Kürt kardeşlerimiz Kürtçede oğlum manasına gelen kıro kelimesinin Türkçede “kaba, görgüsüz” manasında kullanılmasından meğer yıllardır rahatsız olurlarmış. Olurlarmış da ifade edemezlermiş. Ederlermiş de biz duymazmışız veya... Ben “kıro olmanın dayanılmaz hafifliği” diye bir yazı yazınca mektup üzerine mektup alıyorum kaç gündür. Bizlerin yani Kürt olmayan halkların her “kıro” deyişinde homurdanır, sinirlenirlermiş. Bizlerin “kıro” kelimesinin Kürtçe manasını bildiğimizi ve bunu Kürtleri incitmek için kasten kullandığımızı sanırlarmış!Diyor ki bir Kürt okurum: “Yazdığınız ” kıro “ açılımlı yazınız benim de sinirlerimi bozmuştu. Entel, dantel Türkler her fırsata Kürt halkını aşağılamak için ince ayarlar yapıyorlar. Birisi çıkıp barbar kişileri tanımlamak için “ TIRIKKO” dese herhalde zorunuza gider değil mi?” “Tırıkko” anladığım kadarıyla Kürtçe’de Türkün karşılığı olan Tırk kelimesinden türetilmiş bir kelime. Zira Kürtçe bilen arkadaşlarıma sordum böyle bir kelime yok dedi. Ancak incinme konusunda okuruma katılıyor. Kürtleri tanımlamak ve aşağılamak için kullanılan bir kelimedir diyor.***Bakın Kürt açılımı derken ne kadar ilginç bir yere geldik dayandık... Bilerek ve isteyerek yapılan aşağılamaların yanında işte böyle bilmeden farkında olmadan da kalplerini kırıyor, sinirlerini hoplatıyormuşuz meğer. Kıro kelimesinin Kürtçe olduğunu bilen Türklerin sayısının hayli az olduğunu düşünüyorum. Düşünmekle olmaz tabi bu ama son üç gündür önüme gelene sordum bunu. “Kıronun Kürtçe oğul manasına geldiğini biliyor musun?” 20 kişiden sadece bir kişi biliyordu o da bir iki yıl önce öğrenmiş. Açıkçası ben de iki üç yıl önce öğrenmiştim. Güvenilir bir istatistik değil elbette, dilciler toplantısında sorsam herhalde başka bir istatistik elde ederdim ama zaten ben sıradan insan biliyor mu diye merak ediyordum. Bu arada ben de ödevimi yapıp sözlükleri karıştırdım üç gündür. Kıro kelimesinin “görgüsüz” manasında Türkçe’ye ne zaman girdiğine dair kesin bir bilgimiz yok. Kelimelerin Soyağacı Nişanyan Sözlükte “20. yüzyılın ikinci yarısı” gibi bir bilgi var sadece. Evet bunu biliyoruz da nasıl olmuş da “oğul, delikanlı” manasına gelen Kürtçe bir kelime Türkçe’de görgüsüz manasına gelebilmiş? Ne zamandan beri kullanımda? İlk ne zaman yazılı hale gelmiş? En çok kullanan yayın organları hangileridir? Kesinlikle incelenmeye değer.***Kelimeler dilden dile geçerken anlam kaymasına uğrayabiliyor. Burada bir şekilde küçümseme, aşağılama ideolojisi de girmiş belli ki. Kürtlerin batıya göç etmeye başlamaları ve kamusal alanda birbirlerine “kırro” diye seslenmeleriyle duyulmuş ve adapte edilmiş bir kelime olmalı. Başlangıçta bir aşağılama içerdiği muhakkak. Kürtlerin hem fakirlik hem de bilmeme nedeniyle büyük şehirlerdeki uyumsuz davranışlarından yola çıkarak adapte edilmiş bir laf olmalı. Ama şimdi kim biliyor, kim hatırlıyor nasıl başladığını, esasen Kürtçe bir kelime olduğunu? Bir iki meraklı ve Kürt arkadaşları tarafından uyarılmış bir iki yazar dışında: Kimse!Bundan dolayı alınganlık yapıp “Türkler her fırsata Kürt halkını aşağılamak için ince ayarlar yapıyorlar. Al bak kıro kelimesi..” demek ne kadar aklıselim bir yaklaşım olur? Olmaz. Çünkü: Bir: Türkler bu kadar bilgili değil. “Kıro aslında ne demek” diye merak edip sözlüklere bakan taş çatlasa üç yüz beş yüz kişi olmuştur. Bu beş yüz kişinin dört yüzü de manasını yine bulamamıştır çünkü 20 yıldır şakur şukur kullandığımız “kıro” kelimesi TDK sözlükte yok! Evet bayağı yok. 50 yıl sonra, kelime tedavülden iyice kalkınca belki koyarlar. İki: Bilinçli Kürt aşağılaması o kadar çok yapılıyor ki gizlisine hiç gerek yok. ***Fakat Ekşi Sözlükte kıro kelimesiyle ile ilgili güzel bir yorum var ki buraya almadan edemedim. “Bu sözcüğün Kürtçe’deki anlamını öğrendikten sonra Kürtlere gıcık olduğu için özellikle daha fazla kullanmak ise ayrı bir kıroluktur...” Bu arada “lavuk” da Kürtçe erkek çocuk manasına geliyor.
