Madem yaz geldi, madem tatillere çıkılıyor, kitap okumamak için hiçbir bahaneniz kalmadı.Şiddetle tavsiye edeceğim kitap: Ayfer Tunç’un “Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Hikâyesi” Bir solukta okuduğumu söyleyemem. Zaten o “sabaha kadar bir solukta okudum” köşecileri nasıl insanlardır hep merak etmişimdir. 482 sayfa, benim gibi dünyalı insanlar için en az 15 gün demek. Hele ki eş dost, hısım, akraba ve sevgili hırsızım gibi gelen giden çok olunca 1 ay boyunca kaldı elimde. Fakat bu bir ay yemin ederim NEFİS geçti. Ben mi kitabın içine girdim kitap mı benim içime girdi, ben mi kitabı okudum, kitap mı beni okudu bilmiyorum. Bir hemhâl olma durumu ki öyle böyle değil. Kitaptaki bütün karakterler -ki öyle az buz değil aşağı yukarı 300 adet- etrafımda yaşadı. Onlarla yemek yedim, onlarla denize gittim, onlarla market alışverişini yaptım, onlarla uyudum. Birkaçı rüyama bile girdi. Yazarı her satırında kıskanır mı insan? Ben kıskandım. Hem de DELİ gibi kıskandım. Her sayfayı “şeytan yahu bu kadın!” diye diye çevirdim. O nasıl bir dildir öyle! O nasıl güzel, yakıcı ve taze bir Türkçedir öyle! Sanki az evvel yazmış, az evvel çıkış almış tutuşturmuş elime. Hem şekerli hem zehirli, hem cilveli hem keskin, hem komik hem ciddi, hem zeki hem dalgacı, hem utanmaz hem en edepli...Konusu ne derseniz yok aslında. Veya yüzlerce hayatın uçlarının bir şekilde birbirine değmesinden oluşmuş muhteşem bir hikâye diyelim. Dantel veya. En ince uçlu tığla örülmüş koca bir Türkiye danteli. Her sayfa (bazen paragraf) başka bir başka hayatın kapısını açıyor. Hayatı saçma sapan konferanslar vermekle geçen akademisyenden becerikli kapıcıya, meraklı sahaftan artiz Abazaya, intihar eden saraylıdan çapkın polise, neo dinci doktordan su yeşili gözlü yakışıklı ruh hastasına, seksi diplomattan sapık şemsiyeciye, şişko hayat kadınından yollarda eriyip giden Ermeni kızına, tavşan diş doktordan, iri meme hemşireye... Özetle bu topraklarda yaşamış 300 veya belki de daha fazla insanın birbirine çılgın tesadüflerle değen hayatlarının hem ayrı ayrı hem bir bütün içindeki hikâyesi. Bir yandan bitmesin diye istediğin ama bir yandan da “sonu ne olacak yahu bunun?” diye kıvrandığın ve okumayı da kesemediğin bir kitap. Kaç defa “nereye bağlayacaksın Ayfer” dediğimi hatırlamıyorum. Kadıncağızı da tanımam etmem bu arada.. Ve bir son ki\... Öyle böyle değil. Öyle olmasaydı herhalde içim rahat etmeyecekti. Evet öyle olmalıydı sonu. Tam da budur!Çok ama çok başarılı Türk yazarlarımız var. Bu dil nihayet üzerindeki ölü toprağını atabildi. Bundan dolayı hakikaten çok mutluyum. Siz de olunuz. (Can Yayınları)
Dünya üzerinde kendimi en mutlu hissettiğim yerdeyim. Gümüşlük’te “Limon” da... Çok iddialı bir laf ettim farkındayım ama hakikaten öyle. Tamam Himalayalara tırmanmadım. Tamam Şarm El Şeyh’lerde Kızıldeniz’lere dalıp pijama giymiş mavi kafalı tuhaf balıklarla haşır falan neşir de olmadım. Ne bileyim Kuzey Buz Denizi’nde buzulların arasından da geçmedim. Ama yani az buz da gezmedim şu mavi gezegeni. Eh memleketi de Süleyman Demirel kadar dolaşmışımdır. Pek kolay kolay su döktürmem yani elime. Özetle boş atıp dolu tutmuyorum. Bir bildiğim var... Bir bildiğim var da nasıl tarif edilir burası işte onu bilmiyorum. Daha önce de yazdım ama yeniden ve yeniden yazmaktan kendimi alamıyorum. Ağzımın laf edememesine en hayıflandığın anlardır bu anlar. Haşmet olsa ne güzel anlatırdı! Tek bir cümle ile sana bütün duyguyu verir, gece yarısı kalkıp gidesin gelir. “Bir incir altında bir ömür geçirme isteği uyandıran yer” desem mesela... Bir şeyler uyanır mı içinizde? Veya “Ege’yi en derinden hissedebileceğiniz yer” desem? Gerçek, kasıntısız Ege’yi... Zira benim en büyük derdim şu bugünlerde: Öyle yerler açıyorlar ki ard arda, tamam lüks, tamam konforlu, tamam her bir şey var ama sorun şu ki nerede olduğunu hissedemiyorsun. Akdeniz’de misin, Büyük Okyanus’un kıyısında mısın, Avustralya’da mısın anlayamıyorsun. Mimari global, bitkilendirme global, personel global, aktiviteler global... Bunu isteyenlere bir itirazım yok. Dünyanın neresine giderse gitsin aynı marka şarap aynı marka musluk aynı marka sörf tahtası ve aynı cins palmiyeyi görmek istiyorsa diyecek bir şeyim yok. Ama ben galiba bulunduğum yerin geçmişini de taşını da toprağını da yemeğini de köylüsünü de uyuz bir devedikeni de olsa bitkisini de isteyenlerdenim. Kaldığım veya yediğim içtiğim yer beni bulunduğum coğrafyadan koparmasın isterim. Afganistan’dan yerinden sökülüp gemilerle getirtilmiş palmiye istemiyorum, bildiğin bin yıllık zeytin ağacı istiyorum. Tik ağacından Endonezya işi masa sandalye istemiyorum, bildiğin kavaktan kahve sandalyesi istiyorum. Hepsi bir örnek, üzerinde bir bira veya dondurma markasının amblemi olan şemsiyelerin altında oturmak istemiyorum, asma çardağının altında oturmak istiyorum. Mimarın fanfnlamasını değil ev sahibinin zevkini, ev sahibinin elini istiyorum. Biraz aksak, biraz yamuk da olabilir. Hiç gocunmam. Yapabiliyorsam çaktırmadan tamir bile ederim. Yeter ki ruhuna girebilmiş olayım.