Selin harap ettiği Nesin Vakfı yardım bekliyor

11 Eylül 2009

Çatalca’daki Nesin Vakfı selin altında kalan yerlerden oldu yazık ki. Fotoğrafları görünce gözümden yaşlar geldi. Kimsesiz çocuklar için yayılmış o cennet perişan olmuş. Ben sözü Ali Nesin’e bırakıyorum. ***Sevgili Dostlar,Kötümserliğe kapılmaca yok.Hayat bir mücadeledir. Bu sel felaketini de bu mücadelenin bir parçası olarak değerlendirip eski günlerimize dönmek için canla basla, aşkla şevkle çalışacağız. Eskisinden daha da güzel bir vakıf yapacağız.Yarın çok daha kötü bir sel felaketi bekleniyormuş. Nasıl mümkünse!Elimizden geldiğince hazırlanıyoruz.Küçük çocuklarımızı anneleriyle birlikte İstanbul’daki evlerimizeyolladık. Vakıf’ta sadece eli iş tutan gençler kaldı.Görmeden anlaşılmaz ama felaketin boyutlarını anlatmaya çalışayım.Şu anda çamurdan bir vakfımız var desem abartmış olmam.Bodrum kat baştan aşağı, giriş katı bir buçuk metre kadar su altında kaldı.Bahçedeki su düne kadar boyu aşıyordu.Şimdi suyu gitti diz boyu balçığı kaldı. Çizmeyi bırakmadan ayağınızı balçıktan kurtarmanız zor. Selin sürükledikleri meyve ağaçlarının arasına takılmış, ağaçları eğmiş, kocaman bir bariyer oluşturmuş. O yemyeşil bahçeden geriye eser kalmadı. Çoluk çocuk hep birlikte o kadar da çok emek vermiştik ki...Hayvanlarımıza yem için ektiğimiz onlarca dönüm tarla bataklığa döndü.Seralarımız kim bilir nerelerdeler.Komşu haradaki onlarca at boğuldu. Muhteşem atlardı. Hep birlikte koşmaya başladıklarında zemini zangır zangır titretirlerdi.Çocuklarımız, o atları küçücük boylarıyla çitin üstünden uzanarak, bahçeden kopardıkları tutam tutam çimlerle beslerlerdi. Tiyatro salonumuz tanınmaz halde. Şu anda içine bile girilemiyor.Mutfağımız kullanılmaz durumda, içine zor giriliyor.Çamaşır makineleri, bulaşık makineleri, kurutma makinesi, buzdolapları, fırınlar, soğutma depoları, kalorifer kazanı... Medeniyet namına ne varsa yok oldu.Et stokumuz perişan. Kokuşmadan gömmek gerekiyor. Ama nereye? Her yer balçık.Su, elektrik, telefon, internet kesik elbet.“Dereboyu”ndaki evime uzun süre ulaşamadık. Aziz Nesin’in en önemli notları oradaydı. Sel, ağaç kütüğünden karavana kadar, ne bulmuşsa önüne katmış tüm şiddetiyle akıyordu. Neyse ki ev yıkılmadı ve notlara bir şey olmadı. Mucize diyesim geliyor.Kullanılmaz hale gelen koltuk, kanepe, yatak yorgandan ya da tamamen suya gömülen elbise depolarımızdan söz etmiyorum bile.Bitirmek üzere olduğumuz “Sanatçı Evi” perişan. Yeni bastan yapacağız.Kitap depolarındaki on binlerce liralık Aziz Nesin kitabı mahvoldu.Aziz Nesin’in yıllarca biriktirdiği gazete koleksiyonunun büyük birkısmını ciltletmiştik. Büyük ölçüde parasızlıktan ama bir miktar daihmalkarlıktan ciltletemediğimiz binlerce gazete hamur oldu. 1976’nin “Politika” gazetelerini gördüm. İçim acıdı.Mezunlar dahil bütün büyük çocuklarımız vakfa geldiler. El birliğiylevakfı temizlemeye çalışıyorlar.Felaketin boyutunu anlamak için görmek, yaşamak lazım.İki tesellimiz var:1) Hiçbirimize bir şey olmadı.2) Aziz Nesin’in bütün arşivi kurtarıldı. Çocuklarımızın ilk aklına bu notlar gelmiş. 3000 dolayında dosya... İnanılmaz bir sürat ve imrenilecek bir işbirliğiyle çocuklar bütün dosyaları su basmadan kütüphaneden ikinci kata çıkarmışlar. Sevgili Dostlar,Nesin Vakfı’nın ana binasını depreme karşı güçlendirmek gerekiyordu. Bu sel felaketiyle birlikte binanın zemini daha da zayıflamıştır. Binayı güçlendirmenin maliyeti 350-400 bin lira arasında. Sel felaketi dolayısıyla zararımızın da (insan gücünü saymazsak) 250 bin TL dolayında olduğunu sanıyorum. Bizim boyumuzu fersah fersah aşan meblağlar bunlar.En zor zamanlarımızda hep yanımızda olan sizlerden bütçenize göre bir katkı bekliyoruz. İnternetten bağış için:https://secure.cs.bilgi.edu.tr/nesinvakfi/bagis.php. Veya havale için banka hesap numaraları için www.nesinvakfi.org adresine girin. Çok teşekkürler. Sizlere ve geleceğe inancımız sonsuz. Ali Nesin