Bodrum yarımadasının batı ucunda Myndos isminde bir antik kent var. Şimdiki Gümüşlük sınırları içinde. Gümüşlük koyunun hemen bir yanındaki koy. Kentten geriye birkaç duvar kalmış durumda. Söylenen o ki kazılsa muazzam bir kent çıkarmış ortaya. Efesle yarışabilirmiş. Memleketin en güzel güneş batan yerlerinden biri. Bir bildikleri varmış gerçekten. Ortalıkta bir sürü dedikodu dolaşıyor. Çok zengin ve etkili bir silah tüccarı, buraları 1. derece tarihsel SİT alanı olduğu halde olduğu gibi satın almış. Bilinçli vatandaş soruyor: 1.derece tarihsel SİT alanlarına bir şey yapmak mümkün olmadığı halde neden dünya kadar paralara satın alınır ki böyle bir arazi? Ne yapacak? Cevap: Üzüm yetiştirip şarap yapacağım. Buna kim inanır bilmiyorum. Böyle bir yerde üzüm yetiştirmek de mümkün müdür onu da bilmiyorum. Fakat bu kentin, (adı da muhtemelen Myndos olacak olan) bir tatil sitesi veya oteli inşaatı altında kalmaması gerek. Tarihi alan ilan edilmiş bir yerin kaşla göz arasında “o kadar da tarihi değilmiş canım” ilan edilme ihtimali insanları korkutuyor. Fay hattının yeri değiştirilen bir ülkede her an her şey olabilir biliyorsunuz. Bu bilinci yükseltmek maksadıyla Gümüşlük Akademisi’nde Myndos Umut Konserleri ’09 adı altında konserler düzenleniyor. Sanatçılar para almadan geliyor. Masraflar Bodrum’lu muhtelif sponsorlar tarafından karşılanıyor. İki hafta önce Zuhal Olcay çıktı sahneye. Hakikaten çok güzel bir konserdi. “Myndos için buradayım, umarım amcalar duyar” dedi, ortalık inledi. Bu Cumartesi (15 Ağustos 2009) de BULUTSUZLUK ÖZLEMİ çıkacak sahneye. Yine Gümüşlük Akademisi’nin amfitiyatrosunda. Yine aynı şekilde onlar da hiç para almadan. Myndos duyulsun, insanlar bilinçlensin istiyorlar. İki hafta sonra da (22 Ağustos 2009) Ezginin Günlüğü çıkacak. 4 Eylül 2009’da da Kardeş Türküler. Bu ülkede böyle sanatçılarımız DA olduğu için mutlu olmalıyız. Şimdi isim vermeyeyim ama bir sürü zevat para almadan selam bile vermezken koca koca orkestralar İstanbullardan kalkıp buralarda (tanınmaya falan da hiç ihtiyaçları olmadığı halde) konserler veriyorlar. Bulutsuzluk Özlemini hep severdim şimdi daha da çok seviyorum. O yüzden... 14 Ağustos’ta.. tepedeki Akademide.. bir buluta tutunup.. bir kuşun kanadına takılıp.. şu alemi hep beraber seyreylemek için... buluşalım. Ama bu sefer vazgeçmemek için ... *****KIRO YERİNE ÖNERİLER“Sn. TönbekiciKıro kelimesine karşı iki öneri :-Nâmühezzib: Islah edilmemiş, terbiye görmemiş. (Farsca)-Dingil: ArgoSağlıkla kalın, Halil Bingöl” Teşekkür ederim Halil Bey... Başka öneriler de bekliyorum arkadaşlar.. Yazınız.. Görgüsüzlere “kıro” deyip kimsenin kalbini kırmayalım bundan sonra..
