Hülya Avşar’a dava açılmış. Milliyet Gazetesinde Devrim Sevimay’a verdiği mülakatta “halkı kin, nefret ve düşmanlığa tahrik ettiği” gerekçesiyle... Ah be gülüm... Kırk yılda bir “adam” gibi konuştun başına gelene bak. Hakikaten iyi bir röportajdı. Yarı Türk yarı Kürt Türkiye’nin en ünlü kişisinin söyledikleri bir devrim niteliğinde değildi belki ama ondan duymak açısından ilginç ve hatta umut vericiydi. Uzun bir röportaj, bulup okumanız lazım. Benim aklımda kalan o kibirli Hülya Avşar’ın iki kimlik arasında gidip gelirkenki masumiyeti, iki tarafa da kıyamaması, aidiyetsizlik gibi görünen iki aidiyetliliği idi. Bunu çok da hoş anlatmıştı. Çocukluktan girmiş çıkmış bugüne gelmişti. Bu dava nedeniyle röportaja tekrar göz atınca gördüm ki aaa, hay Allah, Türkiye Cumhuriyet’ine de dokundurmuş H.A. Hatalar tekrar yapılmasın demiş. Açılıp tekrar kapanırsan kıyamet kopabilir demiş. Offf.. Ne ağır laf etmiş değil mi? TC hata yapar mı hiç? Yapsa bile sana mı düştü söylemek?Galiba da mesele bu. Son son böyle bir trend var. Bu tarz lafları söylemeye bazılarının hakkı var bazılarının yok anlaşılan. Hülya Avşar’ın söylediklerinin çok daha fazlasını irili ufaklı yüzlerce köşe yazarı en büyük gazeteden en küçük gazeteye kadar her yerde binlerce kez yazdı. Bugün bile vardı bir yerlerde. Benim kıçı kırık yazılarımda bile daha ötesi ve ağırı var. Dava açılmadı. H.A.’ya açıldı. En göz önündekilere de dava açmak trendi var sanırım. Bülent Ersoy’u, Müjde Ar’ı, Aysun Kayacı’yı kaptırdık, Hülya Avşar’ı da biz kapalım. Sezen Aksu’ya da gelir yakında bir adet. Türk adaleti çalışıyor! İnsan ayrımı yapmıyor! Breh breh (Berthold) Brecht.. (Veya ünlüleri yakından görelim sendromu..)Ve hep aynı terane: Halkı kin, nefret ve düşmanlığa tahrik etmek, askerlikten soğutmak vs vs... Ne de hassas halkımız var... Oyun hamurundan beter. Her bir halttan etkileniyor. Üflesen nezle oluyor mübarek. Ben bir fikir tartışması sırasında fikrini değiştirmiş TEK bir Türk’e rastlamadım daha ama olsun. Savcılardan daha iyi bilecek değilim elbette. Ve lakin “göbeği kaşıtılırken”, “kafasına bidon geçirilirken” o kadar hassas kabul edilmiyor Türk halkı. Ve hatta “şehit olan her bir askere karşılık on Kürt öldürülebilir” denince de kin, nefret, düşmanlık aşılanmamış oluyor... Plan yapma plan şarkıları falan da tahrik edici addedilmiyor. Bilmediğimiz esrarengiz bir hassasiyet terazisi var herhalde odalarında pek sayın savcılarımızın. Kürt Dili ve Edebiyatı bölümünün açılması da reddedildi biliyorsunuz. Yaşayan Diller Enstitüsü diye tuhaf bir şey açtılar onun yerine. Onun içinde incelenebilirmiş Kürtçe. Gerekçe de şu: Türkçe dışında hiçbir dil anadili olarak okutulamazmış. Halbuki bu madde sadece ortaöğrenim için geçerli. Üniversitede bölümden söz ediliyor.Derin gerekçe: Tabii ki tahrik. Mardin’de, Diyarbakır’da bir üniversitede olup bitenden sanki geri kalanın çok da haberi varmış, olacakmış gibi. Bu arada Rusya’da Petersburg Üniversitesinde 1860 yılından beri bir Kürdoloji Enstitüsünün olduğunu biliyor muydunuz? Keza Fransa’daki Sorbonne Üniversitesinde de 1945 beri böyle bir kürsünün olduğunu ve bu kürsünün 1983’de enstitüye çevrildiğini?Peki İsveç’te 1977’den beri Kürtçe ana dili eğitimi yapıldığını? Ben çok tahrik oldum ama şimdi bundan. Yani öyle böyle değil. Gidip üç paket cips yiyesim geliyor ki bir Türk’ün kalp ve damar sağlığının tehlikeye girmesi söz konusu.. Petersburg ve Sorbonne Üniversitelerindeki o bölümlerin kapatılması için lütfen dava rica edebilir miyim acaba? Bu arada taş atan çocuklara ateş açan ve birinin ölümüne neden olan asker de ceza almadı. Orantısız güç kabul edilmemiş. Durum bunu gerektiriyormuş. Normalmiş. Kimsenin de bundan dolayı “tahrik” olmaması bekleniyor öyle mi? Bu tahrik metre biraz tuhaf çalışmıyor mu?
