Çirkin insan yavrusu

2 Ağustos 2009

Gümüşlük Akademisi için “Gümüşlükte hakikaten iyi bir şey” demiştim daha önce hatırlarsanız. Evvelki gün Zuhal Olcay konseri vardı. Çok güzel ve samimiydi. Ama benim için daha büyük sürpriz ondan bir gün önce yine Gümüşlük Akademisi’nda oynanan Talimhane Tiyarosu’nun “Çirkin İnsan Yavrusu” oyunu idi. İtiraf edeyim çok uzun zamandır tiyatroyu takip etmeyi bıraktım. Bir zamanlar izlemediğim oyun yoktu. Kolay bir iş olmadığını biliyorum. Hep iyi niyetle yaklaştım. Fakat arka arkaya (ben diyeyim 34 kere, sen de 45 kere) o kadar çok sıkıldım, sıkıldığım için o kadar çok öfkelendim ki.. Dedim bırak.. Yağmur, rüzgar, çamur, park sorunu demeden gidiyorum bana verdiklerine bak! Gitmeme yemini ettim. (Bir ikisini de gazetede yerden yere vurdum, yemediğim azar kalmadı..) Hiç gitmiyor değilim ama değişen bir şey yok. Gittiğim oyunlardan çok fena sıkılıyorum. Neden gidilip o korkunç oyun seçilmiş, neden o asla içine giremeyecekleri korkunç oyun için o oyuncular kendilerini kötü kötü paralamış, neden oyunlar hâlâ ııııhh’lar, eeeehh’lerle oynanıyor, “şey...” diye başlayan bir cümleyi hiçbir Türk kurmazken neden tiyatrolardaki şaşıran adam hep böyle konuşur, büyük oynamayı bırakamaz mı hiçbir Türk tiyatrocu, neden bizim günlük hayatta yapmadığımız o diyaloglar tiyatro sahnesinde saatler sürer, bir adam da çıkıp beni beynimden vuracak bir dekor yapmayacak mı, bu ülkede gözlerimizi alamadığımız yetenekler üç beş kişiyle mi sınırlı olmak zorunda, Yıldız Kenter oyunculuğundan kurtulamayacak mı bu ülke falan filan... Özetle: Gitmiyorum. Tiyatro ödeneği için birbirine girip büyük büyük laflar eden hesapça büyük tiyatrocular da sıkıcı, alternatif şeyler yapacağız diye apartman katlarında bir şeyler yapan küçükler de: Sıkıcı. *** “Çirkin İnsan Yavrusu” bu kadar zamandan sonra hakikaten nefes gibi geldi. Ufak tefek onun da sorunları var ama gerçekten iyi bir oyun. Üç genç kadının eseri. Yelda Baskın, Gülce Uğurlu, Elif Ürse. Oyunu 7 ayda, insanları dinleye dinleye, okuya okuya, gözlemleye gözlemleye kendileri yazmışlar. Ceren Ercan dramaturjisini yapmış, Maral Ceranoğlu yönetmiş, onlar da ta içlerinden gelerek oynuyor. Oyunun konusu üç kadın. Biri Kürt, biri türbanlı, biri de lezbiyen. Onların deyimiyle “çirkin insan yavruları”. Yani “ötekiler”. “Ötekileştirme” nasıl usul usul, nasıl sinsice, nasıl zalimce yapılır ancak bu kadar iyi anlatırdı. İkisi bir araya gelip ötekini çekiştiriyor, yargılıyor, aşağılıyor, lime lime ediyor. Sonra diğer ikisi öbür ötekisini çekiştiriyor, yargılıyor, lime lime ediyor. Sonra diğer ikisi kalan ötekiyi çekiştiriyor, yargılıyor, doğruyor. Kendi seslerinden gaza geliyor, kendi yalanlarına inanıyor daha da beter oluyorlar. Kurban kim, zalim kim, mağdur ne zaman zalim olur, zalim ne zaman mağdur olur, hurafe ne zaman gerçek, gerçek ne zaman hurafe olur... Anlatması kolay değil. Zira bildiğimiz oyunlardan değil. Hakikaten özgür. Bildiğimiz basmakalıpları, bildiğimiz temcit pilavlarını tiyatro klişelerinden uzak bir şekilde sahnelemişler. Üstelik çok kıvrak bir mizahı da var. Sitelerine baktım ama bir daha nerede sahneye çıkacaklar yazmamışlar. Belli olursa yazacağım burada. Mutlaka gidin.