O zaman havuzda da şnorkelle yüzelim olsun bitsin! Bir yazıyla iki lobi birden ayaklandı. Bir: Şnorkel lobisi. İki: Kürt lobisiMeğer memlekette ağır bir şnorkel lobisi varmış. Ve ne demek istediğimi tam anlamadan “nalakasıvaranlayamadıkyani” şeklinde mektuplar döşenmişler... Enteresandır yazanların ezici çoğunluğu kadın. Diyorlar ki: Şnorkelle yüzmek kıroluk değildir. Aksine denizin tadını daha çok çıkarmaktır. Bir keyiftir, bir şölendir falan filan.. Tamam ben de aynısını söylüyorum zaten. Evet öyle imiş. Geç keşfettim ama çok mutluyum. Deniz kuşuna döndüm. Zevkten geberiyorum zart zurt... Yazdıklarımı niye bana tekrar söyler, yazarsınız bunu da hiç anlamam... Su altı belgeseli izlemek gibi demedim mi? Dedim. Bir kere ben “şnorkelle denizin altını incelemekten” söz etmiyorum. Ben uzun mesafe yüzmekten söz ediyorum. Günlük yüzme aktivitesini şnorkelle yapmaktan ve şnorkelsiz yüzemiyor olmaktan söz ediyorum. Kıroluk dediğim bu!Şnorkelle yüzen birini kimse ciddi yüzücü sınıfına almaz. “Ben çok iyi bir yüzücüyüm, günde en az 1 saat hiç durmadan yüzerim... Şnorkeli taktım kimse tutamaz beni..” deyin nasıl kahkahalar yükselecektir. Boğazı geçme yarışına niye insanlar şnorkelle katılmaz mesela? “Şnorkelle yüzme” diye bir kategori var mı? (Varsa katılırım ve hepinizi de geçerim haberiniz olsun!) Benim bildiğim yok. Spor merkezlerinin yarı olimpik havuzlarında şnorkelle yüzen adam gördünüz mü hiç? Göremezsiniz çünkü şnorkelle sportif yüzme diye bir şey yok. Bisikletin iki tarafına düşülmesin diye küçük tekerlek takmak ve ciddi bisikletçi olduğunu iddia etmek gibi bir şey bu. (Halbuki benim gibi cüceler için ne kadar pratik olurdu...) Diyeceğim... Şnorkelle sportif maksatla yüzmek tamam çok zevkli ama kabul edelim ki biraz tembel işi, biraz bilmeme işi, biraz becerememe işi... Nefes alıp vermeyi becerenler öyle şnorkel kafasına falan girmezler. Takarlar yüzücü gözlüklerini çapada çupada yüzerler... Kıroluk dediğin de zaten nedir? Olması gerektiği gibi yapmayı beceremeyip öbür türlüsünü bir stil, bir tercih gibi satmaya çalışmak. Denizin altını şnorkelle inceleyebilirsin, bu uğurda palet de tüp de takabilirsin, saatlerce suda kalabilirsin, bu kıroluk değildir. (Ayrıca tüple daldım da...) ama benim gibi uzun mesafeyi spor maksadıyla şnorkelle yüzersen, yüzmeye çalışırsan kırosundur. Hatta bunu havuzda yapmaya kalkarsan yıldızlı kırosundur. Bu niye bu kadar tartışma konusu oldu anlamadım. Tamam siz değilsiniz, bir tek ben kıroyum. Hatta kıro-liçe! Anlaştık mı? (Bu arada “bizim havuzumuzda şnorkelle yüzebilirsiniz” diyen ilk spor merkezine üye olacağım. Madem kıroluk değil bakalım “aaa ne demek, tabii tabii, bu sizin en doğal hakkınız” diyen çıkacak mı.. Buradan da ilan edeceğim: Şnorkelciler haklıymış... Kıroluk değilmiş...) ***Öbür lobi de Kürt lobisi. “Kıro nedir, toplumdaki yeri ve kıroluğun insan psikolojisi üzerine etkilerini tartışan bir yazı yazmışsınız... Benim size tek bir sorum olacak. Kıronun tam olarak ne olduğunu biliyor musunuz? Acaba bizim entel kesim birilerini aşağılamak için başka kimlerin sinirleri bozuyor?” Demiş bir okur. Manasını bilmeden bir kelimeyi kullanma demiş başka okur. Benzer on on beş mektup daha var.Kıro kelimesinin Kürtçe olduğunu ve manasını elbette ki biliyorum. Hatta keko kelimesinin de manasını biliyorum.. Biri erkek çocuk, delikanlı demek biri de ağbi, dayı demek. Ancak ikisi de anlam kaymasına uğramıştır ve sözlüklere de bu yeni manalarıyla (görgüsüz, kaba) geçmiştir. Bundan dolayı Kürtler alınıyor olabilirler ama bu gün Kürtler dışında kimse kıronun Kürtçede erkek çocuk manasına geldiğini bilmez ama öbür manasını gayet iyi bilir. Dil dediğin böyle ilginç bir şey. Ama “çok bozuluyoruz, Türk Kürt geriliminde bunun da bir rolü, katkısı var, haberiniz olsun!” derseniz eğer bugünden itibaren kullanmayı keserim olur biter. Yerine güzel bir kelime önerirseniz hele daha da mutlu olurum.
