Sonunda kendi evimin karşısındaki eve geçebildim pek sevgili okurettolar. Biliyorsunuz bir planlama anti dehası olarak yanlış yunluş bir takım işler yapıp sokakta kaldım. Ve fakat, şansım yine yaver gitti, İsviçreli karşı komşum 1 aylığına New York’a gitti, kedilerine arkadaşlık yapayım diye evini bana bıraktı. Kedi okşama karşılığı ev! Fena bir pazarlık değil ha? Tam bana göre!Perşembe sabahından beri karşı komşumuzun evinde yaşıyoruz. Çok komik bir durum. Aynı apartmana giriyorsun, aynı merdivenlerden çıkıyorsun ama başka bir kapıyı açıyorsun. Daha acayibi şu: Bu kadıncağızla iki yıldır karşılıklı oturuyoruz. Uzun zaman hiçbir ilişkimiz yoktu. Sonra benim çevirilerimi yapmaya başladı. Buna rağmen daha bir kez bile evlerimizde karşılıklı kahve içmişliğimiz yoktu. Halen de yok. Haberleşmemiz, işbirliğimiz tamamen e mail ile. Es kaza koridorda karşılaşırsak kuru bir “hay”laşıp kapıları kapıyoruz. O hatta kediler kaçmasın diye biraz sertçe kapıyor. Kıllığından değil. O bir Avrupalı. Avrupalıyla komşuluk da böyle bir şey. Herhalde. En azından bütün Alamancılar böyle anlatır. Şimdi eşofmanlarımla kadıncağızın evinde kendime kahve yapıyorum iyi mi! Bafra pidecisinden kavurmalı pide ısmarlıyorum falan... Ve hatta buzluğunu kurcalıyorum, kitaplarına bakıyorum, filmlerini izliyorum. İzlemedim de izlerim diye hayal kuruyorum. Yani hayat böyle tuhaf olabiliyor. Daha önce kahveye bile çağırmadığın komşuna evini, bütün özel hayatını, geçmişini, geleceğini, değerlilerini, değersizlerini teslim edebiliyorsun. İhtiyaç duymaya gör... Manita Bey’le hangi ev daha güzel diye konuşuyoruz. Benim ev sokağa, gelene geçene bakıyor, balkondan mahalle manzarası var. Otoparkta kavga çıktı mı film gibi seyredebiliyoruz. Bu ev apartmanlar arası börtüye böcege, ağaca, kediye bakıyor. Çok zorlarsan balkonun ucundan da leğende su şeklinde boğazı görüyor.Sonunda karar verdik bu evin ışığı ve konumu daha güzel. Otlar arasında kediler kıvrılmış uyuyor, onları keşfetmek, evin içinde girmeye çalışan incir ağacının dalının ucundaki tomurcuğu okşamak daha eğlenceliymiş. İki haftadır üç ayrı evde yaşadık. Üç ayrı hayatta demek daha doğru. Tesadüfen de ev sahiplerinin hepsi de başka yerdeydi. Yani ev bize kaldı olduğu gibi. Aslında hoş bir şey. Aile fotoğraflarına bakıyorsun, duvardaki resimlere bakıyorsun, ne zaman ve nasıl bir ruh halinde çekilmiştir acaba diye tahminlerde bulunuyorsun. Herkesin evinde illa ki bir şey oluyor sana ilham verecek. Göçebelik hep aşağılanan bir şey ya. Hani o bakımdan dedim. New York’ta yaşayan arkadaşım geçen