Mardin’den bir mektup: Tavuk kesilse töre biliyorsunuz

10 Mayıs 2009

Mardin Kızıltepe’de yaşayan Ahmet Akan’ın yazısını olduğu gibi aktarıyorum: ***“Töreyi anlamaya çalışmakmış..Tutturmuşsunuz töre cinayeti. Bunun töre cinayeti ile yakından uzaktan bir bağı olmadığını Mısır’daki sağır sultan duydu ama ne yazık ki bu olayı töre cinayeti ile örtbas etmek isteyenlerin oyununa başkaları da ortak oluyor.Amerika’da adam eline pompalı tüfeği alıp okula dalıyor ve “katliam” yapıyor kimse çıkıp bu nasıl töre demiyor.Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde bir adam yıllarca öz çocuklarına tecavüz edip hamile bırakıyor ve doğan çocukları öldürüyor ama kimse buna da töre demiyor. Taş devrinde yaşıyor demek kimsenin aklına gelmez.Söz konusu olan Güneydoğu veya Kürt ise kıyamet kopar.Bir tavuk öldürülse birileri çıkıp hemen “bu töre cinayeti veya namus cinayeti olabilir mi?” diye ortaya bir soru atar. Kuyuya bir deli tarafından atılan taş gibi işin yoksa bunu birilerine anlatmaya çalış..Adam üniversitede öğretim üyesi kalkıp “Diyarbakır’da genç kızlar kot pantolon giydiği için öldürülüyor” diye saçmalıyor.Bir avukat çıkıp Güneydoğu için “Devrim kanunları”nın tekrar uygulanmasını istiyor..Ve son noktayı da çok değer verdiğim Mutlu Tönbekici koymuş..Taş devrinde yaşıyormuşuz!Çağdaş olacağız diye çıplaklar kampının varolduğu batı da uzay çağını yaşıyormuş!Hayatımda bu kadar haksız bir analiz görmedim!Burada yaşayan insanlardan bilgi alıp değerlendirme yapacağınıza kendi kafanızda kurguladığınız yaşam tarzımıza şuursuzca saldırıyorsunuz!Kimse bir başkası gibi olmak zorunda değil.Mutlaka yanlış törelerimiz vardır. Ama bu Kürtlere özgü bir durum değil. Türkiye’nin batısında da yanlış töreler var. Dahası dünyanın her yerinde yanlış töreler hala var.Bütün bunları görmezlikten gelip “Biz uzay çağındayız,onlar taş devrinde bize uzak dursunlar demek” hiç de insani bir düşünce değil.Eğer hala bazı yerlerde ağalık sistemi varsa veya koruculuk sistemi ile yeni ağalıklar kurulmuşsa bunun tek bir sorumsusu var o da devlet sistemi...Güçlü ailelere toprak verip “ben burada isyan istemiyorum” diyen sistem ile köylülere silah verip “yeter ki PKK olmasın da ne yapıyorsanız yapın” diyen sistem aynı sistemdir.Yanlış törelerimiz var ama bu yanlışların üzerinde duvar örüp bir taş ile birkaç kuş vurmayı arzulayan vampir sistemi de görmek gerekir.Mardin’de yaşanılan son olay herkesi üzmüş olabilir ama en çok Mardinliler üzüldü.. Üzüntümüz bununla kalmadı. Top yekun dışlanmaya çalışılan bir halk olarak daha çok üzüldük.Biz taş devrinde yaşamaya devam ediyoruz ve uzay çağında yaşayan insanlardan rica ediyoruz: “Lütfen bizi uzaylı yapmaktan vazgeçin”.. ***Doğu= Töre; Batı = Çıplaklar kampı. Galiba birbirimize bakış açımız tam da böyle. Ahmet Bey son derece içten bir mektup yazmış. Çoğu yerine katılmamak mümkün değil. Zaten benim de yıllardır yazdığım veya dilimin döndüğü kadar yazmaya çalıştığım şeyler. Ne batı çıplaklar kampından ibaret (ki hayatında böyle bir şey görmüş kaç kişi var acaba?) ne de doğu töreden. Mamafih töre ile çıplaklar kampından daha çok karşılaştığımız da bir gerçek.Ancak toz duman dağıldıktan sonra görüyoruz ki Bilge köyünde olup bitenin töre ile ilgisi yok. Önce Çelebi ve Abdokoro ailesi arasında başlamış öldürmeli kavgalar, sonra Abdokorolar köyü terk etmiş, köyde kalan Çelebiler birbirine girmiş. Kan davasının yanı sıra bir de alabalık çiftlikleri iktidarı girmiş işin içine, üstüne da tapu kadastro geçmeye, toprak bütünlemek maksadıyla bir Çelebi, köyü terk etmiş bir başka Çelebi’ye gelin verilmeye kalkılınca bütün toprakların sahipi olmak isteyen öbür Çelebiler “soy” kurutmaya karar vermiş. Bugüne kadar onlar insan vurulmuş zaten bizim ruhumuz bile duymadan. Yani mafyanın hesaplaşması gibi bir şey. Corleoneler yerine Çelebiler. Üstelik hatırlayın: “ Baba” filminde de katliam düğün sırasında yapılıyordu. Tesadüf müdür esinlenme midi asla bilemeyeceğiz.