Kıroları da anlamak lazım. Yanlış cümle kurdum. Şunu demek istiyorum. Kıroluk etrafa rahatsızlık verirken failini çok eğlendiren bir şey. Elindeki mısır koçanını çöp kutusu bulamadığı için evine kadar getirmektense en yakındaki palmiyenin altına fıydırıvermek mesela çok daha eğlenceli bir şey. Bir kadının poposuna kaçamak bakmaktansa bodoslama ve hiç aralık vermeden bakmak da çok daha eğlenceli. Telefonla konuşurken elinle ağzını kapatmaya çalışıp gürültü miktarını azaltmaya çalışmaktansa arkana yaslanıp kolunu da koltuğun arkasına atıp şen kahkahalarla bağıra çağıra konuşmak da çok daha eğlenceli. Hele bunu direksiyon önünde ve bir kavşakta yaparsan dünye eğlenme rekorunu kırarsın. Umumi tuvaletin kapısını tıklatıp içerden ses gelmesini beklemektense kapıya tekme atıp açmak ve içerde birini münasebetsiz bir halde yakalamak da daha eğlenceli. Pardon demek yerine “kapıyı kilitleseydin” diye azarlamak hele eğlencelerin en güzeli. Halbuki kilidi zaten o kırdı.. Kabul etmek gerek... Kıro kıroluğunu yaparken çok eğlenir. Bir başka değişle kıroluk eğlenceli bir şeydir. Maruz kalana eziyet, yapan zevk veren bir şeydir. Dadından yenmez bir şeydir. Mesela ben sırf bu yüzden maç izlemeye giderim. Medeniyetin yüklediği gerekli gereksiz yüklerden bir iki saatliğine kurtulmak için. Hem terapi etkisi yaratıyor hem de kıroları anlamaya yarıyor. Zira kibarlık, medeni olmaya çalışmak falan yorucu şeyler. Yorucu ama öte andan iliklerimize kadar da işlemiş. Ha deyince bırakamayız alışkanlıklarımızı. Zaten felsefemize de aykırı. Bizler kırolara örnek olmak için gitmedik mi o okullara, fakültelere, mastırlara... (Ufak at da civcivler yesin..) Maça gitmek o manada iyi bir mola oluyor. Medeniyet molası. Toplu bir gayrimedenilik ayini. Çöpleri yere atmalar, çitlediğin çekirdeğin kabuklarını ağzından püskürtmeler, çılgın gibi böğürmeler, itmeler kakmalar.. Herkes yaptığı için sen de yapıyorsun, rahatlıyorsun oluyor bitiyor. Çıkınca “medeniyet mantonu” giyip tin tin evine dönüyorsun. ***Bütün bunları şunun için anlattım: Arkadaşlar yüzmeyi adam gibi bilmiyorsanız benim gibi şnorkelle yüzün. Bırakın size kıro desinler. Bırakın “hıyar yüzmeyi öğrenememiş” desinler. Bırakın nefes almayı beceremiyor salak desinler.. Evet beceremiyorum n’olmuş! 30 yıldır kulaç yüzme çalışmaların hüsranla sonuçlanmasından bıktım usandım. Su yutuyorum, nefessiz kalıyorum, sıkılıyorum... Yapamıyorum bu kadar basit. Her seferinde stres oluyorum. Bu saatten sonra milli yüzücü olacak değilim. Bunu dert edinmeyi de kestim. Veeeee.... Kıllı göbekli esmer ağbilerin yaptığını yapıp şnorkelle yüzmeye başladım. Oh bee! Vallaha billaha oh bee.. Buymuş ulan yüzmek! Denizle bütünleşmek, kucaklaşmak, hallenmek vs.. Bir hafta önce yanımdaki veledin şnorkelli gözlüğünü taktığımdan beri dünyam değişti. O kadar mutlu oldum, o kadar uzun denizde kaldım ki annesi şnorkeli bana hediye etmek zorunda kaldı. Denize girmeyen M.T. bir anda su kuşuna döndü! Şnorkel denilen şeyin sadece çocuklar ve kırolar tarafından kullanılması ne büyük hata ne büyük kayıpmış meğer! O balıklar o bitkiler o yosunlar... Hey güzel Allahım.. Bak bak bitmiyor. Televizyonda su altı belgesi izliyormuşum gibi dön dolaş dön dolaş.. Sırf bu yüzden hayatımda ilk defa “oranın denizi güzel değil, buranınki güzel” laflarını etmeye başladım. Kendime inanamıyorum ama güzel koy araştırmaları yapıyorum. Kayalık, bol balıklı yerleri soruyorum millete. Hayır ciddi ciddi de yüzüyorum bu arada. Bir giriyorum 45 dakika çıkmıyorum. Kilometrelerce değil belki ama sportif faaliyet bakımından Osman Müftüoğlu kriterlerini tatmin edecek kadar hareket ediyorum. Bir kıro(liçe) olabilirim ama sporunu yapan bir kıro...Tekrar ediyorum: Kendinizi kasmayın. Takın şnorkeli onunla yüzün. Ne buruna su kaçıyor ne de su yutuluyor. Stressiz, gamsız üstelik de manzaralı..