Dünyanın en güzel yağmuruyla çıkan dünyanın en sarhoş edici kokusuyla..Nasıl anlatmalı bilmiyorum. Bildiğim tek şey şu an anlatabileceğim şeyin sadece bu olduğu... Dağ başındayız yine. İki yıldır istediğimiz şeyi yaptık ve Ölüdeniz’e yarım saat uzaktaki Kabak koyunda kaldık. Şunu bilir şunu derim: İnsan yılda en az on gecesini açıkta geçirmeli. Hadi on olmasın, beş olsun. Hadi beş olmasın bir olsun. Ama illa ki olsun. Bir geceyi insan camsız, duvarsız, betonsuz, doğanın ta içinde geçirmeli. ***Yağmur güneş doğarken başladı. Usul usul yağdı bir süre. Sonra yedi buçukta hızlandı birden. Uzaktan gökler gürledi, hafif hafif şimşekler çaktı. Geceyi geçirdiğimiz çardağın içinde sevgilimle birbirimize iyice sokulduk. Çardağın bir tek üstü kapalı. Sağı solu önü arkası açık. Bir perde var sadece.Sonra yağmur damlaları hafif hafif yüzümüze vurmaya başladı. Döşeğin içinde biraz aşağıya kayıp sonbaharın bu ilk gününde battaniyelerimize sarındık. Sonra işte o koku başladı... O kadar güzel, o kadar baş döndürücüydü ki gözlerimi açıp onu GÖRMEK istedim. Evet kokuyu görmek istedim... Dayanamadım kalktım yerimden. Çuval bezinden yapılmış perdeyi açtım. Karşımda birden dimdik yükselen dumanlı dağı gördüm. Nefesim kesildi. “O kadar yakın mıydın sen?” dedim koca dağa. Baktım bir süre. Sonra gerisin geriye yatıp dağa baka baka o kokuyu iyice içime çektim.. *** Tek bir koku değildi. Kokuların karışımıydı. Bir buketti. Gözlerimi kapatıp tek tek ayrıştırdım. Üstümüzdeki kargı çatının kokusu, ıslanan ahşabın kokusu, nemlenen toprağın kokusu, yağmurun ezdiği kuru otun kokusu, gece boyu ısınmış yastığımın kokusu, sevgilimin uykulu teninin kokusu, yaz sonu kekiklerinin kokusu, duşun oradaki sabunun kokusu, yağmur altında kalan sivrisinek ilacının ambalajından çıkan alüminyumun kokusu, ıslanan saçımın kokusu, artık yıkanma zamanı gelen çamaşırlarımın kokusu, biraz ötede ıslanıp silkinen köpeğin kokusu, kanadını kurutan kuşun kokusu, zeytin yaprağındaki tozun bir damlayla beraber yere düşerken çıkardığı koku, taş fırında tutuşturulan odunların kokusu, çamların reçineli kokusu, dalgalı denizin, sabahın köründe kim bilir ne getirip götüren motosikletin uzaktan gelen egzozunun kokusu...Hepsi yağmurla coşmuş, çoğalmış, birleşmiş ve işte beni kendimden geçiren o kokuyu yaratmış.Parfüm yapabilseydim adını “Vazgeçişlerin Kokusu” koyardım. İnsanı çok şeyden vazgeçirebilecek, akabinde bambaşka sayfalar açtırabilecek kadar esrarlı bir koku. Sonra yağmur arkası kuşları ötmeye başladı. Veya bildiğimiz bir kuştu da yağmurdan sonra başka türlü öttüler de biz tanıyamadık. Sonra bir müzik yayıldı ortalığa. Ne olduğunu anlayamadığım harikulade bir müzik. Sabahın köründe böyle bir müzik nasıl olabilir? Dedim.. Belki de öldüm. Olamaz mı? Cennetin kokusu, sesi ve müziği de meğerse böyle bir şeymiş.. Sonra sevgilime baktım. Saçı sakalı karışmış yanımda yatıyor. Yok dedim ölmemişim. Beraber gitmiş olamayız. O iyi bir insan. Onun gittiği yere ben gidemem... Onun kadar iyi değilim çünkü. O zaman ölmediğimi anladım.. Gözümden iki damla yaş geldi. Bundan daha güzel hiç uyanmamıştım... ***Türkiye’nin içinde çok Türkiye var. Kabak koyu, bir çok bakımdan çok başka kafadaki insanların gelip yerleştiği, kampa benzer (ama piknik tüplü buzdolaplı halk tipi çadır kamplar aklınıza gelmesin) alternatif bir konaklama imkanının sunulduğu bir yer. Kurtarılmış bölge gibi bir şey. Türkiye’nin değişmek bilmeyen can sıkıcı gerçeklerinin dağları aşıp gelemediği bir koy. Çalışanlar gönüllü, gelenler bir başka tür gönüllü.. Hassas, titiz, ürkek, çıtkırıldımlara göre değil. Fakat bunlardan değilseniz ciddi büyük keyif alabilirsiniz.İrili ufaklı 10 küsur kamp var. Buranın Hilton’u (açık hava Hilton’u) diye görülen “Shambala”da kaldık biz. Sahibi Beyoğlu’ndaki Mono Bar’ın da sahibi olan Hulki. Enteresan bir insan. Odamızın (veya ne ise artık o.. Çardak, kerevet, yükselti..) ismi: “Tecrübe” idi. Hakikaten benzersiz bir “tecrübe” yaşadık. Kahvaltı ve akşam yemeği dahil 40 liradan başlıyor fiyatlar. Hoşunuza gittiyse web adresi: www.theshambala.com Tel no: 0252 642 11 47
