedeniyle yollar iyice daraldığı ve her mahalle arasında tam bir kaos yaşandığı için... İnsanlar tam da bu nedenlerle birbirinden nefret edip birbirlerine kin ve düşmanlık besledikleri için...Ve şehri yaşanmaz bir hale getirdikleri için...Evet utanıyorum... Köprüye ucuz pavyon efekti veren o ışıklandırma nedeniyle de utanıyorum ayrıca. Evet sonuna kadar utanıyorum.*****Köprüler nelere yol açar bilelim * 2. köprü çalışmalarının başladığı 10 yıllık süreç içinde sadece Anadolu yakasında, TEM otoyolunun geçtiği bölgede, orman niteliğini yitirdiği gerekçesiyle 11.856 hektar alan orman sınırları dışına çıkarılmış, yine aynı bölgede ormanlık alanlarda 3005 adet yeni orman suçu yaşanmış ve bu eylemler sonucu 461 hektar orman alanı yok edilmiştir. Bu alanlarda yaratılan cazibe sonucu 5.570 m2 orman alanı yatırım için çeşitli kişi ve kuruluşlara tahsis edilmiştir. 2. köprü ile birlikte sadece Anadolu yakasında ilk 10 yıl içinde toplam 17.155 hektar orman alanı geri dönülmez bir şekilde yok edilmiştir.* Ormansızlaşma, yalnız ekosistem ve tür kaybına değil aynı zamanda küresel sera gazı emisyonlarının %20’sine neden olmaktadır. ABD Enerji Bakanlığı tespitlerine göre; 1 hektar çam ormanı her yıl 10 tona yakın CO2 gazını emmektedir. Ortalama bir hesap ile 2. Köprü ile sadece ilk 10 yıl içinde yok olan 17155 hektar orman alanı; aynı zamanda 171550 ton CO2 gazının doğal döngüsü içinde depolanması yerine atmosfere salınımına neden olmuştur. Üçüncü köprü için de benzer sonuçlar kaçınılmazdır.* Yeni köprünün yapılması aynı zamanda bireysel motorlu araç kullanımının teşviki anlamına gelmektedir. Köprü, bir yandan neden olacağı ormansızlaşma, bir yandan da motorlu araç kullanımını teşvik ederek CO2 artışına neden olacaktır. Araştırmalara göre, Türkiye son yıllarda CO2 ve diğer sera gazı emisyonlarının artışında Dünyada ilk sıralardadır. Kyoto Protokolü’nü imzaladığı bu süreçte yapılacak 3. köprü ve benzeri planlanan yatırımlar Türkiye’nin sera gazı salınımının azalması yerine artmasına neden olacaktır. Sera gazı artışının neden olduğu küresel ısınma yakın zamanlarda ülkemizin çeşitli bölgelerinde yaşanan seller gibi felaketlerin de ana sebeplerinden biridir. (Doğa Derneği, TEMA, TÜRÇEK, WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) ortak bildirisinden)

Devamını Oku

İnsan neyle yaşar?