Bildiğiniz gibi bundan iki ay önce herkes gözü (ve burnu) kapalı bir vaziyette harıl harıl İzmir güzellemeleri yaparken ben “kral çıplak” dedim. “İzmirli hanımlar ve beyler; şehrinizle ve kendinizle pek övünüyorsunuz ama şehriniz lağım kokuyor, bilmem farkında mısınız..” dedim. Küçük çaplı bir kıyamet koptu. İşitmediğim hakaret kalmadı. Sonra akıllar başlara geldi. Evet kokuyor dendi. Onun üzerine suç İzmir Büyük Kanal Projesine atıldı. İzmir Büyükşehir Belediyesi “Büyük Kanal Projesi yetersiz kalıyor, biz ne yapalım” şeklinde bir açıklama yaptı. İzsu ve İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin eski ve yeni teknik sorumluları bunun üzerine bir açıklama yaptılar. Söz onların...***- İzmir Büyük Kanal Projesi, 2000 yılında şehrin imar planlarına göre gelecekte barındırabileceği nüfus esas alınarak yeniden planlanmıştır.- 9 yıl sonra şehrin ne proje nüfusunda ne de yerleşim alanlarının yoğunluğunda kayda değer artışlar olmadığına göre tamamlandığı 2003’den bu yana problemsiz çalışan Büyük Kanal Projesi’nin 2009’da aniden “yetersiz” kaldığı iddiası tamamen uydurmadır.- İZMİR’DEKİ MESELE; kokunun kaynağı, 650 milyon dolara mal olan BÜYÜK KANAL SİSTEMİNİN PLANLARINA UYGUN OLARAK İŞLETİLEMEMESİ VE YETERLİ DENETİM YAPILMADIĞI İÇİN DERELERE KAÇAK OLARAK SANAYİ ATIKSUYU VE LAĞIM SUYU BIRAKILMASIDIR. Meselenin esası budur. Teknik değil tamamen idari bir meseledir.- İzmir’in altında yeteri kadar uzunlukta ve kapasitede kanal ve su temel altyapısı vardır. “Kanalizasyon Sistemi ve Dere Yatakları Bakım ve İşletme Planı” tesislerin ve şebekenin uzun ömürlü olması ve verimli çalışmasını sağlamak üzere hazırlanmıştır. 2003 yılında ana kuşaklama kanalları ve yan toplayıcıların, yağmur suyu kanallarının ve ızgaralarının, dere yataklarının, sel önleyici su bentlerinin, pompaların, bacaların savakların sürekli ve düzenli bakımı ve işletilmesi için bir program oluşturulmuş, bir el kitabı hazırlanmış, sorumlularına bu el kitapları ve sadece bu iş için kullanılacak bilgisayarlar zimmetle teslim edilmiştir. Rutin hale getirilen deniz ve arıtma suyu tahlilleri, mevsimlik yağış ve rüzgar bilgileri bu işletme planının bir parçasıdır.Sırf bu hizmetlerde kullanılmak üzere 2007 yılına kadar ana kuşaklama ve yan toplayıcı kanalları, yağmursuyu kanal ve ızgaralarını temizlemek üzere ayrıca dar sokaklarda da çalışabilmek için çeşitli tipte 8 adet kanal temizleme aracı ile çeşitli özel ekipman alınmıştır. Bu araçları kullanacak olan kadrolar eğitildi. Bu plan 2003-2007 yıllarında başarıyla ve harfiyen uygulanmıştır. Bu sistem çok uzun yıllar (hele kullanılan boruların 100 yıllık ömürleri olduğu düşünülürse) başarı ile çalışacaktır.- Proje kapsamında, betonarme borular yerine sürtünme katsayısı sıfıra yakın daha küçük çaplı polietilen borular seçilmiştir. Bu boruların en önemli özelliklerinden biri de sızdırmaz olmalarıdır. Yani boruların içine yağmur suyu ve deniz suyu giremez.- Büyük Kanal Projesi’nin büyük bölümü 2002 yılında tamamı ise 2003 yılında işletmeye alınmıştır. 2008 yılında şehirde hangi olağanüstü ve öngörülmeyen bir değişiklik oldu da körfezde gözle ve tahlillerle görülen iyileşmeye ve hayata dönüşe sebep olan Büyük Kanal Projesi ihtiyaca cevap veremez oldu?Şehrin Manda-Melez-Arap vb. ana dereleri neden birdenbire kokmaya başladı?İzmir’de ani bir nüfus patlaması mı olmuştur? Binalarının yüksekliği aniden ikiye mi katlanmıştır? 2006’da projesi tamamlanan Çiğli Atıksu Arıtma Tesisi’nin kapasite artırımı projesi ile 2003’de ihale edilen ve kokunun bir diğer kaynağı olan arıtma çamurlarının kullanılır hale getirilmesi projeleri neden tamamlanamadı?Bütün bu acıklı ve gülünç halin sebebi 2005 yılına kadar susuzluk meselesi olmayan, bir tek gün yağmur yağmasa bile 2009 yılı Mart ayına kadar herhangi bir su kesintisi-kısıntısı olmadan muntazaman suyu akacak olan İzmir’i 2008 yılında arsenik ve su kesintilerine, çeşme - bidon kuyruklarına, şişe suyu tartışmalarına mahkum eden plansızlık, beceriksizlik, işgüzarlık ve iş bilmezliktir. Halkımıza duyurulur...