Devamını Oku

Tüm ehliyetler geri verilsin

31 Temmuz 2009

Dün Gümüşlük Akademisi’ne “Çirkin İnsan Yavrusu” oyununu izlemeye giderken (ondan da söz edeceğim sonra) önümüzdeki kamyonet bir motosikleti neredeyse deviriyordu. Tamamen hıyarlıktan ama. Hani yol sıkıştı, karşıdan başka bir araç geldi falan değil. Kamyonet sollarken o kadar lakayttı ki açıktan almaya zahmet bile etmedi. Beş on santim yakınından geçti. İşi kötüsü devrilse ezen de ben olacaktım! Trafikteki hiyerarşi ne ise toplumdaki hiyerarşi de odur. Anında anlarsın. Haa bu ülkede güce tapılıyor veya haa bu ülkede güçten paradan değerli şeyler var. Böyle şak diye fotoğraf çıkıverir karşına. İleri ülkelerde trafik hiyerarşinin en tepesinde en zayıf olan vardır. Yani yaya. Herkes ona yol verir. Geri ülkelerde ise en güçlü olan. Yani tır. Herkes ona yol verir. Tır, kamyonu, kamyon otobüsü, otobüs minibüsü, minibüs arabayı, araba motoru, motor bisikleti, bisiklet yayayı ezer durur. Halbuki mantık çok açık: Yaya en zayıf olandır, kaçamaz, göçemez. Tam da bu yüzden onu kollamak, korumak gözetmek ve yardım etmekle yükümlüsündür. Trafik kuralı değil, insanlık kuralı! Karşıya mı geçecek durup yol vereceksin. Her an yola fırlayabilir diye daha uzaktan gaz keseceksin. Yanından geçerken su, toz, toprak sıçratmayı geçtim rüzgar bile etmemeye çalışacaksın. Yayanın üzerine üzerine gitmeyi, yeterince çekilmedi diye ana avrat dümdüz gitmeyi geçtim yanından geçerken yavaşlamayan adamın suratına tükürürler oralarda. O hıyarlığa rağmen varsa karısı anında boşar adamı. O kadar aşağılık bir şeydir senden zayıf olanı ezmek. Bizdeki durum darılmayın ama tam çingeneyi padişah yapmışlar gitmiş en önce babasını asmış durumu. Altına araba çeken akıl almaz bir zalime, akıl almaz bir zorbaya dönüşüyor! İçinde ne kadar karanlık taraf varsa hepsi hortluyor. En dikkatli, en merhametli geçinen bile illa ki yayaya, çoluğa çocuğa, yanındaki arabaya, bisikletliye, motorluya mızırdanır durur. ***Bugün gazetemizde siz de okumuşsunuzdur muhakkak. Sadece son altı ayda 145 bin 330 kaza olmuş! 87 bin 995 kişi yaralanmış.1811 kişi de ölmüş! Sadece altı ayda! Yaralılar arasında daha sonra ölenler de olmuştur. Bir çok kişi de sakat kalmıştır. Ama ölümler aynı anda 10 kişiyi geçmeyince haber değeri taşımıyor artık. Basının da duyarlığı bir yere kadar.. ***Fakat bu kafa değişmedikçe binlerce kaza haberi yapılsa ne olur. Ehliyet sınavlarında aracı kullanıp kullanamadığına bakılıyor hâlâ. Motoru stop ettirmiş mi vitesi geçebilmiş mi...Ne zaman Avrupa’daki gibi şehir içinde gerçek imtihanlar yapılacak? Ne zaman trafikte adam gibi gidip gitmediğine, yayaya, bisikletliye, motorluya nasıl davrandığına göre verilecek ehliyetler? Ne zaman imtihanı yapanlar da uyacak kurallara? Tüm ehliyetler geri verilsin herkes yeni kurallara göre sınava girsin. İsviçre’de üç kere sınava girip de ehliyet alamayanı doktora yolluyorlar. Hani acaba ruh sağlığı mı bozuk diye.. Bir insan yaya yol vermiyorsa muhakkak bir sorunu vardır diye. rafikte araç kullanması sakıncalıdır raporu aldın mı da ömür boyu otobüse mahkumsun demektir. Bizde ne zaman başlayacak bu uygulama? Ne zaman bu vesile ile manyaklar ayıklanacak ve tescil edilecek? Ne zaman ihbarlar değerlendirilip tehlikeli araç sürenler ömür boyu araç kullanmaktan men edilecek?İsviçreli de anasının karnından medeni doğmuyor. Kafasına tatlı tatlı vurarak adam ediyorlar. Bu ehliyet verme ve denetleme işini hiç gocunmadan İsviçrelilere verebilsek yeminle 5 yılda mum oluruz.. Başka konularda Amerikanın kucağından inmeyiz ehliyet dedin mi trafik dedin mi karıştırılmaz, müdahale ettirilmez “iç” işlerimiz olur. Al sana iç işleri: 1800 ölü.