Devamını Oku

Töreyi anlamaya çalışmak

8 Mayıs 2009

En doğrusu yine Ayşe Arman demiş. “Onlar Türkiye Vatandaşışsa, ben değilim gibi geliyor. Ortak hiçbir yanım yok o zihniyetle. Kendimi özdeşleştiremiyorum. Üzülüyorum o kadınlara, çocuklara ama ne yapılır bilemiyorum. Acı ama hayatıma Türkiye’nin o bölümünü yok sayarak devam edeceğim”. Hepimizin yaptığı ve yapacağı gibi... Ay aman nasıl böyle konuşulur, bu nasıl bir duyarsızlık falan hiç demeyin. İdeal değil belki ama gerçek tam da budur. Bu ülkenin bir yanı uzay çağını yaşarken bir yanı taş devrini yaşıyor. Evet bildiğin taş devri. Mardin şehir merkezini görürsün, zamanıda medeniyetin ağa babası gelmiş (sonra tekrar gitmiş) ama köyü bildiğin taş devri. “50 çocuk anneler gününü annesiz kutlayacak” demiş Ayşe yazısının sonunda ama anneler gününü “anneli” de hiç kutlamadılar ki zaten. Ne “anneler günü”, ne “kutlama”sı? Ölen çocukların suçu “var” olmaları. Zira amaç çok belli: Söz konusu ailenin soyunu kurutmak. Her şey olduğu yerde anlam ifade ediyor. Bizim manasız, tırıvı şeyler onlar için hayatlarının tek manası. Bizim dert etmeyi aklımıza bile getirmeyeceğimiz şeyler onlar için savaş nedeni.Bizim için “çok manalı” şeylerin onlar için “tırıvı” olması gibi.Aynı dünya, aynı ülke üzerinde ayrı çağların, ayrı devirlerin insanlarıyız. Hiç karışmamak en iyisi diyesim geliyor. Zira karıştık da çok mu iyi oldu, hiç emin değilim. Köyün ismini değiştirip “Bilge” koymak dışında neye yaradı o karışmalar, düşünmekteyim. İşte o kadar uzak, o kadar yabancı yerler için dökülüyor bütün kanlar. Gitmediğimiz, gitmek istemediğimiz, “Türkiye’nin yok sayarak” hayatımıza devam ettiğimiz yerler için. Bütün şahinlenmeler oraları için. O sevmediğimiz, ortak hiçbir tarafımız olmayan yerler için. Burada bunu en az yirmi kere yazdım: O zaman niye? *** Türkçe ağla diye dipçikle dürtülen annelerBu hükümetin muhtemelen tek beğendiğim adamı. O da zaten onlardan değil. Ama öyle bir tek ki bütün böyle “tek”leri barındırmayan hükümetleri silip süpürüyor. Şöyle demiş Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay Uçan Süpürge Kadın Filmleri festivalinde: “80’li yıllar, Türkiye’nin bir büyük tuzaktan geçerek bir büyük çukura düştüğü ve hala içinden çıkmak için çırpındığı en karanlık yıllarıdır.Bu ülkede insanlar ne kadar akılsız olmalı ki bunca darbe yaşandıktan sonra bir darbeci generale dünyanın başka ülkesinde katil muamelesi yapılırken, ülkemizde ressam-sanatçı muamelesi yapıldığını yaşadık biz. Başka ülkelerde yargıdan kurtulmak için bunak rolünü yaptılar, bizim ülkemizde hala alkışlanabiliyorlar. Bununla Türkiye kendi içinde, yüreğinde mutlaka hesaplaşmalıdır.Bu ülkede insanlar demokrasiden, insan haklarından, halk oyunun her şeyin üstünde olduğundan hiçbir zaman ödün vermezse, Türkiye kültürle, sanatla, bilimle Atatürk’ün gösterdiği çağdaş uygarlık düzeyine ancak yürüyebilir. Yolumuzu demokrasi aydınlatabilir, insan hakları aydınlatabilir. Bu ülkede insanlara, ölen çocuklarına ağlayan annelere ’Türkçe ağla’diye dipçikle vurulduğu yılları hafızamızdan çıkarıp da nasıl bu ülkede insanlar hala ilericilik adına darbe kışkırtıcılığı ve ’ordu göreve’pankartları açabilirler ve yapabilirler, bunu akılla tarif etmek mümkün değil. Bu ülkede demokrasi var ve sadece demokrasi var.” Henüz yok ama var diye düşünürsek belki olur.

Devamını Oku

Kafa bi dünya yazı

6 Mayıs 2009

Bu yazıyı harbiden kafa bi dünya yazıyorum.Sebep alkol değil ama...Nezle!Millet domuz gribinden çatlarken ben bildiğin nezle ile kafa yapmış vaziyetteyim. Çok saçma ama öyle. Bu nezlenin çok acayip aşamaları var. İlk olay virüsün vücudunda faaliyete geçtiği an: Çok hafif bir ateş ve üşüme. Genelde bir gün önce, akşama doğru olur. O da böyle tatlı bir rehavet verir ama çok kayda değer bir şey değildir. İnşallah nezle belirtisi değildir diye yatarsın ama sabah burun akıntısıyla uyanırsın. Yataktan kalktıktan beş dakika sonra hapşırık nöbeti başlar. Sabahtan öğleden sonraya kadar böyle için dışına çıkacak bir şekilde gürül gürül hapşırırsın. Burnun musluğu bozulmuş bir adet çeşmedir. Fakat sağlamsındır. İş görebilir, düşünebilir, plan yapabilir vaziyettesindir. Esas olay öğleden sonra 4 gibi başlar. Artık 45932 kere hapşırıldığı için mi veya virüsün bir hediyesi bilmiyorum, 4’ten sonra kafan böyle hoş olmaya başlar. Böyle sanki narkotik bir şeyler almışsın gibi beynin yavaşlar. Mutfağa gidersin ama oraya varınca niye gittiğini unutursun mesela. Veya tuvalete oturursun, bir türlü kalkamazsın. Okuduğunu anlamazsın, tekrar tekrar okursun ama yine anlamazsın. Biri bir şey der, salak salak bakarsın. Zaten kulakların da tıkanmıştır, çoğu şeyi duymazsın. Tam bir moronsundur yani. Ama işin enteresan tarafı: tuhaf bir umursamazlık da sarmıştır seni. Evet yer bezi gibisindir ama mutsuz değilsindir! Dünya yıkılsa umurumda olmaz yani şu an. Telefonu da kapattım, tek derdim yazı bitsin kanepeye geçeyim. AHA işte nezle kafası! Ne bu? Var mı tıbbi bir açıklaması? Neden bu kadar umursamaz olunuyor? Nasıl böyle moronlaşılabiliyor? Var mı bilen? Taksiciler arıyorGaliba taksicilerin de bir yarasına basmışım. Adanalılardan sonra beş altı taksici de aradı bugün (Sizin için dün).Turist kazıklama konusu hepsinin bildiği bir durummuş. Havaalanı ve Sultanahmet taksicileri DOLANDIRICI ve SAHTEKAR olarak nam yapmış. Sadece kazıklama değil turist kızları taciz konusunda da hayli marifetliymişler. Bunu birbirlerine gururla anlatmaktan da hiç çekinmezlermiş. “Bakın” dedi arayan takscilerden biri, “20 Mayıs’ta Fenerbahçe Stadyumunda UEFA maçı var. Bir dolu yabancı gelecek. Onların teki bile tekrar gelmeyecek Türkiye’ye. Neden? Çünkü o kadar kötü kazıklanacaklar ki neye uğradıklarını şaşıracaklar. Yazın bunu. Yazın ki belki bir yetkili bir önlem alır.” Yazdım. Ama tabii ki kimsenin yine umuru olmayacak. VE dün de dediğim gibi kendi pisliğimizde boğulacağız bir gün.

