Köpekler!

3 Haziran 2009

Dört gündür, Bodrum’da dağ başında kiraladığımız evdeyiz. İnsanlardan uzakta, doğanın içinde, tek başına. En yakın ev 700 metre ötede. Bir apartman katında doğmuş ve hayatı boyunca da apartman katında yaşamış biri olarak, “bahçeli ev” diyorum başka bir şey demiyorum. Haysiyetli bir hayat meğer buymuş.Bu evi tutabilmenin bedeli biraz ağır oldu, iki ay kadar onun bunun evinde yaşadık (zira İstanbul’daki kira evimi eşyalı olarak kiralamak durumunda kaldım aksi taktirde tutamazdım) ama şimdi bahçeye bakınca buna değdiğini düşünüyorum. Üç gündür muhtelif ziyaretçilerimiz oldu. İlk gün bir sincap ailesi geldi. Önce anlamadık. Tepemize ha bire kemirilmiş selvi kozalakları düşüyor. Dikkatle bakınca fark ettik ki bunu bir adet sincap ailesi yapıyor. Uzaylı görmüş gibi heyecanlandık. Meyve verdik, mutlulukla kabul ettiler. Akşamına tek gözlü bir kedi uğradı. Çok efendi bir kediydi. Yediğimiz pirzolaların kemiklerini verdik, afiyetle yiyip gitti. Sabah yatağımın kenarında bir tasmalı bobi duruyordu! Eve girmiş, üst kata çıkmış, odamıza girmiş, uyumamızı seyrediyor! Len, kimsin sen, hoşt moşt dedik, çok da telaş etmeden sakin sakin indi merdivenlerden. Biz de peşinden.Nasıl da sevimli nasıl da salak bir şey... Rintintin! Manita Bey, susamıştır bu deyip bir kaba su koydu. Bütün kabı içti. Bu kadar susuz ise kesin açtır da deyip bir parça ekmek de verdik. Yarım ekmeği 2 saniyede falan yuttu. İçimiz parçalandı. Yarım paket makarna haşlayıp verdik...Sonuç: Üç gündür burada. Kendini bu evin köpeği ilan etti bile. Veya zaten çoktan ilan etmişti de gelmemizi bekliyordu. Ziyarete gelen arkadaşımıza havlıyor, kedileri kovalıyor, başka köpüşlerle uzaktan uzağa uzun uzun ve hayli gürültülü bir şekilde sohbet ediyor, Manita Bey ile beraber bakkala gidiyor, bisiklet turlarında canı çıkarak olsa dahil oluyor, dünyanın en mutlu köpeği olarak havuz kenarında dönüp duruyor... Tabii bu arada terlikliğimin tekini parçaladı, çöpleri dağıttı, süpürgeyi yola taşıdı, hortumu da parçalamaya kalktı... Bobi klasiklerinin hepsini yapıyor yani... Durduk yerde bir köpek sahibi olduk ve ne yapacağımızı bilmiyoruz... Vicdan muhasebesi yapa yapa kafayı yiyeceğiz. Beslemesek açlıktan ölüp gidecek, beslesek dört ay sonra gittiğimizde ne yapacağını şaşıracak... Zaten belli ki biri beslemiş zamanında, tasma da takmış sonra bırakıp gitmiş...Biz böyle onu mu yapsak bunu mu yapsak diye kara kara düşünürken birileri kimseye zararı olmayan bir köpeği döve döve öldürebiliyor. Sosyete köpeği diye manşet oldu zavallıcık, olsun da, ama ya belediyeler tarafından çatır çatır zehirlenen diğer zavallılar?Bir takım başka pis heriflerin tabancalarına canlı hedef olan biçareler? Yine bir takım belediyeler tarafından canlı canlı çöp kamyonlarına atılanlar? Of yerim yok ki “bu ne yaman çelişki annem” diyebileyim. Yarın devam ederiz.

