Bildiğin incir altında, bildiğin zeytine karşı bilmediğin bir ruh: Limon

Haberin Devamı

Dünya üzerinde kendimi en mutlu hissettiğim yerdeyim. Gümüşlük’te “Limon” da... Çok iddialı bir laf ettim farkındayım ama hakikaten öyle. Tamam Himalayalara tırmanmadım. Tamam Şarm El Şeyh’lerde Kızıldeniz’lere dalıp pijama giymiş mavi kafalı tuhaf balıklarla haşır falan neşir de olmadım. Ne bileyim Kuzey Buz Denizi’nde buzulların arasından da geçmedim. Ama yani az buz da gezmedim şu mavi gezegeni. Eh memleketi de Süleyman Demirel kadar dolaşmışımdır. Pek kolay kolay su döktürmem yani elime.

Özetle boş atıp dolu tutmuyorum. Bir bildiğim var... Bir bildiğim var da nasıl tarif edilir burası işte onu bilmiyorum. Daha önce de yazdım ama yeniden ve yeniden yazmaktan kendimi alamıyorum. Ağzımın laf edememesine en hayıflandığın anlardır bu anlar. Haşmet olsa ne güzel anlatırdı! Tek bir cümle ile sana bütün duyguyu verir, gece yarısı kalkıp gidesin gelir.

“Bir incir altında bir ömür geçirme isteği uyandıran yer” desem mesela... Bir şeyler uyanır mı içinizde?

Veya “Ege’yi en derinden hissedebileceğiniz yer” desem? Gerçek, kasıntısız Ege’yi... Zira benim en büyük derdim şu bugünlerde: Öyle yerler açıyorlar ki ard arda, tamam lüks, tamam konforlu, tamam her bir şey var ama sorun şu ki nerede olduğunu hissedemiyorsun. Akdeniz’de misin, Büyük Okyanus’un kıyısında mısın, Avustralya’da mısın anlayamıyorsun. Mimari global, bitkilendirme global, personel global, aktiviteler global... Bunu isteyenlere bir itirazım yok. Dünyanın neresine giderse gitsin aynı marka şarap aynı marka musluk aynı marka sörf tahtası ve aynı cins palmiyeyi görmek istiyorsa diyecek bir şeyim yok.

Ama ben galiba bulunduğum yerin geçmişini de taşını da toprağını da yemeğini de köylüsünü de uyuz bir devedikeni de olsa bitkisini de isteyenlerdenim. Kaldığım veya yediğim içtiğim yer beni bulunduğum coğrafyadan koparmasın isterim. Afganistan’dan yerinden sökülüp gemilerle getirtilmiş palmiye istemiyorum, bildiğin bin yıllık zeytin ağacı istiyorum. Tik ağacından Endonezya işi masa sandalye istemiyorum, bildiğin kavaktan kahve sandalyesi istiyorum. Hepsi bir örnek, üzerinde bir bira veya dondurma markasının amblemi olan şemsiyelerin altında oturmak istemiyorum, asma çardağının altında oturmak istiyorum. Mimarın fanfnlamasını değil ev sahibinin zevkini, ev sahibinin elini istiyorum. Biraz aksak, biraz yamuk da olabilir. Hiç gocunmam. Yapabiliyorsam çaktırmadan tamir bile ederim. Yeter ki ruhuna girebilmiş olayım.

***


Benden çok yok, farkındayım. Milletin “ay çok güzeeeel” dediği yerleri gördükçe dudaklarımı çaktırmadan ısırmaktan hal oluyorum.

Ama olsun. Tümden de yalnız olmadığımı biliyorum. Onlara rehberlik ederek geçsin bundan sonraki ömrüm ne olur ki...

“Limon” işte böyle bir yer...

Gümüşlük koyuna, tatlı bir bayırdan bakan bir tepede, dünyaya çılgın beton kazıklar çakmadan da var olunabileceğini kanıtlayan, dünya güzeli bir yer. Bildiğin bir incir altında, bildiğin ayçiçekleri arasında, bildiğin zeytinlere karşı, bildiğin bir çayır üzerinde serpiştirilmiş koltuklar kanepeler. Bildiğin evin salonu ama açık hava versiyonu.... Sağda da bonus olarak antik kent Myndos’un kalıntıları.

“Bildiğin bildiğin” deyip duruyorum yanlış anlaşılmasın. Bütün bunlar bir araya gelince tam tersine hiç bilinmedik bir atmosfer çıkıyor ortaya. İşte Afganistanlardan palmiye getirenler de bunu beceremiyor.

Zira güneş hiçbir yerde buradan daha güzel batamaz. Hiçbir yerde de buradan daha güzel zeytinyağlılar yenemez. Hiçbir yerde de etli sarma bu kadar güzel olamaz. Hiçbir yerde bu kadar tatlı sarhoş olunamaz... Ve hiçbir yerde bundan daha güzel aşık olunmaz.

Daha fazla anlatmak istemiyorum. Kendime saklamak istiyorum gerisini. (0252 394 40 44, www.limongumusluk.com)

DİĞER YENİ YAZILAR