Halis Toprak’ın evlilik yaşı 15’e düşmeli sözü üzerine biraz hukuk dersi yapalım. Türk Medeni Kanunu Evlenme yaşı ile ilgili 124. madde: “Erkek veya kadın 17 yaşını doldurmadan evlenemez. Ancak hakim olağanüstü durumlarda ve tek önemli bir sebeple 16 yaşını doldurmuş olan erkek veya kadının evlenmesine izin verebilir. Olanak bulundukça karardan önce ana ve baba veya vasi dinlenir.” ***Türk Ceza Kanunu cinsel istismar ile ilgili 103. madde: “Ceza kanununa göre 15 yaşını tamamlamamış kişi çocuktur. Çocuğu cinsel yönden istismar eden kişi 3 yıldan 8 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. Cinsel istismar deyiminden 15 yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan çocuklara karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış. (15 yaşını tamamlamış) Diğer çocuklara karşı sadece cebir, tehdit, hile, veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilen cinsel davranışlar anlaşılır.” ***Türk Ceza Kanunu reşit olmayanla cinsel ilişki ile ilgili 104. madde:“Tehdit ve hile olmaksızın 15 yaşını bitirmiş olan çocukla cinsel ilişkide bulunan kişi şikayet üzerine 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırır.” ***Özetle: - 15 yaşından itibaren sevişmek serbest. AMA çocuğun ailesi şikayet ederse öbür taraf hapı yutar. Doğru hapse. (Aman diyeyim..) - Bu durumda 15 yaşından itibaren hamile kalmak da serbest görünüyor. “Sevişebilirsin ama hamile kalamazsın!” demiyor kanun. 15 yaşından itibaren sevişebiliyorsun, hamile kalıp doğurabiliyorsun ama ne yapamıyorsun? Evlenemiyorsun. - Evlenebilmek için 2 yıl beklemen gerek. Tavşan model bir çiftsen, kendi belediye nikahına kucağında iki çocukla gidebilirsin yani. Öte yandan devlet bu işi çok sıkı takip etmeye çalışıyor. Yeni Türk Ceza Kanunu’na göre hastaneler, doğum veya muayene için gelmiş 18 yaşın altındaki hamileleri hastane polisine bildirmek durumunda. 15 yaşın altındakiler içinse suç duyurusunda bulunmak zorunda. Yoksa doktor da suça iştirak etmiş sayılıyor. Bu nelere yol açabilir peki?Sağlıkçılar, iş böyle sıkı tutulursa insanlar polisin sorgusundan sualinden geçmektense hastanelerde değil, evlerde, eski usullerle doğum yapmaya başlar diye tahmin ve endişe ediyor. Zira yasa böyle emrediyor diye huylu huyundan, suylu suyunda vazgeçecek değil.*****KÜRT AÇILIMI, KÖŞECİ SAÇILIMIVicdansızlık ve sığlık ve şimdi yazarsam mahkeme konusu olacak olan bir takım haller herhalde böyle bir şey olmalı. Türkü Kürdü toplam 40 bin cana mal olan o 26 yıllık karanlık dönem bitsin demiyorlar da çalıştaya hangi gazeteciler niye çağrılmış onun pis pis dedikodusunu yapıyorlar. Ve bunlar itibarlı adam sayılıyor. Hayretler içinde kalmamak hakikaten çok zor. Kayıpları bir çeşit “nüfus planlaması” olarak mı görüyorlar acaba düşünmeden edemiyorum. Hani göbeğini kaşıyan adamlar ne kadar azalırsa o kadar iyidir mantığı. Olabilir mi? Değildir umarım.