Devamını Oku

Turistler taksiciler tarafından nasıl kazıklanıyor

4 Mayıs 2009

Bunun ne ölçülerde olduğunu aklınız hayaliniz almaz. Hollandalı arkadaşlarım geçen gelişlerinde Sultanahmet bölgesinde bir otelde kalmışlar. İlk gelişleri ve hiçbir yeri bilmiyorlar. Otelleri Sultahahmet Camiin arkasında bir sokakta. Gidecekleri yer Ayasofya. Ne kadar yakın olduğunu bilmiyorlar (sadece 3 dakikalık bir yürüyüş) ve taksiye biniyorlar.Taksici “hemen şurası, taksiye binmeye gerek” demiyor ve kızları bir güzel alıp KARŞIYA, yani Asya tarafına götürüyor, Bostancı’ya kadar gidiyor, sonra da 2. köprüden Levent üzerinden geri getiriyor! 350 lira para istiyor bir de! Hani 10 liralık yere 20 lira istemeyi anlarım. Hadi 20 liralık yere 40 lira da istemeyi de anlayayım. Ama yolun karşısına, 2 lira bile tutmayacak yere, Bostancı üzerinden insan götürmek ve 350 lira istemek!?! İşte bunu anlayamam. Nasıl bir ahlakın ürünüdür bu bilmek bile istemiyorum. Nasıl o parayı çoluğuna çocuğuna yedirebiliyor, nasıl yatağında rahat uyuyabiliyor gerçekten anlamıyorum. Daha fenası bu o kadar sık yapılan bir şeymiş ki, doğru yoldan götüren taksicilere turistler karşı çıkıyormuş. “Hayır biz bir köprüden geçmiştik geçen sefer” diye.. Kendi ahlaksızlık denizimiz içinde, kendi pisliğimizde boğulacağız. Tabii ki bu yazıyı tek bir taksici bile okumayacaktır. Elbette ki Taksiciler ve Dolmuşçular odası sorumluları da okumayacak. Okusalar bile “Eh ne yapalım yani her arabaya bir zabıta mı koyacağız” diyerek gönül rahatlığıyla ne işe yaradığını bilemediğimiz işlerine devam edecekler. Tıpkı İstanbul Tabipler Odası başkanı sayın Özdemir Aktan gibi. Ne oldu bizim ihtiyacı olsun ihtiyacı olmasın her önüne geleni ameliyat eden reflücü doktorumuz? Hani şu Dr. Öleceksiaaaan... Hani takip ediyordunuz? İyi bir savunma verdi ve bitti mi?*****Adana yanıla yakıla arıyor...Dünkü yazım üzerine Adana’dan telefon alıp duruyorum sabahtan beri. Okumamış olanlara küçük bir özet geçeyim: Üç gün önce gökten iki Hollandalı kız düştü evime. Dıdının dıdısı, suyunun suyu şeklinde bir iletişim ağıyla geldiler beni buldular. Yaptıkları şey şu: Nefis yemek kitapları hazırlıyorlar. Ama oturdukları yerde değil, ülkeleri dolaşarak, profesyonel veya profesyonel olmayan aşçılarla beraber yapıyorlar, tarif alıyorlar sonra Hollanda şartlarına göre tekrar uyarlıyorlar. Benden de sponsor olabilecek oteller için yardım istediler. Antakya ve Antep’i kolayla hallettim ama Adana’da resmen çuvalladım. Tek bir otel bulamadım. Dünkü yazımda da Adana’ya çatmış idim. Çok hallenmişsiniz siz diye. Duranlar Makine Sanayi’den Oral Duran aradı. “Ama olmamış ki böyle” diyerek açtı telefonu. “Yani bu Adana’ya hiç yakıştı mı şimdi? Gelsinler biz ağırlayalım kızları” dedi. Sonra bir iki okur daha aradı. Evlerinde ağırlamak istediklerini söylediler. Hele bir yaşlıca hanım nasıl üzülmüş, o tatlı şivesiyle uzun uzun anlattı. “Ben yapamam artık, yaşlandım ama gelinim de çok güzel yemek yapar. Gösterirdik onlara yemeklerimizi. Çok ayıp olmuş” dedi Memlekette güzel insanlarımız da var çok şükür. Ve kötülerden daha çok. Veya ben buna inanmak istiyorum.