Devamını Oku

Karanlık, ıssız ve kanlı aileler

29 Temmuz 2009

Sayın Mutlu TönbekiciÖzellikle son iki yazınızda olmak üzere aile kurumuna bu kadar saldırmanızı anlayamıyorum. Meselenin derinine inmeyip feministçe yazılar yazmanız hiç de akl-ı selime yakışmamıştır. Aile, bir toplumu ayakta tutan kurumların en önemlisidir. Güzel ve yaşanılabilir bir gelecek istiyorsak aile kurumunun güçlendirilmesi gerekir. Yıkılması değil. Ve bunun için kadınlar ve erkekler feda edilebilir. Bir kadın düşünün ki kocası gerçekten geçimsizin biri. Ama bu evlilikten doğacak iki çocuğun annenin eğitimiyle topluma ahlaklı birer vatandaş olarak katılması o kadın için mutluluk kaynağı değil midir? Kütle menfaati için ferdi menfaatlerden vazgeçmek erdemli bir davranış değil midir? Ve o kadın için bu mutluluk yetmez mi? Tabii kadının kocasıyla uyumlu bir hayat sürüp de bütün bunları gerçekleştirmesi daha da güzel olur. Keşke böyle olsa. Ama böyle değil diye aile kurumunu yıkmak, yıkmaya çalışmak bu topluma yapılmış en büyük kötülüktür.Sayın Tönbekici aile kurumuna zarar veren yazılar yazmaktansa toplumdaki bu ahlak eksikliğinin sebeplerini araştırıp yazsanız bu toplum için daha faydalı bir iş yapmış olursunuz kanaatindeyim.Saygılarımla Mehmet Hersekli***Bu mektubu ve zihniyeti okuyup tüyleri diken diken olmamış tek kişi var mıdır acaba? Varsa lütfen bu köşeyi hemen terk etsin. ” Aile kurumu için kadınlar ve erkekler feda edilebilir. Hem zaten kadınlar için çocuk doğurup onları ahlaklı insan olarak yetiştirmek yeterince mutluluk değil midir? Kütle menfaati için ferdi menfaatlerden vazgeçmek erdemli bir davranış değil midir? Faşizm işte tam da böyle bir şeydir. Burada “aile” lafını “devletle” değiştir hiç fark etmez. Devletin bekası için birkaç milyoncuk insan feda edilmiş çok mu? Faşizm bu kadar derinken elbette ki bu ülkede hiçbir sorunu çözemeyiz. Kusura bakmayın ben aile kavramına sizin gibi “sığ” bakamıyorum. Aile hassas olduğum bir konu. Hassas olduğum için de “niye olmuyor, niye en büyük iyilikler kadar en büyük kötülükler de aileden geliyor? Niye aile piyango gibi? Kimi ailesi sayesinde en büyük mutluluğu yaşayabiliyorken kimi de ailesi yüzünden en büyük mutsuzlukları yaşayabiliyor diye kafa yoruyorum. Bir kere aileye karşı olduğum nereden çıkartılıyor anlamış değilim. Feminizmin ” aileye düşman “ olduğu nereden çıkartılıyor o da bir muamma.Ben kötü ailelere karşıyım. Ve kötü ailelerin olmaması, olduysa da bozulması konusunda ısrarlıyım. Bunun da bir topluma yapılmış en büyük iyilik olduğunu düşünüyorum. Zira mutsuz bir ailede yetişmiş biri hayata on sıfır yenik başlar. Çocukluk travması ömür boyu geçmeyen bir şeydir. Mutsuz bir anne de baba da taşınması en güç yüklerdendir. Aile dizileri de işte tam bu yüzden izlenir, Yeni Türkü’nün ” bana bir masal anlat baba “ şarkısında işte tam da bu yüzden göz yaşları dökülür. Masal anlatmayan babaların (veya bazen de annelerin) acısı bir ömür geçmez çünkü.. Kadınlar çocuk sahibi olunca elbette ki mutlu oluyorlar. Kötü adamlar da işte tam bu noktada ortaya çıkar ve bu mutluluğu paylaşmak yerine kıskanırlar. Kadına da çocuğa da yapmadık eziyetler bırakmazlar ki aman onların yaşamadığı bir mutluluğu başkası da yaşamasın. Aman dört-beş kişilik krallıklarında iktidarlarını tehdit eden bir şey olmasın. Bir ömür 3 yıl sürmüyor. 60 mutsuz yıl hiç kolay geçmiyor. Çocuk doğurmak diğer mutsuzlukları örtmüyor. Ahlaksızlık niye çoğaldı onu araştırmamı istemiş Mehmet Bey. İşte tam da bu yüzden! Ne olursa olsun koruyalım dediğiniz karanlık, ıssız, kanlı aileler yüzünden.