Bin yıllık klişe. Köşeye giden yol, genel yayın yönetmeninin yatağından geçer. Nedendir bilinmez bu zırva sapan iddiayı da pek sever hem basın camiamız hem de milletimiz. Hadi okuru anlarım. Kızdığı zaman zırvalama hakkında sahip canlı türüdür o. Dilinin kemiği de yoktur, korkusu da yoktur, kalp kıracağını da hiç tahmin etmez. O yüzden aklına eseni der durur.. Yarın hoşuna giden bir yazı yazdın mıydı da senden iyisi yoktur.. Yanar dönerdir, kızarız da severiz de.. Hadi mesleğe yeni başlayanlar da desin. Onları da anlarım. Yol o kadar dikenli, o kadar meşakkatli o kadar aşılmaz gelir ki biri de “aaa kızım o öyle çalışarak olmuyor ki, yatarak oluyor” deyince de inanır saf saf.Hadi çoktan emekli olması gerektiği halde yazmaya devam eden (ama aslında 30 yıldır aynı yazıyı yazan) kişileri de anlarım. Yeni dünyayı anlayamaz, siyaset dışında yazılan yazıların okunduğuna bir türlü akıl sır erdiremez, yeni nesli de tanımıyordur o nedenle böyle der, diyebilir, diyor da. Fakat bazen de hiç ummadığın, aklı başında dediğin adamlar da gaza gelip yazınca tuhaf oluyor... (Bkz. Serdar Akinan. Can Dündar’ın fanfnu yakalanınca verdiği “aşk olsun basın, hanginiz yapmıyorsunuz ki” temalı bir orman çam devirdiği yazısı... Koleksiyoner genel yayın yönetmenleri mi istersiniz, basında köşe tutmuş kadınların hepsi genel yayın yönetmeniyle yatmıştır iddiaları mı...)Güzel cevaplar verildi elbette. Sevim Gözay, Rahşan Gülşan. Ahmet Hakan bile yazdı... Elbette bizler, yani gazeteci kadınlar bakire rahibeler değiliz. Türkiye’deki diğer kadınlar gibi meslektaşlarımızla olsun meslektaşımız olmayanlarla olsun arkadaşlık kuruyoruz, aşık oluyoruz, sevgili oluyoruz, hatta bazen evleniyoruz. Ve evet. Diğer tüm Türk kadınları gibi biz de sevişiyoruz. Ne onlardan daha fazla ne daha az. Gazete binasındaki tüm ilişkiler ahlaksız ilişkilerdir, kadın köşecilerin hepsi sırayla genel yayın yönetmeniyle yatmıştır, kadın olsun erkek olsun tüm gazeteciler menfaati için her şeyi yapan korkunç insanlar topluluğudur gibi tanıtılmayı da hak etmiyoruz. Ben yatarak köşe kapmış tek bir kadın yazar da tanımıyorum. Menfaat ilişkisi kurmak konusunda kadınlar mı daha ustadır erkekler mi derseniz de kusura bakmayın ama ibrem erkeklere doğru kayar. Maçtı, meyhane muhabbetiydi derken salgı, sevgi, yalakalık sık sık böyle tatlı tatlı karışır birbirine. ***Fakat bu iddiaya asıl cevap vermesi gerekenler kadın köşeciler değil genel yayın yönetmenleridir.Zira esas hakarete uğrayanlar onlardır. Böyle bir iddia ile genel yayın yönetmenleri hakkında çizilen tablo aynen şudur: Hastalık derecesinde seks düşkünü, iktidarını kadınları yatağa atmak için kullanan, her hangi bir zevki de olmayan, önüne gelenle yatan, seks dışında kadınlarla ilişki kuramayan, üstelik kendisiyle her yatana bir köşe verecek kadar da aptal, zayıf.. Bu mudur yani yeri geldiğinde Ertuğrul Ağbi, Sedat Ağbi, Fatih Ağbi, Mustafa Ağbi, Tayfun Ağbi, Reha Ağbi diye peşinden koştuğunuz genel yayın yönetmenleri hakkındaki düşünceleriniz? Hadi siz erkeklerin diyelim böyle tuhaf bir itişmeli kakışmalı ilişkiniz var da genel yayın yönetmenleri niye hiç cevap vermez böyle iddialara? Yani asıl okka altına giden onlar değil midir? Koskoca gazetelerin, televizyonların başında sapıklar mı var? Yıllardır bekler dururum ama kimsa cevap vermez. Haklarında böyle bir efsane dolaşmasından hoşlanıyor olabilirler mi acaba? Hiç hoşlanmasınlar ve bence artık hiç olmazsa biri bir cevap versin.