***Benden çok yok, farkındayım. Milletin “ay çok güzeeeel” dediği yerleri gördükçe dudaklarımı çaktırmadan ısırmaktan hal oluyorum. Ama olsun. Tümden de yalnız olmadığımı biliyorum. Onlara rehberlik ederek geçsin bundan sonraki ömrüm ne olur ki...“Limon” işte böyle bir yer... Gümüşlük koyuna, tatlı bir bayırdan bakan bir tepede, dünyaya çılgın beton kazıklar çakmadan da var olunabileceğini kanıtlayan, dünya güzeli bir yer. Bildiğin bir incir altında, bildiğin ayçiçekleri arasında, bildiğin zeytinlere karşı, bildiğin bir çayır üzerinde serpiştirilmiş koltuklar kanepeler. Bildiğin evin salonu ama açık hava versiyonu.... Sağda da bonus olarak antik kent Myndos’un kalıntıları.“Bildiğin bildiğin” deyip duruyorum yanlış anlaşılmasın. Bütün bunlar bir araya gelince tam tersine hiç bilinmedik bir atmosfer çıkıyor ortaya. İşte Afganistanlardan palmiye getirenler de bunu beceremiyor. Zira güneş hiçbir yerde buradan daha güzel batamaz. Hiçbir yerde de buradan daha güzel zeytinyağlılar yenemez. Hiçbir yerde de etli sarma bu kadar güzel olamaz. Hiçbir yerde bu kadar tatlı sarhoş olunamaz... Ve hiçbir yerde bundan daha güzel aşık olunmaz. Daha fazla anlatmak istemiyorum. Kendime saklamak istiyorum gerisini. (0252 394 40 44, www.limongumusluk.com)
Pazar yazı günüm değil ama Perşembe günü (Pazar Eki’ndeki “Bodrum’daki Hırsızlıklar” haberini hazırlayabilmek için) yazmadığım için bugün de karşınızdayım. (Soyulduğum yetmedi... Burada tefrika olarak yazdığım yetmedi... Bir de haberini yaptım Pazar ilaveye!... Gazetecinin canı yanmaya görsün, köpürür de köpürür işte böyle...)Her neyse.. Bugün alarm taktırdım. “Lüküs” villamı Pronet’in güvenli kollarına teslim ettim. Magazin sitelerine inanırsak Erdal Acar’ın bile Bodrum’daki evi soyulmuş dün gece. 50 bin dolarlık malzeme gitmiş... (Vay babam vay... 50 bin dolar!!!) O adamın evi bile soyulduysa bu hırsız arkadaşlar bize kesin birkaç kez daha gelmeye kalkar Sincap seyretmeye lüküs evimin lüküs deve dikenli lüküs arka bahçesine bile gidemez olduk yahu..! Neden? Çünkü kapı o durumda kadraj dışında kalıyor. (Yani göremiyoruz.) Biz orada kah kah kih onun kuyruğu, bunun burnu, ay bıraktığımız cevizi yedi diye eğlenirken ya o sırada biri gelir ne var ne yok toplarsa diye sapık sapık paranoyalarımız gelişti. Kapı kilitleyip açmaktan bir hal olduk. Bari alarm öter de haberimiz olur dedik. Gerçi bu alarmın da caydırıcı etkisi mi vardır çekiciliği mi arttırır emin değilim. Acaba dedik “Sevgili hırsız! Bu ev çoktan soyuldu. Evde bir şey kalmadı. Sen var git başkasına..” diye bir yazı asmak daha mı etkileyici olurdu? Onlar da insan nihayetinde. Alarm varsa demek ki değerli bir şey de vardır demezler inşallah!?!?Fakat ben bu alarm sistemlerinin bu kadar gelişmiş olduğunu bilmiyordum. Öyle eskisi gibi kendi kendine ötüp, milletin sinirini hoplatıp bir işe yaramama durumu bitmiş meğer. Artık direkt bir merkeze bağlı. Yani hırsız girdi diyelim. Senin evinde sirenler çalıp kıyamet koparken aynı zamanda bu merkezin de bundan haberi oluyor. Nereden girildiğini, nerede dolaştıklarını bile takip edebiliyorlar. Anında ev sahibini cep telefonundan arıyorlar, yanlış alarm mı gerçek alarm mı tespit edip polisi veya jandarmayı eve yönlendiriyorlar. Veya evde yangın çıktı tek bir düğmeye basıp itfaiye veya başka bir düğmeye basıp ambulans da çağırmak mümkün. Açıkçası etkileyici. Ayda ortalama 50-70 lira bir abonelik parası var. Bir de 200-300 liralık kurulum parası. Ne az ne fazla. Yılda 800-1000 lira diyelim. Şimdi birileri “hanfendüüü millet açlık sınırında, siz 1000 liraya az diyorsunuz ayıp ayıp” şeklinde bıdıbıdılayacaktır eminim de (açlık sınırındakilerin de suçlusu benmişim, para kazananların da suçlusu benmişim gibi...) fakat kendimizi mütemadiyen açlık sınırındakilere göre ayarlarsak ticaret biter, bu ülke de anında batar bu arada. Ama burada tek sorun polis veya jandarmanın ne kadar zamanda geleceği. Bu Bodrum yarımadası eşek kadar bir yer. Jandarma bir saat sonra gelecekse ne anladım ki ben o işten? Sen istediğin kadar inlet ortalığı. Taksın kulaklarına tıkacı, götürebildiğini götürsün o yarım saatte...Neyse.. Bilemiyoruz. Göreceğiz. Lüküs villamda lüküs alarmım da var. Bir dahaki hırsızlık haberinde bu da yazılsın...