Devamını Oku

Bodrum sakinlerinin dikkatine: Su faturası öldürebilir!

28 Temmuz 2009

Şu an şu yazıyı yazarken halen su faturası şokunun etkisi altındayım. Nisan-Temmuz arası su faturası tamı tamına 1500 TL (bin beş yüz lira) geldi. Daha doğrusu gelmedi. Kimsenin gelip gittiği yok bu memlekette. Aradan üç ay geçti, bize hâlâ su faturası gelmeyince ev sahiplerimizin de uyarısı üzerine Ortakent belediyesine gidip biz gidip öğrendik. Birinci gidişimizde sayacın üzerini siz gidin okuyun dediler, öğrenemedik, ikinci gidişimizde servis başka yere taşınıyordu, bilgisayarlar sökülmüştü yine öğrenemedik, üçüncü gidişimizde ise... öğrenmesek daha iyi olacaktı. Bu sıcakta başımızdan aşağıya kaynar sular döküldü.Meğer hadise şu imiş. Şu an Bodrum İlçe Belediye Başkanı olan eski Ortakent Belediye Başkanı Kocadon, su faturasını ödemeyen yazlıkçılardan bunalıp müthiş bir formül bulmuş. Suyu dilimlere bölmüş. 40 metre küpe kadar olan tüketimin metreküpü 1.90 liradan, 40-60 metreküp arasındaki tüketimin metreküpünü 3.50 liradan, 60 metreküpün üstündeki tüketimin metreküpünü 5.50 liradan satıyorlar.Yani? Yani bizim gibi 4 ay ödemeyip tüketilen su miktarı 295 metreküp olunca haşırt diye metreküpünü 5 buçuk liradan almak zorunda kalıyorsun. Bu da bin dört yüz seksen beş lira ediyor. Hesapladım eğer ki biz bu 40 metreküp sınırını bilseydik ve her 20 günde bir ödemeyi yapsaydık 4 ay için sadece 560 lira ödeyecektik. Şimdi ise üç katını ödemek zorundayım. Biraz karışık ama umarım anladınız. Uyarı var mı peki ortalıkta? “Ey yazlıkçılar! Bizim gelmemizi beklemeyin. Zira gelmiyoruz! Köpekli evlere hele hiç girmiyoruz! Siz siz olun su parasını 30 günde bir düzenli olarak ödeyin! Yoksa fatura kolböreği şeklini alır” şeklinde bir pankart falan var mı ortada.. Yok tabii. Bileceksin kardeşim! Alla allaaaa... Bu memlekette vatandaşın birinci vazifesi uyanık olmaktır! Devlet kurumları, belediyeler seni her an kazıklayabilir aman haa diyerek dolaşacaksın ortalıkta. Hani tanıdık tanımadık herkes şimdi burada ya, yazayım dedim.*****“Mesele manyakları hoş görmemek” yazım üzerine... ÇİFTE STANDARTLI FEMİNİST “Merhaba, yazınızda manyak, işsiz, güçsüz, hırsız, psikotik, şizoid vs. bir sürü evlenmemesi gereken erkeğe “kız feda ediliyor” diyorsunuz da toplumda bu saydıklarınızın dişisi yok mu? 4 yasında kızı sobada yakan Kezban nedir söyler misin? Bu çifte standartlı feminizm ayıp değil mi? Bu yazıma köşenizde mertçe yer verip cevap vermezseniz ne kadar çifte standartlı ve pragmatik olduğunuzu tescil edip istifa etmenizi ve yazmayı bırakmanızı rica ederim. Saygılar Sinan K. Elek.Yük.Müh.” Kesinlikle çok haklısınız Sinan Beyciğim. Erkek manyaklar kadar kadın manyaklar da var ve onlar da çocuk yapınca düzelir mantığı ile kakalanıyor birilerine. Yazının orijinalinde evlenmemesi gereken erkekler kadar kadınlardan da söz etmiştim. Sonra yer yokluğundan yazımı kısaltmam istenince kadın bölümlerini çıkarttım. Fakat merak ettim. Yazınızı yayınlamasaydım “çifte standartlı pragmatist bir feminist” olduğumu nasıl ve nerede “tescil” ettirecektiniz? Noterde mi? Varsa öyle bir kurum benim de aptal, geri zekalı veya başka bir şey diye tescil ettirmek istediklerim var da.. ANADOLU’NUN AYISI... Bugünkü yazınız için tebriklerimi sunarım. Yazınızda bir türlü cevap bulamadığım futbol takımı taraftarlarını, konser basan “Kurtbaşları”, 3 aylık eğitim sonrasında kendini Rambo sanan zavallıları, trafikte adam gibi gitmek varken Schumacher ‘olamayanları’ ve bütün bunların karışımı olan “Anadolu’nun ayısı ile Trakya’nın eşeğinin” nasıl türediğini ve de ürediğini ne güzel anlatmışsınız. Elinize sağlık. Aykut T. Rica ederim. Şimdi tek endişem Anadolu’nun ayısı ile Trakya’nın eşeği lafını bakalım kimler üzerine alacak... GEREKSİZ KOCALARNe kadar ipe sapa gelmez adam varsa evlenince düzelir zihniyetiyle evlendirilip hem adam edilemiyor, hem de onları adam etmekle “görevlendirilen” pek çok genç kadının hayatı kayıyor. Kızlarını bu adamlarla evlendiren, sen idare et, sen adam et diyen aileler büyük bir suç işliyor. Hoş bende psikopat, kumarbaz, sarhoş olmasa da gereksiz, sorumsuz idare etmekten usandığım bir adamdan 2 çocuk doğurdum ama inşallah benim genlerim baskın gelir. M.D.M. Hanım hay Allah müstahakkınızı versin. Kocanız için “gereksiz” demişsiniz ya 5 dakika aralıksız güldüm. Çocuklarınız size benzer inşallah.