Devamını Oku

İzmirli Olmak: Burunsuzluk

2 Haziran 2009

Gerçeği söyle dokuz köyden kovul! İnsanın yaşadığı şehri sevmesi güzel bir şey. Bir şehre aşık olmaksa mevzu, ilk aşkım benim de İzmir’dir. Hayatımın bütün güzel ilklerini İzmir’de yaşadım. İzmir’de aşık oldum, İzmir’de sevdim, İzmir’de büyüdüm, İzmir’-de ilk sarhoş oldum, İzmir’de mutluluğu tattım, İzmir’de bağımsızlığımı ilan ettim, üstelik de denk geldi, başka şehirlerde de hep İzmir’lilerle arkadaşlık ettim. Sevgililerim de hep İzmirli oldu. Mevcut Manita Bey de has bir Karşıyakalıdır. Dahası ablam da İzmir’de oturuyor. Yani bu şehirle bir alıp veremediğim olmadığı gibi aksine çok da severim. 7 yıllık köşecilik hayatımda yazmadıysam en az 20 tane İzmir güzellemesi yazmışımdır. Yılda gelmiyorsam en az 30 kere geldiğim, kaldığım bir şehirdir. Ve lakin bu kadar “kör” olmak da yine İzmirliye has bir şey herhalde. İzmirli olmak ne menem bir şeydir sorusuna bu cevap da verilebilirmiş. Dün yazdığım “İzmir iyi güzel tamam ama abartmayın. Hoşgörü, dostluk kardeşlik kendi gibilerinize sadece. Eskisi gibi güzel de değil. Üstelik şehrimiz yeniden bok kokmaya başladı. 2009 yılında bu mudur medeniyet?” dediğim yazım nedeniyle sabahtan beri işitmediğim hakaret kalmadı. Arada “çok haklısınız, bir ütopya yaşatılmaya çalışılıyor, ne eskisi gibi rahatız, ne eskisi gibi komşuluk var ve bu koku yüzünden de balkonlarda oturamaz olduk yine” diyenler dışında “Biz bu bok kokusunu da seviyoruz. Başkanımızı sevmemiz sizi rahatsız etti herhalde. Kurban olun siz bize kıskanç kadın” şeklinde özetlenebilecek 500’e yakın mail aldım. “Medeniyet” içine bu kokuyu da sokabilen fanatik bir İzmir kitlesine ben ne diyebilirim ki!? Üstelik Piriştina zamanında yok olmuştu bu koku.. Yani hakikaten çalışan, hakikaten taviz vermeyen bir belediye bunu yok edebiliyor! Gördük bunu! Yapılamaz denilen yapılabilmişti! O çok sevdiğiniz Başkanınıza yeniden hortlayan kokunun hesabını sormak yerine beni kıskançlıkla suçlamak.. Nasıl açıklanabilir bilmiyorum. Daha iki hafta önce Karşıyaka Kasımpaşa’ya yenildiğinde KSK taraftarının çıkarttığı rezillikleri, kavgaları, yola attıkları bir bira şişesi yüzünden bir çocuğun ölümüne neden olduklarını unutan “biz var ya biz, hakikaten çok barış severiz, çok hoş görülüyüz, katiyen keko değiliz” diyen ve bundan başka hiçbir şey duymak istemeyen bir bölgecilik, mahallecilik zihniyetine ben ne desem boş. “İzmir düşmanlığınızı siyasi görüşünüze bağlıyorum” demiş biri de.. Duyan da “Allahım Türkiye niyçün bir İran değil, niyçün Suudi Arabistan değil” diye gözyaşı döken biri olduğumu sanır. Tek siyasi görüşü “her nevi anti bağnaz”lık olan birine edilebilir bir laf mı bu? Her fırsatta İzmir’e kaçan biri nasıl İzmir düşmanı olabilir o da açıklamaya muhtaç.. Siyasi görüşüm velev ki sandığınız gibi olsun, hani çok hoşgörülüsünüz ya, “İzmir kokuyor kardeşim” diyemeyecek miyiz? İzmir, Türkiye’nin her yeri gibi hızla çirkinleşiyor, hızla kabalaşıyor, kırolaşıyor diyemeyecek miyiz? Hani bu fikri hür, vicdanı hür, neşeli, fıkır fıkır İzmir’in sanatı, edebiyatı, memleketi sallayan markası, zehir gibi reklam ajansları, zıpkın gibi mimarları, birinci ligdeki futbol takımları, olimpiyatlardaki yüzücüleri diyemeyecek miyiz? Tamam kurban olayım size ama niye sözü edilen başarılı İzmirlilerin HEPSİ güzeller güzeli İzmir dışında kimse merak etmiyor mu? Bir sorun var demek ki hepsi gidiyor. Perşembeye kadar düşünün bakalım neymiş... (İzmirli olmak ne demektir sorusuna hafta sonu tatilleri Perşembe öğlen ile pazartesi öğlen arasıdır diyen de olmuş muydu? Olmadıysa ben diyeyim..)