Devamını Oku

Biz hangisiyiz?

9 Eylül 2009

Tüm Türkiye televizyonlara kilitlenmiş İstanbul’un yaşadığı felaketi izliyor. Fethiye’nin bir köyünde bir köy kahvesinde izliyoruz biz de. Televizyonda bir yandan insan kurtaranlar gösteriliyor bir yandan yağma yapanlar. Bir yanda ölen, evleri su altında kalan zavallılar... Bir yanda az ilerideki ölülerden hiç etkilenmeden keyifle konteyner, fabrika deposu yağmalayan insanlar...Aynı fabrikanın ön tarafında cenaze kaldırılıyor, arka tarafında yağma yapılıyor.Aynı ağaçtan hem insan kurtarılıyor hem de eşya toplanıyor. İnanmakta güçlük çekiyoruz. Kahvedeki köylü amcalardan çık çıklar, beddualar yükseliyor. İnsan düşünüyor:Her ikisi de bizim insanımız mı?İkisi de bu toprakların mahsulleri mi?Aynı dilin, aynı dinin, aynı kültürün insanları mı?Aynı evden hem kurtarıcı hem yağmacı mı çıktı?***Tam da öyle. Her ikisi de bizim insanımız. Ve işin garibi yağma yapan adam az önce birini de kurtarmış olabilir.Birini kurtarmış olan az sonra yağmaya da gitmiş olabilir. Ve onları televizyon önünde şimdi ayıplayan da belki orda olsaydı aynısını yapacaktı..Karayolunda bir kamyon devrildiğinde de en yakın köydekiler yağmalamaz mı malları? Üstelik bir yandan da kamyoncuyu kurtarır veya kurtarmaya çalışırken.. İnsanın karanlık ve aydınlık tarafları tahmin ettiğimizden daha yakın, daha iç içe. Böyle felaketlerde daha bir görünür oluyor. Deprem yağmacılarını da gördü bu topraklar. O alçaklığı da gördü.. ***Ben bunları yazarken “ O kadar da üzülme” dedi yine okur yazarlık ilişkisini abarttığım bir sigorta hukukçusu okurum. “ Ticari malların tamamına yakını sigortalıdır. Bırak fakir fukara da sebeplensin biraz. Kimse o malları toplayıp yeniden fabrikasına koymaz zaten.. Sigorta şirketleri esas ağlanıyor şimdi...” Yine de yağmayı açıklar, gönülleri rahatlatır mı bu? Bilemiyorum.