Tam konuyu kapatacağım, bitsin artık bu hırsızlık mevzuu diyeceğim (zira ben de kurtulmak istiyorum bu post soyulma travmasından) aha Hürriyet’in web sitesinde bir haber: “Yıldız çetesi 5 yıldızlı otelde yakalandı.” Bodrum ve beldelerinde turizm sezonunun başlaması ile artan hırsızlık olayları nedeniyle jandarma geniş çaplı operasyon başlattı. Son iki hafta içerisinde aralarında Dr. Gürol Büyük, Mutlu Tömbekici, Erdal Özyağcılar ve Erman Toroğlu’nun lüks villaları ile 80’e yakın ev, otel, işyeri, restorandan hırsızlık yapıldı. Bunun üzerine jandarma ekipleri, bölgedeki önlemlerini artırdı. Mağdur olan kişilerle yapılan görüşmeler, hırsızlık olaylarının yaşandığı villa ve çevresindeki işyerlerinin güvenlik kamerası kayıtlarını incelemeye alan jandarma ekipleri, hırsızlıkların, iki ayrı çete tarafından yapıldığını belirledi. Bunun üzerine, dün şüphelilere yönelik olarak, ‘Anahtar’ adı verilen bir operasyon düzenlendi. 15 kişi tutuklandı Hadeeeee... Ne anladığınız şimdi bu haberden? - Mutlu Tön (m değil) bekici lüks villada oturuyor.. (Vay kaltak...)- Komşusu Erman Toroğlu. Ki o ona Erman Aaaabi der... (Zaten bunlar birbirinin kıçının dibinden ayrılmaz...) - İşin içinde meşhurlar olunca bak nasıl şak diye yakalanıyor hırsızlar... (Halkı kim umursuyor ki zaten...)- Lüks villasında lüks bobisiyle oturan Mutlu Tönbekici’ye çalınan Nikon’u bizzat ilçe Jandarma Komutanı tarafından törenle teslim edildi. (Ah yok ki bizim de bir köşemiz..)- Mutlu Tönbekici lüks villasında lüks bobisi ve lüks Manita Bey’i ile şu an lüks şampanyalar patlatmakta ve “şekerim, halk olmamak ne güzel bir şey değil mi nı hahahah...” demekte.. Yani burada Mutlu Tönbekici değil de başkasını adı geçse benim aklımdan anında bunlar geçerdi.Hey güzel Allah’ım... 15 yıldır başaramadığımı bir hırsız yaptı! Beni hem “ünlü” yaptı hem de “lüks villa” da oturttu. İyimiş..Sabahtan beri arıyor arkadaşlar. “E hadi gene iyisin. Bulunmuş senin mallar ha..” Nerdeeee... Dünya ahiret kadersiz yazarınıza böyle piyangolar vurmaz. Onlar benim hırsızım değilmiş. İnşallah Cüneyt Özdemir’in hırsızlarıdır zira onun hasarı benden büyük. Bu arada tabii Bodrum Jandarma Komutanlığını hakikaten tebrik etmek lazım. Bu korkunç kalabalıkta ve imkansızlıkta yine iyi bulmuşlar çeteyi. Ancak öyle tek bir çete çökertmekle bu iş halledilecek gibi değil. Bodrum şu an memleketin BÜTÜN hırsızlarını ağırlamakta. Savruca hırsızını da Milas hırsızını da Diyarbakır hırsızını da Adana hırsızını da Edirne hırsızını da...Büyükler eğitim, küçükler staj, hanımları da tatil yapmakta. Hiç abartmıyorum. Bodrum şu an bir adet “hırsız eğitim kampı” vaziyetinde arkadaşlar. Her gün on tane hırsızlık haberi alıyorum. Bir değil onlarca çete, yüzlerce de bağımsız var belli ki. Bir otele gelip yerleşiyorlar, gündüz güzel güzel güneşlenip denize giriyorlar, yemek yiyorlar, esnafla sohbet edip şakalaşıyorlar. gece de mesaiye çıkıyorlar. Ne güzel değil mi? Buyrun beklerim “lüks” villama.
