Okul yıkılmaz, yapılır

25 Ağustos 2009

Kendisine “kes” emri verilen telekom görevlisi, binanın okul olduğunu öğrenince “okul yıkılmaz, yapılır” diyerek telefonu kesmeyi reddetmiş.Okuyunca tüylerim ürperdi. Gözümün önüne geçen seneki Anadolu gezisi sırasında gördüğüm onlarca terkedilmiş, yıkılmış hüzünlü köy okulu geldi. Bir sebeple okullar kapatılmış, öyle kaderlerine terk edilmişler. Dayanamayıp en az on tanesini dolaştık. Bazılarının duvarlarında hâlâ okuma fişleri kalmıştı.. Ali topu at\’85 Birini söküp eve getirdim. Eriyip gitmesine gönlüm elvermedi. Zeynep Mutlu Vakfı Kemer Okulu mütevazı bir köy okulu değildi elbette. Hatta tam tersine en görkemlisinden, en güzelinden bir şehir okuluydu. 40 bin kitabıyla muazzam bir kütüphanesi vardı. Hangi lisede böyle bir kütüphane vardır?Ama zenginler okuyordu diyor bazıları. Evet ama okuyanların yüzde 30’u tam bursla okuyordu idi. Bu da az buz bir oran değildir. Okul yıkılmaz, yapılır diyen Telekom memuru gibi düşünüyorum ve benim gibi düşünmeyen tek kişiye de rastlamadım. Maksat bağcı dövmek olmasaydı belediyenin de işine gelecek bir uzlaşma yolu bulunabilirdi. Hem adalet sağlanabilirdi hem de kamu yararı gözetilebilirdi. Okulu yıkıp yerine ne yapacak acaba Eyüp Belediyesi? Nedir acaba büyük projeleri? Nazlı Ilıcak’ın sorup da sansüre uğradığı için soramadığı soruyu tekrar sorayım: AKP’ye yakın bir cemaatin okulu da yıkılır mıydı aynı koşullarda olsaydı?*****Kaçak nedir? Veya nerededir?Dayanamayıp internette “kaçak bina” diye arama yaptım. İlk sonuç: İstanbul Mimarlar Odasının hesabına göre İstanbul’daki 1 milyon 650 bin binanın yüzde 70’i kaçak. İstanbul’da 2 ayrı semt ise tamamen kaçak. Fatih Sultan Mehmet Köprüsü ve TEM otoyolu yapıldıktan sonra kurulan Sultanbeyli ve Samandra semtlerindeki TÜM kamu binaları kaçak durumunda. Özel ve devlet hastaneleri de aynı şekilde. Bu iki semtteki binaların hiçbirinin imar izni yokmuş. Devam edelim: Yine İstanbul Mimarlar Odasının açıklamasına göre İstanbul’daki Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı 1850 okuldan sadece 185’i yasal. Tekrar ediyorum sadece 185’i! MEB’ye bağlı 1850 okulun sadece 142’si depreme karşı dayanıklı hale getirilmiş. Gerisi Allah kerim. Özetlersek: Şehrin yüzde 70’i kaçak. Okulların ise yüzde 90’ı. Kaçak nedir ne değildir biri anlatabilir mi?

Devamını Oku

Kürdün Kürde açılımı olacak mı...