* En kötüsü zengin suçlu olmakmış. En büyük suçlu zengin suçlu. * Çocuğa acımıyorum ama ülkede binlerce cinayet işleniyor, binlerce katil var ve yüzlercesi kaçıyor ama sadece zengin çocuğu ilgimizi çekiyormuş. Çünkü zengin çocuğu hapse girince mutlu olacak insanlar. Bütün haksızlıkların intikamı zengin çocuğu hapse girince alınmış olacak. Yediği kazıkların, eksik aldığı maaşların, elde edemediği başarıların, kazanamadığı paraların, gidemediği yerlerin, yiyemediği yemeklerin, tadını alamadığı kadınların, yaşayamadığı hayatının acısı bu sayede çıkacak. Zenginin katili de züğürdün çenesini yoruyormuş.* Ve bir kez daha “öteki” (yani zengin olan, yani “tuhaf” aile hayatı olan, yani bizden olmayan) hep beraber lanetlenecek. Fakat en güzeli: Eşit olunacak! Zenginlikte değilse de sefillikte. * Alçak medya işte tam da bunu fark ettiği için son yediği yemekten (sucuk ekmek), son dinlediği müziğe (Frank Sinatra) kadar her tür detayı yazdı, çizdi, söyledi. Eminim kaldığı eve de gidilecek, eminim çöpler de karıştırılacak, nice gereksiz bir sürü ayrıntı daha verilecek. Her seferinde oh olsun diyelim diye. Ortaçağ’da cadıların yakıldığı meydan ateşleri gibi basın. İçimizdeki eşitsizlik ateşini harlayıp durmakta. * Bu ülke pazarlık ülkesiymiş. Bakkaldan ekmek alırken bile pazarlık edecekmişsin. Suçluyu teslim etsinler diye pazarlık yapan bir emniyetimiz mi var hakikaten? Peki neydi pazarlık şartları? Az ceza, iyi bakım, hücreye bir laptop? Sucuk ekmeği satın aldığı büfeden daha kıymetli bir bilgi değil midir bu? Bilmek hakkımız değil midir bu şartları? * Fazla bilgi iyi bir şey değilmiş. Münevver’e üzülen neredeyse kalmadı. O kadar çok fotoğrafı yayınlandı, hakkında o kadar gereksiz şey öğrendik ki sempatimiz ister istemez azaldı. Bilgi kirliliği feci bir şey. Ve bunu da yine basın yaptı. Daha çok acımamızı ister (veya öyle istiyormuş görünürken) kızdan bıkar olduk. Sırf sürekli gördüğümüz için nefret ettiğimiz magazin şahsiyetleri gibi oldu Münevver.* Yine aynı bilgi kirliliği yüzünden Cem’e acır olduk. Sucuk ekmek yemiş, bütün gece ağlamış, 10 kilo vermiş. Münevver’in kendine güvenen çapkın bakışlı fotoğrafının yanında perişan olmuş bir genç adam fotoğrafı koyunca insanın sempatisi ister istemez (akla mantığa aykırı olduğunu bile bile) perişan olana kayıyor. Koymasalar mıydı diyeceksiniz... Hiç olmazsa artık Münevver’in fotosunu koymasınlar. * Okay Gönensin şöyle demiş: “Korkunç bir cinayeti, kanlı bir magazin olayının ötesinde yorumlayacak, bunun toplumsal ve psikolojik; hukuki ve medyatik yanlarını doğru dürüst tahlil edecek birileri çıkarsa minnettar olacağız.” Analizatörler, bekleniyorsunuz.. * Öte yandan, çok eleştiriyoruz ama basın bu kadar kurcalamasa bu teslim gerçekleşir miydi? Bugün herkesin gazeteciliğiyle övünme günü olacak. Demek ki olabiliyormuş. Basın bir işe yarıyormuş. Basın bir de “faili meşhurlar” için de aynı cevvalliği gösterse ne güzel olur.