ay evini boşalttı. Eşyalarının hepsini de dağıttı, sattı, alınmayanları da kapının önüne koydu. En kıyamadıklarını dönünce almak üzere arkadaşlarına verdi. “Bundan sonra ev tutup döşemek yok” dedi. “Eşyalı ev tutacağım. Sıkıldık mı başka eve geçeriz. Canımız istediğimiz an evi bırakır Türkiye’ye geliriz, boşuna kira ödemeyiz. Eşyalar benim olunca ne oluyor ki.. Hem işte her yıl başka mahallede oturacağız. Fena mı?!” İnsana önce tuhaf geliyor ama aslında son derece mantıklı. Eşya feci bir ayak bağı. Evimi arkadaşıma teslim etmeden önce bir toparlayayım dedim, ay ne çok pılı pırtı birikmiş inanmadım. Eşya detoksu şart. İnsan bir bavula sığabilmeli.*****Polisten “Ben bilmez merkez bilir” cezası! Bir meslektaşım mail attı. Kilitlenmiş trafikte araba kullanırken (!) telefonla konuştuğu için polis ekiplerine yakalanmış. Cezaya dediği bir şey yok ama biraz sitemli. Sözü ona bırakıyorum: “Tarih: 18 Nisan 2009 Cumartesi. Saat: 13.45 civarı. Mecidiyeköy’e gitmek üzere otomobilimle yola çıktım. Boğaziçi Köprüsü’ne yaklaşırken trafik kilitlenmiş durumda. Köprüye yaklaşık 500 metre kala kaplumbağa hızı bile diyemeyeceğim, o kadar yavaş ilerliyoruz. Çamlıca yönünden gelip Boğaziçi Köprüsü’ne bağlanan son katılımın bulunduğu noktada bir polis ekibi var. Tam bu ekibin bulunduğu noktada yol şişe ağzı gibi daralıyor ve trafik tam durma noktasına geliyor. Ve ben işte bu noktadayım. Duran trafikte cep telefonundan işyerime geç kalacağımı bildirirken sağdaki polis ekibinden bir memur, orta şeride kadar gelerek bana sağa çekmemi işaret etti. O trafikte zar zor sağa çektim. Her halde yanlış bir ihbar alındı diye düşünürken görevli polis “Direksiyon başında telefonla konuşuyordunuz” diyerek 61 TL ceza kesti. Hatalıyım kabul. Ancak durmuş bir trafikte polisin öncelikli görevi bu mudur? Hemen sağımızdaki emniyet şeridi ise inanın yol geçen hanı. Tepe lambası yanmayan, içinde tek kişi bulunan, kimi 34, kimi 06 plakalı araçlar emniyet şeridinde vızır vızır geçiyor. Polis “Onlar emniyet aracı” diyor. İspat için sadece sürücünün bulunduğu bir aracı (yanılmıyorsam Doblo) durduruyor! Sürücü “Müdürümü almaya gidiyorum” diyor. Oysa emniyet şeridini kimlerin hangi durumda kullanacağı çok açık. Bunları geçiyorum, benim asıl sitemim şu: Polisin görevi durmuş bir trafikte ceza yazacak bir sürücü avlamak mı yoksa o trafiği rahatlatabilmek için çaba mı sarf etmek? O polis ekibi beni avlayarak neyi çözdü?” Bu arada anladığım kadarıyla hafif ticari sınıfına giren aracıyla birinci köprüden geçmeyen (zira yasak) tek enayi de benim galiba!