24 Ağustos 2009

Okur mektuplarıHERKES CİNAYET İŞLİYORTöre cinayetleri ve namus cinayetleri denildiği zaman hep akıllara Kürtler gelsin isteniliyor. Kürtler dışında kalanların namus cinayeti işlemesi olmamış gibi bir algılama var.Oysa Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu’nun tahminlerine göre dünyada her yıl 5 binden fazla kadın namus nedeniyle öldürülüyor.Türkiye’de ise Emniyet Genel Müdürlüğünün yaptığı araştırmaya göre 2000-2006 yılları arasında 322 cinayetin namus yüzünden işlendiği kayıtlara geçirilmiş. Töre ve namus cinayetlerinin yüzde 23’ü Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yüzde 19’u Marmara ve yine yüzde 19’u Ege Bölgesi’nde işlenmiş.Deniliyor ki batıda da işlenen namus cinayetleri doğu kökenliler tarafından işleniyor. Bu oran ne kadardır? Kastamonu, Artvin, Denizli, Bilecik ve Tokat’ta ne kadar Kürt var?Dicle Üniversitesi (DÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Mazhar Bağlı başkanlığındaki 8 kişilik ekip, Töre ve Namus Cinayetlerine ilişkin araştırma kapsamında 36 cezaevinde töre ve namus cinayeti işleyen 170 kişinin hayat hikayesini dinledi.Sonuç: “ Cinayetlerin işlenme oranında bölgeler arasında eğitim, gelir seviyesi ve etnik kökene bağlı bir farklılık yok” Bütün toplum bu konuda bir sınavdan geçirilse Kürtler ile Türkler arasında uçuk bir fark olmayacaktır. A.A / Kızıltepe-Mardin HER ŞEYİN SUÇLUSU DEVLETO sözünü ettiğiniz aşiretleri devlet besliyor ki o halk (Kürt olduğu için) uyanmasın; dolayısıyla hiç bir hak talebinden bulunmasın... Çünkü devleti orada ağa temsil ediyor. Oradaki devlet ağadır.O aşiretlerin büyük bir çoğunluğu korucudur.Devletin askerini, savcısını, hakimini öldürmüştür ama devlet sesini çıkarmaz, çünkü devleti orada temsil ediyor.“Kürdün Kürde açılımı” Kürdün aydınlanmasıdır, gözünün, ağzının açılması demektir. Gözü kör, beyni uyuşmuş insanları yönetmek devlet için bulunmaz nimettir.O bölgedeki var olan, her türden kötülük ve olumsuzlukların bizzat yöneticisi ve örgütleyicisidir devlettir. Devleti tanımadığınız gibi, Kürt gerçekliğini bilmediğinizi yazınızı okuduğumda böyle bir kanıya vardım. A.C.CEVAPTipik bir “ ayağı kayıp yere düşse devlet suçludur” mantığı. Devletimiz çok büyük hatalar işledi, (kime karşı işlemedi ki?) fakat kusura bakmayın ama damla kadar da özeleştiri yapamayacak mısınız? Devlet mi diyor “ toplayın ailenizi, karar verin bilmem ne kızın öldürülmesine, verin bilmem ne oğula da bir silah, vursun gelsin..” Hadi ben sandığınız gibi cahil olayım, hadi ben boğazdaki yalısında oturan aptal bir batılı (ve nedense de hep dejenereyizdir) olayım. Ama rica edeceğim her şeyi de devlete yükleyip kendinizi masum çıkarma hastalığından da kurtulun. BATIDAKİ ‘AŞK’, BİZDEKİ NİYE ‘TÖRE’?Bölgede kadın katliamı, namus, töre adı altında yaşanıyor. Size katılıyorum. Ama sorarım:1- Bölgede yaşanan kadın katliamlarına medya ve aydınlar ‘ Töre Cinayeti’ ya da ‘ Namus Cinayeti’ diye dillendiriyor. 2- Batı’da yaşanan kadın katliamına medya ve aydınlar ‘Aşk Cinayeti’ diye dillendiriyor. Bölgede yaşanınca farklı, metropollerde yaşanınca farklı mı oluyor? Kürtlerde yaşanınca ilkel, feodal, Türklerde yaşanınca modern mi oluyor? CEVAPCinayet cinayettir. Batıda işlenen cinayetin “ modernlik” olarak görüldüğü falan yok. Medya “ aşk cinayeti” diyor diye cinayetin aklandığı da yok. Ama şöyle bir fark var: Batıda karısını, ablasını, yengesini öldüren kişiye kahraman gözüyle bakılmıyor. YÜREK YAKAN DEMOKRASİ DERSİHer şeyi devletten bekleyen alın teri gerektirmeyen işlerden voleyi vuran bu kalleş millet neyin açılımını yapacak ki kendilerine.. Adamlar bizlere demokrasi öğretmeye kalkıyorlar ya yüreğimiz yanıyor.. Ş.G.CEVAPHah bu da tam “ Kürtler hapşırsalar haindir” zihniyeti. Valla benim inşaatlarda, pazaryerlerinde, lokantalarda, midye tablalarının arkasında gördüğüm Kürtler dibine kadar da alın terleriyle kazanıyorlar ekmeklerini. Hiç öyle kaba saba genellemelerle insanların haklarını yemeyelim. Bana kalırsa “ demokrasi” nin kendisi sizin yüreğinizi yakıyor.. HERKES DAYAK YİYORBir kadın olarak ve bir Kürd olarak bugünkü yazınızla bölücülük ve ötekileştirme yaptığınızı belirtmek istedim. Bu ülkede sadece Kürd kadınları mı eziliyor, şiddet görüyor, töre cinayetlerine kurban ediliyor? Etrafınıza lütfen daha net bakın. Karadeniz’deki kadınlarımız? Onlar çok mu mutlu? Ya İstanbul’daki kadınlarımız? Bu anlatılanlara onlar maruz kalmıyor mu? CEVAPEn anlamadığım şey de yazdığım şeyleri niye hiç yazmamışım gibi yazmanız. Dedik: “Kadın Türkiye’nin her yerinde şiddete maruz kalıyor. Ama Güldünya hadisesi de Edirne’den çıkmadı.” Türkçe’de Kürt yazılar kelimeyi ısrarla Kürd diye yazarken siz de hafiften bir ötekileştirme yapmıyor musunuz acaba? Mesele Türk kadını Kürt kadını meselesi değil elbette. Bütün kadınların meselesi.