Devamını Oku

İzmirli olmak İzmir’in lağım koktuğunu görmezden gelmektir

31 Mayıs 2009

Üç dört gündür “İzmir güzellemeleriyle” karşı karşıyayız.Önce Haşmet Babaoğlu başladı. Birkaç gün önce “İzmir’i özlemek” diye nefis bir yazı yazdı.Her yaz başı İzmir’e gittiğinde Alsancak’tan bir çift beyaz Converse aldığını, bunun bir çeşit gezentilik büyüsü olduğunu, böyle yaparsa bütün yazı gezerek geçireceğine inandığını yazdığı gün, ben de Beşiktaş’tan ilk Converse’ini alıyordum. Ah hele Manisa yokuşundan inerken İzmir’i gördüğü anda kalbinin nasıl attığını yazdığı cümlenin sonunda neredeyse ağlayacaktım. Bunu en az yüz kere yaşamışımdır zira.Bugün de (size göre dün) Hürriyet Pazar Eki’nde Sibel Arna “İzmirli olmak nasıl bir şeydir” diye bir haber patlatmamış mı?İzmirli bir sürü ünlüye sormuş, bir dolu cevap vermişler. “İzmirli olmak her faturayı cezalı ödemektir, her yere geç kalırlar” diyen mi istersiniz (Mustafa Denizli), “İzmirliler taşa bile Kadife Kale demişlerdir. Ay yani o kadar hoşlardır yani” diyen mi (Tan Sağtürk), “Açık, ileri görüşlü, özgüveni yüksek ama ukala olmayan bir nesil yetiştirir” diye saçmalayan mı, “İzmirliler, herkesten çok toleranslıdır. Tutkular uğruna yapılan her şeye tahammül gösterirler, İzmir taşra sıcaklığında, metropol medeniyetinde bir yerdir” diyen mi (Emel Müftüoğlu) “İzmirli geniş bakar, geniş düşünür, yüksek sesle konuşur, karşıdan yükselen sesi de dinler, kabul etmese bile onunla birlikte yaşamayı bilir” diye hakikaten iyi sallayan mı (Nuri Çolakoğlu)...Hepsi palavra tabii ki. Bütün bunlar İzmir’i 30-40 yıl önce terk etmiş insanların “kör ölür, badem gözlü olur” teraneleri. Zira cevap verenlerin ikisi hariç hiçbiri İzmir’de yaşamıyor. Böyle olmasını istiyorlar şehirlerinin ve abarttıkça abartıyorlar. İzmir de yazık ki Anadolu kekolaşmasından çok uzun zaman önce nasibini aldı ve öyle rahat rahat öpüşmeler koklaşmalar, mini etekle çarşı içinde tek bir bakış ve tacizle karşılaşmadan yürümeler falan geçmişte kaldı. Tabii ki Malatya ile kıyaslandığında rahattır ama bir Amsterdam da değildir. Güzel bir şehir elbette. Mimari açıdan bir facia. En çirkinler arasında başa yarışır ama evet hareketlidir, renklidir... Da bu hareketten bir bereket çıkmayalı neredeyse 60 yıl oluyor bilmem farkında mısınız? En son ciddi hareket Demokrat Parti’nin kurulmasıydı zira. Benim gençliğimde bir de “Yeşiller Partisi” kurulmuştu ki kurulmasıyla dağılması neredeyse bir oldu. (Meşhur travesti “Sevgi Güven” ne yapıyor acaba? “Adımı dünyada olmayan iki şeyden almışım. Sevgi Güven. Memnun oldum” diye tanıştırırdı kendini. Almışım lafındaki “mışım” nasıl ama?!? Heh...) Ne bir İzmir sanatından söz edebiliyoruz, ne bir İzmir markasından, ne bir İzmir tarzından. Varsa yoksa gevrek, çiğdem ve güzel kızları... Bir de bu “hoşgörü” meselesi pek “hoş” doğrusu. “Neye” hoşgörüden söz ediyorlar acaba? Sadece ve sadece kendilerine olabilir mi? Kendimizi çok hoş görürüz biz. Yani o kadar olur.. Zira “türbanlı kızlar üniversiteye alınsın” veya “oğlun eşcinsel” dediğin anda İzmirli hoşgörüsünün, sözüm ona “açık görüşünün” nasıl yalan, nasıl uydurmaca, nasıl sadece kendine yontmaca bir şey olduğunu, “Avrupalıdan daha Avrupalıyız ayol” diyenlerin daha Avrupa’nın A’sını kavrayamadığını, medeniyet, hoşgörü dedikleri şeyin ‘bildik’ sınırlar dahilinde Kordon’da rakı içmekten ibaret olduğunu anlayıverirsin. Kimse dememiş ama İzmir çenesi de çenedir haa bu arada. Açıldı mı kapanmaz. Gir bu konulara bir araba dolusu lafı yersin anında. Tek Mustafa Denizli’nin dediği doğru. İzmirli kadar gevşek adam yoktur. Ben kendi özbeöz nikahına geç kalan biliyorum! ***Fakat çok acayip bir mesele var ki bunu niye hiçbiri dememiş bilmiyorum. Sibel bana sormamış ama ben söyleyeyim: “İzmirli olmak İzmir’in BOK koktuğunu görmezden gelmektir.” Bu şehre ilk defa 26 yıl önce geldim, yaşadığım sürece lağım kokuyordu, dün geldim (30 Mayıs 2009) yine lağım kokuyor. Karşıyaka’da cam açmak mümkün değildi o kadar diyeyim. Bu insanların bu çekisi nedir, bu nasıl bir beceriksizlik, nasıl bir “yönetememek” nasıl bir belediyesizliktir hakikaten anlamak mümkün değil. Bu da bir yarı İzmirlinin acı itirafı olsun.