Devamını Oku

Dalyan’da kaplumbağa beslemek

4 Eylül 2009

Kulağımda teknelerin pat patları, karşımda Kaunos kaya mezarları, “Happy Caretta” isimli dünya tatlısı otelin bahçesinde, suyun kenarına oturmuş yazımı yazıyorum. Şunu anladım ki ben en çok Dalyan’da mutlu oluyorum. Defalarca da gelsem bıkmayacağım bir yer. Nehrin (daha doğrusu kanalın demek lazım. Köyceğiz gölünü denize bağlayan memleketin en heyecan verici su geçidi) kenarına oturduğum anda dünya batsa çok umurumda olmayabilir. (Zaten de batıyor galiba...) Sabah bir su kaplumbağası besledik. (Hayır caretta caretta değil. Onlar denizde) Burada Nil kaplumbağaları var. Nasıl olmuşsa zamanında bir koloni Nil kaplumbağası, Mısır’dan yüze yüze buralara kadar gelmiş. Dalyan’ın tatlı suyuna kavuşunca da burada yaşamaya karar vermiş. Kabuksuz kocaman bir kaplumbağa Nil kaplumbağası denilen hayvan. (İnternetten yanlış bulmadıysam latincesi: Trionyx triunguis) Benim gördüğüm yarım metreden uzundu. 1 metre kadar olanları da varmış. Sivri burunlu, üçgen çok güzel bir yüzü var. İnsan gibi bakıyor. Kollarının ucunda üçer tane de tırnağı var. Suyun içinde tülbent gibi salınıyor. Aslında çekingen bir hayvan. Ama otelciler alıştırmışlar, her sabah gelip peynir, haşlanmış yumurta yemeğe geliyorlar. (Ekmek yemiyor hınzırlar..)Önce ödün kopuyor çünkü kocaman! Tırnakları da hayli ürkütücü. Sonra çok seviyorsun. Okşayasın geliyor. Arada nefes almak için su üstüne çıkıyor, çok komik bir ses çıkartıp tekrar dalıyor. Peynir atarsan geri geliyor. Vermeyi kesersen öyle bir melül melül bakıyor ki dayanamayıp bir dilim daha veriyorsun. Dünyanın en komik, en sevimli kahvaltı eşlikçileri..Öğlen bir tekne tutup sazların arasındaki kanallardan İztuzu’na gittik. (O kadar güzel bir sistem yapmışlar ki telefon ediyorsun ister tur teknesi ister özel tekne, otelinin önünden gelip alıyor seni.) Plaja gidene kadar yüz tane fotoğraf çekmişizdir herhalde. Sazların arasında süzülmek nasıl muhteşem bir şey anlatamam! Başka bir dünyaya ışınlanmışsın gibi... Tepede Kaunos’un harabelerine selam çakıp memleketin en güzel plajına ulaşıyorsun. İztuzu. Mmmm.. Burada yüzmemiş olana yazıklar olsun. Yok mu buranın da sevimsiz tarafı? E var tabii. Bir kere komple İngiliz olmuş. Yer gök üstü illa ki çıplak İngiliz erkekleriyle illa ki şortlu İngiliz kadınları ve illa ki çılgınca bağırıp çağıran sapsarı İngiliz çocuklarıyla dolu. Bayılıyorlar Dalyan’a! E biraz sıkıyor tabii bu kadar dingilizlik. Üstü çıplak, göbekli ve elinde bira şişeli binlerce İngiliz görmekten fenalık gelebiliyor insana. (Tabii hiçbir yer Marmaris kadar kötü olamaz.. Oranın adını ne zaman Marma-shire yapacağız? Bitmiş yahu orası!)Özetle: Memleketi kaptırmayın arkadaşlar. Sahip çıkın. Gidin dolaşın, varlığınızı hissettirin! Buraları bayramdan sonra açık. (Otel Happy Caretta: 0 252 284 2109 www.happycaretta.com)

Devamını Oku

Dokunma bakanıma hüleynn!