28 Eylül 2009

Deniz, kum, güneş, Bobi’nin kaybolma ve bulunma maceraları, Bodrum’un sonbahar rüzgarları, Cuma günü hemen evimizin arkasında çıkan maki yangını, hırsızlar iyi güzel de insan bir tek bunlarla yaşayamıyor. Tam da bu nedenle “İnsan neyle yaşar?” temalı bienali görmek için kalktık bir haftalığına İstanbul’a geldik. (Bienal: İki yılda bir yapılan sanat etkinliği)Kabul etmek gerek ki iyi soru: “İnsan neyle yaşar?” Ekmekle? Risottoyla? Bilgiyle? Cahillikle? Özgürlükle? Bağımlılıkla? Mutlulukla? Mutsuzlukla? Dayanışmayla? Rekabetle? Sinirle? İyimserlikle? Kıskançlıkla? Kötümserlikle??? Mutsuzluğu yaşam enerjisi olan insanlar tanıyorum ben. Es kaza mutlu oldukları anda ölecek olan insanlar. Hayattaki tek yaşama nedeni rekabet olan insanlar da tanıyorum. Tüm parlaklıkları bir rakibin varlığına bağlı olan..Veya sinirlenmediği vakit komaya girecek olan.. Bianel’e katılan sanatçılardan olsaydım Türkiye için cevabım çok keskin olurdu: “Çakmalıkla”. Esere de “Tutkuyla sevdiğim yalnız ve çakma ülkeme” ismini verirdim. Birbirinden farklı olmaktan bu kadar korkan bizden başka ülke var mıdır acaba dünya üzerinde? (Bu arada kitapçının birinde “Yalnız ve Güzel Ülkem” diye bir kitap gördüm geçenlerde iyi mi! Muzaffer Ayhan Kara Bey yazmış. Ve Nuri Bilge Ceylan’ın lafını alıp kitabına “çakmak” konusunda en küçük bir tereddüt yaşamamış. Kitabın konusu kolpacılık tarihi olabilir mi acaba diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Şimdi baktım internete: Hayır yakın geçmiş Türk siyasini anlatıyormuş...) ***Karaköy’deki Antrepo 3 binasına sanatçılar “İnsan neyle yaşar?” sorusuna ne cevap vermişler diye merakla gittik. Soruya tek direk cevap verenler galiba Canan Şenol ile Hans-Peter Feldmann olmuş. Canan Şenol anne sütü demiş ve ucundan süt damlayan iki memenin görüntüsünü hediye etmiş bize. (İşin ismi de “Çeşme”) Hans Peter ise içi kemirilmiş bir dilim ekmek koymuş beyaz bir kaidenin üzerine. ***Tabii maksat illa da soruya cevap vermek değil. Geçen senelerdeki kadar değilse de güzel işler de yok değildi. Bizi en etkileyen iş Miladen Stilinovic’in “Kimse görmek istemez” adını verdiği işti. İşin konusu şu: Dünyanın en zengin 3 kişisinin mal varlığı dünyanın en fakir 600 milyon kişinin mal varlığına eşit. Yani 3 zengin kişi 600 milyon fakirin malına sahip. Sanatçı ne yapmış peki? Karşılıklı iki duvarın bir tarafına ortasında bir adet 3 yazan büyükçe bir kağıt asmış. Karşı tarafta ise 200 milyon adet 3’ün yazılı olduğu binlerce kağıt koymuş. Kimisi duvarda büyük çoğunluğu yerde olmak üzere. Öbür en iyi iş “Errorist Enternasyonel” işi olmuş. Erorizm (hatacılık) yeni bir terim. Temellerini yanlışlıklar üzerinde kuran felsefe. “Hata gerçekliğin başlıca düzenleyicisidir. Başarısızlık mükemmelliktir, hata ise en uygun hamledir” diyorlar. Errorist de hata yapan kişi yani hepimiz. Arjantinli bir grup sanatçının 1997’de kurduğu bir örgüt. Her şeyle komple dalga geçiyorlar. Bienaldeki iş bir adet “error kabaresi”. Gidip görmeye değer. *****Bienalcilere bir iki hatırlatma * Rehberli tur iyi bir fikir, biz de katıldık ve yararlandık ancak rehberli turları bir buçuk saatte bir topluca yapmak yerine her yarım saatte bir yapsalar daha iyi olmaz mı? Gruplar birbirleriyle çakışıyor. * Kitapta indeks yok. Gezerken sanatçıyı bulup okumak imkansız.* Eserlerin yanında daha çok bilgi vermek gerekirdi. Sadece isim yetmiyor anlamak için. Rehberli tura mahkum bırakıyor insanları. Ki onların bazıları da doğruya doğru pek başarılı değillerdi... * Oturup soluklanacak bir kafe, hiç olmadı belli noktalara banklar konulabilirdi. İnsan yoruluyor.