Devamını Oku

Evime gökten düşen iki Hollandalı

3 Mayıs 2009

İki gündür hiç tanımadığım ama dünya şekeri iki Hollandalı kız ağırlamaktayım. Kelimenin tam anlamıyla gökten düştüler!Hadise şu: Bu kızlar Hollanda’da yemek kitabı çıkaran iki aşçı. Yemek kitapları düz tarif vermekten öte aslında bir nevi de seyahat kitabı. O yemeği nerede yediklerini ve kimden öğrendikleri hem hikayesiyle hem fotoğraflarıyla anlatıyorlar. Hakikaten çok güzel bir kitap. İlk kitaplarını Fas, Tunus, Lübnan, İtalya’nın Sicilya adası ve İspanya’nın Endülüs bölgesine giderek hazırlamışlar. Kızlardan biri Fas asıllı olduğu için temaları “Arap etkisi”. Arap izler taşıyan yemeklerin peşine düşmüşler. Kitapları da hayli ilgi görmüş. 10 bine yakın satmışlar. Bu yıl benzer kitabı bir ayağı Türkiye’de olacak şekilde hazırlayacaklar. Fakat sorunları şu ki: Bütçeleri hayli az. İstiyorlar ki bir takım kuruluşlar ve bir takım oteller bunlara sponsor olsun. Zaten öyle büyük bir masraf yaptıkları da yok. Uçak, otel ve araba kiralama. Karşılığında da kitabın son bölümünde hem kaldıkları otelleri hem yemek yedikleri restoranları hem de uçtukları havayollarını falan yazıyorlar. Bu kızlar ayrıca Hollanda’da dergilere yemek kritikleri de yazıyor. Yani yazıları hayli takip edilen iki kız. Türkiye’yi medeni bir ülke sayıp bir takım kuruluşlara başvurmuşlar. İlk ve son derece doğal olarak Hollanda’daki Türk Turizm Ofisi’ne başvurmuşlar. İki ay “bugün git, yarın gel” taktiği ile bizim kızları oyalamışlar. Ne evet ne hayır hiçbir şey söylenmemiş. Bizim kızlar “herhalde hazırlanıyorlar” diye beklerken son gelen cevap ne olsun? “Biz bir şey yapamayız. Size yardımcı olsa olsa ’Küçük Oteller Kitabı’yardımcı olur” demişler. Yani kim? BEN!Var mı böyle bir şey? Adı Turkish Toursim Board olan bir yerden gelecek cevap bu mudur? Bu nasıl bir “başından iş atmak”tır böyle!? Peki o zaman ne için varsınız? Avrupa’daki belediye otobüslerinin üzerine “Go Turkey” afişlerini asmak için mi? Fakat tabii bir yandan da gurur duydum. Kossssskoca... olmadığı her halinden belli... Türk Turizm Ofisi’nin ilk ve son aklına gelenin biz olması da acayip yani. Açıkçası bizlerden haberleri olmalarına bile şaşırdım. Her neyse. Bu arada hani belki bir ulaşım sponsoru buluruz diye de Pegasus Havayolları’na başvurmuşlar. İki üç ay konuşup yazıştıktan sonra Pegasus Havayolları bunların uçak biletlerini karşılamaya karar vermiş. Harika değil mi? Hayır değil. Çünkü bütün plan program yapıldıktan sonra birden Pegasus Havayolları’nın Hollanda sorumlusu beyefendi telefonlara çıkmaz olmuş. Ne telefona çıkıyor ne de maillere cevap veriyor. Tanıdık geldi mi? Evet tipik bir Türk davranışı. Araya Londra’dan tanıdıkları birini sokarak beyfendiye ulaşıyorlar ve el cavap: “Kusura bakmayın size yardımcı olamayacağız.” Gerekçe yok. Öyle. Bir hafta kala pat diye. İşte o son hafta içinde, panik içinde bana mail atıyorlar. Bayan Vazife Mutlu Hanım, amaçlarına uygun tur programlarını yapıyor, sonra gitmek istedikleri bütün şehirlerdeki tanıdıklarını ve tanımadıklarını arıyor, sponsor olacak otelleri buluyor, ucuza arabalar kiralıyor, onlara yemek pişirecek hanımlar buluyor ve yetmiyormuş gibi bir de İstanbul ayağında onları evlerinde ağırlıyor! (Bu arada Antakya ve Antep sınıfı yüz üzerinden yüzle geçti, hem misafirperverlikte hem de işin promosyonel tarafını kavramakta. Ama Adana sınıfta kaldı. Adana’da sponsor olmak isteyecek tek bir otel bulamadım iyi mi! Çok hallenmişsiniz siz, bravo...) Her neyse. Kızlar hakikaten çok tatlı, çok eğlenceli çıktı. İki gündür İstanbul’un sevdiğim bütün lokantalarına gittik. İstedikleri şey şu: Evet geleneksel olsun, Türkiyeli olsun, Avrupai olmasın ama esnaf işi de değil. İşin içine bir yaratıcılık da girsin. Çok zevkli bir turdu. Gittiğimiz lokantaların çoğu, yine bir tarafları kalkmış olanlar haricinde, ilgiyle yaklaşıp, bir sürü ikramlarda bulundular. Bir İstanbullu olarak iki günde yeniden keşfettim İstanbul mutfak dünyasını. Ve şunu anladım ki evet çok şahane bir mutfağımız ve çok yaratıcı aşçılarımız var. ***Az evvel Adana’ya yolladım onları. Hesapça üç gün kalacaklardı orada, hani çok övünür ya Adanalılar yemekleriyle, dedim bırakın orayı, siz bir gece kalın bir yerde, sonra doğru cânım Antakya’ya gidin.Nitekim öyle yapacaklar. Durduk yerde hararetle haberlerini beklediğim iki Hollandalı “kuzenim” oldu iyi mi... Allah’ım inşallah başlarına Pippa’nın başına gelen gelmez.. Gelirse var ya, yıkarım ortalığı...