2 Eylül 2009

Bakan Bey Çin’e umutla gitmiş ancak dönüşte havaalanında skandal çıkmış. Radikalden aynen aktarıyorum...“Bakan Çağlayan, aynı yerden geçmek üzere x-ray cihazının önüne geldi. Bu sırada bir havaalanı polisi, x-ray’dan geçirmek istediği Çağlayan’ı durdurmak için kolunu uzattı. Çağlayan’ın koruma amiri, havaalanı polisinin koluna müdahale ederek Çağlayan’a dokunmasını önledi. Çağlayan, güvenlikçiyi dikkate almadan yoluna devam ederken, havaalanı polisi de Çağlayan’ın koruma amirini sıkıştırdı. Bu sırada Çağlayan’ı korumasının da kendisini savunmak için Çinli polisi iterek etkisiz hale getirdiği ve “Sen kim oluyorsun” diye bağırdığı duyuldu. Çağlayan’ın diğer koruması ile heyetteki diğer Türklerin olaya müdahil olmasıyla kısa süreli bir arbede yaşandı.” Demek Çin’e her şey gitmiş ama protokol gitmemiş. Hay Allah. Fason protokol üretilmiyor demek ki. Bakan Bey’e dur demek ha. Heyeti aramak ha. Olacak iş değil... Çok sinirlenmişler. O kadar ki bakandan çok bakancı koruma sayesinde arbede çıkmış! “ Sen nasıl benimmmm bakanıma kolunu kaldırıp dur dersen ulan!” deyip uçmuş arkadaş. (Karadenizli olabilir mi?) Hey yarabbim hale bak.. Havaalanında Türk - Çin boks maçı! “Aslan Türk korumalar hain Çin polislerine karşı!” Deli saçması yeni bir Kurtlar Vadisi filmi için harikulade bir konu! Çuval intikamından sonra Arama intikamı... Bakan beyin son cümlesine dikkat çekerim: “Yeter artık!” Hay Allah. Daha yeni başlamıştık halbuki! Bize 50 yıldır yapıyorlar bunu.. Aklıma (d)İngiltere’ye HER gidişimde (bırak sadece aranmayı) ÖZEL odaya alınıp saatlerce sorgulanmalarım geldi. Ulan her seferinde olur mu? Oldu. Her Londra’ya ayak basışımda beni “şüpheli” bulup bir odaya aldılar. Kafasında koca bir türban olan bir Sih de gelip beni sorguladı. “Niye alıyorsunuz kardeşim beni her seferinde sorguya?” dedim bir keresinde, adam hiçbir şekilde gönül almaya veya hani incitmeden söyleyeyim demeye gerek duymadan şöyle dedi: “Türksün ve ellerin terliyor. Bizim için yeterli..” “İtalyan olup ellerim terleseydi sorun olmaz mıydı?” dedim, olmazdı dedi. (Keseceğim bir gün bu elleri...) Ya işte böyle. Türk ve sözgelimi büyük burun, Türk ve mesela bıyık, Türk ve örneğin sarı diş, Türk ve diyelim küçük Emrah kaşları, Türk ve kırmızı yanaklar... Böyle bir sürü kombin vardır eminim “şüpheli” sayılmak için. Türk ol yeter. Kıçına bir şey takarlar.Ama işte pas pas edilen onurlarımızı kurtaracak olan bu bakan beyler ve bilumum 1. dereceden bürokrat bir kere bile (üzerindeki ay yıldızı iki ele alışta solan) lacivert pasaportla dolanmadıkları için... Nereden bilecekler Hanya’yı Konya’yı. (Hanya’nın Girit’te bir şehir ismi olduğunu biliyor muydunuz? Ajans Malumatfuruş gururla öğretir!)

Devamını Oku

Ayların en güzelinde yolculuk

31 Ağustos 2009

Ve işte başladı. Ayların en güzeli Eylül. Her şey için uygun ama en çok yola çıkmak için. Geçen gün dayanamayıp yine samimi olduğum ve MSN listeme aldığım bir okurum (korkarım 10 yıl sonra etrafım sadece okurlarımdan oluşacak... Okur yazar ilişkisinde sınır ne olmalı karar veremedim gitti..) “ leylekler göçüyor Mutlaanım. Farkında mısınız?” diye mesıncırladı.Leylekler göç ederken evde durmak delikanlıya yakışır mı?Yakışmaz. Hayır, memleket meseleleriyle ilgisiz olduğumuzdan değil. İlgiliyiz de lakin Eylül bu.. Bir başka Eylül daha yakalayabilecek miyiz biliyor muyuz?... ***Siz sayın değerli okurlarımla paylaşmaktan büyük gurur duyacağım son ziyaretimi aktarmak istiyorum. Gidebilen şimdi gitsin, gidemeyen bir yere not etsin: Söğüt köyünün Kızılyer koyundaki “ Aşkın Pansiyon”.Yer, Marmaris’ten 50 km güneyde, Bozburun Yarımada’sının en ucunda minicik nefis bir koy. Üç beş lokanta ve bir iki pansiyondan başka bir şey yok. Sahilde yapımı tamamlanmamış kocaman bir tekne bitip denize kavuşacağı güzel günleri bekliyor. Aşkın Pansiyon denizin hemen dibinde. Çakıllı küçük bir plajı var. Önünde beş altı teknelik mütevazı bir yat limanı ve yine küçük bir sandal iskelesi mevcut. Tadını karacılardan çok teknecilerin çıkardığı bir yer. En güzel yerleri hep onlar bilmez mi zaten.. Vardığımızda güneş batmak üzereydi. Gördüğüm manzara o kadar güzeldi ki, tamam hadi kalıyorsun artık burada deseler, pek itiraz etmezdim. Odalar 4 yıldızlı otel ayarında şık, biçimli, konforlu. Hepsi yeşilliklerin içine gömülmüş.. Muzlar, begonviller, yaseminler. Fakat benim gibi taze şnorkelcanlar için en önemlisi: Denizi akvaryum gibi. Bir saat içinde zargana dahil en az on çeşit balık gördük. Şnorkeli keşfettiğimden beri her koya giriyorum, bu bugüne kadar gördüğüm en zengin koydu diyebilirim. Aynı pansiyona ait Octopus restoran da aynı şekilde son derece başarılı. Hem ortam olarak hem yemek olarak. Deniz ürünlü nefis bir börek yapıyorlar. Diğer yediğimiz her şey de güzeldi. Mutlak bir sessizlik ve denizde bol balık görmek için ideal nokta. 0 252 496 50 47 www.askinmotel.com