Devamını Oku

Manyağı tanımak kolay, mesele hoşgörmemek

27 Temmuz 2009

Dün VATAN’da Mine’nin Emre Konuk ile yaptığı röportajı okudum büyük bir dikkatle. Emre Konuk, Cem-Münevver cinayetinden yola çıkarak aile kurumunun güçlenmesi gerektiğinden söz etmiş. Uzak durulması gereken insanlar listesi vermiş vs. İtiraz edilir maddeler değil. Ve lakin bu toplumun büyük bir bölümünün hâlâ görücü usulü evlendiğini düşünürsek bu söylenenler çok az insanı ilgilendiriyor demektir. Hâlâ annelerin, halaların, komşu teyzelerin çöpçatanlığıyla yürüyor bu işler. Kimi düğüne kadar birbirini hiç tanımadan kimi de nişanlanıp öyle tanımaya çalışarak. Elbette ki ailelerin gözetiminde ve sınırlaması dahilinde. Sözün veya nişanın atılması da büyük rezalet olduğu için karşı taraf hepten delinin, manyağın teki değilse sonuç büyük bir ihtimalle evlilik oluyor. “Hepten delinin manyağın teki değilse” dedim ama aslında bundan da şüpheliyim. Emre Konuk bizi manyaklardan uzak tutmaya çalışmış, liste vermiş iyi güzel ama bu toplumun esas kusuru da zaten budur: Farklılıklara çok az tahammülü olan bu toplumun öte yandan manyaklara ve delilere karşı da müthiş bir hoşgörüsü vardır. Bütün meselenin “evli olmamak” olduğu düşünülür ve komşunun söz konusu manyak oğlunun evlenince düzeleceğine dair müthiş bir fikir birliği vardır! Hayatta evlenmemesi, çoluk çocuk sahibi olmaması gereken adamlara illa ki bir kız bulunur bu ülkede. Daha doğrusu bir kız “feda” edilir. Katiller, hırsızlar, kumarbazlar, alkolikler, dolandırıcılar, ileri düzey asabiler, pasaklılar, temizlik hastaları, paranoyaklar, şizofrenler, psikozlar, mendeburlar, sevimsizler, merhametsizler, kavgacılar, sevgisizler, tek kelime etmezler, tek gün gülmezler, megalomanlar, mitomanlar, sorumsuzlar, işsizler, güçsüzler ve bir iş güç sahibi olma ihtimali olmayan adamlar... Bakıyorsun hepsi EVLİ! Evlenirse düzelir mekanizması tıkır tıkır çalışmış.İddia ediyorum bu ülkede insanlar birbirlerini tanıyarak evlenebilseydi nüfusun yarısı bekar kalırdı! Ve bu da çok iyi olurdu. Manyağın manyak oğlu veya kızı olmaz, gen aktarımı durur, nesil de temizlenirdi. Daha önemlisi insanlar birbirlerine kendilerini beğendirmek zorunda olsaydı bu kadar çok manyağımız, bu kadar çok cahilimiz de olmazdı. Kendisini beğendirmek için kendini ehlileştirir ve belki de geliştirirdi. Ne yaparsam yapayım, anam babam bana nasılsa bir kız bulur denilirse eh işte o zaman asabiden, manyaktan, karısını, çoluğunu çocuğunu dövenden, iki de bir cinnet geçirip bütün ailesini doğrayandan geçilmez. Demek istediğim manyağı tanımak kolay. Mesele manyağın hoş görülmemesi gerektiğini bu topluma inandırmak. Evlenince kimse düzelmiyor. Düzelmediği gibi bir başka insanın ve doğan çocukların hayatı da kayıyor. *****İSİMLER BU KADAR BENZEMESİN KARDEŞİM!Nasıl bir dil, nasıl bir kalem, nasıl bir klavye sürçmesidir inanılır gibi değil! Dün, Müslüm Gürses yazacakken gitmiş Müslüm Gündüz yazmışım! Hayır Gündüz olan albüm falan çıkarmadı. Albüm çıkartan elbette ki Gürses. Gündüz ismi 28 Şubat sürecinin pis bir artığı olarak beynimin bir köşesinde kalmış. Yaptığım hatadan dolayı özür dilerim.