Devamını Oku

Kürdün Kürde açılımı olacak mı?

23 Ağustos 2009

Acele etmek ne kadar doğru bilmiyorum ama 2009 yılının son çeyreğine girerken ister istemez aklıma bu geliyor. Takip edenler bilir, ama sekiz yıllık köşecilik hayatımda defalarca Kürtlere yapılan haksızlıklardan, gayri insanı tutumdan, bölgedeki insan hakları ihlallerinden dilim döndüğünce söz ettim durdum. Adı ister Kürt olsun ister demokratik olsun (gelin Demokratik Kürt açılımı diyelim) bir açılımın olması çoktan gerekiyordu. Bunun gerekliliğini tartışmayacağım bile. İnsan hakları insan haklarıdır! Diyarbakır Cezaevinde yapılanlar, yüzlerce faili meçhul, yüzlerce faili “meşhur”, açık ve seçik bir şekilde 2. sınıf vatandaş muamelesi yapmalar, hor görmeler, adam yerine koymamalar, mahkemede tanıklıkları kabul edilmemeler... Bunun bitmesi gerekiyordu. Zira hem ülkenin bir tarafında böyle bir siyasetin güdülmesi utanç verici bir durum ve ben bu utancı daha fazla taşımak istemiyorum hem de bu siyasetin bedelini çok ama çok ağır ödedik. YETER! Türk veya Kürt, koca bir kuşak ziyan edildi. Dolayısıyla bu açılıma karşı çıkanlar, destekleyenleri karalamaya çalışanlar tarihin çöp tenekelerine fena halde boylayacak. Çok da iyi olacak.***Fakat benim aklımı başka bir şey daha kurcalıyor. Türkün Kürde açılımı olsun elbette de Kürdün Kürde demokratik açılımı olacak mı? Bunu istemek ne kadar ayıp, bunu istemeye ne kadar hakkım var bilmiyorum, kibirli Avrupalılar gibi olmak istemiyorum ama açıkçası sözgelimi Kürt kadının ailedeki ve toplumdaki yeri, daha doğrusu “yersizliği” beni fena halde ilgilendiriyor ve incitiyor. Ülkemde sırf belli bir ırktan olduğu için insanların hor görülmesini, aşağılanmasını, itilip kakılmasını, öldürülmesini nasıl istemiyorsam aynı şekilde ülkemde kadınların da hor görülmesini, aşağılanmasını, itilip kakılıp, öldürülmesini istemiyorum. Memleketin başka yerlerinde de kadının değeri az, başka yerlerde de insanlar insanlara zulüm yapıyor, hani birbirimizden ne kadar farkımız var diye de sorulabilir ama töre cinayeti diye bir şeyi de kabul edelim ki Kürtler öğretti bize. Güldünyalar Edirne’den çıkmadı. Kürt kadınını geçtim Kürt erkeği de çok farklı bir durumda değil. “Maraba” dedikleri köleye benzer bir sınıfın 2009’un son çeyreğinde hâlâ kanlı canlı var olması ürkütücü gelmiyor mu size? Feodal sistem gelişmiş ülkelerde sadece tarih kitaplarında öğretilen bir şey iken bizde hâlâ sürüyor olması veya? Ağalar, 25 bin kişilik aşiretler, töreye sıkı sıkıya uymak zorunda olmalar, bu devam etsin diye on onbeş çocuk doğurmalar vs... Bütün Kürtler böyledir demiyorum. Onlar da değişti. Belki yarısına yakını söz konusu sistemden çıktı, medeni bir yola girdi. Ama kalan yarısı -ki biliyorsunuz hala Kürt nüfusu konusunda kesin bir bilgimiz yok-, 5 milyonla 40 milyon arasında gidip geliyor.. Demek istediğim diyelim 10 milyon bile olsalar ben ülkemde 5 milyon köle veya mal yerine konulan insan da olsun istemiyorum. Dediğim gibi kibirli Avrupalılar gibi “çabuk dağıtın o aşiretleri, çabuk bağlayın bakalım tüplerinizi!” demenin manalı olmadığını biliyorum ama ülkemin bir tarafının da böyle olması beni düşüncelere sürüklüyor. Zira aman bana ne, yesinler birbirlerini diyebilenlerden değilim. Türkün Kürde zulmü bitsin tamam da Kürdün Kürde zulmü bitecek mi?

