Memleket “sahte belge, gerçek imza” ile uğraşırken biz ise “kayıp Converse, çakma Rotvaylır” derdiyle uğraşıyoruz. (Bu arada Albay’ımız “İmzaların Efendisi” gibi. Meğer iki ayrı imzası varmış, savcılık huzurunda attığı imza ile daha önce “gerçek” yazışmaların altına attığı imzalar farklı. Hatta nikahında attığı imza da farklı. Ve bu tuhaf durum soruşturulmaya gerek bulunmuyor. İki imzalı birine güvenmemiz mi isteniyor? Peki. Hatta emredersiniz..) Sorunumuz şu: Dağ başında gelişmeleri ancak internetten izleyebiliyoruz. O da varken. Geçen gün 21 saat kesildi mesela. Manita Bey gidip gazete almaya üşeniyor. Çünkü geri dönüş yolu yokuş ve beyfendi yokuşu çıkamıyor bisikletle. (O aksini iddia ediyor gerçi ama o göbek önünde olduğu sürece kim inanır?) Ülkemizdeki internet gazeteciliği de bildiğiniz (veya eve gazete getirebilen bir aile ferdiniz varsa bilmediğiniz) gibi döt-meme-döt-meme gazeteciliği şeklinde. Açın bakın Hürriyet.com’a, açın bakın gazetevatan.com’a “Yaktı kavurdu” “Kontolden çıkmış göğüsler”, “keşke bir beden daha büyük giyseydi” “Bikinide yeni moda: Boncuk.” “Çoook cüretkaaaar” “Neydi ne oldular” “Utandıran fotoğraflar”dan başka bir şey görmeyi başarabiliyorsanız hakikaten tebrik ederim. Daha da komiği “kontrolden çıkan göğüsler”, “neydiler ne oldular”, “utandıran fotolar” haberleri arasından büyük mücadeleler vererek, inat ve ısrar ederek Askeri Savcılığın komple anlaşılmaz olsun, yarısına uyuya dalalım ve hadiseyi unutalım diye karman çorman yazılmış raporunu bulup okuyan adamın önüne “İlginizi çekebilir: Plajlardan sıcak haberler” şeklinde bir çıkıyor! Daha absürd bir şey olamaz. Cenaze haberi, altında kocaman “İlginizi cekebilir: Plajlardan sıcak haberler”. Genel Kurmay basın toplantısı yapacak haberi. Altında “İlginizi cekebilir: Plajlardan sıcak haberler” gerçi haksız sayılmazlar. En azından meme ve döt gerçektir, samimidir. Karışık kuruşuk ve hiçbir soruya cevap vermemiş bir savcılık açıklamasındansa süt gibi bir abla daha ilginç olabilir gerçekten. Üstelik savcılığın açıklamasını okuyan da nihayetinde insan evladı. Onun da bir cinsel yaşamı var. Ve bütün dünya bu cinsel yaşama hizmet etmek zorunda değil mi ya... Dolayısıyla bugün mesela tam olarak ne olup bittiğini bilmiyorum. Zira bizim sitenin manşeti şu dakika itibariyle “Ege’nin Bilinmeyen Güzellikleri” diye bir şey. (Açtım baktım şunlarmış: Süreyya Yalçın’ın 50 bin TL’lik tahtı, Fulya Keskin’in memişleri, Kristen Bell’in selülitleri..) Sonra da zaten internet kesildi. Ve ben de ister istemez “evcil hayvan ne işe yarar” şeklindeki derin soruyu cevaplamaya karar verdim.Bildiğiniz gibi bir adet Bobi’miz oldu durduk yerde. Kendini rotvaylır zanneden bir sersem. Güçlü PR’ı sayesinde burada ama zarar ziyanın da dalağını yardı. Yerde olan her şey köpeklerin mi olmak zorundadır ey ahali! Böyle kanun hükmünde bir kararname mi var? İnsanlıkla köpeklik böyle bir anlaşma mı imzaladı? Son olarak, konverslerim kayboldu.. Gece yarısı ellerimizde fener bahçeyi dolaşıyoruz ki bahçenin büyük bir bölümü ellenmemiş, otların bürüdüğü alanlardan oluşuyor. Yılanı var, akrebi var, faresi var... Uzun bir arayıştan sonra bir köşede gördüğümüz manzaraya inanamadık! Herif meğer bütün evi bahçede bir yere taşıyormuş! Bilumum terlikler, kim bilir kimin evinden getirdiği bir adet sivri burunlu, bağcıklı ayakkabı, patlak bir top, yeğenin şişme simidi, öbür yeğenin bikini üstü, birinin havlusu, bir adet faraş... Ve tabii benim konverslerim! Dişlenmiş vaziyette. Mezarlığı keşfettik diye de bir de havladı şerefsiz. Şimdi gene mama kabını almış, yerlere duvarlara vura vura ağzında gezdiriyor. Bir gürültü bir gürültü. Bahçede inşaat var sanırsınız. Bu arada kayıp bir adet şortumun akıbetinden de şüphelenmeye başladım. Giysi mezarlığı başka bir yerde mi acaba? Evet neydi sorumuz: Evcil hayvan, cidden ne işe yarar?