Bilgisayar sanayi anladığım kadarıyla 4 yıla göre ayarlamış kendini. Bir diz üstü bilgisayarın ömrü 4 yıl olsun demişler. Ondan sonra çöpe atılsın yenisi alınsın demişler. 4 yıl bitti ve alet neredeyse her iki haftada bir arıza çıkartmaya başladı. Daha yeni temizlettim biliyorsunuz (bir “e” tuşuna mal olacak şekilde) ancak dün yine ötmeye başladı. Pancar motoru gibi ötüyor Allah sizi inandırsın. Hardware’da bir şeyi yoksa bu sefer de software’inde bir derdi oluyor. Her başlatma bir yürek kalkımı. Acaba bu sefer ne diyecek? Acaba bu sefer neyimi kusur bulacak? Neyimin bozuk olduğunu iddia edip tamir etmeye kalkacak ve sonra tamir edemeyip “ bilgisayarcınızla görüşün” diyecek... Diye merakla basıyorum açma kapama düğmesine.Yapamayacaksan niye yaparım diyorsun kardeşim? Hayatıma zorla burnunu sokup, “aa ne var canım anlat sen bana derdini bak şimdi hallederim ben” deyip sonra işlerin o kadar da kolay olmadığını anlayıp “ay şekerim sen de zor kadınsın ama. Bir psikiyatriste görün en iyisi” diyen tiplere benziyor. ***Bir de güncelleme diye bir dert var. Her gün illa ki ekranda bir yazı çıkıyor: “Bilmem neyinizin tarihi geçti, bilgisayarınız ciddi tehlikede olabilir. Güncellemek ister misiniz?” “Hayır.” “Peki o zaman şuyunuz da eskimiş onu tazeleyeyim mi?” “Hayır.” “Ama bakın şu program artık hakikaten kullanılmaz durumda. Bir apdeytçik yapıverem mi?” “Yapma.” “İyi ama bu virüs programı.. Ne diyeyim. Annem bile kullanmıyor bunu. Ayıp yani. Size hiç yakışıyor mu? Yapayım mı bir güzellik?” “Yapma kardeşim yapma...” Dedim dedim sonunda dün kendini zorla güncelledi. Nasıl oldu bilmiyorum. Yemin ederim evete basmadım. Veya herifçioğlu benim direkt hayıra bastığımı bildiği için soruyu değiştirip evet manasına gelen bir hayır yarattı. Sonuç: Kendi bilgisayarıma hükmedemiyorum. Bir gün boyunca beni güncellemelerle oyaladı. Bir pencere kapanıyor bir pencere açılıyor. Allahım içime fenalıklar ha geldi ha gelecek. Bir de internet de inadına yavaş mı? Bir türlü yükleyemiyor ne yükleyecekse. Tamam hadi bitti, kapatıp açacağım dert sona erecek diyorum bu sefer diğer programlar (mesela Messenger) başlıyor kıskanç kıskanç: “Aaa madem explorer’ini yeniledin beni de yenilemek zorundasın” Hadeee.. Hayır ben eskisinden memnunum falan dinletemiyorsun. O da kendi kendine zorla güncelleniyor. Üç saat de ona harcıyorsun. Matrix bu işte! Bilgisayarımda neyi ne zaman güncelleyeceğime bile kendim karar veremiyorsam, bir şeytan girip kendi kendine yapıyor ve hatta gidip yenisini alasın diye bozuyorsa, olay nedir? Ne olmuşuz biz? Sistemin bir kölesi, robotu ve hatta eşeği. Şaka yapıyorum sanıyorsunuz ama durum giderek acayipleşiyor. Çok ciddiyim. Kontrol sende sanıyorsun ama yalan. Kontrol sendeymiş numarası yapan ama aslında seni kukla gibi oynatan bir şeytan söz konusu. Biz kadınların erkeklere ama bilhassa babalara yaptığımız şeyi allahın cezası bilgisayarlar da bize yapıyor. Allahım ne fena imiş kukla olmak... Oy oy oy babalar oy...