Devamını Oku

Bilimsel Ramazan sahtekarlıkları

21 Ağustos 2009

Şu Ramazan da ne enteresan bir aydır. 11 ay boyunca “sık sık ama azar azar yiyeceksiniz, durmadan su içeceksiniz” deyip duranlar ramazan gelince bir bakarsın “oruç çok iyi bir detokstur” demeye başlar. Dini vecibeleri övmek veya yermek için sözde bilimsel bir takım gerekçeler sunmak kadar dine aykırı da başka bir şey var mı bilmiyorum. “Namaz kılmak bir nevi jimnastiktir”, “oruç detokstur”, “sünneti zaten bütün Avrupalı doktorlar tavsiye ediyor”lar veya “aaa ama olur muymuş canım hangi günlere kaldık, saçla tahrik mi olunuyormuş, Allah onu arasına rüzgar girsin diye yarattı”lar vs.. Hepsi saçmalık. Bütün bunlar din mantığının temelini anlamıyor ve bilmiyor olmaktan kaynaklanıyor. Bu tip şeyleri dindarlar deyince hele hepten komik oluyor. Din oranı kesecek, başını da örteceksin diyorsa bunun hiçbir bilimsel nedeni olmak zorunda değil. Einstein istediği kadar “dinsiz bilim kör, bilimsiz din topaldır” desin dinin bilime ihtiyacı yoktur. Dindarın ve bilim adamının olabilir ama dinin değil. Dünya üzerinde yüzlerce din var. Kimi oranı aç buranı kapa diyor, kimi onu yeme bunu ye diyor, kimi bunu yap, şunu yapma diyor. Baktığın zaman temel olarak hepsi iyi ve ahlaklı insanı yaratmaya çalışıyor. Yalan söylemeyeceksin, adam öldürmeyeceksin, zina yapmayacaksın, çalmayacaksın, kibirli olmayacaksın, başkalarına yardım edeceksin, açgözlü olmayacaksın... On on beş ahlak kuralından söz ediyoruz. Hırsızlığı, zinayı, yalanı, cinayeti teşvik eden bir din var mı? Sorduğun zaman hepsinde günah ve sevap benzer şekilde işlenip kazanılıyor. Hepsinde de öldükten sonra ödül veya ceza var. Başka dinlere mensup olanlar diğer dinlere nasıl bakarlar çok ayrı bir konu. Hıristiyanlar Yahudilere hain, ahlaksız, Müslümanlar Hindulara sefil, pis diyor diye o dinlerin ahlak şartları değişmiyor. Ben o dine mensupların davranışlarından veya başka dinlere bakış açılarından değil dinlerin kendilerinden söz ediyorum.Temel aynı iken (insanları ahlaklı kılmak) niye bu kadar farklı kural ve ibadet şekli var peki? Çünkü “ahlak” ayırt edici bir şey değil. Hırsızlık yapmayan bir Yahudi ile Müslüman arasında görünür olarak bir fark yok. O vakit bir farklılık yaratmak lazım. Her kitap başka kurallarla iniyor çünkü her din, bir önceki dinden farklı olmak istiyor. Mensupları, giyinişleriyle, ibadetleriyle, evlenme ve cenaze kurallarıyla farklılaşmak istiyor. Başka dinden olanlarla karıştırılmak istemiyor. Kitap yetmeyince ilave kurallar koyuyor. Baktığın zaman amaç hep ayrışmak. Bilim falan değil. Hal böyle iken kalkıp bu kurallar ve ibadet şekillerine lehte veya aleyhte bilimsel gerekçeler sunmaya çalışmak kafa karışıklığından başka bir şey değil. Bilimsel olacağım diye yırtınan batı zihniyetiyle “böyle denmişse böyledir” diyen doğu zihniyetinin keşkek gibi karışması. Namaz namazdır. Oruç da oruç. Oruç tutan herkes bilir ki 16 saat su içmeyen bir beden serseme döner, hele beyin iyice biter. Akşama doğru mantıklı düşünmek imkansız hale gelir. Yani daha sonrasında oruç tuttuğumuz için zihnimiz mutlu olabilir ama bedenimiz oruçla mutlu olmuyor. (Bu eğer detoks ise o zaman detoks zararlı bir şey) Ama zaten maksat da bu değil mi? Kimin umurunda bedene verdiğin zarar? Sıkıntı yaşamak için oruç tutmuyor muyuz? Çektiğimiz sıkıntı kadar sevap kazanmayacak mıyız? Önemi de buradan gelmiyor mu? O yüzden yıl boyu Müslümanlıkla pek de alakası olmayan insanlar zamanı gelince oruç tutmaz mı? Daha kolay ibadetler olduğu halde gider en zorunu, en eziyetlisini seçer. (Ziplenmiş Müslümanlık diyorum ben) Susuzluktan beyninde kaç tane hücre ölmüş kimin umuru? Ölsün, başkası gelir. Özetle: Lütfen tıp bilimine ihanet edip durmayın. Oruç oruçtur. Ve eziyetli bir ibadettir.