Devamını Oku

Söz konusu okursa gerisi teferruattır

29 Mayıs 2009

Kuzu kurdun, yol Mutlu’nun... Düştük gene yollara en ahali! Üç gündür Bodrum’a ulaşmaya çalışıyoruz. Bursa, İnegöl, Oylat, Mustafakemalpaşa derken üç gün geçti. Bir MT klasiği. A ile B arasındaki en uzun yol nedir bulunuz ve oradan gidiniz! Bursa dolaylarında biraz fazla takıldık ama güzel oldu. Eşi dostu göre göre ilerliyoruz. Şimdi da başarabilirsek Foça’ya gideceğiz, bir gece de orada kalacağız. Şu an çok esaslı bir “kamyoncu” lokantasında ‘dinlenmekteyiz’. Akhisar’a gelmeden hemen önce: Hasan’ın Yeri. Nedendir bilinmez geçen sefer de burada durmuştuk. Bilerek değil ama.. Birimizin bir ihtiyacı illa ki buradan geçerken geliyor. Aynı yere geldiğimizi de içeri girdikten sonra anlıyoruz. Fakat bu sefer anladım ki burasını seviyoruz da. Her seferinde bir “şey” keşfettiğimiz çok acayip bir yer burası. Olduğu gibi korunup “kamyoncu müzesi” olarak rahatlıkla hizmete açılabilir. İçeri girer girmez tütün kolonyasına karışan zambak kolonyası (veya halkımızın sevdiği şekliyle: kolonyağı) çat diye adamın burun direğini kırıyor. Öyle böyle bir kırılma değil ama. Şahane bir kırılma! Burnun kokuya, gözün cümbüşe alışınca görüyorsun ki bir kamyoncu cennetindesin! Kamyoncunun ihtiyaç duyduğu her şey ama her şey burada mevcut. Bir köşe berber. Gir saç sakal tıraşı ol çık. Bir köşe yedek parçacı. Filtreler, vantilatör kayışları, farlar, direksiyonlar.. Bir köşe kamyon aksesuarcısı. Mavili beyazlı tül perdeler, üzerinde “nasip” “bismillah” “yürü koçum” yazan kocaman dikiz aynaları, kokpit üzerine yapıştırılabilen envai çeşit biblo, yapma gülü ile beraber satılan vazolar, allı güllü dallı koltuk kılıfları, kokpit parlatıcıları, oto spreyleri, Beşiktaş Galatasaray havluları, çakmak yerine takılabilen su kaynatıcıları, fenerler.. Bir köşe kişisel bakım ürüncüsü. Hiç görmediğim markaların hiç görmediğim binlerce ürünü...Bir köşe lokanta: Nefis sulu yemekler. İsteyene ızgara. İsteyene tost. İsteyene ayran...Bir köşe kahve.. Fosurdat dur sigaranı. Bir köşe kıyafetçi.. Yelekler, tişörtler, Arapların giydiği türden önü çapraz terlikler, pantolonlar, eşofmanlar, pardon eşortmanlar, gömlekler..Bir köşe CD’ci. Özcan Deniz de var Muazzez Ersoy da.Bir taraf DVD’ci ki karate filmlerinin yanında “John Malkovich olmak” ve “Koş Lola Koş” gibi çok şahane ama kamyoncunun zevk alıp almayacağından kuşkulu olduğum filmler de var... Bir köşe gözlükçü. 12 buçuk liraya nefis çakma Ray Ban’ler...Fakat en güzeli: Bir köşe de “kamyon arkası yazısı” yazıcısı!Hep merak ederdim nerede yazılıyor bu yazılar diye. Sonunda keşfettik! Şu günün moda kamyoncu lafı da şu ki bol miktarda basmışlar: “Söz konusu yükse, gerisi teferruattır” He he he.. Kendi arabamıza da bir “kamyonet arkası” yazısı yaptıralım dedik ama bir gazetecinin kamyonetinin arasında ne yazabilir bir türlü karar veremedik. “Söz konusu okursa her şey teferruattır” mesela, olur muydu? Veya “Beğenmiyorsan yan köşeye geç” falan? Veya “Liberalsin dediler seni bana vermediler”..? Bak bu fena olmazmış. Dönüş yolunda kesin yaptırmalı.. Yazı tamam, yola devam... (Bak bu da iyi bir silogan olurmuş.)