Nasıl oluyor da kafayı yemedik hâlâ anlamış değilim. Veya belki de yedik de farkında değiliz. Delilerin ben deli değilim demesi gibi bir durumda da oluyor olabiliriz. Veya tam tersi. Bakın öbür türlü de olabilir. İnanın hiçbir şeyden emin değilim. Belge sahte, imza gerçek çıktı biliyorsunuz. Daha doğrusu belgenin aslına ulaşılmadığı ve yazım tarzı askeri geleneklere uymadığı için sahte olduğuna karar verildi. Amma ve lakin imza gerçek! Farkında mısınız bilmiyorum ama olmayan bir belgeye atılmış gerçek imza gibi bir saçmalıkla karşı karşıyayız. Karadeniz fıkrası gibi diyeceğim ama imzası gerçek çıkan Albay Dursun Beyin Karadenizli olma ihtimalinin yüzde 99’larda seyretmesi nedeniyle (Dursun ismi + o burun) tırsıyorum. Fakat bu arada tırsa tırsa dedim galiba. (Evet demişim.) Buna benzeyen bir başka örnek daha var diye düşünüyorum iki saattir. Olmayan bir senedi gidip bankaya ödemek olabilir mi mesela? Ki bu da sevdiğimiz bir Karadeniz fıkramızdır bildiğiniz üzre.. Dedim ve yine tırsmaya başladım. Yemin ederim Karadenizlilere bir kastım yok! Aklıma bu geldi ilk... (Noluyor yavu, nedir bu Karadeniz korkusu demeyin. Her basın çalışanının bir Karadenizli hışmı yemişliği vardır ki o hışım hiçbir bölgemizinkine benzemez. Biriciktir. Eşi menendi yoktur. Okulda birinci ders olarak öğretilir. Sakın! Sakın ha Karadenizliye laf yok! Yeminle bitirler adamı..) Ne diyorduk? Ha. Belge sahte, imza gerçek. Çocukken şöyle bir oyun oyardık: “Çölde elinde kısa çöp olan bir iskelet. Ne olmuş olabilir?” Ebe, böyle abuk bir cümle verirdi, bizler de ne olmuş olabileceğini evet hayırlarla çözmeye çalışırdık. Durum özetle budur aslında. . Ne yazık ki ortada “ evet” “ hayır” diye cevap verecek bir albay yok. Sorular şöyle olabilirdi mesela:Belge suya mı yazılmıştı?Bilgisayara virüs mü girmişti?TSK hacklenmiş miydi?İmza atan Hasan Mutlucan mı dinliyordu?İmza bir uzun boylu yakışıklı bir zenci tarafından mı atıldı? Bu belge esasen bir şifre miydi? Cümlelerin ilk harfleri birleşince “ beni oy kaybından kurtarın, imza AKP” mi çıkıyordu? Veya tersen okuyunca “Nah alırız sizi! İmza: AB” mı çıkıyor?Kağıdından iyi uçak yapılıyor mu? Mesela F 16 yapmak mümkün müydü?Mangal yakarken yellense iyi rüzgar çıkartır mı? “Yelle yelle diz” atasözüyle bir ilgisi var mıdır? Varsa bunu kime yönelteceğiz? Peki yesek midemize oturur mu? Alman hardalı veya Amerikan keççabı da mı faydasızdır? Sindirim için kaç kaşık karbonat iyi gelir?Uyuyunca geçer mi? ***Güzel bir oyun olurmuş. Ve lakin dediğim gibi ebe yok. Bu durumda kabak kimin başına patlasın?Hah buldum: Taraf gazetesinin! Geleneklerden şaşmamak lazımdır. Aktütün baskınında da öyle yapmıştık, şimdi de öyle yapmamak için bir neden göremiyorum.Biri de yazar artık “Altan ailesi şöyledir böyledir” diye, tam olur.