Devamını Oku

Sosyetenin Müslüm Abi bozumu

19 Ağustos 2009

Uzun yıllar ara verdiğim konsere gitme faaliyetine Bodrum’a yarı yarıya yerleştiğimden beri yeniden başladım. Ama galiba yeniden de bitirdim. İzmir’den Sevilen Şaraplarının nefis bir davetinin ardından sırf Hadi Gari’deki bu konsere yetişebilmek için acele acele Bodrum’a döndüm. Şimdi dinlememişe anlatmak çok zor biliyorum. Zaten Müslüm Gürses konserine yetişmek istiyorum deyince davet sahipleri de meslektaşlarım da tuhaf tuhaf baktılar yüzüme. Fakat Müslüm Gürses’in “Aşk Tesadüfleri Sever” albümü cidden çok iyi, çok başka, çok acayip, MG’nin kendi çizgisinin çok dışında, Murathan Mungan’ın süpervizörlüğünde çıkmış bir albüm.. Leonard Cohen, Björk, Bob Dylan hatta Serge Gainsbourg gibi şarkıcı ve bestecilerin şarkılarını çok güzel Türkçe sözlerle yeniden yorumlamıştı Müslüm Gürses. Bir şarkısında Sezen Aksu bile eşlik etmişti hatta. Bayılmıştım, ölmüştüm, bitmiştim... O kadar yani. Bu yaz “Sandık” albümü çıktı. Bu sefer de Kenan Doğulu, Fikret Kızılok, Sezen Aksu şarkılarını yorumladı. Bir şarkısında Ceza ile düet yaptı. Çok bayılmasam da onu da dinledim. Müslüm Gürses’in insanın çok içine dokunan bir söyleme tarzı var. Jiletçilerin niye kendilerini jiletlediğini insan anlayabiliyor. Buna karşın jiletçilerin sevdiği şarkılarla da hiç işim olmaz. Ben o dokunaklı söyleme tarzını Murathan Mungan’ın yönlendirmesi, Leonard Cohen’in bestesi ve söz gelimi Barış Pirhasan’ın sözleriyle seviyorum. İlla bir batılı dokunuş istiyorum. Lütfen bu nedenle de kimse beni suçlamasın. Böyle. Madem herkesin kendi kültürünü ortaya koyma ve savunma devrindeyiz, benimki de böyle. İzmir-Bodrum arasında haldır haldır araba sürerken beklentim şu idi: Müslüm Gürses, arkasında gitar, davul, piyanodan müteşekkil bir orkestra, kendisi de yüksek bir tabure üzerinde “İstanbul’a Veda” şarkısını, bir zamanlar çok moda olan unplugged tarzında, yani sakin sakin söyleyecek ve ben bir Bodrum gecesinin kalabalık ıssızlığına beni terk etmiş sevgililerimi düşünerek belki nemli gözlerle, belki kurumuş bir hüzünle akacağım...Çok şairane oldu (veya olamadı) farkındayım ama kafamdaki manzara aşağı yukarı bu idi. 01:00’de başladığı konsere albümden bir parça ile başladı gerçekten ama play back! Üstelik ses düzeni de felaket. Hay Allah nasıl olur derken play back bitti canlı devam etti ama bu sefer de keşke play back devam etseydi demeye başladık. Ne o düşündüğüm orkestra vardı arkasında (onun yerine 5 keman ve 2 darbuka) ne de sonrasında sakin sakin söylenen mevzubahis albümden şarkılar... Bilmediğim ve çok da meraklısı olmadığım eski şarkılar, hoparlörlerden patlayan sesler, insanlar arasında dolaşıp fotoğraf çektirmeler, Müslüm Baba, Müslüm Baba tezahüratları.. Zaten hemen yan taraftan Katamaran diskonun müzikleri de karışıyordu, kendimizi hatır için gittiğimiz komşunun felaket düğününde gibi hissettik. Bir saat kadar zor dayanıp çıktık. Dedim kendi kendime demek sokma akılla bir yere kadarmış. Demek iki ayrı dünyaya birden hitap etmek diye bir şey yokmuş. Demek çizgi çekilemezmiş, mecbur karışacakmış. Demek bir albümle yaz gelmiyormuş. Ama esas benim beklentimi bu kadar yüksek tutmam en büyük saçmalıkmış. Adamın 30 yıllık bir tarzı var, Bodrum’da, Hadi Gari’de sosyeteye söylüyor diye mi umdun bir Turkish Leonard Cohen konseri? Her yere Murathan Mungan ile gideceğini sandın? Bu da bana kapak olsun...