Cemal Gürsel meğer başbakanlık da yapmış. Aynı anda hem cumhurbaşkanlığı görevini (27 Mayıs 1960 - 28 Mart 1966) hem de başbakanlık görevini (27 Mayıs 1960 - 27 Ekim 1961) icra etmiş. Bu arada önce başbakan sonra cumhurbaşkanı sonra tekrar başbakan olan tek kişi İsmet İnönü’dür dedim, hayır Putin de aynı şeyi yaptı. Yarışmadaki soru çok partili sisteme geçtikten sonraki başbakanlarmış bu durumda Celal Bayar’in sayılmaması doğrudur.Fukara konusunda da itirazlar geldi zira TDK sözlük fukara için yoksul, fakir demiş sadece, çoğul olduğunu açıklamaya gerek görmemiş. Bu konunda ısrarıma devam ediyorum, başka sözlüklere de bakılsın.*****Sokakta gördükleri köpekleri bağlayan işgüzarlar Yahu Bobi’mizi birileri on gündür meğer bir ağacın dibine bağlamış iyi mi?Güya başka köpekler saldırıyormuş da hani köpeğin sahibi de buralardan geçerken görür alırmış da... Aslında iyi niyetle yapmış da. Bu nasıl çarpık bir iyi niyetse!?!Sevgili (ve yegane) komşumuz Firuzan hanım haber vermese ve bizim için cengaverce mücadele etmese haberimiz olmayacak, eşek herif niye dönmüyor diye de kızmaya devam edeceğiz bu arada. Ya ne acayip bir şeymiş cins olmayan köpek aramak. Bunların tipleri birbirine benziyor ya.. Fotoğrafını hangi esnafa göstersek hepsi de “ aa evet 20 dakika önce buradan geçti”, “dün benim köpekle oynadı”, “iki gün önce göbeğini sevdirdi” şeklinde ifadeler verdi. Ya bir başka köpekle karıştırdılar veya on gün öncesini dün sandılar veya bizimle topluca maytap geçtiler.. Ve bizde salak gibi o ifadelerin verildiği çarşının etrafında dolanıp durduk iki gündür. Hatta Turgutreis’deki köpek barınağına bile gittik. Meğer on gündür yan koyda ağaca bağlıymış.Tasmalı bir köpeği niye bağlarsın? Belli ki bir sahibi var, belli ki bu serbest dolaşan bir tip. Gidiyor geliyor gidiyor geliyor. Ben ne bileyim köpeğimin Kargı koyuna da gittiğini. Menzilinin bu kadar uzun olduğunu da bilmiyorduk, bu vesileyle öğrenmiş olduk. Her neyse.. Sonuçta bulundu. El alemin köpeklerini de ağaca bağlamayın kardeşim.. Mutlu’nun iti Vatan’ın derdi mi oldu diyeceksiniz şimdi ama derseniz de deyin anasını satayım.*****Reha Muhtar’a itirazım hakkında okur itirazıYok be Mutlu Hanımcım yaaa...Reha Muhtar bir yerde haklı diye düşünüyorum..Ben 3 yaşında bir kızın annesi olarak söylüyorum bunu.İstemem... Yani neyi istemem; azılı bir feminist olarak kessssinnnnlikkkkkleee kadın erkek eşitliğine halel getirecek bir fikri paylaşmıyorum ama kadının çocuğuna bakarken ortaya çıkan tabloyla erkeğin verdiği resim arasında gerçekten çok fark var.. RM tabi bir düzine çam devirerek yazmış o han duvarları’nı da aradan çekip çıkartılacak bazı cümleler de var ki ben bile altını çizdim..Çok feminen durumlar var çocuk bakımında...İinnnnnnnnnnnnnnnnşallah en kısa zamanda anne olursun da ne demek istediğimi yaşayarak anlarsın.. İşte orda olaya müdahale eden erkeklere ifrit oluyorum.Resmen gözüme gay gibi görünüyorlar...Annelik de bazı durumlar hariç sadece kadınların yapabileceği bi’şeydir...Sizi seviyorum..Sevgiler.Çiğdem Ö.” ***Benim gibi düşünmeyenler de var demek ki. Halbuki benim için de dünyanın en güzel fotoğrafı omzunda çocuğunu gezdiren baba fotoğrafıdır. Bir gün çocuk sahibi olur da çocuğumla babasının öyle bir fotoğrafını çekemezsim hakikaten kahrolurum.. Hatta “niye doğurdun?” deseler “sırf bu foto için” diyebilirim.