İran’a 5 yıl önce, yine ülke birbirine girmişken gitmiştim. Durum bu kadar kötüleşmemişti. Sadece Tahran Üniversitesi’nde çatışmalar çıkmış, 40 öğrenci öldürülmüştü. İsyan bastırılmış, eskisi gibi devam etmişti sistem. Birçok insan tanımıştım oradayken. Kimisi Tahranlı kimisi İsfahanlı. Hepsi devrim çocuğu idi. Yani İslami yönetim dışında bir yönetim bilmiyorlardı. Tanıdığım bütün Tahranlı gençler patlamaya hazır bomba gibiydi. Üniversitede eylem yapan (ve sonra kıstırılıp öldürülecek olan) öğrencilere destek veriyor, seslerini duyurmak için kampusun etrafında toplanıyor, gece-gündüz durmadan kornaya basıyorlardı. Çok ama çok büyük bir kalabalık oluyordu. Öte yandan sistemin meraklısı da az değildi görebildiğim kadarıyla. Eylemleri bastıranlar polis veya asker değil vatandaştı. Ellerine silah verilmiş bildiğin vatandaş ki İran’da onlara “besicî” deniyor. (Besiç Farsça dayanışma, demek. Besicî dayanışmacı. Yani milis kuvvet. İran Irak savaşı sırasında, savaşa milis bulmak için ortaya çıkan bir oluşum. Sonra devrim muhafızı oldular)İşte bana korkunç gelen tam da buydu. Asker emir alır vurur. Polis emir alır vurur. Adam ne yapsın, emir böyle geldi diyebilirim. Ama vatandaş vatandaşı vurduğu, tutukladığı, sorguladığı ve sipaha (yani askere) teslim ettiği zaman işte o ülkede hayat damarlarının hemen hepsi kopmuş demektir. Polisin saldırganlığı bir emirle başlayıp yine bir emirle bitebilir. Ama böylesi hem bitmez hem de çok ama çok kalp kırıcı bir şeydir. Komşum, kendinde beni tartaklama, tutuklama ve sorgulama hakkı görüyor! Olacak iş değil! Nasıl olabiliyor bu? Aslında son derece zekice kurgulanmış bir sistemle. Besicî olmak İran’da çok yaygın bir şey. Aslı maksat devrim muhafızlığı değil. Asıl maksat toplum gönüllüsü olmak. Daha lisedeyken başlıyorsun besicî olmaya. Ağaç ekmek, alt sınıftakilerin derslerine yardım etmek, onları pikniğe götürmek, bilmeyen büyüklere okuma yazma öğretmek, sakatlara yardım etmek, hasta bakımı, okul, cami etmizliği, seçimlerde gözlemci olmak gibi son derece faydalı işler de yapıyorlar. Bu arada normal hayatın da devam ediyor. Üstelik besicî olarak çalıştığın her dört yıl, askerlik süreni bir yıl azaltıyor. İş bulurken de, bilhassa devlette, besicî geçmişine dikkatle bakılıyor. Öte yandan devrime yeterince bağlı isen sana gece nöbetleri de veriliyor. Alkol muayenesi, evlilik muayenesi gibi işlere de gidiyorsun. Sistem seni kolluyor, sen sistemi kolluyorsun. Silah? Eh bul işte bir sopa. Kimse ses etmiyor. İşte bu iç içe geçmişlikte komşun pekala senin polisin, zabıtan, jandarman olabiliyor. Gündüz aynı işte çalıştığın gece seni tutuklayabiliyor. Buna hakkı var. Ve işte çürümüşlük de bana sorarsanız tam da budur. Sadece ideolojik bir savaş eğil bu. Beni kollayan devleti ben de korurum mantığı bu. Bu nevi aşiret kavgası gibi. Ve bunun kolay kolay çözülebilir bir şey olduğunu sanmıyorum. Çözülse bile insan kendini tartaklayan, döven, tutuklayan komşusunu affeder mi? Yine sanmıyorum. Tanıdığım İranlıların hepsi dünya tatlısı insanlardı. Çok sempatik candan bir toplum. Hep bunları hakketmediklerini düşünmüşümdür. Yine öyle düşünüyorum. Bunların hak etmiyorlar.