Devamını Oku

Aylinciğimizin durumu tam filmlerdeki gibi oldu

1 Mayıs 2009

Aylinimiz, gazetemizin internet sorumlusu. Hepimizin tanıdığı, sevdiği, sakin, samimi bir insan. Yıllardır beraber çalışırız. Ta Sabah gazetesinden beri beraberiz. Yıllarca hemen hemen her görevde çalışmıştır. Son 2 senedir de web sitemizin sorumlusu. İşini de gayet iyi yapar.Aylincik, Bostancı’da hücre evine yapılan baskında ölü ele geçirilen teröristin arkadaşı diye içeri alındı. Her hangi bir ilgisi olmadığına dair en küçük bir şüphemiz yok. Dün mahkemesi oldu. O kadar eminiz ki hakim salar, veya en azından tutuksuz yargılanmasına karar verir diye bekleren... Hayır tutuklu yargılanmasına karar verdi.***Aylincik, şimdi böyle yazdığım için bana kızmaz inşallah ama bu gazetenin her halde en etliye sütlüye karışmaz, ve hatta en ürkek insanıdır. Bırak “devrimci karargah” denilen (ve bana sorarsanız aslı astarı olmayan, komple uydurulmuş) bir örgüte üyelik, ‘mahallemizi güzelleştirelim derneğine’ bile üye olmayacak bir insan. İlgilenmez, sevmez öyle şeyleri. Siyaset konuşmaktan bile çok hoşlanmaz. Eldeki deliller: Üniversitede aynı sınıfta olmak. 15 yıl boyunca hiç haberleşmedikten, hiç görüşmedikten sonra Orhan Yılmazkaya’nın üç yıl önce Aylin’i bir kez gazetede ziyarete etmesi. 2 ay önce beraber bir kez kahve içmeleri. Bu kadar.Bu Orhan Yılmazkaya eskiden gazeteciymiş. Ben tanımıyorum. Sabah’ta çalışmış. Doğal olarak bir çok kişiyle tanışmış. Sonra bir kitap çıkarmış. Kitabının tanıtımı için, hep yapıldığı üzre, kapı kapı dolaşmış. CNN Türk’e de gitmiş, Aylin’e de gitmiş. Bir iki yıl sonra bir kez daha uğramış, bu sefer bizim gazetenin hemen yanındaki Astoria’da, hep yapıldığı üzre, kahve içmişler. Bütün bu zaman zarfında, yani 3 yıl boyunca iki üç kere de telefonla görüşmüşler. Bu arada ne olmuşsa Orhan kafayı yemiş ve böyle işlere kalkışmış. Bu kişi sizin de arkadaşınız olabilirdi pekala. O kadar da zor değil. Teröristin arkadaşı olmayacak diye bir şey yok. Terörist sadece örgüt üyeleriyle görüşecek diye bir şey de yok. Terörist asosyal olacak diye bir şey yok. Terörist her görüştüğünü örgütüne üye yapmayaca çalışacak diye bir şey de yok. Kim bilir belki bu yazıyı şu an bir sürü gizli terörist de okuyordur. Veya siz “aman Allah korusun” derken belki mesai arkadaşınız korkunç şeyler planlıyordur. Bilemezsiniz. ***Hakimi de eleştiremiyorum. Söz konusu operasyon, çatışmalı ve ölümlü bir operasyon olmasaydı, tutuklama kararının çıkacağını hiç sanmıyorum. Ama bu kadar patırtı yaratan bir operasyonun “şüpheli”leri diye getirilenleri herkesin gözü önünde salıvermek, yetersiz delile rağmen mümkün olmazdı tabii. Hakimin üzerindeki baskıyı da anlayabiliyorum. ‘ Kamu çalışıyor’ imajını yaratmak zorunda. Fakat daha önemlisi, polis teröristi o kadar takip etmiş, onunla bununla üç beş fotosunu çekebilmiş, eh belli ki telefonlarını da dinlemiş, üstelik operasyonda da bir meslektaşını kaybetmiş... Şimdi nasıl “Tamam da kardeşim, gitmiş yanlış insanı takip etmişsin. Bu kızın da diğerlerinin de belli ki ilgisi yok. Teröristin görüştüğü herkes de örgüt üyesi olmak zorunda değil ya. Bu kızı da ayrıca takip etmeniz lazımdı” diyebilirsin ki? Kaybettikleri meslektaşlarının intikamı alınsın diye dört gözle bekleyen koca bir teşkilatın karşısında... Ne kadar rahat olabilirsin ki?Diğer örgüt üyesi olduklarından şüphe edilenlere de bakıyorum, Orhan Yılmazkaya ile bağlar şöyle: Erkek arkadaşının eski eşinin arkadaşı, veya sahibi olduğu internet cafede çalışan bir gencin arkadaşı, veya 3 yıl önce çıkardığı kitabın editörü veya ev arkadaşının arkadaşının arkadaşı veya en güzeli: hayatında hiç görmemiş.Hayatında terörist Orhan Yılmazkaya’yı hiç görmemiş olan kişi de tutuklu şu an. ***Hamdi Alkan’ın yönettiği, Birol Güven’in yapımcılığını yaptığı bir film var. “Bayrampaşa: Ben fazla kalmayacağım.” Konu şudur: Bir adam, yıllar sonra bir asker arkadaşını görür, bir gün çay içelim derler ve ayrılırlar, adamımız ertesi gün tutuklanır. Çünkü o arkadaşı uyuşturucu satıcısıdır ve onu da ortağı sanırlar. Hemen çıkacağını sanır ama derdini kimseye anlatamadığı için 10 yıl içerde kalır. Ödüm kopuyor böyle bir şey olacak diye..Ah Aylinim ah.. Nereden bilebilirdin ki...