Yaz sezonunun başlamasıyla ev ve iş yerleri yanı sıra tekneler acımasızca soyuluyor. Ne sitede olmak kâr ediyor, ne alarm taktırmış olmak. Hırsızlar, çekirge sürüsü gibi yarımadanın tüm beldelerine fena halde dadanmış durumda. İnanılmaz bir cüret ve yöntemlerle kırmadıkları kapı, açmadıkları pencere kalmadı. Ünlü ünsüz, zengin fakir ayrımı da yok. Bir gün lüks bir villanın, ertesi gün zavallı bir bakkalın soyulduğu haberi geliyor. Halk ciddi anlamda huzursuz, tatlar fena halde kaçmış durumda. Cüneyt Özdemir, Erman Toroğlu derken Erdal Özyağcılar’ın evinin soyulmasıyla Bodrum’daki hırsızlık olayları iyice gündeme oturdu. Sonunda bendeniz de soyuldu. Cânım fotoğraf makinem ve objektiflerim gitti. Bu işin başı ve sonu nedir, ne yapmak gerek yetkili ve yetkisiz herkese sordum.Bodrum’da hırsızlık ne kadar arttı?Bodrum Emniyet Müdürlüğü ve İlçe Jandarma Komutanlığı son iki ayda ilçe merkezi ve merkez dışında toplamda 80-90 hırsızlık vakasının kayıtlara geçtiğini söylüyor. Her yıl bu aylarda hırsızlıkların yüzde 20 oranında arttığını, geçen senelere göre abartılacak bir artışın olmadığını söylemekteler. Ünlülerin evine girildiği için kamuoyunda böyle bir intibahın olduğu kanaatindeler. Ancak halk aynı fikirde değil. Bu yıl Bodrum’da özel bir durumun olduğunu ve hırsızlığın şimdiye kadar hiç bu kadar yaygın olmadığını düşünüyor. Gerçek soygun sayısının 200 ila 300 arasında olduğu ve bu hızda giderse girilmedik ev ve işyeri kalmayacağı tahmin ediliyor. Polis ve jandarma hırsızlıkların kayıtlara geçmemesinin nedeni olarak ev sahiplerinin henüz gelmemiş olmasına bağlıyor. Görüştüğümüz insanlar ise hasarın az olmasına veya bir şey çıkacağına dair umudun olmamasına bağlıyor. Güvenlik güçlerindense alarm şirketlerine veya sigorta şirketlerine gitmeyi tercih ediyor. Veya istatistikler Bodrum Emniyet Müdürlüğü ve Jandarma İlçe Komutanlığı ile koordineli olarak tutulmuyor.Bir Allah’ın kulu ihbarda bulunmuyor!Bodrum Emniyet Müdürü Niyazi Turgay, Bodrum Kaymakamı Abdullah Kalkan’ın büyük katkısıyla bir yıl önce 69 noktaya yerleştirilen MOBESE kameralarından sonra hem suçta azalma, hem de faillerin yakalanmasında büyük artış olduğunu söylüyor. Sadece bir ayda 15 çalıntı araç yakalanmış. Ama bu MOBESE kameraları sadece ilçe merkezini kapsıyor. Esas hırsızlıkların işlendiği ve İlçe Jandarma Komutanlığı’na bağlı yarımadaya dağılmış belde ve köylerde böyle bir uygulama henüz yok.“Hırsızlıkta bir artış var ancak biz de durmuyoruz. Memleketin bütün hırsızları herhalde şu an Bodrum, Marmaris ve Kuşadası’na dağılmış durumda. Daha geldikleri ilçelerden başlıyoruz takibe. Birtakım çeteler var. İlçe sınırlarına girdikleri anda haberimiz oluyor. Araçlarını takip ediyoruz. Suç üstü yapıyoruz. Şok operasyonlar yapıyoruz. Son iki ayda 33 hırsızlık olayını çözdük, 23 kişiyi mahkemeye sevk ettik, büyük bir şebeke çökerttik.” “Bu hırsızlıkla mücadele pinpon topu gibi” diyor Turgay. “Yasadan dolayı biz yakalıyoruz, mahkeme salıyor. Fakat en fenası vatandaş duyarsız. Bir Allah’ın kulu daha hırsızlık ihbarında bulunmadı. Hiç mi etrafınla ilgilenmezsin, hiç mi şüpheli bir ses, bir hareket görmezsin, hiç mi komşun seni ilgilendirmez? Tamam bu bizim işimiz ama vatandaşın da yardım etmesi lazım. 155’e gelen her tür ihbarı değerlendiriyoruz.” Vatandaş! Duydunuz zilin sesini, etrafla ilgilenin biraz. Bir gün size de piyango vurabilir!Kimse olayın ciddiyetinin farkında değil5 N 1 K programının yapımcısı Cüneyt Özdemir, geçtiğimiz ay canı yananlardan. Yalıkavak’taki evine, alarma rağmen, üstelik kendisi evdeyken girmeyi başardılar. Diz üstü bilgisayarı, cüzdanı ve birkaç değerli eşyasını daha alıp gittiler. Başına gelenleri www.deepnot.com sitesinde “Donla kendi evinde hırsız kovalamak” başlığıyla anlattı. Aradığımda Barselona’daydı ve hâlâ olayın sinir bozukluğunu yaşıyordu. “Çok ciddi bir olay bu. Ama yeterince ciddiyetinin farkında olmadıklarını düşünüyorum. Emniyet canla başla çalışıyor ama daha geniş bir operasyon yapılması gerek. Bireysel olarak bakınca bir şey çıkmıyor. Benim malım senin malın meselesi değil bu. Hadise Bodrum meselesi de değil. Olaya toplu olarak bakmaları lazım. Bütün ülkenin meselesi bu. Burada olup bitmiyor çünkü bu. Ev sahibi evdeyken girilebiliyorsa iş çığırından çıkmış demektir. Beni vurmaya geldiler sandım. Korkunç bir şey.”Evde hırsız gördüğünüz zaman ne yapın? Kaçması için bağırın çağırın ama asla müdahale etmeyin! Hemen hepsi levye, çekiç, balta, tornavida gibi aletlerle çalışıyor. Kurtulmak için ölümle sonuçlanabilecek şekilde yaralamaktan kaçınmıyorlar. Veya sizi fark etmemişse 155’i arayın.Yaygın kanı şu: Hırsızı yatak odasında vurursam ceza almamBöyle bir şey yok! Olay her nerede geçmişse adam öldürmekten misler gibi yargılanıyorsunuz. Türk Ceza Kanunun 25 ve devamı maddelerinde meşru müdafaa hali şöyle anlatılıyor. 1) Gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı o anda hâl ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunluluğu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez.2) Gerek kendisine gerek başkasına ait bir hakka yönelik olup, bilerek neden olmadığı ve başka suretle korunmak olanağı bulunmayan ağır ve muhakkak bir tehlikeden kurtulmak veya başkasını kurtarmak zorunluluğu ile ve tehlikenin ağırlığı ile konu ve kullanılan vasıta arasında orantı bulunmak koşulu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez.Hırsız size saldırmamışsa, elinde taarruza elverişli bir cisim taşımıyorsa (örn: balta, bıçak, levye, çekiç), odanın ortasında öyle duruyorsa hırsızı öldürmeniz durumunda adam öldürmekten 20 yılla başlıyor yargılanmanız. Yaptığınızın meşru müdafaa sayılması için elinde taarruza müsait alet taşıması, size saldırmış olması ve müdafaanızın saldırı sırasında yapılmış olması gerekiyor. Yani kaçan hırsızı kovalarken adam vurmak meşru müdafaaya girmiyor. Ayrıca müdafaa ile saldırı arasında gerek davranış olarak gerek kullanılan alet olarak bir oran olması gerekiyor. Elinde spatula olan bir hırsıza (kilit açmak için yaygın olarak kullanılıyor) beş el ateş açmanız sizin açınızdan pek hayırla sonuçlanmayabilir. Ancak ağır tahrikten indirim alabilirsiniz. Özetle: Olayın özelliğine, suçun ve saldırının işleniş biçimine, savunmanın derecesine göre hiç ceza almayabilirsiniz, ceza alabilirsiniz veya cezanız hafifletilebilir. Cezaların azlığından yakınılıyor. Doğru mudur?Hırsızlığa verilen cezalar eskiye oranla biraz arttı. Ancak bu haliyle bile caydırıcılığı yok. Ceza infaz yasası aslında bir anlamda örtülü aftır. Hakim en yüksek cezayı bile verse sanık üçte ikisini yatıp çıkıyor. Tutuklu yargılanan şahsın davası 2 celse sürse zaten cezasını çekmiş oluyor, dava mahkumiyetle bile sonuçlansa serbest kalıyor. Hırsızlıktan sabıkası olanın bir yerde çalışma imkanı hemen hemen yok. Kimse hırsızı işe almaz. Bir kere hırsız olan ömrü billah hırsızlık yapıyor. Hırsızlık giderek kurumsallaşıyor. Mecbur kaldım çaldım hırsızlığı yok artık.Hırsızlığın hukuki tarafı: Vatandaş aranmaktan gocunmazsa biter bu işn Davalar uzun sürüyor. n Şahitlik yapmak isteyenler ki çok nadir oluyor, bu süreçte tehdit ediliyor. n Yeni yasaya göre polisin arama yapma imkanı ancak savcılıktan karar almasıyla mümkün. Polis, şüphelilerin aracını ve evini içinde bir dolu hırsızlık malı olduğunu tahmin etse bile arayamıyor. n Hırsızlık malını alan yerler kontrol edilemiyor. Hırsızlık malının alıcısı olduğu sürece de hırsızlık olacaktır. n Adını vermek istemeyen bir üstü düzey güvenlik mensubunun fikri: “Aranma konusunda vatandaşın bir fikir birliğine varması lazım. Ya alışveriş merkezlerinde, havaalanlarında olduğu gibi aranmaktan, potansiyel terörist veya hırsız muamelesi görülmekten gocunmayacak, böylece kolluk kuvvetleri tıkır tıkır hırsızları bulacak ya da bu iş bu yasalarla böyle sürüp gidecek.”Bu yıl alarm taktırma yüzde 35 arttın Bodrum’da güvenlik sistemlerine olan talepte ne büyüklükte bir artış yaşanıyor?Bodrum’da gerçekleşen hırsızlık olaylarında son dönemde bir artış yaşanıyor. Güvenlik sistemlerine olan talebi incelediğimizde ise 2008 yılının Nisan ve Temmuz ayları arası ile 2009’un aynı dönemini karşılaştırdığımızda, Pronet Güvenlik Paketi’ne olan talepte yüzde 15 artış yaşandığını görüyoruz. 2008 ve 2009’un ilk 6 ayında yazlık bölgeler bazında bir inceleme yaptığımızda ise Pronet Güvenlik Paketi’ne olan talepte yüzde 35’e varan artıştan söz edebiliriz. İnsanlar yazlıklarında değerli eşyalar bırakmıyor ama yazın yanlarında dizüstü bilgisayar, cep telefonu ve nakit para bulunuyor. Hırsızlar da bu gibi değerli eşyalar varken evlere girmeyi tercih ediyorlar. Maalesef bu durum kişilerin can güvenliğinin tehlikeye girmesine yol açıyor.