İran’a 5 yıl önce, yine ülke birbirine girmişken gitmiştim. Durum bu kadar kötüleşmemişti. Sadece Tahran Üniversitesi’nde çatışmalar çıkmış, 40 öğrenci öldürülmüştü. İsyan bastırılmış, eskisi gibi devam etmişti sistem. Birçok insan tanımıştım oradayken. Kimisi Tahranlı kimisi İsfahanlı. Hepsi devrim çocuğu idi. Yani İslami yönetim dışında bir yönetim bilmiyorlardı. Tanıdığım bütün Tahranlı gençler patlamaya hazır bomba gibiydi. Üniversitede eylem yapan (ve sonra kıstırılıp öldürülecek olan) öğrencilere destek veriyor, seslerini duyurmak için kampusun etrafında toplanıyor, gece-gündüz durmadan kornaya basıyorlardı. Çok ama çok büyük bir kalabalık oluyordu. Öte yandan sistemin meraklısı da az değildi görebildiğim kadarıyla. Eylemleri bastıranlar polis veya asker değil vatandaştı. Ellerine silah verilmiş bildiğin vatandaş ki İran’da onlara “besicî” deniyor. (Besiç Farsça dayanışma, demek. Besicî dayanışmacı. Yani milis kuvvet. İran Irak savaşı sırasında, savaşa milis bulmak için ortaya çıkan bir oluşum. Sonra devrim muhafızı oldular)İşte bana korkunç gelen tam da buydu. Asker emir alır vurur. Polis emir alır vurur. Adam ne yapsın, emir böyle geldi diyebilirim. Ama vatandaş vatandaşı vurduğu, tutukladığı, sorguladığı ve sipaha (yani askere) teslim ettiği zaman işte o ülkede hayat damarlarının hemen hepsi kopmuş demektir. Polisin saldırganlığı bir emirle başlayıp yine bir emirle bitebilir. Ama böylesi hem bitmez hem de çok ama çok kalp kırıcı bir şeydir. Komşum, kendinde beni tartaklama, tutuklama ve sorgulama hakkı görüyor! Olacak iş değil! Nasıl olabiliyor bu? Aslında son derece zekice kurgulanmış bir sistemle. Besicî olmak İran’da çok yaygın bir şey. Aslı maksat devrim muhafızlığı değil. Asıl maksat toplum gönüllüsü olmak. Daha lisedeyken başlıyorsun besicî olmaya. Ağaç ekmek, alt sınıftakilerin derslerine yardım etmek, onları pikniğe götürmek, bilmeyen büyüklere okuma yazma öğretmek, sakatlara yardım etmek, hasta bakımı, okul, cami etmizliği, seçimlerde gözlemci olmak gibi son derece faydalı işler de yapıyorlar. Bu arada normal hayatın da devam ediyor. Üstelik besicî olarak çalıştığın her dört yıl, askerlik süreni bir yıl azaltıyor. İş bulurken de, bilhassa devlette, besicî geçmişine dikkatle bakılıyor. Öte yandan devrime yeterince bağlı isen sana gece nöbetleri de veriliyor. Alkol muayenesi, evlilik muayenesi gibi işlere de gidiyorsun. Sistem seni kolluyor, sen sistemi kolluyorsun. Silah? Eh bul işte bir sopa. Kimse ses etmiyor. İşte bu iç içe geçmişlikte komşun pekala senin polisin, zabıtan, jandarman olabiliyor. Gündüz aynı işte çalıştığın gece seni tutuklayabiliyor. Buna hakkı var. Ve işte çürümüşlük de bana sorarsanız tam da budur. Sadece ideolojik bir savaş eğil bu. Beni kollayan devleti ben de korurum mantığı bu. Bu nevi aşiret kavgası gibi. Ve bunun kolay kolay çözülebilir bir şey olduğunu sanmıyorum. Çözülse bile insan kendini tartaklayan, döven, tutuklayan komşusunu affeder mi? Yine sanmıyorum. Tanıdığım İranlıların hepsi dünya tatlısı insanlardı. Çok sempatik candan bir toplum. Hep bunları hakketmediklerini düşünmüşümdür. Yine öyle düşünüyorum. Bunların hak etmiyorlar.