Devamını Oku

Ya Yeni Türkü olmasaydı...

26 Temmuz 2009

“Ya dışındasındır çemberin ya da içinde yer alacaksın... Kendin içindeyken kafan dışındaysa, çaresi yok kardeşim, her akşam böyle içip kederlenip mutsuz olacaksın, meyhane masalarında kahrolacaksın... Şiirlerle şarkılarla kendini avutacaksın...” 30 yıl olmuş Yeni Türkü kurulalı. Geçen akşam Bodrum Hadi Gari’de konserleri vardı. Ve sözleri Murathan Mungan’a ait bu şarkıyı dinlerken, ilk kez dinlediğimde gibi oldum yine. Allak bullak.. Darmadağın.. Buruk. Ve sorular içinde.. Çemberin içinde miyim dışında mıyım.. Kendim nerede, kafam nerede... Hangisinde olmak istiyorum.. Falan filan.. Bir şarkı bu kadar mı güçlü olur! Bu kadar mı can evinden vurur insanı! Bu kadar mı her dinlediğinde allak bullak eder adamı! Bu kadar mı sorgulatır hayatı!Sorgulatabiliyormuş. 20 yıl önce nasıl ettiyse bugün de ediyor. O zaman başka “çemberler” vardı şimdi başka. Ama değişen pek bir şey yok. Murathan Mungan’a sevgiler. *** Muhtemelen hayatımda en çok dinlediğim gruplardan biridir Yeni Türkü. Evde, okulda, yolda, tatilde... Bisküvi reklamı gibi oldu ama öyle. Hayatımın bir döneminin fon müziği diyebilirim Yeni Türkü için. Bizim Ortakent’e girerken konserlerinin afişini gördüğümde ne kadar mutlu olduğumu anlatamam. Çok uzun zamandır ilk defa bir konsere gitmek için organizasyon yaptım, milleti çekeledim, ortalığı ayağa kaldırdım. Hiç de pişman olmadım. Daha doğrusu olmadık. Daha ilk nağmelerde üçümüzün de gözleri doldu, tüyleri diken diken oldu. Ayrı ayrı kendi geçmişlerimize gittik. Konser sırasında çaldıkları şarkılara göre nerede ne yaptığımı hatırladım. “Bu şarkı sırasında lise birdeydim” ... “Bu albüm üniversiteden mezun olduğum yıl çıkmıştı” ... “Bunu ilk Sevil’in evinde dinlemiştik..” ... “Bu şarkıyı ilk bilmem kime vurgunken dinlemiştim..” Foto albümü karıştırır gibi konser dinlemek de ne tuhaf bir şey.. Tam da böyle oldu!.. Ruhumun foto albümü... “Başka türlü bir şey benim istediğim. Ne ağaca benzer ne de buluta. Burası gibi değil gideceğim memleket. Denizi ayrı deniz, havası ayrı hava... Nerde gördüklerim, nerde o beklediğim. Rengi başka tadı başka...” Gidebildim mi o memlekete acaba?*** Konserden çıkarken şunu dışında. Anjelika Akbar dışında çok uzun zamandır kimseyi non stop dinlemiyorum. Kimse hem yüreğime ve kafama dokunmuyor artık. Zira şairler yazmıyor artık şarkı sözlerini. İki sene önce Müslüm Gündüz’ün albümü coşturmuştu beni ama zaten onun da şarkı sözleri yine Murathan Mungan’a aitti. Besteciler de yürekleriyle bestelemiyor. Veya kapasiteleri ancak o kadar. Vardır belki tek tük ama onlar da benim kulağıma ulaşamıyor bu gürültü patırtı içinde. Benim gençliğimde öyle değildi. Ivır zıvır da vardı Yeni Türkü de. Şimdi yok. Veya görünmeyecek kadar, duyulmayacak kadar az. Ben mi yaşlandım acaba diyorum bazen. Var da duyamıyor muyum? Ama yok, 39 yaşında insan ne yaşlıdır ne de boşuna müzikten tiksinir. Böyle mi olmalıydı? 30 yaşındaki Yeni Türkü’den başka sığınacak tek bir limanımızın olmaması tuhaf değil mi?