İnanılmaz hırsızlık hikayelerin Hem evi soyup soğana çeviriyor, hem de ev sahipleri gelene kadar içinde 1 ay oturuyorlar.n Demir çerçeveyi açmak veya kırmak yerine, etrafındaki tuğla duvarı kırıp demir çerçeveyi olduğu gibi çıkarıyorlar.n Veya hiç kapıyla uğraşmayıp direkt yan duvarı deliyorlar. n “Elektrikçiyiz” diyerek ellerinde kablolarla girip bütün bir siteyi soyuyorlar. n Alarmı yanıltmak için pencereyi açmak yerine elmasla camı kesiyorlar. (Alarmların bir kısmı pencere veya kapılar açılınca çalışıyor)Nasıl ve ne zaman yapıyorlar?n Hırsızlıklar genelde uykunun en derin olduğu sabah 3 ile 5 arasında yapılıyor. Özellikle alkollü içecek de tüketilmişse hiç farkında olmayabiliyorsunuz. n Bar ve diskoların dağılış saati olan 4’te kalabalığa karışıyorlar. Böylece polisin de gözüne çarpmıyor. n Önemli maçların olduğu gecelerde, düğün olduğu ve mahallelinin bir evde toplandığı gecelerde, (gitmemişseniz bile gürültüden faydalanıyorlar), evinizde bir davet verdiğinizde, (ev güvenliğinin en ihmal edildiği anlar davet anları) mutlaka etraftalar. n Çete iseler çete reisi araştırmayı kendi yapıyor, ev müsaitse ekibi çağırıyor, kendi başka evi araştırıyor. n Çetelere mensup olanlar genelde 18’in altında oluyor ve bir maaş karşılığı çalışıyor. Satabilir miyim kaygısı olmadan ne var ne yok götürüyor. Maaşların bin ila 2 bin lira arasında değiştiği söyleniyor. Çocuklarda daha düşük.Çocuk mahkemeleri alarm veriyorTürkiye’de 68 Çocuk Mahkemesi var, 13 tane de Çocuk Ağır Ceza mahkemesi. Çocuk Mahkemelerinde görülen davaların yüzde 45’i hırsızlık davası. Çocuk Ağır Ceza Mahkemeleri’nde görülen davaların yüzde 48’i ise yağma (gasp) davası. Yani şiddet kullanarak hırsızlık suçu davası. Özetle. Çocuk mahkemelerinde görülen davaların yarısı hırsızlık ve gasp. Bu ne demek? Topluma giderek artan oranda profesyonel hırsız katılıyor. Hırsızlık çeteleri binlerce çocuk kullanıyor.Birinci kez hırsızlık suçundan gelen bu çocukların ezici çoğunluğu, ikinci kez adam yaralama suçundan, üçüncü kez gasp suçundan dördüncü kez de adam öldürmek suçundan geliyor yine mahkemeye. Ve bu suçların hepsi de 18 yaşını bitirmeden işlenmiş oluyor. Çok karanlık bir tablo.
Çok pis bir şeymiş soyulmak. Kendini yer bezi gibi hissediyorsun. Biri üzerine basıp geçmiş gibi. Kendini sağlam bir kalede sanırken okyanusun ortasında bir salda olduğunu fark etmek gibi. (Vay be! Bu cümleyi ben mi ettim? Kayıtlara geçsin lütfen. MT de afili cümleler kurabiliyor te hey hey!) Mutluluk kaynağın olan her şey birden mutsuzluk kaynağın oluyor. Ne güzel dağ başında tek başınayız diyorduk, şimdi dağ başında kurda kuşa yem mi olacağız ne diyoruz. Ne güzel bir sitede sıkış tepiş oturmuyoruz, kimsenin mangalına, bağırtısına müziğine maruz değiliziz diyorduk, şimdi sitelerin önünden geçerken güvenlikleri var mı, çalışıyor mu, bariyer açık mı kapalı mı diye bakıyorum. Gerçi siteleri de soyuyorlarmış. Güvenlik müvenlik hak getire imiş. Ne bizim ülke len bu?İki günümüz demircilerle geçti. Geldiler gittiler kapıyı sağlamlaştırmaya çalıştılar. Bu arada çok komik şeyler de oldu tabii. Bir ara kapıyı o kadar sağlamlaştırdılar ki kapanmaz oldu! Kapı mıh gibi ama kapanmıyor! Çünkü yanlış yerini güçlendirmişler... (Sordum, has Bodrumlu imiş..)Bu arada evimizdeki başka güvenlik zaaflarını da keşfettik. Kapı güçlendi ama bakıyorsun çerçevesi oynuyor. Hadee oraya da tekrar kaynak yapıldı. Ondan sonra kaynak yapılan duvar ufalandı. Hadeee orası yeniden çimentolandı. Falan filan.Sonuç: Akşam yeterken hapishaneye girer gibiyiz. Şlak şluk yüzlerce kilit kilitleniyor. Asma kilitler, sürgü kilitler, üçlü kilitler, yan kilitler, sağ kilitler, sol kilitler... Bu sefer de şuna taktım: Ya gece yarısı bir yangın çıkarsa? Nasıl çıkacağız evden panik yapmadan? Bırrrrrr... Fakat şunu anladım ki Arşimet’in “ bana bir kaldıraç verin dünyayı yerinden oynatayım” lafının yerine artık şu var: “Bana bir levye verin dünyanın anasını ağlatayım”. Dünya, benim için artık levyenin ucunda bir yer haline geldi. Hırsızın ruhu içime girdi sanki. Levyenin eğip bükemeyeceği bir şey yokmuş gibi geliyor artık bana. Resmen levye manyağı oldum! Aha burayı da kırar, aha burayı da bozar. Bir tane edinip bütün kapıların, pencerelerin güvenliğini test etmek geliyor içimden. Hatta tanımadığım insanların da evine girip “ zayıf noktanız menteşelerdi” “ bu kilidi 3 aylık bebek bile kırar” “ Hocam sen buna demir mi diyorsun, iki dakikamı almadı” diye notlar bırakmak istiyorum. Niye? Hiiiç. Hizmet olsun diye. Güvenli sandığınız yerlerin gofretten olduğunu bilesiniz diye.. (İçim hizmet aşkıyla doludur benim bilmezsiniz siz...