Devamını Oku

Düğün ve balayı zamanı geldi

29 Mayıs 2009

Bundan sonra Mutlu Tönbekici, Vatan Pazar eki Seyahat Köşesi için yollardan bildiriyor olacak. Hedefimiz Bodrum’a ulaşmak ama bu kaç günde olur en ufak bir fikrimiz yok. Şimdilik Bursa dolaylarında kadar varabildik. Yazının yazıldığı yer: Bursa-Mustafakemalpaşa arası. Yaz kendini gösterdi ya yollarda düğüncüleri de görmeye başladık. Yan aynalara asılmış havlular, konvoy halinde gitmeler, tattiri tattiri diye kornalara basmalar başlamış. Kiraz sofraya çıktığı anda millet evlenmeye başlıyor demek ki. İşte bu nedenle bu haftamızın konusu düğün ve balayı...Düğünler yazık ki memlekette biraz sıkıcı oluyor. Ya çok alaturka oluyor, felaket bir dangırtı, kalabalık, keşmekeş ya da fazla alafranga, böyle acayip halli otellerde... Gerçi gece on ikiden sonra onlar da alaturka oluyor o da ayrı... Hazır düğün mevsimi başladı sizlere hem üç düğün fikri veriyorum hem de 4 balayı oteli. Belgrat Ormanı’nda piknik düğünOn iki yıl önce Belgrat Ormanı içinde bir düzlükte bir düğüne gitmiştim, şahaneydi! Davetiye hatırladığım kadarıyla şöyle idi: “Alın pötikareli örtünüzü, hazırlayın piknik sepetinizi, nikah ve ızgaralar bizden, zeytinyağlılar sizden...” Çok basit ama çok eğlenceli bir düğündü. Çayırın ortasında sadece bir nikah masası vardı. Geri kalan herkes yaygısını yaymış, bildiğin piknik havasındaydı. Nikahtan sonra mangallarda köfteler, pirzolalar. Gidip de bir an önce gitmek istemediğim tek düğündü diyebilirim. Akşama kadar kaldık. Dubai’de havuz düğünüYine on beş yıl evvel, Dubai daha Ayşe Arman ve Burç El Arap’a sahip değilken, saçma sapan bir nedenle Dubai’ye gittim. Yine çok acayip bir nedenle Avustralyalıların ağırlıkta olduğu bir yabancı grupla tanıştım. Ve bu sayede bir düğüne davet edildim. GECE YARISI HAVUZ DÜĞÜNÜ!!Ben şaka yapıyorlar sandım önce. Dediler al mayonu gel, arkadaşlar evleniyor. Bir gittim, bir gökdelenin tepesinde koca bir havuz. Bütün davetliler de havuzun içinde! Erkekler mayolarının haricinde bir de espri olsun diye papyon takmış. Gelinle damat da geldi, onlar da gelin beyaz, damat siyah mayolu, gelinin tepesinde bir ekstradan bir duvak var. Onlar da havuza girdi, bir güzel eğlendiler. Bu arada hava sıcaklığını söylüyorum: Gece 45 derece. Havuz düğünün, zıpırlıktan başka bir nedeni da vardı yani. Mezarda düğünBunu yapmanız için söylemiyorum ama acayiplikte hakikaten üstüne olmayan bir düğün. Şimdi adını vermek istemediğim küçük bir kasabada mezarlıkta bir düğün görmüştüm. Evlenenlerin kabristana gidip büyüklerini ziyaret etmesi adettir, onu biliyorum ama bu düğün şeklinde olmaz, efendice bir ziyaret olur sadece. Bu basbayağı davullu zurnalı bir düğündü.Dayanamadım, arabayı durdurdum gittim. Gelin hem oynuyor hem hüngür hüngür ağlıyordu. Meğer kızcağızın babası bir yıl önce kanserden gencecik ölmüş. Ölmeden önce de çok sevdiği kızına böyle bir vasiyet etmiş. “Öleceğim biliyorum, düğününü mezarımın başında yap. Ben seni duyarım.” Hoca biraz itiraz etmiş ama adamcağızın kızını ne kadar sevdiğini bildiği için de fazla bir şey diyememiş. Bir tarafta da helva dağıtıyorlardı. Böyle tuhaf bir şey işte.Kapadokya Serinn HouseKapadokya’da balayı fikri bana her zaman heyecan verici gelmiştir. İnsan 5000 yıl öncesine gitmiş gelmiş gibi oluyor. Zira bilen bilir, Kapadokya’daki küçük güzel otellerin hemen hemen hepsi eski mağara yerleşimlerinde. Tabii her tür konforla ve güzellikle. Üstelik yine bilen bilir: Mağara odalar titreşimsiz ve ses geçirmezdir. Niye balayına önerdiğimi bilmem anlatabiliyor muyum? Balayında çok çarpıcı bir yörede kalmakla yetinmeyip bir de çok “dizayn” bir otelde kalmak isterseniz Serinn House’a gidin derim. Otelin sahibi Eren Hanım bir kere çok tatlı bir hanım. Dahası Kapadokya klişelerinden uzak, acayip modern ama klas bir şekilde döşemiş küçük mağara odalarını. Mönüler de dizayn. Meşhur yemek “kuratörü” Defne Koryürek’in elinde çıkma.Safranbolu Gökçüoğlu KonağıSafranbolu’nun en güzel ve en gösterişli konağı. Çok zengin ve görgülü bir aile tarafından yaptırıldığı her halinden belli olan bir durmuş oturmuşluğu var. Tavan süslemelerine insan saatlerce bakabilir. Konağın içinde varsa eğer fareleri yakalasın diye kedi tüneli bile yapmışlar! Duvarların arasında bütün evi dolaşıyor. Üstelik otel olarak da Safranbolu’nun en esaslı işletmelerinden. Başında genç bir hanım duruyor. Balayı için niye uygun bulduğumu söyleyeyim: Ben ne zaman Gökçüoğlu Konağı’na gitsem, biliyorum çok saçma ama kendimi oraya “gelin” gitmiş gibi hissediyorum. Sanki beni konağın oğluna almışlar da artık o konakta yaşayacakmışım gibi bir hisle uyanıyor, bahçede iyi ve zengin bir aileye mensup olmuşluğun güveniyle evin hanımefendisi havalarında dolaşıyor, içime müthiş bir geleceğe güven yerleşiyor. Balayı gibi bir “başlangıç” için daha güzel bir his olabilir mi bilmiyorum. P 0370 712 81 53 www.gokcuoglukonagi.comMudanya Yahşi Bey KonağıBursa’nın ilçesi Mudanya’da balayı yapmak muhtemelen kimsenin aklına gelecek bir şey değildir. Ancak bu her bakımdan hata olur. Bir kere kasaba, Marmara’nın en sevimli kasabalarından. Tarihi dokusu nispeten korunmuş, denizle yatıp denizle kalkan, güzel sokakları olan, insanları dostane bir yer. Üstelik feribot veya deniz otobüsüyle İstanbul’a sadece 1,5 saat uzaklıkta. Fakat daha önemlisi geçen sene nefis bir otel açıldı. Mudanya’nın esaslı konaklarından biri çok başarılı bir şekilde restore edildi ve “Yahşi Bey Konağı” ismiyle bir otel oldu. Odaları o kadar cana yakın, o kadar şeker, o kadar umut verici ki insanın on tane çocuk yapası geliyor. İşte bu yüzden balayı oteli olarak ideal. P 0224 544 87 00 www.yahsibey.comKıbrıs Bellapais Garden HotelYaz tam gelmeden evlenip bir an önce denize girmek istiyorsanız ideal yer Kıbrıs. Üstelik doğasının da en güzel zamanı. Ve en güzel balayı oteli de bana sorarsanız burada: Bellapais Garden Hotel. Kıbrıs’ın en çarpıcı yapısı olan Bellapais Manastırı’nın dibinde, çok güzel bir bahçe içinde dubleks konutlardan oluşan bir otel. Biraz ötesinde Beylerbeyi köyü. Meşhur yazar Lawrence Durrell, bu köyün meydanındaki ağaç altında yazmış kitaplarını. Güçlü bir aşkın başlaması için de ideal bir ortam, devam etmesi için de... Bazen de bitmesi için ama onu hiç karıştırmayalım. P 0392 815 60 66 www.bellapaisgardens.com