Devamını Oku

İçlerdeki ev kadını aslanı

25 Eylül 2009

Her çalışan kadının gönlünde azılı bir ev kadını yatar” demişti pek yakın olmayan bir dostum. (Çaktırmayın, kim olduğunu hatırlamıyorum, inşallah meşhur bir yazar değildir..) Mesele şu: Dünyada iki tip kadın var. Ta başından beri çalışmak istemediğini, evlenip evde oturmak istediğini, çoluk çocuk büyütmek istediğini ilan etmiş, bütün planlarını buna göre yapmış, tez zamanda iyi bir koca bulmuş kadın ile...30 yıl boyunca bunun aksini söylemiş, kadın ille de çalışmalıdır, sırf parası için değil, özgüveni, zihinsel gelişimi ve çocuklarına örnek olması bakımından da iyidir çalışmak deyip har har da har har... Her allahın günü sabahın köründe kalkıp işine gücüne koşturup...Sonra bir gün “Yetti be! Çalışmak istemiyorum, evde oturup KEK yapmak istiyorum!” diyen kadın.. Özetlersek her kadın aslında ev kadını olmak ister ama kimisi bunu başından beri bilir kimisi çok sonra fark eder... Mesela emekli olduktan sonra.. Şöhret budalası bizim gibi tipler emekli de olamaz. (bkz: Ölene kadar yazanlar A.Ş.) Hayatı boyunca bir güncük bile çalışmamış kadınlar var... Tek bir liracık kazanmamış... Tek bir dakikacık “ işimden olursam nice olur halim/halimiz” diye kaygulanmamış... Rekabet denilen o korkunç çarkında içinde öğütülmemiş...Yaratıcı olacağım diye midesine kramplar girmemiş... Beynini geri zekalı bir söz gelimi müdür yüzünden patlatmamış...Patrondan “performans” azarı işitip üç gün üç gece uykusuz kalmamış... Şişmanlıyorum, yaşlanıyorum, çirkinleşiyorum, unutkanlaşıyorum, tamamdır benim işim dememiş...Lokantasına/oteline/dükkanına müşteri geldi gelmedi diye saçını başını yolmamış...İşçi çıkarmak zorunda kalmamış.. Borç almamış, borç vermemiş.. Banka hesabı bile açmamış.. Evet bunları tek güncük bile yapmamış kadınlar var. Elbette kocaları için endişelenmişlerdir ama ah yok mu o “Ahmet, Mehmet nasılsa bir yolunu bulup halleder” güvencesi?!?Ulan hepsi de mi mutsuz baba?! Beni böyle yetiştirdin iyi halt ettin. Babamın beyin yıkamaları yüzünden ( muhakkak surette okuyacaksın, muhakkak surette çalışacaksın, asla koca parası yemeyeceksin, katiyen başkasına muhtaç olmayacaksın, haysiyetini asla yerlerde süründürmeyeceksin, kendine sen bakacaksın, paranı kendin kazanacaksın vs vs) eve bakabilen koca denen kavramı bile gelişmedi bende.. Dünyada böyle güzel kocaların varlığını 30 yaşında falan fark ettim ben. Aaa eve bakabiliyormuş adamlar!?! Babam yüzünden (nasıl bir korku ve paranoya yarattıysa) 15 yaşımdan beri çalışıyorum. 15 yaşında Kuşadası’nda bir kazakçı dükkanında tezgahtarlık yapmış adamım ben! Tek bir tane satamadım ayrı.. Ama denedim. Dur duraksız 25 yıldır çalıştığımı fark ettim. Kendi param dışında kimsenin parasını yemediğimi, tek bir gün bile gelecek kaygısız yaşamadığımı, amaaan nasılsa o var diyemediğimi...Düşünürsek aslında çok acayip bir şey bu. Büyürse bakar diyeceğim bir çocuğum da yok.. Kendi kendimi mahkum ettiğim çok garip bir yalnızlık. Kızları büyütürken babam gibi yapmayın. Kocana güven gerisini merak etme sen demek ne kadar yalnışsa öbür türlüsü de yanlış. Tamam kızları okutalım, çalışsınlar falan da benimki gibi bir tek ağaç olma takıntısı da iyi değil. Bırakın güvenebileceği birileri de bulsun. Dünyada güvenilecek kocalar olduğunu da bilsin. Bir yere yaslanmak, en azından bir süreliğine çok da kötü bir şey değil.