Devamını Oku

Halis Toprak bir yazıldı pir yazıldı

24 Temmuz 2009

Halis Toprak’ın evliliği yazılamaz dedim ortalık birbirine girdi. Fakat bu sefer de ifrata kaçıldı. Kendi dediklerim dahil, top yekun manasız bir goy goy içinde olduğumuzu düşünmeye başladım. Bir ilişkinin, bir evliliğin detaylarını tam olarak bilmeden, hiç düşünmeden, tamamen reyting kaygısıyla lime lime ediyoruz. Bu “linçtir” hanımlar, beyler. Bu kadarı bana biraz ağır gelmeye başladı. Bu kız satılmıştır deniliyor, birbirlerini hiç tanımadıkları söyleniyor, yaşı küçük diye yasal tecavüzdür deniliyor... Tamam ben de dedim başta ama galiba biraz ileri gittik. Şimdi bir dakika! Alt alta koyalım ne biliyoruz biz bu evlilik hakkında?Kız 17 yaşında. Adam 71 yaşında.Başka? Kızın, 45 yaşında dünyadan elini ayağını çekip huzurevine kapatacak, kendi açıklamasıyla “onun bunun eline bakacak” kadar sorumsuz bir babası var. Çok uzun zamandır kızını görmüyor, yasal babası olduğu için ondan izin almaları gerekmiş, bu nedenle bulunmuş. Nikaha bile davetli değil. Zaten dediklerinden de hiçbir şey bilmediği, anlamadığı ortada. Son olarak torun istiyorum demiş o da herhalde dede olarak payına bir şey düşer diye. (Günahı boynuma, belki de değildir.) Yani?Ortada bir aile dramı var.Başka?Bu sorumsuz babadan ayrılan annesi iki çocuğunu alıp Antalya’dan Sarıkamış’a taşınıyor. Niye bilmiyoruz. Belki oralı, belki ailesi orada. Bildiğimiz Sarıkamış’a geldikten sonra iki odalı bir ev tuttuğu, bir süreliğine bir ekmek fırınında kasiyer olarak çalıştığı ama sonra işten ayrılıp Sarıkamış Yardımlaşma ve Dayanışma vakfından gıda ve kömür yardımı aldığı. Başka?Kız lisede okuyor, 4 dersi zayıf, 4. sınıfa sorumlu geçiyor. Sevilen, güzel bir kız. Bu arada aile bütçesine katkıda bulunmak için aynı zamanda Sarıkamış Kayak Tesisleri’ndeki Toprak Otel’de çalışıyor.Bu arada otel deyince hemen akıllara tuhaf tuhaf şeyler gelmesin. Üç yıl önce Sarıkamış kayak bölgesi’ndeki Toprak Otel’de 2 gece kaldım. Son derece medeni ve hayli de şık bir otel. Çalışanların hepsi gayet düzgün, kibar insanlar. Yanı kızın orada çalışabilmesi için özgüveni yüksek, sosyal ilişkileri kuvvetli bir insan olması gerek. Saftirik, içine kapanık olması pek ihtimal dahilinde değil. Başka?Öyle görücü usulü falan evlenmemişler. Kız, otelde çalışırken, kendi oteline gelip giden Halis Toprak’ın dikkatini çekmiş, gönlünü kazanmış. Bir süre sonra özel hizmetine verilmiş. Bir yıldır da tanışıyorlarmış. Yani köyden ısmarlanmış bir kız değil. Sonra ne olmuş henüz öğrenemedik. Evlenme teklifi etmiş de kız güle oynaya mı kabul etmiş, yoksa ailesini durumunu göz önüne alıp mecburen mi kabul etmiş... Nedir henüz bilmiyoruz. AYŞE ARMAN veya daha önce de Halis Toprak ile görüştüğü için tercihen ŞİRİN SEVER röportaj yapınca öğreneceğiz inşallah. ŞimdiBen demiyorum ki insanlar 17 yaşında evlensin. Ben demiyorum ki bu dünyanın en normal şeyidir.. Ama galiba işler tam olarak bizim tahmin ettiğimiz gibi değil. Utanabiliriz. Fakat Türkiye’deki en “sahte” kurum olan evlilik kurumunu tartışmaya açacaksak işte o zaman sonuna kadar varım. O zaman hiç utanma olmaz. Yarın başlayalım isterseniz...