Devamını Oku

Bayan lafına takılanlar şunlara da takılıyor

27 Mayıs 2009

Hani Amazon, İdeefix gibi sitelerden bir kitap veya film satın aldığın zaman şöyle bir not çıkar ya aşağıda: “Bu ürünü alanlar aşağıdaki ürünleri de aldı”...İki gündür bildiğiniz gibi “bayan” kelimesine üzerine (bir okurun acımasız ifadesiyle) “boş bir tantana” koparıyorum. Anladık, tamam. Savaşı kekolar kazandı. “Ama bayan kelimesi çok pratiiiieeek” diye 500 tane mail aldım. Facebook’ta sözünü ettiğim grubun üye sayısı da zaten 100’ün altında. Yazıklar olsundan başka bir şey diyemeyeceğim. Fakat destekleyenler de var. Onlardan da hayli mail aldım. (500 tane olmasa da..) Bayan lafına gıcık olanlar olarak ortak başka noktalarımız da varmış meğer. Hemen hemen her mektubun altında “ Bir de bu var” diye bir şeyler yazmışlar ki hatırlayınca hem güldüm hem tüylerim diken diken oldu. Hepsini birleştirince şahane bir liste çıktı. Buyrun tepe tepe gıcık olun.***Bunlara da gıcığız!- Tuvalete gitti yerine “lavaboya gitti” denmesine... (Her seferinde gözümün önüne lavabonun içine oturmuş biri geliyor. Lavabo bir yer değildir, bir eşyadır arkadaşlar! Oraya gidilemez, bu tıbben mümkün değil!!!)- Çay koymak yerine “çay dökmek” denmesine... (Her seferinde “aman üstüme dökme” diyesim geliyor)- Dahi manasındaki de’lerin da’ların ve mi, mu, misin, musun’ların bitişik yazılmasına... (Bu ülkede ilkokulda ne öğretiliyor cidden çok merak ediyorum... Anadilin doğru yazılması değil o zaman NE?)- Çocuklara “annecim” “babacım” denmesine... (Bir Allah’ın kulu bana bunu mantık örgüsü içinde açıklayabilir mi? İNSAN KENDİ KIZINA NİYE ANNECİM DER??!?! Yirmi yıl evvel böyle bir şey yapsaydık, ruh hastası diye hastaneye kapatırlardı) - Promosyon, dekorasyon, izolasyon gibi kelimelerin prom-a-syon, dek-a-rasyon, iz-a-lasyon olmasına... - Organizasyon yerine “ organize” denmesine... Bkz: “ Dün akşam arkadaşlarla bir organize yaptık” (Bu kadar mı yorgunsunuz kardeşim de \endash syon bölümünü attınız?)- Şarj yerine “şarz” denmesine... (Bunun “ riks almak” ve “diksi taktım ama çalmadı” versiyonları da var.)- Hakeme “ haaaaakem”, alfabeye “alfaaaabe”, marula“ maaarul”, demokrasiye “ demokraaasi”, ekonomiye “ ekönömi” denmesine, - Evet yerine “ yaaani” denmesi... (Bu illet “yaaani”, bazen hayır için de kullanılıyor. O zaman iyice ruh hastası oluyorum ne demek istedi bu adam/kadın diye... - Çıkmak yerine “çıkış yapmak”, girmek yerine “giriş yapmak” denmesine... (Böyle bir şey Türkçe’de! Başbakan nasıl “koşuş”, “uyuyuş”, “giyiniş”, “okuyuş” “konuşuş” yapamıyorsa, giriş de yapamaz. ) - Orta yaşlı yerine “ olgun kadın” denmesine... (Meyve değiliz yahu biz!)- Dincilerin medeniyet yerine “medeniyyyet”, cevap yerine “cevaaaab” demesine. - Bir takım zargana beden kızların televizyonda “ kendine iyi bakıyossaann” demesine ve kimsenin bunlara “ sana ne lan” dememesine... - “Tiksinmek”, “dokanmak”, “görükmek” gibi geleneksel yanlış söylenen kelimelerin, şehirliler tarafından “komiklik” olsun diye kullanılması ve sonra ağza yerleşmesi...- “Dönücem ben sana”... - İnsana “tane” veya “adet” denmesine.. - Küçük olan her işletmenin kendine “butik bilmem ne” demesine. Butik ajans, butik hastane, butik restoran, butik katering, butik tersane... (Hepsi yemin ederim var! Açın bakın internete..) - Keyifli lafının olur olmaz kullanılmasına. (Keyifli film vs) - Yazının sonunu bir türlü gelmemesine... (Yürrrrü.. Anca gidersin)