Devamını Oku

Bunlar adam gibi ayrılamaz mı

30 Ağustos 2009

İki meselemiz var: Kürt (s)açılımı ve Eda-Nuri-Sibel-Sulhi ayrılığı.Pek değerli gazetelerimizde başkaca konu yok.Kürt (s)açılımı (30 Ağustos törenleri eşliğinde gömülmediyse eğer dün... Savaş çıkıyor sandım bir ara... Bu ne coşku, bu ne şiddet, bu ne celal komtanım? Bölünmüyoruz, tamam, okey aldık mesajı..) tamam konuşulsun da..Öbür mesele bir acayip. Milletçek çok merak ediyoruz sikandallar kıroliçesi (ay pardon yine kıro kelimesini kullandım.. Fakat yok işte bir muadili.. Tam cuk oturan bu.. Kürtlerde alınmasın. Olay zaten çoktan Kürtçeden, Kürtlükle bağlı olmaktan çoktan çıkmış.. Kimsenin aklına kıro dediğinde Kürtler gelmiyor. ) Sibel Can NE GÖRDÜ?Ne gördüyse anlatsın artık, gebereceğiz meraktan.Yani 3. kişi ile ilgili değilse o vakit insanın aklına cidden çok tuhaf şeyler geliyor. Asla magazin okumam diyen hiper entelektüel, süper steril, mega hijyen Vatan okuruna durumu özet geçeyim: Geçtiğimiz yaz (mıydı?) transparan pareo/sabahlık/tunik (veya ne haltsa) altından tangalı devasa (ama Allah için şahane) totosunu gördüğümüz Sibel Toto Can bir gün eve gelmiş ve kocasını çoook acayip bir şekilde görüp şoklara girmiş. Onun üzerine gördüğü manzaraya dayanamayarak boşanmaya karar vermişmiş. Ve fakat ne gördüğünü bilmiyoruz. Anlatmıyor. Biz bilmiyoruz ama işin komik tarafı galiba sabık kocası da bilmiyor. Zira günlerdir o da sorup duruyor: “ Ne gördün ulan?! Bana da söyle.” Hakikaten ne gördünüz hanımefendi? Filmin başını anlatıp sonunu söylememek delikanlılığa girer mi? Koca bir milleti bu kadar merakta bırakmaya hakkınız var mı? Siz şimdi 3. kişi ile alakası yok deyince (buradan ihanet olmadığını çıkarttık ister istemez) o vakit pis beyin hücrelerimiz aklımıza çok ama çok edepsiz şeyler getiriyor yani affedersiniz. “ Patlıcan fantezisi” mesela bu düşündüklerimiz arasında en masumu diyeyim de durumun vahametini anlayın yani. Ama işte ne oldu? Anlatmadığınız için Eda-Nürettin ayrılığı bastırdı sizin ayrılığı. Magazin şöhretçiliği riskli bir şey. Gündemi fitilleyeceğim derken fitil olup çıkarsın. (Yav yoksa fitilli bir fantezi mi gördü? Allahım neden hep aklıma benzer şeyler geliyor?) Ablam (Alin Taşçıyan olan değil, esas ablam..) tanışmış geçen haftalarda Eda Taşpınar’la. Pek tabii Alaçatı’da. Zaten sonra patladı Bora bombası. (O ne yakışıklılık yav öyle.. Biraz fazla “ poz” ama \endash Pozettin diyelim buna da- olsun varsın o poz olsun.. ) Ablam pek sevmiş kızı. Bilindiği