Devamını Oku

Tire’de iki güzellik: Kaplan ve Gülcüoğlu Konakları

19 Ağustos 2009

Üniversitede okurken Tireli bir arkadaşımız vardı. S. bizi sürekli Tire’ye götürmek isterdi, biz de “ne yapacağız yav Allah’ın kasabasında” der dururduk. O da “olur mu ya şahane bir yer, Kaplan var, şu var bu var, hem bizim tripleks evimiz var, babamın süper bir kütüphanesi var, annemin kelebek koleksiyonu var” diye ikna etmeye çalışırdı. Sonunda bizi bir adet Murat 124 ile Foça’da tatil yaparken Tire’ye götürmeyi başardı gerçekten. Kendisiyle beraber 6 kişi ve bir adet çello ve bir adet gitar üst üste alt alta gittik İzmir’in şirin ilçesi Tire’ye. Fakat Tire’ye varır varmaz 124 su koyuverdi, Kaplan’a maplana ve başka yerlere de gidemeden kala kalmıştık o meşhur tripleks evde. Sonradan gittim yine Tire’ye. Ne yapacağız Allah’ın kasabasında lafını hiç hak etmeyen, bakmasını ve aramasını bilene bin bir güzellik sunan bir yer. Türkiye’nin iç karartıcı binlerce kasabasına kıyasla son derece de sevimli ve yeşil bir yer. Belediye Başkanı Mehmet Sıtkı İçelli daha da güzelleşsin diye hayli çaba sarf ediyor belli ki. Yeni düzenlenen Alay Parkı hakikaten övgüye değer. KAPLAN DAĞ RESTORANKaplan Dağ Restoran, Tire ovasına kuşbakışı bakan bir dağın yamacında kurulu nefis bir restoran. Tire’ye gelmek için başlı başına bir neden. Merkezden 15 dakikalık bir araba sürüşüyle kolayca varılıyor. Tire mutfağının en leziz ve az rastlanan yemeklerini sunuyor. Sahibi eski bir kimya öğretmeni aynı zamanda İstanbul’da pasta şefliği yapmış olan Lütfi Bey ve hanımı Hürmüz Hanım. . Lütfi bey mutfakta çalışmadığı vakitlerde Cumhuriyet Gazetesi okuyan, az konuşan, hiçbir zaman çözemediğim ilginç bir insan. Malzemenin en iyisini arayıp buluyor. Bize yedirdiği domateslerin tadı hala damağımda. Mezelerin hepsi en taze, en hormonsuz sebze ve otlardan. Sebzeli börek fevkaladenin fevkinde. Keşkeği ünlü ama ben etten yana kullanıyorum oyumu. Karadut reçelli lor peyniri tatlısı ile finali yapıyorsunuz. 0232 512 66 52GÜLCÜOĞLU KONAKLARILevantenler bir zamanlar buralarda sıkı ticaret yapmış. Mermer merdiveni, işlemeli cumbasıyla bu görkemli iki konak, onlardan kalan birkaç izden biri. Sonra Gülcüoğlu Ailesinin olmuş. Onlar da yıllarca yaşamış içlerinde. Başka bir yere taşınınca bir güzellik yapıp belediyeye vermişler konaklarını. Konaklar, Tire Belediyesi’nin girişimiyle restore edilip çok şık bir otele dönüşmüş şimdi. Ufak tefek bir takım restorasyon hataları yok değil ama o kadar kötülerini gördük ki buna da şükür diyoruz. Personel son derece ilgili ve güler yüzlü, servis hızlı. Çok da güzel bir bahçesi var. Tire’de gönül rahatlığıyla kalabileceğiniz bir yer. Kaplan’da iki duble içip, Gülcüoğlu’nda kalıp, ertesi gün yola devam etmek yapılabilecek en güzel şey. 0 232 511 06 14 *** Sızma oldu süzme, Kürtçe oldu KütçeŞimdi benim şöyle bir sorunum var. Çok hızlı yazıyorum. Yazarken bir sürü yazım hatası yapıyorum. Tekrar okuduğum zaman bu hataların yüzde 90’ını yakalıyorum, yüzde 10’u kalıyor. Birinin daha okuması lazım ama yazılarımı genelde geç teslim ettiğim için böyle bir fırsat olamıyor. “ Sızma” yerine “ süzme”, “ Zeytin İskelesi” yerine “ Zeytinyağı İskelesi”, “çünkü” yerine “çünük”, “ Kürtçe” yerine “ Kütçe” gibi hatalarım için toptan özür dilerim ancak bir daha olmayacağını garanti edemem. Sevenlerim beni böyle sevsinden başka bir şey ne yazık ki diyemeyeceğim.