20 günlük bir Güney Ege turundan sonra Bodrum’daki lüks viranemize döndük yine. Müstakil ev iyidir güzeldir dedik amma bahçe de iyi birbirine girmiş. İstanbul’u vuran yağmur buralara da iyi dokunmuş. Rüzgar begonvili yere indirmiş, yağmur her tarafı çamura bulamış, sel bizim eve giden toprak yoldaki hendeği iyice derinleştirmiş.. Özetle bir dolu işimiz var. İki gündür bir yandan çamaşır yıkıyoruz, bir yandan bahçeyi düzeltiyoruz, bir yandan temizlik yapıyoruz.Ama üzücü olan bunların hiçbiri değil. Bobi’miz gitmiş... Bobi Van Kenobi’miz. Yaz başında kendi kendine gelen asil sokak köpeğimizi yola çıkmadan önce havuzcuya emanet etmiştik. Her gün gelip mamasını suyunu verecekti.Vermiş de netekim. Biz gelmeden 3 gün öncesine kadar da evdeymiş hayvancık. Sonra artık başına bir şey mi geldi yoksa yalnızlıktan mı sıkılıp gitti bilmiyoruz ama ortada yok. İki gündür Bobi’yi arıyoruz. Manita Bey üzüntüsünden ölmek üzere. Bisiklete atlayıp atlayıp aramaya çıkıyor. Yer gök, köpeği çağırırken çıkardığı özel ıslığıyla (fiyuu fitt..) inliyor. Bahçedeki izlerine (selvinin dibinde kazılmış bir çukur, arka bahçede yırtık bir terlik, havuzun yanında parça pinçik edilmiş bir top, mangalın orda kemirilmiş bir süpürge sapı, verandada paramparça edilmiş bir yüzme gözlüğü, çeşmenin yanında parçalanmaktan son anda kurtulmuş ama yine de dişlenmiş bir palet) bakıp bakıp hüzünleniyoruz. Ah ah, sen ne güzel bir parçalayıcımızdın Bobi.. Bir ay önce de bizim bahçenin yanındaki tarlada bir karı koca kedilerini arıyordu. Kadın Alman, adam Türk, böyle komik de bir ismi vardı kedinin: Şömmel mi, Hömmel mi ne, seslenip duruyorlardı. Yanlarına gidip beş on dakika konuşmuştuk. Çok hüzünlüydüler. Hallerine pek acımıştık. Şimdi biz o haldeyiz. Sesimizi duyar da gelir diye biz de yarım saatte bir “Bobi!” diye oturduğumuz yerden naralanıyoruz. Komik bir hareket tabii ama ne yapacaksın.. Geç bulduk erken kaybettik. Demek ki neymiş? Su ve yemek yetmiyormuş. Köpeğe de yetmiyor insana da. Komşulara sorduk biz gittikten sonra 15 gün boyunca beklemiş evi. Havuzcu her gün gelmiş gelmesine ama ilgi ve sevgi olmayınca haliyle sıkılıp gitmiş. Herhalde.Gider tabii. Kalsaydı ben zaten çok şaşardım. Her kalana çok şaştığım gibi. Kendi çaresizlik çukurunu kazıp sonra içine girip sonra da “ne yapabilirim ki..” diyenlere de şaştığım gibi. Sevgi görmediğin yerde işin ne... Gideceksin. Aferin Bobi’ye de üzüldük de ama beri yandan. Ahanda son dakika haberi: Bobi, Yahşi çarşısında görülmüş. Esnafa göbeğini sevdiriyormuş.*****Ucunda 1 milyon (ve 4 hata) varŞovla karışık bilgi yarışması modası devam ediyor. Açıkçası itirazım yok. Zır cahil insanlar yarışmadığı sürece izlemesi keyifli oluyor. (Bir halt bilmeyenleri yeminle tokatlıyasım geliyor. Stüdyoyu basıp şakur şukur dövesim..) Beyaz’ın sunduğu “Ucunda bir milyon var” yarışma programında gelmiş geçmiş başbakanlar soruldu. Yarışmacı “Celal Bayar” dedi fakat kabul edilmedi. Nasıl yani derken “İsmet İnönü” de o da kabul edilmedi. Sonra süre bitti ve adı söylenmeyen başbakanlar belirdi ekranda. Biri Cemal Gürsel! Cemal Gürsel halbuki sadece cumhurbaşkanlığı yaptı, diğer ikisi ise hem cumhurbaşkanlığı hem başbakanlık yaptı. İsmet İnönü üstelik iki kez başbakanlık yaptı. Başbakan iken cumhurbaşkanı olup sonra tekrar başbakan olan belki de dünyadaki tek kişi. Sonra kelime bölümüne gelindi. Yoksul, fakir kelimelerinin karşılığı istendi. Yarışmacı bilemedi, istenen cevap “fukara” imiş. Halbuki fukara fakirin çoğuludur. Velet kelimesinin çoğulu evlat, varak kelimesinin çoğulu evrak, vakıf kelimesinin çoğulu evkaf gibi. Bu durumda fakir ve fukara eş anlamlı sayılabilir mi? Elmanın eş anlamlısının elmalar olması gibi bir şey bu.