gibi değil diyor. (Zaten ne biliyoruz ki?) Mahcup falanmış hatta. Tatlı tatlı konuşan, kültürlü mültürlü. (Kültürcan) Bugün de Nur Çintay yazmış Eda’ya bir güzelleme. Meşhur heykeltıraş Kenan Yontunç’un torununun kızıymış meğer. Tabii nereden bilelim magazinci arkadaşlar bizi bu konuda aydınlatmaya zahmet etmediler. Eda’nın babası da Moda Deniz Kulübünün başkanlığını yapmış yıllarca. Kız da Robert Kolej’inde okuyormuş, (o zaman da) kendinden çok büyük biriyle beraber oldu diye kovmuşlar güya. (Ben ikna olmadım pek ya, neyse..) Sonra moda tasarımı okuduğu St. Martins’den de kovulmuş. (Niye bilmiyoruz.) Kendi de heykel yapıyormuş, sergiler açıyormuş (veya niyeti mi varmış tam anlamadım) sanatla haşır falan neşirmiş yani. Kendi gibi sıfır beden kızlar bulabilirse cidden de hoş bir kıyafet tasarımcısı. (Ve lakin ben de modanın sırf ince uzun kızları daha da güzelleştirme arzusuna tilt oluyorum. 38 ve 40 bedenler hatta 42, 44, 46 bedenler de güzel, trendi ve seksi olmak istiyor...Konuyla hiç alakası yok farkındayım ama içimde kalmasın yazdım..) Hayır şimdi bu kızlardan bize lazım aslında. Yani böyle modeller bu kurak iklimde, bu (Süreyya) yalçın ve kıraç topraklarda esasen iyi geliyor. Tamam gelin olarak alma, tamam kızın onu örnek almasın anladık da (haşur huşur mail atacaklar için yazdım bunu) o kadar sıradan o kadar sıkıcıyız ki bir kaçı da bırakın dağınık kalsın, bırakın böyle şeyler yapsın. Yani sosyete dediğin de Edalardan oluşmuyor aslında. Onlar, magazin sayfalarında onlara bakıp bakıp “dejenere bunlar” diyenlerden de daha beter sıkıcı, iç bayıcı.. Hepsi düzen, nizam, kural, kariyer, takım elbise kafası... Bu kız münferit. Ne buna uyuyor, ne ona.. Sınıfının yüz karası. Ve tam da bu nedenle bana ilginç geliyor ta başından beri. E peki ne olacak şimdi? Kızı ve süper enteresan kıyafetlerini göremeyecek miyiz artık değerli ve necip basınettomuzda? Nüüürettin gitti, sosyete davetleri bitti, Eda evinin durulmuş oturmuş ununu sermiş, dizaynını asmış kadını mı olacak? Kayıpcan mı olacak? Valla yazık olur. İvana yerini dolduramaz. Süreyya the çardakcan zaten kadraja bile giremedi. Eda, Sörfcan olsun bundan sonra. Hem (nedendir bilinmez) yıllardır girmediği denizine girer. Evet denizcan olsun. Ördekcan olsun, kuğucan olsun, yüzücücan olsun. Gençlerimizi spora özendiren örnekcan insan olsun ama görelim biz onu hep.. Ben istiyorum yani. Bir tatcan, bir dokucan olarak kalmalı.. Nürettin (zaten) out, Eda (hepten) in... İncan.. İmza: Şnorkelcan.