***Soyulmanın faydaları da olmadı değil. Bu sayede komşularımızla tanışmış olduk. Hani şu 700 metre ötedeki tek komşumuz. İzmirli sempatik bir abi kardeş çıktı. Dün bir tabak mücver getirdiler, bugün kendi bahçelerinin ürünü 5-6 salatalık. Dahası Bodrum’un güvenliğinden sorumlu ne kadar üst düzey müdür ve komutan varsa hepsiyle tanıştım. Bunun bana ne faydası dokunacak bilmiyorum ama olsun. Tanışmak tanışmaktır. Arkadaşlarımı da tanıdım. Kim beni okuyor kim okumuyor bir fikrim oldu. Geçmiş olsun diyenlerin hepsini gözlerinden öpüyorum. Fakat korkmayın Ahmet Hakan gibi teşekkür listesi saçmalığını yapacak değilim. O ne saçma şeydir yavu? Neyse...
Evcil hayvanlar ne işe yarar diye sormuştum geçen gün. Hiçbir işe yaramıyor...Lykia World’in davetlisi olarak iki günlüğüne Antalya’ya gittik.. Biz orada golf turizminin inceliklerini öğrenir, beceriksiz beceriksiz golf oynamaya çalışırken... Evimize hırsız girmiş. Hadi bakalım! Ne anladım ben şimdi “köpekli” insan olmaktan? Bobi dedik bağrımıza bastık, tüpçüye, sucuya ve zavallı havuzcuya dünyanın havhavını ederken e n’ooldu şimdi? Eve eş dost sokmazken ne bu?Bu arada öğrendik ki sadece Bobiler değil üç kilitli demir kapılar, süper sağlam PVC kapılar, yerinden sökülemez pencereler de işe yaramıyormuş. Bizim, her defasında mücadeleler vererek, “açıl ulan!” diye çıkışarak açtığımız demir kapıları, hırsız efendi sineklikmişçesine cart cart YIRTMIŞ! Yani olacak iş değil. Son derece akıllı olduğunu düşündüğüm bir tasarımı vardı demir kapının. Kanatlar kapanıp kilitledikten sonra, tavana ve yere giren sürgüler otomatik olarak “ellenemez” hale geliyor ve böyle “mıh” gibi bir şey oluyordu. İçimden de “aferin demirciye, bak iyi akıl etmiş” demiştim. Meğer aferinlik bir şey değilmiş. Her tasarım gibi onun da bir zayıf yeri varmış. Üstelik anladığım kadarıyla da hırsızlar demircilerden daha akıllı. Veya biz demircilerin “ağbi hiçbir şey olmaz” demesine lüzumundan fazla güveniyoruz. Kapı baca yaptırdıktan sonra hırsızmışçasına zorlamak gerekiyormuş demek ki. Hiç vakit kaybı demeden, o ne kadar uğraşabilecekse senin de yapman gerekiyormuş demek ki. Hayvan herif demir kapıyı yerinden söküp atmış.. Demir değil çubuk kraker sanki.. Sonrası da çorap söküğü gibi gelmiş işte. ***Kredi kartı faizlerini saymazsak, hayatımda hiç bu kadar sıkı soyulmamıştım arkadaşlar..Yedek diye tuttuğum çok sevdiğim Sony Ericsson cep telefonum, Manita Bey’e taaa İsviçrelerden getirdiğim nefis bir İsviçre çakısı, (kerpeten bile oluyordu yavu..), monitör, printer şu bu.. Ama bunların bir önemi yok. Esas hazine fotoğraf makinesi çantası. Laptopları yanımıza almıştık ama makineyi ve yanında ki süt gibi objektifleri almamıştık. En az 5 bin liralık mal vardı çantada. Bir D 80 Nikon, bir 210 mm tele, bir 50 mm ve en üzüldüğüm: daha sadece bir aycık önce aldığım geniş açı. Çok severek almıştık. Özetle: Sermayenin yarısı gitmiş durumda. Yarı müflis bir iş kadınıyım ben artık. Dalga geçtiğimi sanıyorsunuz ama hakikaten öyle. Canım çok yanıyor. Kazandığım üç kuruş varsa laptop ve makine sayesinde oluyordu. Ve o fotoğraf çantası tam on yıllık bir emeğin marifeti. Objektifleri kuruş kuruş biriktirip almıştım. ***Benim kızdığım “hırsız” değil. O metamorfoza uğramış bir yaratık. Baksanıza Erman Toroğlu ve Cüneyt Özdemir’in evlerine ev sahipleri içerdeyken girmişler. Benim evi neredeyse yıkacaklarmış. Duvara monte edilmiş kasayı bile sökmüş ulan! Beli çıkmıştır inşallah götürene kadar. Üstelik boştu. Demek istediğim bunlar vampir filmlerindeki zombiler gibiler belli ki. İnsan falan değil. Esas “ahlaksız” olan “alıcı.” Bunların çaldığını alan birileri var. Benim en az 5 bin liralık çantamı taş çatlasa 500 liraya almış bir esas ahlaksız var. Onlar olmasa hırsız da çalmayacak. İşte peşine düşülmesi gereken bu alıcılardır. Hırsızlar kadar çok olduklarını sanmıyorum. Yakalanmalarının da zor olduğunu düşünmüyorum. Yani bu polis, bu jandarma, bu emniyet hırsızlığı bitirmek istiyorsa, hakikaten böyle bir niyeti varsa “alıcı”nın peşine düşmeli. ***Tek mutlu olduğum “kayıp” şu: Manita Bey’in nefret ettiğim bir çift papucu vardı. İğrenç bir model, iğrenç renkte bir spor ayakkabısı. Üç yıldır patlamalarını ve çöpü boylamalarını bekliyorum. Meretler de sağlam çıktı!HAHAHA! Hırsız salağı aynı zamanda zevksizmiş de.. Gitmiş onları da çalmış!!!Çaktırmamaya çalışıyorum ama çok mutluyum. Oh beee.. Kurtuldum onlardan...