Aylin’i, Sevim’i, Necdet’i, Melek’i, Metin’i, Ceren’i, Nail’i, Mehmet’i, Süleyman’ı, Muhammed’i, Abdulselam’ı, Ergin’i içeriye alışlarının 100. günü.Neydi suçları? Terörist olduğunu bile bilmedikleri 3 adamla ”tanış“ olmak. Aylin’i çok yazdım, çok yazdık. Bugün gazetemizin 1. sayfasında da kocaman haber yaptılar. Zira o bizim canımız ciğerimiz. Gazeteci olması nedeniyle yazar çizer takımından daha çok arkadaşı var. Tanıdığımız için de kolaylıkla kefil olup savunabiliyoruz. Ama diğerlerinin içerde olma nedeni de en az Aylin’in içerde olma nedeni kadar saçma. Sevim Orhan Yılmazkaya’nın (terorist olan) okuldan arkadaşı, Necdet Sevim’in eski kocası, Melek Necdet’in nişanlısı, Metin Melek’in arkadaşı, Ceren Sevim’in yeğeni... Gerekçeler bunlar. Onları yazmadık diye sanmayın ki onlar mağdur değil. Aradan 100 gün geçmesine rağmen iddianame hazırlanmış değil. Aylin ve diğer insanların hangi terör eyleminde bulunmaktan veya bulunmaya teşebbüs etmekten veya destek vermekten veya başka bir şey yapmaktan suçlandıklarını bilmiyoruz. Delillerin toplanması için zaman lazım dediler, adli tatil başladı dediler, şunu dediler bunu dediler.100 gündür kimse oturup bir iddianame yazmadı. Yazamadı. ***Bu ülkede bu yeni bir şey değil. Biliyoruz. Terörle mücadele adı altında hukuk terörü hep işittiğimiz şeyler. Bilhassa Kürt bölgelerinde çok olduğunu duyuyoruz. Ve ne tuhaftır ki kimsenin umurunda değil. Az satan, küçük gazeteler dışında hiçbir yerde okuyamazsın... Ve bana bu o kadar ilginç geliyor ki... Yani İran olmayalım, aman oluyoruz, olduk, hepimizin kafasını örtecekler, bittik yandık kül olduk diye bu kadar endişelenen insanlar..Yahu bir kez de KAMBOÇYA OLUYORUZ, AMAN ÇİN, AMAN KUZEY KORE OLUYORUZ DİKKAT! deseler ya... Varsa yoksa İran oluyoruz, Malezya oluyoruz. İran oluyoruz, Malezya oluyoruz...HAYIR! Düpedüz Suudi Arabistan oluyoruz. Bari adını doğru koyalım. Zira Uluslararası Af Örgütü’nün son raporuna göre terörle mücadele bahanesiyle en yoğun insan hakları ihlali Suudi Arabistan’da. 2001’den beri sayısı tam olarak bilinmeyen binlerce sayıda insan aylar, hatta yıllarca avukatları veya aileleriyle görüşmeden alıkonuluyorlar, mahkemeye çıkarılanlar ise genellikle haksız prosedürlerle karşılaşıyorlarmış... Tanıdık geldi mi? Hem ekstradan şeriat da var. İran olmaktan Suudi Arabistan olmaktan korkalım, endişelenelim elbette. Ama bütün boyutlarıyla. İslamcılar gelecek hepimizi kapatacaklardan önce bu vaziyette de zaten Suudi Arabistan mıyız, İran mıyız bir düşünmek lazım. Hukuk bir gün size de lazım olur. Ergenekonculara lazım olduğu gibi.. ***Aylinimiz... Seni unuttuk sanma sakın! 100 gün sana bin gün gibi gelmiştir eminim. Ama bizim de elimiz kolumuz bağlı gördüğün gibi. Dayan... Elbet bir gün hak yerini bulacak ... *** Editörümün cevabıDünkü yazıma editörümden yanıt geldi. Buyrun okuyun:“Sevgili Mutlu...‘Halis Ağa, 17 yaşındaki kızı satın almadıysan izin ver neden seninle evlendiğini özgür iradesiyle anlatsın’cümlesini köşene başlık olarak at dedim.. Bu cümleyi başlık olarak atmadın ama yazının girişinde verdin. Sonra da özetle şunları söyledin: “Bütün medya manyak gibi tek 17’liğin ruh sağılığını kafaya takmış durumda... Sanki bu kız Toprak’tan boşanırsa ülkenin bütün sorunları hallolacak.. Memleketteki klasik-modern her tür köleliğe duyarsız kal, sen sonra Halis Toprak’a demediğini bırakma. Ne güzel.. Hedef kolay olunca atması ne zevkli oluyor...” Bi kere hedef kolay değil... Ağa’nın avukatı değil, avukat ordusu var. Yanlış bir şey yaz da görelim! Halis Ağa’nın bu evliliği özellikle yazılmalı, sorgulanmalı, çünkü;Gerçeği konuşalım.. Doğu’da ismi cismi bilinmeyen birinin yaptığı bu tür evliliği yazsan kim okur, kim bakar, kaç kişiye ulaşır.. Ama ünlü biri olunca durum farklı. Türkiye yaklaşık 1 aydır Halis Ağa’nın evliliğini konuşuyor. Halis Ağa sayesinde (!) konu masaya yatırıldı! Meclis’teki vekiller harekete geçti. Böyüklerimiz bu konuyu konuşmaya başladı. Belki bir sonuç çıkmayacak ama, nasıl olsa bu da unutulacak diye görmezden mi gelmeliyiz.Michael Jackson çocuk istismarıyla suçlandı. Medya, aylarca her gün bu konuyu yazdı. İnsanlar çocuk istismarını konuştu, pedofiliye savaş açıldı, internette çocuk pornosuna darbeler indirildi. Örnekler çok. Yerini işgal etmeyeyim.. “Nazlıcan konuşsun” başlığına gelince.. Israrlıyım.. Bence Halis Ağa izin versin, Nazlıcan da konuşsun.. Bu evliliği niye yaptığını anlatsın.. Ses tonundan, mimiklerinden, gözlerinden 17 yaşındaki bir kızın 71 yaşındaki bir adamla neden evlendiğini anlayalım.