Devamını Oku

Zeytinyağı parfüm gibi

17 Ağustos 2009

Dün zeytinyağı konusuna girmiştim. “Zeytin İskelesi” markası, bir grup gazeteciyi Tire’deki dolum tesislerine götürdü. Bugün konuya devam edelim zira gelen mektuplardan anladım ki zeytinyağı sevilmesine rağmen hem detayları bilinmeyen hem de üzerine çok büyük oyunlar oynanan bir ürün. Bilmekte yarar var. Dediğim özetle şu idi: Sadece sıkılarak elde edilip o vaziyette kullanılabilen tek yağ zeytinyağı. Diğer bütün yağlar, soframıza gelene kadar ağır işlemlerden geçiyor. Buna karşın zeytinyağı, parfüm gibi çok hassas bir ürün. Isıdan, ışıktan, ambalajından ve oksijenden çok etkileniyor. Renksiz şişede 2 gün boyunca güneşte bırakın, o yağ ölüyor. En iyi koşullarda bile tutulsa oksijenle temas ettiği sürece 6 ay içinde özelliklerini yitiriyor. Tadı, kokusu, vitaminleri kalmıyor. Tam bu cümleyi bitirmişken bir arkadaşım şöyle bir mesaj attı: “Cunda’dayız. Dükkanın birinde musluktan zeytinyağı dolduruluyor, 1 teneke aldım. Sen de ister misin?” Güldüm kendi kendime... Şimdi kızcağızın “Cunda’dan yağ aldım, çok güzel!” zevkini “ama ışık... ama ısı... ama oksijen\’85” deyip nasıl bozabilirsin ki? Küçücük dükkanda o tankın deli gibi ısındığını, musluktan akarken yağın bol bol oksijenlenmesini geçtim (iyi bir şey değil zeytinyağı için) insan 20 - 30 litreyi 6 ayda nasıl tüketebilir ki? Üstelik söz konusu yağ geçen senenin yağı. 2009 yağı henüz çıkmadı. Yani Aralık’ta sıkılmış olsa zaten en az 9 aylık bir yağ. Bir de sende kalacak en az bir 9 ay... Bir buçuk yıl sonra sen ne yemiş olacaksın? Has menteşe yağı! Yıllar önce bir başka zeytinyağı markasının düzenlediği bir zeytinyağı gezisine katılmıştık. Ayvalık’a gidip bizzat zeytin toplayıp önce geleneksel sonra modern kontinü yağhanelerde zeytinin nasıl sıkıldığını görmüş, sonra da fabrikaya gidip zeytinyağı testi yapmıştık. Önüne aynı tip beş bardakta beş ayrı marka zeytinyağı koyuyorlar. Her biri ayrı bir marka. Hangisi hangisidir bilmiyorsun. Her birini tadıp fikrini yazıyorsun. İçlerinden sadece biri gezdiğimiz fabrikanın yağı. Grubun yarısından çoğu en iyi zeytinyağı diye 5 numaralı bardaktaki yağı yazdı. Ohh mis gibi toprak, mis gibi zeytin, mis gibi yaprak kokuyor diye.. 5 numaralı bardaktaki yağ, fabrikadaki zeytinyağı uzmanlarının analizlerine ve tadımına göre en kötü yağ idi. Bilhassa koymuşlardı o beşli içine. Peki biz neden o yağı en iyi yağ diye seçmiştik? Çünkü İstanbullu o yağa alışık demişti fabrikanın müdürü. İstanbullu, Ayvalık’tan İstanbul’a kadar at arabası üzerinde sallana sallana, ısına ısına, okside ola ola gelen aslında bozulmuş zeytinyağına alışık. Oh mis dediğin asit, toz ve toprak.. Ve bu yüzyıllardır devam eden bir alışkanlık. Ama taze zeytinyağın tadını bir kere bilince işler değişiyor. Çok şükür zeytinyağı meraklıları giderek artıyor memlekette. Üreticiler de her ağız tadına göre zeytinyağı üretmeye başladı. İyi marketlerde yüzlerce yağ görüyoruz raflarda. İnsanın aklı karışıyor. Tamam öğrendik, sızmacıyız ama hangisi? Bazıları üstelik deli pahalı. Litresi 40 liraya yağ gördüm ben. Zeytinyağı bu ise, tenekede litresini 8 liraya satan ne satıyor o zaman? Peki ne yapmalı? Zeytinyağının ekimin ortasından aralık sonuna kadar sıkıldığını bilelim mesela. Bugün ne alırsak alalım en genci 8 aylık. O zaman ambalajı önemli oluyor. Işıktan koruyacak. Şeffaf malzeme iyi değil. Pet veya PVC de önerilmiyor. Renkli cam veya teneke doğrusu. Sıcak ortamda kalmamış olacak ancak üretilirken oksijenden de korunmuş olmalı ürün. Bu nasıl yapılıyormuş peki? En yeni yöntem şu: Havası alınmış şişelere veya tenekelere dolum yaparak imiş. Hava yerine azot sıkılıyor, böylece zeytinyağının okside olması önleniyor. Kapağı açılıncaya kadar oksijenle teması kalmıyor ürünün. Böylece 2 buçuk yıl gibi çok uzun bir süre tazeliği korunuyormuş yağın. Bunu şimdilik tek yapan marka Zeytin İskelesi. Piyasaya iddialı girdiler bakalım ne olacak.