Dün, bizimki dahil gazetelerde bir haber vardı. Çorum Valisi, karşısına kot pantolon ve top sakalıyla çıkan Jeoloji mühendisini “Türk Milleti” adına azarlayıp kovmuş. “Kot pantollu, sakallı bir şekilde bu heyetin karşısına çıkamazsınız kardeşim. Bu Türk milleti adına ayıptır” demiş. Vali Bey BENİM adıma konuşmuş yani. Her gün giydiğim kot pantolona ve her gün öpüp kokladığım top sakala karşı (zira benimkinde de var) korumuş beni! Sevgili Valim, ne kadar iyisiniz! Ne kadar düşüncelisiniz! Beni kendimden bile korumuşsunuz! Böyle lafları ne zaman duysam hep Orhan Veli’nin şu dizeleri geliyor aklıma:“Neler yapmadık bu vatan içinKimimiz öldük kimimiz nutuk söyledik”Kimimiz de memur azarladık. Hep ne için? Vatan içiiiin! Millet içiiiin!Madem Türk milleti adına konuşuluyor, Türk Milletinin bir ferdi olarak vekilliğimi üstlenen sayın Vali Beye şöyle diyeyim: Kot pantolon ve top sakalı ayıp bulmuyorum. İnsanlar karşıma istedikleri kıyafetlerle çıkabilirler. Hiç önemli değil. Yeter ki temiz olsunlar. Ter, sigara ve başka şeyler kokmasınlar. İnanın umurumda değil. İşini iyi yapıyor, söyleyecek de bir lafı varsa isterse şortla çıksın. Benim esas ayıpladığım bu değil. Hani kendinizi “vekilim” ilan etmişsiniz ya.. Bilmek istersiniz diye düşünüyorum. Benim esas ayıpladığım BENİM VERGİMLE GEÇİNEN bir devlet memurunun sırf egosu tatmin olsun diye, sırf genlerine kadar işlemiş memur ruhu rahatlasın diye, sırf üzüm yemek yerine bağcı dövme arzuları kabardı diye YİNE BENİM VERGİMLE GEÇİNEN bir başka devlet memurunu son derece tırıvırı bir nedenle, üstelik de BENİM adıma yaptığını iddia ederek azarlaması, kürsüden indirmesi, küçük düşürmesi ve vazifesini yapmasına engel olmasıdır. Muhtemelen o koca salonda hakikaten çalışan da bir tek o jeoloji mühendisidir. Memlekette kim ne zaman çalışıyor ben zaten anlamakta güçlük çekiyorum. Başbakan, her gün bir yere gidiyor, bakıyorum her seferinde en az yüz kişi karşılıyor. Başbakanı yüz kişi karşılıyorsa ki bu ufak bir ilçenin neredeyse tüm memurları demek oluyor, bakanı da her halde yine bir yetmiş kişi karşılıyordur. Bunun müsteşarı var, hanımefendisi var, müfettişi var, valisi var.. Birileri sürekli bir yere gidiyor, birileri de sürekli o birilerini, önler ilikli, boyun bükük, vücut hafif öne eğik, elin biri nedense hep düğmede olmak suretiyle karşılıyor. Ne zaman çalışıyorsunuz o vakit? Çalışmadan anlaşılan heyet karşılama, heyet uğurlama mıdır? Arada bir de kot pantolonlu diye bir alt kademe memurunu azarlamak mı? Çetin Altan’ın bir “kabuk devlet” tanımı vardır. İçi boş, şekil şemalden başka bir şeye kafa yormayan, yapılan işe bakmak yerine yapay bir itibara önem veren, evet efendim, sepet efendim diyerek ve dedirterek koca bir meslek hayatı geçirilen bir devlet. Çetin Bey 80 yaşında ve bunun değişeceğinden umutlu ama ben değilim. Daha önce “kabuk devlet” dendiğinde gözümün önüne manasızca yer fıstığı kabuğu falan gelirdi. Bu son hikayeden sonra imaj oturdu. Havada uçan içi boş bir takım elbise geliyor artık aklıma. (Yoksa TC’deki “T” takım elbise mi demekti?)