RM, Pazar günkü devasa boyutlardaki yazısında (tam tamına 7445 vuruşluk bir yazıydı ki bu bana günlük izin verilen yazılarımın tam üç katı oluyor...) uzatmış da uzatmış ama özetle söylediği şu: “Erkekler! Eve para getirin ve başka hiçbir şeye de karışmayın nokta!” Alt değiştirmek, gaz çıkartmak, ateşini düşürmek, uyutmak, kaldırmak, doyurmak, içirmek, oyun oynamak, konuşmayı öğretmek, okula yazdırmak, ders çalıştırmak, veli toplantısına gitmek, kolej sınavlarına hazırlamak, ergenlik problemleriyle uğraşmak, ağlayacak bir omuz olmak, sivilce patlatmak, üniversiteye sokmak, evlendirmek, doğurtmak, çocuğunun çocuğuna bakmak ve şimdi saymaktan yorulacağım daha bir dolu işin kadınlara ait olduğunu, babalar da bu işleri es kaza yapmaya kalkarsa -ne demek olduğunu tam olarak anlayamadığımız- “CİNSİYETSİZ” bir kuşağın olacağın... Bunun niyeyse- kötü olduğunu.. Bakınız Arnold Schwarzenegger’in hamile adamı oynadığı film ile kendinin sonunu getirdiğini.. (Adamımız bu arada halihazırda Kaliforniya VALİSİ! Nasıl bir “son” bu?) Sonra çocukların sevdiği baba modelinden zırt diye en sevdiği konu olan- kadınların sevdiği koca/sevgili modeline geçiyor ve yine bildik tezlerini ortaya döküp zaten kadınlar kılıbık adamı değil de tatlı maço adamları (alt mana: yani kendisini...) sevdiğini...Falan da filan... Yazmış. Bütün kadınlar beni arzular mevzuu bitti şimdi de bütün çocuklar beni istere başladı. Reha Bey’de dur durak yok maşallah! Ailecek severek izliyoruz.ÖZETLE: “Tembellik edin. En iyi baba siz olursunuz.. Olmasanız da “rol modeli olmaya çalıştım, siz almadıysanız ben ne yapayım” dersiniz. İKİNCİ ÖZET: “Kadın yazarlar lütfen zokaya gelin ve benimle polemiğe girin. Bilirim, bayılırsınız böyle anti feminist muhabbetlere..” Pekala... Zoka 1 cevap veriyor Zoka 1! Evde üç tane biri Filipinli, biri Moldovalı, biri de hadi çeşni olsun mesela Sudanlı hizmetçi varsa tabii niye olmasın...Harikulade bir öneri. Kim istemez! Köleler çalışsın Dük ve Düşes olarak da arada çocuk büyütelim! (Ve bittabi çok ama çok mutlu olalım...) Da işte bu model çoktan iflas etti hocam...Bir: Bizim evlerimizde köleler yokİki: Artık evlilikler ölene dek sürmüyor. Hafta sonu babası olarak da sözde rol modeli (özde tembel sefil fare) baba adamı, kapak gibi kalıyor ortada. Görüyoruz çay bahçelerinde, alışveriş merkezlerinde ne yapacağını bilemeyip kredi kartı “sevgisi” göstermeye çalışan sıkıntı babalarını. (Anasına sormadan kızına doğru hediye almayı başaran kaç baba vardır hadi anket yapalım!) Hani madem çok meraklısınız Holivud örnekleriyle tez sağlamlaştırmaya o vakit ben de size “Kramer Kramer’e Karşı” diyeyim. Eski meski ama esaslı filmdir. Neydi film? Evin anası, bir gün, bütün bu vazifelerden çok sıkılır, hafif tertip bir bunalıma girer ve evi terk eder. Oğlan, babasına kalır. Adam, yani Ted Kramer, o sabah, ansızın (gelebilirim model) BİR oğlu olduğunu anlar. Tanışmak zorunda kalırlar. Bir süre ne yapacağını şaşırır, hayatı alt üst olur, işinden atılır falan ama sonra işler yoluna girer. Mükemmel değilse de iyi bir baba olur. Ayrıca süperello tezlerinizin yine aksine Ted Kramer rolü Dustin Hoffman’ı hiç de batırmaz, aksine yerini iyice sağlamlaştırır. Rol modeli (artık neyin rolü ve modeliyse o) olmaya çalışan mesafeli baba modelinin en büyük sıkıntısı de işte bu: Baba, rol modeli olacağım diye kendini o kadar kasar ve tembellik etmeyi ve vazifeleri anneye yüklemeyi o kadar abartır ki o çocuklar o adamın olmaktan çıkar. O adam, anaları olmadığı vakit çocuklarından tek bir haber alamaz hale gelir. Ne yer ne içer, ne sever, ne sevmez, ne olmak ister, neye ilgisi vardır, neye yoktur, kiminle takılır, kiminle takılmaz adamın haberi bile yoktur. Yoktur çünkü bu tip muhabbetler evet o tam da küçümsediğiniz “işler” sırasında yapılır. Alt temizlerken bilinir ne dokunur, oyun oynarken anlaşılır neye ilgisi var, okula giderken öğrenilir kiminle takılıyor diye... Akşamdan akşama yemek yerken olamıyor ne yazık ki.. İpin ucu kaçtı mı fena kaçar. Zaten ne gerek var detay bilmeye, o vakit sıkıntı çözmek gerekir, vıy vıy vıy dinlemek gerekir, iyisi mi ben elimde gazetem, “dersler nasıl gidiyor?” diye sorar, ona varlığımı hatırlatır, vazifemi savarım diyorsanız tabii ne olacak. Gelmiş geçmiş milyonlarca Türk babasından bir farkınız olmasın ne olur... Biz böyleyiz diye niye şikayet ediyoruz ki madem bu rol modellemeleri falan çok iyidi.. Kalsın böyle. en babalar duysun. Hatta duymasın.