Devamını Oku

Zeytinyağı ülkesinde doğru bildiğimiz yanlışlar

16 Ağustos 2009

İki gündür önce zeytinyağcılar, sonra şarapçılarla beraberdim. Zeytin ve üzüm ülkesinin sevdiğim iki kardeş ürünü.. Yeni bir marka çıktı piyasaya. “Zeytinyağı İskelesi”. Dolum tesisleri İzmir’in ilçesi Tire’de. Lansman toplantısı da haliyle Tire’de yapıldı. Hem Tire’yi sevdiğim için hem zeytinyağını sevdiğim için hem de basındaki bütün arkadaşlarım geziye katıldığı ve onları da görmek istediğim için Bodrum’dan kalkıp Tire’ye gittim. Bir zeytin ve zeytinyağı ülkesinde yaşadığım için ciddi mutluluk duyuyorum. Lıkır lıkır için her tarafıma sürecek kadar seviyorum zeytinyağını. Ama zeytinyağı denilen o altın tadın zevkine varmak için biraz bilmek lazım. Zeytinyağı da şarap gibi bir ürün. Üzerinde her zeytinyağı yazan yağ, iyi bir zeytinyağı olamayabileceği gibi zeytinyağı bile olmayabilir. İyi bir zeytinyağı olsa bile o sizin ağız tadınız olmayabilir. Salatada iyi sonuç veren yemekte vermeyebilir. Çeşit çeşit zeytinyağı var. Şarap gibi tatmak ve seçim yapmak gerek. O nedenle zeytinyağı ile ilgi bilgi vermek istiyorum bugün. Doğru bildiğiniz bir çok şey yanlış olabilir, aman dikkat!***- Zeytinyağı doğada bulunduğu haliyle, zeytin meyvelerinin sıkılmasıyla elde edilen ve hiçbir kimyasal işlem gerektirmeden tüketilebilen yegane yağ. - Üretim tekniğine göre iki ana sınıfa ayrılıyor. Naturel ve rafine (veya riviera). - Naturel olanlar zeytinin sıkılmasından elde edilen ve süzme dışında hiçbir işleme tabi tutulmamış olan zeytinyağları. Asidi 0.8’e kadar olanlara “sızma”, 0.8 ile 2 arasında olanlara “birinci” deniyor. - Rafine (veya riviera) denilen zeytinyağları ise çeşitli nedenlerden dolayı yenemeyecek kadar asitli olan zeytinyağlarının kimyasal ve fiziksel bir takım işlemlerden geçirilip yenebilir hale getirilmişi. Ancak yağ yağlıktan çıktığı ve içinde hiçbir lezzet ve vitamin kalmadığı için içinde tadı olsun diye yüzde 15 oranında naturel sızma katılır. Fiyatı uygun olabilir ama gerçek zeytinyağı “naturel sızma” (uluslararası deyimle extra virgin) veya “naturel birinci”lerdir. (virgin) Uzak durmanızı öneriyorum. - Asidi en düşük olan daima en iyisidir denilemez belki ama genel olarak makbul kabul edilen düşük asitli naturel zeytinyağları. Asit oranı azaldıkça yağdaki zeytin tadı hafifliyor. Zeytinyağı bana ağır geliyor diyenlerdenseniz “sızma”yı tercih edin. Asidi yükseldikçe tadı ve aroması yoğunlaşıyor. Salatada mesela, buram buram kokan bir zeytinyağı isteyenler sızma yerine naturel birinciyi tercih etmeli. Bu bir kalite değil zevk meselesi. (Yeter ki naturel olsun) - Zeytinyağı aslında çok hassas bir ürün. Işıktan, ısıdan, oksijenden ve zamandan etkilenen bir yağ. Alayım 100 litre koyayım bir kenara diyemeyeceğiniz bir şey. Bilhassa oksijen en büyük düşmanı. Oksijenle temas ettikçe (yani okside oldukça) lezzeti veren tatlar ve sağlık veren vitaminler kayboluyor. Yediğiniz şey zeytinyağlıktan çıkıyor, menteşe yağına dönüyor. Ve bu tahmin ettiğinizden çok ama çok daha kısa bir sürede oluyor.- Köyden, Mehmet Amca’dan, Hasibe Teyze’den alınan zeytinyağı en iyi zeytinyağıdır düşüncesi ne yazık ki bir balon. “Ah mis gibi toprak kokuyor” diye seviyor olabilirsiniz ama bu büyük ihtimalle içinde gerçekten toprak ve başka şeyler olduğu içindir. Analizini yaptırmak gibi bir zahmete katlanırsanız nahoş sürprizlerle karşılaşabilirsiniz. (Adını şimdi vermeyeyim ama pek iddialı ve pek tanıdığınız bir lokantacı arkadaş, üç yıl boyunca “bilmem ne amcanın zeytinyağı” diye övüne övüne kullandığı yağın analizini yaptırmaya karar verince yağın yüzde 30’unun ayçiçek, susam ve başka yağlardan oluştuğunu öğreniyor.) Yarın devam..

Devamını Oku