Çok da ilgilenmediğim bir şeyler oluyor bugünlerde futbol aleminde. Bir maçta futbolcular yumruk yumruğa birbirine girmiş, bir başka maçta (veya aynı, bilmiyorum) biri şeyini tutmuş seyirciye sallamış... Aman pek kızmış köşeciler. Halka örnek mörnek zırvalamaları. Ay noooluyoruz, çok kabalar falan..Bu “halka örnek” olma hadisesini başlı başına bir saçmalık olarak görüyorum. Tam da Türkiye’ye uygun ve aynı zamanda da tam da Türkiye’nin kabızlığının nedeni. Pop ikonlarına da yüklerler biliyorsunuz böyle bir misyon. Ayıp şeyler yaparlarsa hemen yapıştırırlar lafı: “Ama sen halka örnek olman gereken bir kişisin Deniiiizzz” Yok ya! Niye sen değil de Deniz Seki? O sersemler de böyle bir etkileri varmış gibi hakikaten de üstlenirler “halka örnek” olma vazifesini. Böyle pek utanırlar bir şeyleri ortaya çıktığı zaman. Yahu pop ikonu dediğin kişi tam da tersi halka örnek olamayacağı için zaten o noktadadır. Farklı olduğu için. Senden iyi şarkı söylediği, senden iyi popo salladığı, sende iyi oynadığı için! Senin gibi sıradan sıkıcı olsaydı ne işi var orda? Bırak farkının keyfini çıkarsın... Bırak senin gibi KABIZ olmasın!Futbolcu hadisesi hele iyice sahtekarlık. Eşyanın tabiatına komple aykırı. Tavşana hadi şimdi tırtıl ol demek gibi bir şey bu. Bir kere niye olsun? Yeni açığa hiç gitmemişlerin resmen zırvalaması bu. Maça kibar olmaya giden tek bir insan var mı yahu dünyada? Ben ki takım makım tutmam, dört beş defa Beşiktaş maçına gittim. İçimde kalmış ne kadar öküzlük varsa hepsini giderdim. Çekirdek çitleyip kabuklarını fosurdatarak saçtım, çöpü yere attım, kafama abuk subuk çıngıraklı şapkalar geçirdim, bağırdım... Ve tabi ki küfrettim. Pozisyonu anladın da mı küfrettin derseniz hayır. Bir zot anlamadım. Ama olsun. Bir şey oldu işte. Belki de önümdeki hıyara küfretmişimdir. BUDUR! Başka bir şey olmasını beklemek de tipik bir Cumhuriyet okuyan emekli memur zihniyetidir. Bunlar halkın televizyonla da eğitileceğini sanırdı. Sırf bu yüzden TRT, 20 -30 yıl kafamızı ütüledi. Onların “güzel Türkçe” dediği, bana sorarsanız sahtekarlığın alası olan korkunç, garabet bir dille, evet kafamızı düdükledi. En kötü küfürümüz sanırsın “O! Lanet olsun!” dur. Orjinalinde şitler, faklar gırla gidiyordur, bizim kibar TRT çevirmenlerimiz “lanet olsun” dedirtir. O kibarlıktan ölecekmiş gibi eğlence programları hazırlayanları falan ayhhh... hatırlamak bile istemiyorum. Şimdi bana BİRRRRRRR kişi gösterin TRT Türkçesiyle konuşan? Kendi personeli dışında bir Allah’ın kulunu bulamazsınız “gidiciiiim, yapıciiim” diyen. Daha da fenası bu TRT aksanları da bozdu. “Bu doğrusudur! Baksa türlü konuşan hanzodur” diye bir şey soktu kafalara güzelim aksanlar da gitti. Gitti de yerine ne geldi peki? Şimdi yine ayrı Cumhuriyet okuyan emekli memurların pek şikayet ettiği varoş aksanı, şımarık kız aksanı, Seda Sayan aksanı. Üstelik herkes de ha babam küfür ediyor. Futbolcu halka örnek olurmuş. Peh...