Devamını Oku

Tarih boyunca Türkün “kadın”la imtihanı

25 Mayıs 2009

Dün, hararetle “bayan” lafına duyduğum tiksintiden söz etmiştim. Aslında ‘ duyduğumuz’ demem lazım zira tek değilim. Var benim gibi bir sürü cins. (bkz: facebook’taki “Kadın kelimesinden tırsıp ‘bayan’ diyenleri umarsızca düzeltenler” grubu.) Ve lakin istediğimiz kadar isyan edelim, anlaşılan o ki zafer onların. Geçen gün sokakta bir şeyini düşüren bir kadına sesleneceğim, ne diyeceğimi şaşırdım. Fakat bizim bu insanın erkek olmayanına verdiğimiz isimlerle tarih boyunca başımız dertteymiş iyi mi? Türklerin kadına verdikleri ilk isim: Tışı. Yani şimdi sadece hayvanların erkek olmayanına verdiğimiz isim olan ‘dişi’nin ilk hali. Kelimenin tenzil-i rütbesine bakar mısınız? Bitmedi. Aslında “karı” lafı da eskiden argo bir kelime değilmiş. Ki “karı-koca” ikilisinde hâlâ argo değildir zaten. Gerçi ortasınıf kibarları için artık “karım” veya “kocam” demek de ayıp. “Eşim izin vermiyooo” “eşim bekliyooo” “eşimin çamaşırını yıkıyorum” “eşime yemek yapıyorum” “eşimi kaşıyorum” “eşimi tepiyorum”... Eşine eşine bir hal olacaklar.. “Karı”, yaşlanmak manasına gelen “karımak” fiilinden türeme. “Yaşlı kadın” demek. Zevce manasına sonradan gelmiş. Gelmiş ama nedendir bilinmez sonra hakarete dönüşmüş. Peki nereden çıktı o zaman bu “hanım”lar, “kadın”lar? Hanım, Moğolca hükümdar eşi, kraliçe, prenses demek. Han, bildiğiniz han, -um eki ile dişil oluyor. Han-um, hanıma dönüşmüş. Kadın kelimesinin geçmişi de benzer. Sogdcada (mevcut Özbekistan topraklarında yaşamış olan bir halk) krala “hatıv”, kraliçeye ise “hatın” deniyormuş. (H gırlaktan) Hatın, hatun olarak devam etmiş. Aynı kelime “kadın”a da dönüşmüş. Zaman içinde “hanım” kelimesi de hatun/kadın kelimeleri de “hükümdar karısı, soylu, dişi insan” manasından “her tür dişi insan” manasına gelmiş. O dönemlerde de “nereden çıktı kardeşim dişiye kadın demek?” diye tartışmalar var mıydı, alt kültürün baskısı mıydı yoksa üst kültürün icadı mıydı bilmiyoruz. Ama belli olan bir şey var ki insanın erkek olmayanına verilecek isim konusunda bir türlü tatmin olunmamış. Günümüz Türkiyesinde yaşadığımız sorun da tam böyle. “Hanım” kelimesi saygınlığını ve yaygınlığını hâlâ korumakla beraber (çok şükür henüz Mutlu Bayan, Fatma Bayan dönemine girmedik) “hanımlar” yazık ki “bayanlara” dönüşmüş durumda. Ve lakin “kadın” komple out. “Bayan” lafı 1934’de miss, madam yerine tümüyle işkembeden icat edilmiş ve lakin ne Bay Uzunkavakaltındayatanoğlu ne Bayan Carcarkenevir diyemediğimiz, ısrarla Numan Bey, Nermin Hanım demeye devam ettiğimiz için Bay ve Bayan kelimeleri maksat edildiği şekilde tutmadı. Ama ne oldu? Evrildi. Kekoizmin şifresi oldu! Kadın yerine bayan kelimesini kafamıza kazıyan kurum da TRT’dir. Çevirmenlerini ne kadar ansak azdır. Tam unuttuk derken Amerikan filmlerindeki “yes sir”leri “evet bayım”, “yes ma’am”leri “evet bayan” diye çevirmeye başladılar. Nedendir bilinmez kötü tiyatro çevirmenleri dışında “bayım” lafı kimsenin ağzına pelesenk olmadı, (yani errrrrrkek lafından kimse vaz geçmedi) ama lanet “bayan” lafı sevildi. “Bayan yanı” “Bayan şoför” şeklinde dolmuş terminolojisinin vazgeçilmez tamlamalarını oluşturdu. Derken nasıl oldu bilmiyoruz, bu dolmuş jargonu son on yılda bir virüs gibi yayıldı. Kadına kadın denemez oldu.Geldiğimiz nokta: “Doktor hanım, karnımdaki bebek bayan mı?” Of yaa. Off! Bu arada bir şoke edici bilgi daha: Erkek kelimesinin kökeni ne dersiniz?? Açıklıyorum:ÜÇ YAŞINA GELEN KOÇ !!! Erkek kelimesi, insanların değil hayvanların dişi olmayanına verilen isimmiş!!! Kaynak: Kaşgarlı Mahmut’un Divan Lugat-i Türk. Nereden nereye..