Devamını Oku

Umreye bir ki bir kii...

28 Ağustos 2009

Anladığım kadarıyla Hürriyet gazetesinden Mekke’ye dolmuş kalkıyor. Ahmet Hakan, gazetenin genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök, en süper fotoğrafçı Sebati Karakurt ve galiba birkaç kişi daha bu sabah hep beraber umreye gidiyor. Günlerdir ilan ediyorlar. Ekibi bir helecan bir helecan sarmış öyle böyle değil. Ertuğrul Bey, Ali Bulaç’ın hediye ettiği İnsan-ı Kamil kitabını okumaktaymış, the “bilirkişi” Ahmet Hakan, ekibe Kapalıçarşı’dan aldıkları “İpekçe” marka (İslamik Gucci) ihramların provalarını yaptırıyormuş, Sebati kilolarının derdine düşmüş.. İtiraf edeyim üçünün de izlenimlerini merakla bekliyorum. Ellerini korkak tutmazlarsa hakikaten çok lezzetli yazılar olabilir. (Sebati’nin yazarlığı hep es geçilmiştir ama esasen o da şahane yazar..) Zira memleketten her yıl binlerce insan umreye, yüzlerce insan da hacca gider, bir Allah’ın kulu da hadiseyi şöyle tatlı tatlı yazmaz... Hatırladığım tek okunabilir izlenim yazısı iki yıl önce Radikal’de çıkmıştı. Yazık ki yazan kişinin adını unuttum.. Nefis bir yazı dizisiydi. Hürriyet versiyonu da başka bir tatta olacaktır elbette.. Benim en merak ettiğim, kendi alışkanlıklarına tümüyle ters bir aktiviteden Ertuğrul Bey’in nasıl döneceği?Zira her şey ama HER ŞEY olabilir!2009’un en tuhaf yazısı olan “Tavşan Kardeş fantezisi” makalesinden sonra kendisinden her şeyi beklerim artık. Yazının başlangıcından sonuna doğru seyreden akıllara durgun verici metamorfoz hali (iskeleye hüzünle bakan adamdan tavşan kardeşe) bir umre gezisinde de gerçekleşirse başımıza neler gelebilir düşünmek bile istemiyorum. (Ertuğrul Bey’in Tavşan Kardeş Fantezisi yazısının okumadıysanız ciddi bir kayıptasınız demektir. İnternetten bulup muhakkak okuyun. Ben yorum yapmayayım, siz yapın ama “Ne anladın sen bu yazıdan?” yarışması yapılsa hepsi de birbirine ters, hayli ilginç yanıtlar alabiliriz gibi geliyor bana. Facebook’tan anlasam açacağım öyle bir madde..) Mesela o korkunç hacı terlikleriyle havaalanında dolaşacak mı ciddi ciddi merak ediyorum ki en ez Tavşan Kardeş kılığında Hürriyet binasında dolaşmak kadar enteresan olacağı kesin. Hele odasını ziyaret edene umreden getirdiği zemzem suyu ve hurmaları ikram ederse daha da çarpıcı olur. Şarabı bırakmasa da en azından azaltmayı düşünür mü onu da merak ediyorum. Veya kolonya yerine gülsuyuna geçebilir mi? Takkeyi çok sevip, başından hiç çıkartmama olasılığı nedir? Ama daha önemlisi tabii maneviyatı. Henüz hacı olmaya gözü yemeyen Giresunlu amcalar, Malatyalı ağbiler arasında kalıp bir empati canavarına dönüşebilir mi? O vakit Hürriyet’te “ göbeğini kaşıyan adam” ve “bidon kafa” yazıları yine çıkabilecek mi? Hürriyet’teki yaşlı kadın ve sümüklü çocuk fotosu ambargosu kalkacak mı?Yoksa tam tersi toplu aktivitelerden hoşlanmadığını bildiğim E.Ö. halktan nefret etmeye mi başlayacak? Bu durumda Serdar Turgut’a tekrar Hürriyet yolu açılacak mı? Veya tam tersi bir nur inip, hayatın manasını keşfedip elini ayağını işlerden çekip emekli olmaya karar verebilir mi? Bu durumda yazacak herhangi bir konusu yoksa Ertuğrul Özkök’e giydirmeye alışmış bünyeler ne yapacak? Bu dev boşluğu onlar için kim dolduracak? Fakat beni en çok korkutan 2009’un en tuhaf yazısı olan “Tavşan Kardeş fantezisi” gibi bir “Umre fantezisi” yazısı yazma ihtimali... Türk halkı böyle yazı daha kaldırabilir mi tümüyle kuşku içindeyim. Zira ciddi bir travmaydı, sarsıntısı çok uzun sürdü, camia olarak henüz yaralarımızı saramadık. Özetle hem merakla bekliyor yazacaklarını hem de ciddi ciddi kaygılanıyorum. Çok acayip şeyler olabilir, hazırlıklı olmakta fayda var.