Bu kaymalar sadece benim başıma mı geliyor yoksa tasarımda bir hata mı var derken Ahmet Hakan’ın haberi geldi. Kol hadi iyileşir ama çarptığı ya başı olsaydı? Demek ki banyo tasarımlarında bir hata var. Demek ki otelci olarak evvela banyo güvenliğine bakmak lazım. Tasarımın ilk dersi şudur: “Öldürmeyeceksin!” Yani her ne tasarlarsan tasarla önce güvenlik. Yılın en az 100 günü otelde kalan biri olarak şunu söyleyebilirim ki Türk otelleri bu konuda hayli zayıf. Banyoların çoğu bu tip kazalara yol açacak şekilde ve malzeme ile yapılıyor. Küvetlerin çıkışı yanlış yerden veriliyor. Eğimli baş koyma tarafından. Büyük hata. Eğimli zemine basan ayak dışarı çıkartırken kayıyor. Yer döşemeleri hep kaygan malzemeden yapılıyor. Yer havlusunu yere sermeyi unutmuşsan durduğun yerde bile kayabiliyorsun. Kritik noktalarda tutunacak kulplar yok. Otelcilerin kötü bir alışkanlığı var. Odalarında hiç kalmıyorlar. Küvetin deliği tıkanıyor mu, yerler çok mu kaygan, klozete oturunca başın bir yere mi değiyor, giderden koku mu geliyor, gibi şeylerden habersizler. Söylediğin zaman “kaprisli müşteri” muamelesi çekiyorlar. Hayır. Kapris değil, güvenlik! Otelciler! Boşken odalarınızda kalın, tecrübe edin. Temizlikçi asla görmeyecektir hataları. Şimdi de gelelim bu haftanın küçük otellerine...Bir yanda dağlar bir yanda deniz hem tatil hem at binme keyfi...Kemer’in dağlarında, denizin dibi değil ama muhteşem bir Akdeniz doğasında uygar bir at çiftliği ve country club. Tatil denilen kavram, bazen sıkıntılı da olabilen şey. Berke Ranch, bu sıkıntıyı at binme imkanı vererek çok güzel çözmüş bir tesis. Torosların el değmemiş köşelerine 7 güne kadar varabilen at safarileri düzenliyorlar. Onun dışında her Pazar brunch’ları var. Lahmacundan taş fırın pideye kadar deli bir kahvaltı çıkarıyorlar. (29 TL) Üstelik bu ücrete 15 dakika manejde at binme de dahil. Çamyuva Kemer Antalya P 0533 458 84 90 www.hotel-berkeranch.comDere boyunda sıcak ve samimiAdrasan hiç duyduğunuz bir yer midir? Benim değildi. Ta ki gidinceye kadar. Nefis bir sahili var, yine kimse bilmez. Fakat daha ilginci bir dere denize kavuşuyor. Dere sığ. En sıcak günde bile serin. Yıllar önce köylüler akarsu içinde masa kurar, karpuz çatlatırlarmış. Şimdi birbirinden sevimli küçük pansiyonların yeri. Yine dere içinde masa kuruyorlar, müşteriler ayaklarını suya sokuyor. Paradise Cafe ve Hotel bu denize kavuşan derenin kıyısında 5 odalı küçük bir yer. Fikret ve Jill’in yeri. Büyük bir sevgiyle işletiyorlar. Lüks değil ama samimi. Yer büyülü. Deniz 300 metre Son gittiğimizde sofradan çöplenen bir pelikan bile vardı derede. Ördekleri bonus. Adrasan Kumluca Antalya P 0242 883 12 67www.paradiseadrasan.comÇıralı’da portakal ve zeytin ağaçları altında huzur dolu lüks bungalovlarTürkiye’nin en güzel denizinin kıyısında, portakal ve zeytin ağaçları arasında çok güzel bir bahçede bir otel. Otel dediğim bungalovlar. Ama bungalov deyip geçmemek lazım. Türkiye’nin en lüks bungalovları.. Bungo-lüks! Mini bardan klimaya her tür lüks mevcut. En güzel tarafı Havai model, üzerinde sazların olması. Doğal bir serinlik sağlıyor. Sahibi de ilginç bir insan. Yemek olağanüstü. Ballı şarap soslu bonfilenin üstünde daha yemedik. Çıralı Kemer Antalya P 0242 883 12 67 www.arkadiaholiday.com