Başardığın zaman “cumhurbaşkanı”, başaramadığım zaman ömür boyu hapis ile cezalandırıldığın dünya üzerinde başka bir eylem var mıdır acaba? Bildiğiniz “darbe”den söz ediyorum. Başardığın zaman masumsun, başarmadığın zaman suçlusun. Kenan Evren, zavallı ihtiyar rolüne bürünüp “halka sorun, onlar istiyorsa yargılanmamı hemen intihar ederim”lemiş.Kendisine kötü bir haberim var. Bizim gazetenin İnternet sitesinde (www.gazetevatan.com) Kenan Evren ve arkadaşları yargılanmalı mı diye bir anket var. 27 haziran 2009 Cumartesi günü 17.45 itibarıyla sonuç onu pek mutlu edecek cinste değildi. 30 bin 40 kişi oy vermişBunun 11 bin 517’si HAYIR derken...18 bin 523’ü EVET demiş. Yani yüzde 38’i “hayır” derken yüzde 61’i çatır çatır “evet” demiş. İntihar etsin demeye çalışmıyorum ama o çok güvendiği “ halk” ı pek o kadar arkasında değil demek artık. Yüzde 92’ler bir hayaldi geçti amcacığım. Geçmiş olsun. Türkiye, bildiğin o saf millet değil artık. Çok şükür. Diyarbakır cezaevinde döneminizde neler yapıldığını artık herkes biliyor. Bilmeyenler de şimdi öğrensin: Suçlu suçsuz çok ama çok insanın kanına girildi. Ve şimdi, şu an biz 2009’da hala Kürt meselesiyle cebelleşiyorsak, o günden bugüne on binlerce, tekrar ediyorum ON BİNLERCE insanımızı şehit vermiş ve vermeye de devam ediyorsak, işte o cezaevinde yapılan korkunç şeylerdir neden. Sadece o dönemde ölen, öldürülen, idem edilen ve ortadan kaybolan birkaç yüz kişi adına değil daha sonra ölen ve ölmeye de devam eden on binler adına yargılanmalı. Zehir tohumları atmanın da bir cezası olmalı. ***Fakat Kenan Evren’i yargılamaya kalkmasak daha iyi olur gibi geliyor bana. Zira malum “ belge” gibi bu dava da kalkılır (nedendir bilinmez) askeri mahkemede görülmeye kalkılır ve ister misiniz askeri mahkeme de beyfendiyi “ masum” bulup “beraat” ettirir?Hah! İşte o zaman ayıkla pirincin taşını!Söylediğim hiç olmayacak bir şey değil. Zira malum “ belgenin” de askeri mahkemede görülmemesi gerekiyordu. Zaten yaz sıcaklarının da etkisiyle iyice keçeleşen beynimiz tam olur. Zaten boş boş bakıyoruz artık boş boş bile bakamayız.Fakat daha fenası 29 yıldır (1980’den beri yani) darbelerin sadece çok kötü değil aynı zamanda da SUÇ olduğunu anlatan, halkı buna ikna etmeye çalışan entelijensiyamız yemin ederim darmadağın olur.Tam bir “ ne kestik koç, ne yedik hiç!” durumu olur ki bu kadar yol almışken, hazır millet “ tabi yargılansın” diyerek aslında darbelere, ordu vesayetine karşı olduğunu bir şekilde anlatırken, hiç riske girmeyelim derim. Hem suç, hem başarırsan cumhurbaşkanı oluyorsun, ama yargılanırsan da beraat ediyorsun. Bizim “ ornitorenk” kuşu gibi bir şey olur. Hem yumurtluyor ama aynı zamanda memeli, emziriyor, kuş gibi gagası var ama uçamıyor fakat çok güzel yüzüyor, üstelik gagası açılmıyor ama gagasının içinde iki sıra dişi var, sıcakkanlı ama vücut ısısı 31 derece vs vs..Yok yok. Hiç riske girmeye değmez. O bizim zaten gönüllerimizin “mahkumu”..