Devamını Oku

O korkunç çizgi film

23 Eylül 2009

Yazmak isteğim konuyu beğenmedi “Başka şeyler yaz..” dedi bu sabah bayan kaplumbağa. Bayan kaplumbağa dediğim meşhur gizemli editörüm. Bayan da değil üstelik. Bay. Dahası sabah değil öğleden sonra dedi. Ve en önemlisi: O bir kaplumbağa değil! Ve lakin kafamı darmadağınık ettiği için bugünlük böyle anacağım kendisini. Musti denilen o korkunç çizgi filmi hatırlayan var mı? Veya şöyle soralım: 1967 ila 1974 arasında doğmuş ve Türkiye ülke sınırlarında büyümüş olup unutabilen? Kibar kedi (kediydi di mi?) Musti’nin şikayetçi Bayan Kaplumbağa ile olmayan maceralarıyla beyni yıkanmamış? “Günaydın” dedi Musti.“Günaydın” dedi Bayan Kaplumbağa. “Nasılsınız?” dedi Musti “Pek iyi değilim” dedi Bayan Kaplumbağa. Herkesi tek kişinin seslendirdiği ölümüne sıkıcı bir çizgi filmdi. Türk çocukları uyuşturmak için kasıtlı yapılmış bir şeydi herhalde. Yani akla başka bir şey gelmiyor. Fakat en tuhafı şuydu. Kedi-çocuk kibarlık öğretecek ya bize.. Bayan Kaplumbağa “İyi değilim” dedikten sonra Musti’nin “aa neyiniz var?” demesi lazım gelir ama nedendir bilinmez Musti her seferinde “iyi günler” deyip çeker gider. Bayan Kaplumbağa’yı öyle affedersiniz sap gibi bırakır ortada. Bu da hep takılırdı kafama. Bu kadar kibar bir kedi-çocuk bu noktada niye yaşlı kadın-kaplumbağanın sorunuyla ilgilenmez? Bu ölümüne sıkıcı çizgi filmin maksadı adabı muaşeret kurallarını öğretmek ise bu paradoksal durum nedir? (Tamamen yanlış da hatırlıyor olabilirim bu arada...) Korkunç morkunç dedim ama belki de devam etmesi lazımdı. İyi kötü asgari sosyal ilişkiyi öğretiyordu. Günaydın, iyi günler vs. En küçük yeğenimden henüz bunları duymuş değilim mesela. Yaş oldu 9 halbuki. (Yoksa sekiz miydi?) Gerçi suçlamamayım, ben de nefret ederdim “günaydın”, “teşekkür ederim” falan demekten. Bu lafları söylemektense hiç uyanmayayım veya kimse bana hiçbir şey vermesin isterdim. Kazık kadar olana kadar da bu kibarlık kelimelerinden ölesiye nefret ettim. Pek tabii Musti denilen o korkunç çizgi filmden de..Çocuklar niye böyle yapar bilen var mı? Kibar olmaktan niye hiç hoşlanmazlar? Bir teşekkürü bir günaydını niye esirgerler veya analarının zoruyla söyleseler bile niye iğrenerek, yüzlerini gözlerini yamultarak veya tıslayarak söylerler? Var mıdır bunun bir açıklaması? Bunu araştırmış bir pedagog, uzman psikolog mevcut mudur? Sonra, öyle olmayan çocuklar niye öyledir? Yapabilen niye yapabiliyordur yapamayan niye yapamıyordur? Yoksa bu sadece Türk çocuklarına has bir durum mudur? Sonra hepsi öğreniyor bunları. Öğrendik yani. Hoş büyüdükten sonra ne kadar öğreniyoruz o da ayrı bir bahis. Aynı otelde kalan ama birbirini tanımayan bütün Avrupalılar şakur şukur günaydınlaşırken bizim Türkler ancak 3. günde, o da yarım yamalak bir baş selamıyla başlarlar selamlaşmaya. Üç gün cool ve düşman takılmışlardır akşamında can ciğer kuzu sarması olmuşlardır o da ayrı konu. Ama ilk gün asla! Zırva bir araştırma gibi görünüyor ama muhakkak bir temeli vardır diye düşünüyorum. Selamlaşmakta bizler niye bu kadar tereddütlüyüzdür?Tanıyana kadar niye sokaktaki insan düşmanımızdır? Böyle olmasaydı trafikte mesela daha mı makul olurduk? 3 günlük bayramda binlerce kaza ve yüzlerce (110) ölü olmaz mıydı mesela? Hiç böyle baktık mı mesela?

Devamını Oku