Devamını Oku

Orman kibarlığının son noktası: “Bebek, bayan mı?”

24 Mayıs 2009

Sabaha karşı kadın doğum doktoru arkadaşımdan mesaj geldi: “Yaw bunu sana yazmasam olmaz! Nöbetteyim, muayeneye gelen bir hamile hastanın sorduğu soru: ‘Bebek bayan mı?’” Yatakta on dakika güldükten sonra ancak yeniden uykuya dalabildim. Vay be dedim. Halkımız kibarlıkta sınır tanımıyor! Sokakta yürürken üstüne çıkar, sırada beklerken gelir önüne geçer, seni biraz değişik bulduysa diker gözlerini bakar, ısrarla “siz” dersin, o da ısrarla “sen” der, cumartesi, pazar, sabahın beşi, gecenin on ikisi hiç ayırmaz, tepende saatlerce elektrikli süpürge gezdirir... Ama aynı kişi “kibarlıktan” bayan der.. Ve hatta kendi doğmamış öz çocuğuna bile ‘kız’ diyemez, bayan m diye sorar... Bebek bayan mıymış... Evet “bayan” canım. Öyle bir “bayacak” ki, bu lafı ettiğine edeceğine pişman olacaksın... Ben en son, erotik eşyalar satan dükkanın kapısında yazan “Şişme bayan bulunur” lafında kalmıştım. Hadisenin zirve noktası bu idi sanırım. Sonrasında duyduğum “Hanımefendi mesleğiniz nedir?” “Ev bayanıyım” diyoloğu ile bile beni o kadar etkilememişti.“Bütün bayanların kadınlar gününü kutlarım” kekoluğununu bile unutturmuştu hatta. Daha ötesi olmaz derken... Geldi anasını satayım. Daha doğmamış bebeğe “bayan” demek... Peeee! ***Hey güzel Allahım! Ne olacak bu orman kibarlığının sonu? Önce cânım “kadın” lafı çöpe atıldı şimdi de “kız” lafına mı geldi sıra? Dişicanların hepsi, doğmamış olanları bile “bayan” mı olacak bundan sonra?Agghhh... İsyan ediyorum! Hayır hayır hayır! Ne ben ne daha doğmamış kızım “bayan” olsun! “Kız” olsun “kadın” olsun, hatta hepsinden sevimli bulduğum “hatun” olsun, benim Manita Bey’in icadı olan “dişican” olsun ama “bayan” olmasın! Nefret ediyorum bu laftan! Her bayan lafını duyduğumda irkiliyorum. Bayan lafını edeni anında siliyorum hayatımdan. Misin’leri, musun’ları veya dahi manasına gelen de’leri, da’ları bitişik yazan kişi muamelesi yapıyorum onlara. Dayanamıyorum! Konuşmalarının ondan sonrasını bir daha dinleyemiyorum. Tek kelimesini ciddiye alamıyorum. Abartılı bulabilirsiniz ama öyle. Zira “bayan” diyerek kibar olduğunu sanan bir kekodur. Ve kekolar da çok iyi biliyorum ki zihnimi açacak, bana ilham verecek, kalıp dışı tek bir cümle edemeyecektir. Bildiğin klişeleri yeniden ve yeniden ve sanki ilk defa o ediyormuşcasına da kasılarak tekrar edip duracaktır. Ve kekolukta benim canımı sıkan da iyi şaraptan anlamamaları veya hayatlarında hiç Hegel okumamışlıkları değil bu tavırlarıdır. Basma kalıp olduklarının farkında bile olmamaları! O zaman değerli zamanımı harcayıp, sevgili gri hücrelerimi niye yorayım ki?!? ***“Bayan” diyenler niye bu kadar sinir olduğumuzu tabii zırnık anlamıyor değil mi? Biliyorum. Ne zaman “ya ne olursun bayan deme” desem hep karşılaştığım tepki şu oluyor: “Ne yanı karı mı diyelim?” Karı lafını da mümkün olduğunca sert ve kaba söylerler. Bayanın tek alternnatifi bu imiş gibi. Hayır: “Kadın” deyin yeter. Bildiğin kadın. O güzel, yumuşak kelime. Nedir “kadın” lafıyla alıp veremediğiniz anlamıyorum. Nereden çıktı “kadın”ın ayıp bir kelime olduğu?“Taksiye bir bayan bindi” yerine “bir kadın bindi” deyince niye kaba olduğunuzu düşünüyorsunuz? “Kadın eşittir sevişmiş dişi” denklemi nereden çıktı? Kafanız nasıl çalışıyor sizin? İşin kötüsü, her kelimeyi 20 yıl geriden takip etmekle meşhur olan Türk Dil Kurumu da sözlüğünde ‘bayan’ın karşılığında “kadın”ı yapıştırıvermiş iyi mi? Hayır iyi değil: Kötü! ***Yarın devam edeceğiz bu mevzua. Hazır olun çok acayip şeyler diyeceğim. (Buna da kendin PR yap, kendin ye deniyor.)

Devamını Oku