Dün, bütün gün bizim evde Ayşe Arman konuşuldu. Manita Bey, telefon açtığı ve telefon açan herkese selam sabahtan sonra “Ayşe Arman’ı gördün mü?” dedi. Görmemiş olanlara MSN ile linkler yollandı, hararetli yorumlar yapıldı. Akşam eve gelen arkadaşlarla yine Ayşe Arman konuşuldu. Bilgisayarlar bahçeye çıkarıldı, fotolar görmeyenlere de gösterildi.Sabah İstanbul’a gelirken Havaş’ta da Ayşe Arman konuşuluyordu. Uçakta da Ayşe Arman konuşuluyordu. Fotoğrafları yayınlayan gazeteler elden ele dolaşıyordu. Gazeteye geldim, yine kulağıma Ayşe Arman’lar çalınıp durdu. Editörüme ne yazayım diye sordum “tabii ki Ayşe Arman” dedi.. Messenger de bir arkadaşıma “Ayşe Arman?” dedim, anında bilhassa fileli fotosu üzerine bir güzelleme yapmamı rica etti. Fotonun linki yine MNS ile yolladı...Evet hiç öyle “ee noolmuş yani soyunduysa, melmeketin tek derdi bu mu” kıskançsalakdevekuşusiyasetmanyağı köşeci yalanları söyleyemeyeceğim. Ayşe, ortalığın damına kodu. Nokta. Evimize, Havaş’ımıza, uçağımıza, gazetemize, messengerimize ve nihayetinde köşemize neşe kattın, sağ olasın, var olasın. Ve şunu da bilesin ki: ŞAHANESİN! Bilhassa arkada mutfak görünen, kapıda durduğun siyah beyaz foto bitirdi beni. Brijit Bardo’nun bir filminden bir sahne sanki. Maskeli fotolar bana sorarsan yaramaz ama o... O ölümcül olmuş. Duvarıma asmak isterim yani.. O kadar. Fakat mesele bu değil. Şahaneliğin oradan gelmiyor. Şahaneliğin bunu yapmış olmandan geliyor. Böyle fotolar çektirmeyi hayal etmeyen kadın olduğunu sanmıyorum. Her kadının aklının uzak veya yakın bir köşesinden geçer erotik pozlar vermek. Çektiren de vardır belki. Bilgisayarının karanlık köşelerinde kalmak üzere... Veya belki en fazla yatak odasına asmak üzere. Belki sen de daha önceden çektirdin. Belki sen de daha önceden astın yatak odana.. Ama yayınlamak??!!! İşte o sensin! ***Fotoşop varmış yokmuş ne önemi var deliler!! Burada bambaşka bir şey var farkında değil misiniz! Takıldığınız şey bu mu? Üstelik ben o vücudu daha önce de 2-3 kere çıplak gördüm. Fotoşop motoşop lazım değil. Olsa ne olur? Mesele o mu ki! İnsan, hem ününün hem de sayınlığının doruğundayken ve bu saygınlığı elde etmek için de 15 yıl boyunca deli danalar gibi çalışmışken ve hiç ihtiyacı yokken niye yapar böyle bir şeyi?Soru budur işte! Türkiye şartlarında intihar etmek gibi bir şey değil midir bu? Veya böyle değil miydi bugüne kadar?Cesaret diyorlar. Ne cesareti! Düpedüz tabu devirme bu! Düpedüz put yıkıcılık! Düpedüz ne var ne yok hepsini tepe taklak etme!Düpedüz anarşizm!Düpedüz rest çekme!Düpedüz koca bir “nanik” !(Ah keşke elin burnunda bir nanik çekerken de bir pozun olsaydı...) Ve ne diyor?“Canım böyle istedi. Nokta.” ***Keşke yıllardır söylenen “ilgi çekmek için röportajlarında dekolte giyiniyor” iddialarına “ne münasebet, hava çok sıcaktı da, herkese sorduydum da, hiç de açık değil dediydiler de, başka kıyafetim yoktuydu da” gibi cevaplar yerine yine bugünkü gibi “canım böyle istedi. Nokta” diyebilseydin. Ama önemi yok. Dün dündür, bugün bugündür. Önemli olan şimdi bugün bu koşullarda bunu yapmış olman. İşte bu yüzden şahanesin.Hantal, durgun, üzerine ölü toprağı atılmış, berikine muhafazakar derken kendi en büyük salyangoz, birbirine bilmemne atmak dışında bir şey yapmayan, tek bir yeni laf, tek bir yeni kıvılcım çakmayan bir topluma ne yaptın sen Ayşeeeee?!!