Devamını Oku

Okura teslim bir gün

22 Temmuz 2009

Bugün ben değil sizler yazacaksınız. Dünkü “ Cumhuriyetin Başka Kadınları” yazıma birçok okur mektubu geldi, bir kaçını yayınlamak istiyorum. Tekrar ediyorum okur mektubudur, çakacak olanlar okura çaksınlar, bana değil. ***“Cumhuriyetin başka kadınları” yerine “ Başka cumhuriyetin kadınları” da diyebilirdiniz. Bir kesim insan, kendileri gibi olmayanları bu cumhuriyetin kadını olarak görmüyorsa, 80 yıl boyunca bunu kafalarına kakıyorsa, o zaman onlar da bu cumhuriyeti kendi cumhuriyetleri olarak görmez, kendi cumhuriyetlerini kurup o cumhuriyetin kadını olurlar. Bu illa devlet yıkıp başka bir devlet kurarak, anayasaları değiştirerek olmak zorunda değil. İşte aynen şimdi olduğu gibi kendi yaşam alanlarını kurarak olur. Keşke ‘sen de o da bu cumhuriyetin kadını’ denseydi, böyle olmasaydı...” Nevin K.*** “Sevgili Mutlu, sözünü ettiğin yerdeki bir okula araç gereç ve erzak götürmek amacıyla gitmiştim. Evler aynı senin anlattığın gibi. Bomboş köşede bir yüklük, yerde bir kilim, köşede yerle bütünleşmiş ezik tek bir minder.. Misafir oraya oturuyor, kendileri kapının eşiğine ilişiyorlar. Türkçe bilen yok ama sevgi dolu gözleriyle her şeyi anlatıyorlar. Etraf kadın, çocuk dolu. Nedenini bilmediğim bir ağlama tutuyor beni. Yoksulluk, bezginlik, unutulmuşluk akan duvarlara çeviriyorum başımı. Evin yaşlı ninesi beni boynumdan öpüyor. Plastik yamuk yumuk bir bardakta ayran geliyor. Bardak yumurta kokuyor, ayran koyun kokuyor ama ben içiyorum. Seviniyorlar. Ben onlardan çok seviniyorum yüzleri gülüyor diye. Nasıl bir unutulmuşluk, nasıl bir “başka dünyanın insanları” manzarasıydı anlatılır gibi değil! Kendimi uzaylı gibi hissediyorum. O ortamdan kaçıp gitmek mi, o yaşamı kalıp paylaşmak mı hangisiydi duygularım karıştırıyorum. Çok utanıyordum bu kesin. Şehirde yaşamaktan, bir sürü bolluk içinde yiyip içmekten, elimi attığımda sıcak su bulmaktan, kaloriferli evlerde oturmaktan, arabamızdan, fönlü saçlarımdan, özgürlüklerimizden nasıl utandım onların karşısında anlatamam! Hayatı İstanbul, İzmir, Ankara’dan ibaret görenlerin de orayı görmesini isterim.” Meltem Ç. “Geçenlerde İsmet Berkan’ın yazısında bir söz vardı. “Bir zincir, en zayıf halkası kadar güçlüdür”. Birileri istediği kadar kendini güçlü sansın ne fark eder? Zincir zayıf yerinden kopar, diğer halkaların gücünün hiç önemi yoktur. Hangi cumhuriyetten ve hangi kadınlardan söz ediyoruz? Cumhuriyetin hiç ulaşmadığı yerdeki kadınlardan mı yoksa cumhuriyetin tepelediği kadınlardan mı, yoksa 1930’ların tüm dünyada yaygın faşizminin etkisiyle yarattığı bir tek dil, tek din, tek ırk, tek müzik gibi “tek kadını” ndan mı? Hâlâ burada mıyız biz? Geçmedi mi o günler? Çeşit çeşit kadın vardır önemli olan güçlü olmalarıdır demeye başlamadık mı hâlâ biz? Bazen Türkiye tıpkı Kuzey Kore gibi donmuş kalmış gibi görünüyor bana.” Ahmet T.*****HALİS AĞA YAZILABİLİYORMUŞDün HalisAga’yı kimse yazamaz çünkü demiştim ama yanılmışım. Rahşan Gülşan, Habertürk gazetesindeki köşesinde, Yazgülü Aldoğan da Posta Gazetesi’ndeki köşesinde konuya değinmiş. Kendilerinden özür dilerim ancak bir mazeretim var. Gazeteleri internetten takip ediyorum. Posta Gazetesinin sitesi yok, Habertürk’ün sitesi de o kadar karışık ki kimseyi bulamıyorum. Bu arada Halis Toprak’ın durumu hakkında da çok sayıda mektup aldım ama onlar da yarına kaldı..

Devamını Oku