Editörüm coşmuş bir şekilde bana şu başlığı atmamı önerdi şiddetle: “HALİS AĞA! 17 YAŞINDAKİ KIZI SATIN ALMADIYSAN İZİN VER NEDEN SENİNLE EVLENDİĞİNİ ÖZGÜR İRADESİYLE GAZETECİLERE ANLATSIN!” Bu başlığı attıktan sonra bir şey yazmasam da olurmuş. Ve bu köşe yazarlığında bir devrim olurmuş. Tabii böyle pek de onun istediği gibi yapmadığım için yarın feci bir fırça yiyeceğim kendisinden (“haber ziyan etmekte üstüne yok Mutlu..”) ama ben de bu tip numaraları yapamayanlardanım. Ayrıca çok da umurumda mı emin değilim artık. Bütün medya, manyak gibi tek bir 17’liğin ruh sağlığına kafayı takmış durumda. Modern kölelikmiş, Lolitacılıkmış, madem bir hastabakıcı arıyordu neden 17’lik kızı ziyan etmişmiş.. Öyle bir hava oldu ki sanki kız Halis Toprak’tan boşanırsa ülkenin bütün sorunları hallolacak! Kadınların bugüne kadar çiğnenmiş, yerlerde paspas olmuş bütün onurları kurtulacak! Kadın haklarında fişek gibi fırlayıp bir nümero olacağız! Kadınlar şahlanacak, ailenin reisi, memleketin karar vericisi olacak! Hani sanki bütün kadınlar da canavar kesilmek için aportta bekliyorlarmış da Halis Toprak ve evliliğiymiş onların engeli.Vay be! Ne evlilikmiş! Hiç böyle vakalar olmayan, hiç kadının köle olmadığı, hiç kadının evdeki yer bezinden değersiz olmadığı, kızların tümümün liselere, üniversitelere gittiği, hepsinin istedikleri, tanıdıkları, ve hatta aşık oldukları yaşıtı adamlarla (tabii ki 25’inden sonra) evlendiği ülkemizde hakikaten ne fena örnek oldu di mi?Ne yapacağız şimdi? Pırıııııl pırııııl ülkemize bir kara leke oldu HT’nin menfur evliliği! Hay Allah. Halbuki nasıl da yaklaşmıştık muasır medeniyetlerin seviyesine öyle değil mi! Bir tık kalakalmıştı, bu evlilik her şeyi bozdu... Modern kölelik ha! Bunu söyleyen arkadaşlar nerede yaşıyor acaba? Venezuella olabilir mi çok merak ediyorum. İtilip kakılmaktan bir hal olan, evin bütün yükünü kaldırıp, eşek gibi çalışıp tek kuruş kazanmayan, en küçük bir dedikoduda alnının ortasından çat diye vurulan sıradan Fatmalar, Ayşeler ne oluyor o zaman? Klasik kölelik mi?Kız konuşsun hakikaten. Çıksın çat çat çat anlatsın. Şöyle oldu böyle oldu diye. “Tanıdığım en efendi, en hoşsohbet, en müşfik adam. Her bakımdan çok mutluyum” dese inanacak mıyız sanki? “Bastırdı parayı aldı, ölüyorum, geberiyorum mutsuzluktan” dışında duyup da inanmak istediğimiz bir şey var mı bu evlilik hakkında? Ama hakikaten umurumda değil... Para düşkünü bir kız da olabilir ki sanki para düşkünü kızlar ve kız anaları da bu memlekette hiç yokmuş gibi...Benim umurumda olan her zamanki bu iki yüzlülük. Mor Çatı için bağış topluyorum, Türk kadını erkek zulmünden kurtarılmalı, belediyeler kapattı evleri, gidecek yerleri yok desem tek bir lira yatarsa hesabı ben de ne olayım... Netekim yazdım yatmadı.Memleketteki klasik-modern her tür köleliğe duyarsız kal sen sonra Halis Toprak’a demediğini bırakma.. Ne güzel.. Hedef kolay olunca atması ne zevkli oluyor he mi Kazım.. Heee...