Devamını Oku

“Küçük Oteller” cadıları iş başında

1 Mayıs 2009

Bir gün aynı işi yapacağımız ve de bir gazetenin aynı sayfasında yer alacağımızı hiç düşünmedik. Bu da oldu! 12. yılına giren ve her yıl daha da çok ilgi gören “Küçük Oteller Kitabı”nı bu yıl beraber hazırladık. Batı ve Akdeniz bölgesini o gezdi, Karadeniz bölgesini ben gezdim. Karşınızda bir “Kız kardeşler prodakşın” var! Warner Biraderlerden sonra Tönbekici Hemşireler! Kitabı beraber yaptığımız gibi röportajı da beraber yaptık. Ben ona, o bana sordu. İşte Küçük Oteller cadılarından nefis bir sektör değerlendirmesi.Müjde Tönbekici:Travmalar atlatmak içindir çalışmak en iyisi...Geçtiğimiz yaz, basına da yansıyan çok büyük travmalar yaşadın. Nasıl atlattın, hayatını nasıl toparladın?Allah vergisi bir pozitif enerji ile yaratılmışım. Depresyona yatkınlığım yok. Anında B planına geçme özelliğim var. Daha olayların içindeyken planı kurgulamıştım. Bana bütün güvenceyi de veren bu. Başka bir moda, başka bir düzleme hemen geçebiliyorum. Geçmişe yönelik bir kahır psikolojim yok. Tevekkül denen şey belki de budur. Travmaya girdiğimi bile anlamadım. Söz konusu ‘münasebetsiz olay’ boşanabilmem için bir vesile oldu. Bütün bunlardan çıkardığın bir ders var mı?Çıkarttığım en güzel ders şu oldu: İnsan, günahıyla sevabıyla kendi kararlarını kendi vermeli, kendi uygulamalı. Bir partnere bağımlı olmamak ve bir partnerin de bana bağımlı olmasını talep etmemek işin esası. Çok yorucu bir şeymiş. Özgürlüğümün tadına fena halde vardım bu bir yıl içinde. Ne yaptın bu bir yıl içinde?Bizimkisi bir iş ve eş ortaklığı olduğundan hukuki süreç uzun sürdü. Bu aşamada benim yaşadığım travmaya benzer travmalar yaşayan ‘eğitimli’ kadınların bir hayli fazla olduğunu fark ettim. Adana’dan İzmir’e, İzmir’den Artvin’e onlarca kadınla tanıştım. Onlarla röportajlar yapmaya başladım. Bu benim arınma sürecim içinde bir aşama oldu. Tamamladıktan sonra bunu bir kitap olarak yayınlamayı düşünüyorum. Bu arada eski işim olan rehberliğe döndüm. Çok güzel turlar yaptım ve halen de yapıyorum. Zaten araya kitap girdi. Kendi dertlerimi düşünmek için böylelikle fazla vaktim kalmadı. Bir de çocuklar var tabii.Seninle harika bir iş çıkardık çok az kavga ettikKitap nasıl oldu da ‘kardeşlerin’ oldu?Sevan Nişanyan ile iş paylaşımı yaptık. Otel işletmesi onun oldu, kitap seninle benim. Zaten geçen sene sen çıkartmıştın, doğal bir geçiş oldu. Nasıl bir şeymiş kız kardeşle çalışmak?İkili olarak başladık, yine ikili olarak devam ediyoruz. Hemcinsimle çalışmanın enerji dinamikleri benim için daha yapıcı oluyor. Kendimi birkaç yıldır küçük oteller içinden soyutlamıştım. Kendi otelimizi çalıştırıyordum. Seninle ile harika bir çalışma sürecimiz oldu. Çok az kavga ettik. 12 yıldır küçük ve butik otelcilikte lider bir yayıncılık yapıyorsun, bu zaman zarfında nereden nereye gelindi?On iki yıl önce bu işe 81 otelle başlamıştık. Açıkçası onları da zorlaya zorlaya bir araya getirmiştik. Son dört yıldır bir butik otel furyası yaşandığından artık yüzlerce otel arasından tercih edebilme şansımız var. Lakin gelişmelerden hoşnut değilim. Türkiye’de bir “butik otel” konsepti oluştu. Bu çok da hoşuma giden bir şey değil. İşletmeleri ve işletmecileri her zaman samimi, içten ve sıcak bulamıyorum. Fazla bir kasma var. Oysa biraz tevazu ile dünya güzeli mekanlar yaratılabilir. Nedir sorun?Başarılı gibi görünen modellerin çok fazla taklidi türedi. Bunun temelinde de Türkiye’nin ‘imaj ikonları’nın olmaması yatıyor. Yunanistan dendiğinde, Fransa Provence dendiğinde, İtalya Toskana dendiğinde kafamızda hemen bazı renkler, malzemeler, kokular çağrışıyor. Medeniyetler arasında sıkışmış olan Türkiye ne şark, ne garp. Kimlik imajları henüz oluşmadığından zevksiz soğuk mekanlar ortaya çıkıyor. Ya aşırı Avrupa öykünmesi ya da tamamen ‘törkiş’ folklorik. Ben ikisinde de rahat edemiyorum açıkçası. Ne olsun isterdin?Şirince’de yıllar yılı yarattığımız mekanlara, köklerimizden hareket ederek yeni çağdaş yorumlar katmaya çalıştık. Ve ben bu tarzın içinde kendimi çok rahat hissettim.Türkiye’deki küçük oteller doğru yolda değilNedir işin sırrı?Şudur: Eskiden ne yapmışlar, nasıl yapmışlar... İster sarayda, ister köy evinde bir mekana zevk katan unsurlar nedir incelemek ve bunlardan faydalanarak şimdi ve gelecek için yorumlar yapmak. Her türlü sivriltilmiş renk köşe ve malzemeden kaçınmak. Yaptığın işte görgülü olmak. “Less is more” diye bir deyim vardır. Nasıl çevirebiliriz bilmiyorum. Daha ‘az’, abartıdan daha iyi oluyor. Gezdiğim otellerde ayıklanması gereken o kadar lüzumsuz şey görüyorum ki. Küçük oteller sektörü sence ne durumda? Dürüst bir değerlendirme yapacak olursan mimari, hizmet, sunum ve fiyat olarak nasıl değerlendiriyorsun?Türkiye’deki küçük ve butik otellerin doğru yolda olduklarını düşünmüyorum. Sri Lanka, Güney Afrika, Fas, Hindistan gibi dünyadaki muadilleriyle kıyasladığında hem aşırı pahalı olduğumuzu hem de hizmet kalitemizin ne yazık ki çok övülecek durumda olmadığını izliyorum. İtiraf etmem gerekirse Hindistan, Fas gibi ülkelerdeki ‘koloniyel etkiler’ turizmde çok zengin yankılamalar yaratıyor. Marakeş’te bir otel komisi bile en kibar Fransızca ile yol