Devamını Oku

Biçilmiş yapıştırılmış kaftan

26 Ağustos 2009

Şunu anladım ki ne yazarsan yaz fark etmiyor. Yazdığın gazeteye göre, tipine göre, hatta ismine göre veya tek bir yazıya göre sana bir kaftan biçiliyor ondan sonra sen ne dersen de fark etmiyor.. Ve işin garibi bu kaftanlar birbirinden tamamen farklı olabiliyor. Alın size üç örnek: Bir okur şöyle demiş... “Ben pek sizi okumam ama sizin entel ve aydın (Türkiye entel ve aydınlığı ne kadar oluyorsa o kadar işte) bir kimse olduğunuzu daha önce başka yerlerden okumuştum... Bugün bir yazınızı okudum... Şu Kürdün-Kürde zulmü ile alakalı olan... Kendi çapında okumuş Türkiyeli bir Kürt genci olarak sizin gibi entel ve aydın Türk kardeşlerimde gördüğüm en büyük eksiklik şu: Ya hiç okumuyorsunuz.... Veya okuduğunuz her şeyi tek bir şekilde resmi ağza göre yorumlamak gibi bir durumunuz söz konusu... Nerden mi bunu çıkarıyorum.. Aslında resmi Tarih dışında hiçbir şey anlatmayan “Şu Çılgın Türkler” kitabını yere göğe sığdıramamanızdan, özelleştirme denen ve yabancılara peşkeş çekilen göz nurlarımızla devletçilik elden giderken pek tepki göstermezken, laiklik gibi geniş bir kavramı sadece bir baş örtüsüne indirgeyerek bas bas bağırarak kendiniz en koyu Atatürkçü ilan etmenizden vs vs...” Haydalaaa... Beni biriyle karıştırmış veya nasılsa Kürt değilim diye anında paketlemiş çok belli de insan 5000 vuruşluk bir mektup yazana kadar zahmet edip bir tanecik daha yazımı okumaz mı internetten? Ama zaten birinden duymuş, tamam, bitti. Ben hadi okumuyorum ya sen?Bir başka okur da telefonda söze şöyle başladı: “Mutlu hanım sizin bir türban aşığı olduğunuzu biliyorum ama yine de söylemeden edemeyeceğim... ” Bir haydalaaa daha.. Ben mi türban aşığıyım? Başım açıkken nasıl olabilir ki bu? Aşık olsam kapanmam gerekmez mi? ” Karşı tarafı eleştirmek iyi güzel biraz da kendimize bakalım “ dediğim için mi türban aşığı oldum?Bir lokantacı da ablamın ısrarla Star gazetesinde yazdığını iddia etti. “Eski kocası Taraf’ta kendisi Star’da yazıyor, siz Vatan’da. Ne biçim bir aile bu anlamadım ki...” O kadar emin ki “yok yahu, ablamın nereye yazıp yazmadığını bilmem mi?” deyince “sizden gizliyor olmalı..” dedi. O kadar acayip aileyiz ki tabii birbirimizden böyle şeyleri gizliyor da olabiliriz. O mantığa göre doğru elbette. Nasıl böyle bir sonuca ulaştı diye kafayı kırıp onun yerine ben düşündüm. Ve sonunda anladım ki Alin Taşçıyan’ı ablam sanıyor! Ha o ‘yan’, o bu ‘ yan’, ne fark eder değil mi? Her yazıyla düşmanlar ve dostlar yer değiştiriyor. Polis tarafından öldürülen 12 yaşındaki Mardinli Uğur Kaymaz’ın, Dağlıca’da kaçırılan askerin hesabını sorarsın Kürt dostu Türk düşmanı olursun. Peki Kürt de Kürde açılacak mı dersin, Kürt düşmanı, Türk dostu ve ayrıca resmi tarih sözcüsü olursun. Herkesin okumaya hakkı vardır bırakın bu kızların peşini dersin türban aşığı, laiklik düşmanı olursun. İbadete bilimsel gerekçe sunmayın, bırakın ibadet ibadet olarak kalsın, onun asri, bilimsel veya başka bir gerekçeye ihtiyacı yok, sulandırmayın dersin din düşmanı olursun. Medeni olmak saça röfle yaptırmakla olmuyor, insanlara cahil derken siz ne kadar biliyorsunuz dersin Beyaz Türk düşmanı olursun. Tuvalet kapısını tekmeleyerek açan, bir de seni o vaziyette gördüğü için azarlayan yurdum “ bayanından” söz edersin halk düşmanı olursun... Ne yapmak lazım acaba? Her yazıdan önce “çıkan yazıların özeti” veya “ bu yazar temelde şöyledir böyledir..” diye sabit bir paragraf mı koymak lazım? Mutlu Tönbekici: Tek doğrusu temel insan hakları olan gezgin. Bir bobi annesi, MB ile beraber, hafif asabi, 38 beden. Oldu mu? Bundan hareketle her hangi koyu bir şeyci olmadığım anlaşılır mı acaba?

Devamını Oku