Halit Ergenç, karısı 1,5 aylık hamile iken “Ben Bergüzar Korel’e aşık oldum” demiş ve bunun üzerine karısı çocuğunu aldırmış. 10 gün içinde de boşanmışlar. Şu sorulabilir tabii: Be adam! Madem başkasına aşıksın niye karınla yatarsın? Karını aldattığın yetmiyormuş gibi sevgilini de aldatıyorsun. İş mi bu?Ama tabii bilemeyiz. Belki de 45 gün içinde aşık oldu. Ve karısıyla artık bir daha olmayacağını anladı... Zira aşk da o kadar acayip, o kadar pis bir şey ki! 45 gün önce “evet bu düzen iyidir, böyle gitsin” diyebiliyorken 45 gün sonra beyninin yarısını yemişler gibi ortalıkta dolaşıp “ben yeniden doğmuş bir aslanım.. Buymuş meğer hayatın manası, tüyü, yumağı, kılı. Ben hiçbir şey yaşamamışım...” diyebiliyorsun. Deyip her şeyi geride bırakabiliyorsun. Aşık olana kızılabilir mi? Yarı delilik gibi bir şey aşk. Adamı yerden yere vurur. Kurtulmak isteyeni daha da beter eder. Mahallenin delisine kızmak gibi bir şey aşık olana kızmak. Manasız.Olmasaydı da demek mümkün değil. Olursun. Pat diye. Bir sabah gözünü açarsın ve aşıksındır. Bir gün de gidiverir ayrı. E ne yapılmalı?Aşık olduğu halde evliliğini sürdüren daha mı “iyi” daha mı “erdemli” daha mı “makbul”dür?İster misiniz yanınızda başkasına aşık bir koca? Başkasına aşık bir “çocuğunun babası”?Onun aşkının dinmesini bekleyerek geçebilir mi aylar, hatta bazen yıllar? Ve o yılların ayların verdiği acı diner mi bekleyende? Kapanır mı o yara? O evlilik adam olur mu?Ve en önemli soru: O esnada büyütülen çocuktan hayır gelir mi? Daha doğrusu o çocuğa insanın hayrı dokunabilir mi?***Ben inadına doğuran kadınlar da biliyorum. Karısından ayrılmak isteyen bir arkadaşım vardı. “Birinci çocuk biraz büyüsün derhal!” diye diye 3 yıl bekledi. Bu arada biriyle de ufaktan bir ilişkisi başladı.. (Ben değil!)Ben “olmaz böyle, boşan öyle takıl” dedikçe o bana “yok yok boşanıyoruz” “yok zaten bir ilişkimiz” “yatakları ayıralı yıl oldu” “tamam konuştum, kabul etti” “bitti bitti az kaldı, avukata gittim” deyip duruyordu. Sonra bir sarhoşluk anı mıdır nedir, (veya erkekler sandıklarından daha çok sevişiyorlar. “ilişkimiz yok” durumunu abartıyorlar) karısı şak hamile kaldı. Arkadaşım dürüst davrandı, durumu uzun uzun izah etti. Başkasına aşık oluğunu ve ayrılmak istediğini söyledi. Kadın “doğuracağım” dedi. Ve o çocuk doğdu. (Adını tahmin edin!? “Barış” )Adam karısından daha doğrusu evinden asla ayrılamadı. 6 ay geçsin öyle dedi, olmadı. Çocuk iki yaşına gelsin dedi, olmadı. Sevgilisi anında terk etti ama adamın esas derdi başkasıyla olmak değil, karısından ayrılmaktı. Fakat bunu beceremedi gitti. Doğurup evine bağlamış oldu tabii kocakarı deyimiyle ama kim mutlu oldu? Kimse. Çocuklar da bu mutsuzluk kervanına dahil. Berbat bir aile olarak devam ediyorlar. Zehir gibi bir adamdı, mutsuzluktan bön bir adama döndü. Lise arkadaşım ama göresim yok. O yüzden “bak adam aşkını çocuğuna tercih etmiş, tüüü” falan gibi büyük laflar etmemek lazım. Bir mutsuz çocuk, bir mutsuz kadın ve bir mutsuz erkek daha katılmadığı iyi olmuş 70 milyona.