tarifi verebiliyor, Hindistan’da bir raca insanları sarayında ağırlarken çok zarif ve abartısız bir tavırla hizmet sunabiliyor. Küçük dağları ben yarattım hissini vermiyor. Krizden nasıl etkilenir Küçük Oteller?Büyük oteller kadar etkilenmez. Küçük Otellerden hizmet alan insanlar zaten münferit kararlar almaya alışık insanlar. Yerlisi de yabancısı da. Hele yabancılar için seyahat etmek, yemek içmek, uyumak kadar temel ihtiyaç olduğundan tatil kararlarında bir değişiklik olacağını sanmıyorum. Belki bir fiyat ayarlaması olacaktır, ki buna ihtiyaç da var bana sorarsan.Mutlu Tönbekici:15 kilo verip kendi otelimde Elf kraliçesi gibi dolaşacağımOkadar çok otel ziyaret ettin. Seni en çok ne etkiliyor? Mimari! Zevk sahibi, ilginç bir şey olsun istiyorum. İlginç olacağım diye kendini hırpalamış da olmasın tabii. O da çok fena oluyor. Ev sahibi tabii en az bunun kadar etkili. Neşeli, cana yakın, yaptığını seven ama ölümüne övünmeyen, rahat, sana da o rahatlığı geçiren, çaktırmadan titiz, çaktırmadan oteline hakim ev sahipleri insana her şeyi unutturuyor. Ben bir de kahvaltıcıyım. Kahvaltıda bana 7 tahıllı, ev yapımı esmer ekmek falan çıkartırlarsa ölürüm ben ölürüm!En canını sıkan?Sıkışık odalar, ikiz villalar, pimapen ve IKEA. Odalar niye ferah tutulmaz, banyolar neden uçak tuvaleti gibi minicik yapılır aklım almıyor. IKEA’dan almalarını anlıyorum, çünkü ucuz, pratik falan ama insan kendi evindeki yatağı, şifonyeri, abajuru görmekten ne kadar hoşlanır bir torba dolusu para verdiği yerde bilmiyorum. Bir de kibirli ev sahibi çekilmez oluyor. Otelini dünyanın en güzel, en zevkli, en ilginç, en lüks yeri sananlar, ama yan sokaktaki otele bile gidip bakmamışlar adamı sinir ediyor. Bir de şöyle bir gerçek var: Aslında her kasabada bir tane otel var. İlk açılan ve tutan otelin tarzı ne ise kasabadaki otellerin hemen hemen hepsi onun replikaları oluyor. İlk gelen zevkli bir hanım veya erkekse ne âlâ. Değilse çok feci oluyor. Hangi otel hangisinden ne almış, böyle adım adım takip etmek mümkün oluyor.Sana sınırsız para verilse rüya otelini nereye kurardın? Adını ne verirdin? Nasıl bir şey olurdu? Herkesin aklına ilk bir ada gelir. Bense Sümela Manastırı gibi bir yer düşlüyorum. Bir yamaca tutunmuş 5-6 odalı bir yer. Hadi on olsun. Kartal yuvası gibi tepeden baksın neye bakıyorsa. İnsana hakimiyet duygusu versin. Ulaşımı çok zor olsun. Atmosfer de yine manastır atmosferi olsun. Tapınak şövalyelerin yılda bir toplandığı bir yer gibi. Her tür konfor da olacak bu arada. Ama çaktırmadan! Yemekler ayin havasında, hep beraber. Ve konuklara sürprizler yapmak isterim. Böyle hafif bir Agatha Christie romanı tadında bir şeyler mesela. Ufak tefek oyunlar. Ve otel bu gizemli oyunlarıyla ünlensin. Muhteşem yemekleri ve oyunları için gelsinler. Ben de ortada Elf kraliçesi gibi beyazlar içinde dolaşayım. Bunun için 15 kilo vermem lazım tabii. Yoksa Hobbit kraliçesi olurum olsam olsam. Kimlerin gelmesini isterdin?Kimlerin gelmesini değil de kimlerin gelmemesini isterdim diye cevaplayabilirim. Çok görmüş, çok bilmiş insanların da gelmesini istemem hiç bilmeyen keko insanların da. Zira ikisi de heyecansız oluyor. Bilen sıkılmış, öbürü ise neye heyecanlanacağını bile bilmiyor. Bilenin sıkılmamışı diyelim. Detayların tadını alabilecek, yaşam zevki ve merakı olan insanlar gelsin isterim. Şöminenin bir kenarındaki minicik aslan desenini fark edip ‘Bu nedir’ diye soracak insanlar gelsin. Bana zeki önerilerde bulunacak insanlar gelsin isterim. Kendin tatile çıkacak olsan tercih ettiğin yöre ve otel ne olurdu?Bu çok acayip bir soru benim için: Ben hiç tatile çıkmıyorum ki! Ben hep seyahate çıkıyorum. Onun da yöresi yok. Maksat gitmek. Ama aklıma ilk gelen yer hep Dalyan oluyor. Dalyan’ı çok seviyorum. Bir de galiba tekrar Tanzot’a gitmek istiyorum. Artvin-Ardanuç’a bağlı bir köy. Çadır kurmuştuk geçen sene. Rüya gibi bir yer.Küçük oteller taklitten kurtulsunKüçük otel kurmak isteyen birine ne gibi önerilerin var?Ablam Müjde Tönbekici’ye danışsınlar! Tanıdığım en zevk sahibi kadın. O olmuyorsa ve kendi zevkleri yoksa yandaki otele bakmak yerine yabancı dekorasyon dergilerine baksınlar. Yabancı küçük ve butik otel sitelerine baksınlar. Rüya gibi döşenmiş şatolar, saraylar görüyorum. Niye bakılıp fikir alınmaz anlamıyorum. Bir de hayati kurallar var. Mimar sokmasınlar tamam ama basamak ölçüsü, klozet yüksekliği, lavabo yüksekliği gibi şeyler bellidir. Hiç olmazsa onları danışsalar çok iyi olacak. Özellikle Karadeniz’dekiler. Bazıları devler ölçüsünde yapıyor bazıları cüceler...Küçük Oteller Kitabı tek referanstı. Takipçiler ve taklitçiler için ne düşünüyorsun?Bu iş neden on yıllık bir gecikme ile keşfedildi esas şaşırdığım nokta bu. Ve lakin küçük otellerde yaygın olan sorun burada da var: Yan dükkana bakıp aynısını yapmaya çalıştılar. Neredeyse aynı isim, aynı boyut. Değişik bir şey yaratmadılar. Aynı pastaya hücum ettiler. Bu yüzden ruh eksikliği söz konusu. “Maviyle yeşilin buluştuğu”, “doğa ile konforun birleştiği” gibi kalıp cümleler. Al aynı metni başka bir otelin altına koy, hiçbir şey fark etmez. O kadar ruhsuz ki ona da uyar buna. Farklı şeyleri yine biz yapacağız anlaşılan.

Devamını Oku

10 şehidin verildiği bir gün bir yazar ne yazabilir?

30 Nisan 2009

HİÇ. Gerçekten hiç. Dükkanı kapatıp gitmek dışında yapılacak bir şey yok aslında. Başka bir yazı yazmıştım. Neşeli, sevimli bir yazı idi. Haberi alınca tıkandım. Böyle bir günde, sevimli, neşeli bir yazı? Hayır olmuyor. Başkaları yapabiliyor ama ben yapamıyorum. Ne yazayım onu da bilmiyorum. Bin kere yazdığımı mı? Bu çocukları PKK’nın değil sittin senedir uygulanan faşist rejimin öldürdüğünü mü? 23 Nisan’daki “yırtık çizmenin” öldürdüğünü mü? Taş atan çocuklara verilen ağır cezaların öldürdüğünü mü? Dipçikle dayak yemenin öldürdüğünü mü?Yazdık. Bin tane hakaret de işittik. Değişen bir şey yok. “Bu kadar şehit verilirken ne bedelli askerliği” demiş bugün Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ. E işte tam da bu nedenle soruluyor zaten... Kimse canını sokakta bulmadı. İnsanlar parasıyla “can” satın almaya çalışıyor anlamıyor musunuz? Evet bildiğimiz can.Parasıyla “canını” satın almak isteyen bir ülke olduk çıktık. Ama bunda ayıplanacak bir şey olduğunu düşünmüyorum. Anasını kuzusu, babasını prensi olarak büyü, oku, adam ol, gel 20’lerine, sonra manasız bir kurşun gelsin vursun seni. 10 bin küsur şehidin içinde bir sayı ol.Yok işte. İstenmiyor. Niye istensin ki? Aklı başında kim niye böyle bir şeyi istesin? İstendiği kadar goy goy gazı basılıp dursun kimse böyle bir savaşta canını kaybetmek istemiyor. Zira 30 küsur yıldır süren bir savaş pek tabii inandırıcılığını yitiriyor. Birrrr karış toprak uğruna bu kadar can... Üstelik gidilmeyen, sevilmeyen topraklar uğruna.. Yok. Bazıları artık yemiyor. “Ama biz TRT şeşi açtık... Kürtler de artık entegre olsunlar!” Yok ya! Sen öbür tarafta dipçikle 12 yaşında çocuk döver, hastanelik eder ve hatta öldürürsen... PKK bitsin, Kürtler entegre olsun diye çok beklersin. Bugünkü çatışma onun rövanşıdır. Yarınki başka bir şeyin rövanşı olacak. Dağdaki adama gücü yetmeyen, ovadaki çocuğa sardırırsa olacağı budur. Sittin senedir olan tam da buydu. Polisi de askeri de etmedik eziyet bırakmadı. Çoğu gizlendi... Çoğunu gazeteler “aman askerden fırça yemeyelim” diye yazmadı. Üç beş tane yazılıp çizilenle de halk ilgilenmedi. Halk ilgileninceye kadar savcısı mahkemeye verdi, hakimi toplattı, oldu bitti. Tamam. Bu kadar bilgi yeter size. Halk da zaten dünden meraklı kendini yalanın “konforlu kollarına” atmaya. “Biz yapmayız öyle şey” yalanına, “Kürtler zaten doğuştan haindir” yalanına.. Sonra yavruları patır patır gidince de şaşırdı kaldı. “Biz onlara ne yaptık ki!” dedi analar bacılar. Yaptığın şu anacığım: Duymadın, görmedin, ilgilenmedin! 10 bin + 10 şehidin katili sensin, o, bu, şu, biz, siz, onlar. Bu kadar basit. Ağlayacak olan da sadece sensin. Tek sen. Gerisi sahte göz yaşıdır.

Devamını Oku