Niçin Türkan Saylan’la bazı konularda aynı fikirde değilim diye bir çok mektup aldım. Daha çok “Türkan Saylan’a kurban ol sen” diyen hakaret mektupları diyeyim. Öncelikle şunu söyleyeyim, beni Türkan Saylan yetiştirseydi şu anki halimden en ufak bir farkım olmazdı. Veya şöyle diyeyim yetiştirdiği çocukların benim gibi olmasını isteyeceğinden en küçük bir kuşkum yok.Çağdaşlık dediğin öncelikle kendi ayakların üzerinde, haysiyetli bir şekilde durabilmektir. Düşünmek, kalıpların dışında bakabilmek, bir şeylere kafa yormaktır. Ama en önemlisi referansının o din, bu peygamber, şu ideoloji, şu önder değil evrensel insan hakları olmasıdır. Çünkü ancak o zaman düşündüklerin ve yaptıkların sadece Türkiye’de değil, Amerika’da geçerlidir, Zambia’da geçerlidir Hong Kong’da da. Çağdaşlık dediğin bulunduğun coğrafyaya göre şekil almaz. Okudum, çalıştım, çabaladım, zengin hayatı sürmesem de kimseye muhtaç olmadan kendi ayaklarım üzerinde duruyorum. Bundan sonrası için de böyle bir hayat yaşamayı planlıyorum. Türkan Saylan’a elbette kurban olurum. Dün de söylediğim gibi kalbimin yarısı ona ölesiye hayran. Hayat hikayesini Ayşe Arman’dan okuduğuz zaman göz yaşları içinde kalıyorsunuz. Tanıyan herkesin sevdiği, kendini hem işine hem ideallerine adamış bir insan. Ayrıca benim de üç beş hasbıhalim olmuştur kendisiyle. Altı yıldır aynı mahallede oturuyoruz. Arnavutköy şenliklerine sağlığı el verdiği sürece hep katılmış, bizim derneğe desteğini vermiştir. Yeri başımızın üstündedir. “Üzülmek için bile adını anmayın” demiş bir okur. Bir başka okur “çocuğunu başörtülü bir öğretmenin okutması ister misin, gece hastalandığında erkek diye bir kadın doktorun çocuğuna bakmaması ister misin, baş örtüsüz olarak mahkemelik bir işin olsa, koruduğun baş örtülülerin senin için adil karar verebileceğine inanıyor musun, yanında ailendeki bir erkek olmadan sokağa çıkamamak ister misin, ya da araba kullanamamak” diye gülünç sorular sormuş. Kalıplar içinde “ya ak ya kara” diye bakınca işte böyle oluyor. Tam da söylemek istediğim buydu. Haklarını savunduğum insanlar bana belki bir gün haksızlık yapabilirler diye ilkelerimden vazgeçemem. Kötülük görme ihtimalinden dolayı şu anda bir başka kötülük yapamam. Demokrasiden başka bir şeye sığınamam. Demokrasiye ve insan haklarına karşı gelen hiçbir ideolojiye rıza gösteremem. Mevcut düzen elden gidiyor diye endişe etmek anlaşılır bir şey belki ama mevcut düzen ne kadar adil, ne kadar çağdaş, ne kadar demokratik, ne kadar insan haklarına saygılı diye hiç düşünmemeyi ise anlaşılır bulmuyorum. Baş örtüsüz öğretmenlerin de daha iyi eğitim verdiği ön kabulünü de hayli komik buluyorum. Baş örtüsüz öğretmenler tarafından eğitildim zira. Yarısı zır cahil insanlardı. Suudi Arabistan olmayalım diye çağdaşlık kisvesinde bir takım faşistliklere de göz yummamı kimse beklemesin benden. Neymiş o faşistlikler diye sorarsanız mesela okullarda tarih diye öğretilenlerden başlayalım isterseniz derim.
İki gündür Türkan Saylan’ı düşünüyorum. Her gün önünden geçtiğim beyaz sarı boyalı ahşap evinin camından dışarı sarkıp konuşması gözümün önünden gitmiyor. Ergenekon yoktur, soruşturulması da gayet lüzumsuzdur diyenlerden değilim. Yüzde yüz ideolojik nedenlerle yapıldığını da düşünmüyorum. Sonunda ne çıkacak bir tahminim de yok. Ama varsa hakikaten darbe yapılmasını isteyen ve planlayan, evet cezalarını da çekmelerini istiyorum. Darbelere, tırnağımın ucu kadar bile sempati duyanlardan tiksiniyorum zira. Memleketi darma duman edenin de işte bu darbeler ve darbe zihniyeti olduğunu düşünüyorum. Ergenekon sonuna kadar soruşturulsun istiyorum. Ama dün, içimden bir şeyler döküldü. Bir boşluğa düştüm. Sabahtan beri hakkında yazılmış yazıları okuyorum. Hakkı Devrim “ Türkân Saylan’ı da kurda kuşa yem edenin çekiver kuyruğunu!” demiş ki Hakkı Bey, “ Ergenekon fasa fisodur” diyenlerden değildir. Başından beri ne çıkacak altından bir bakalım diyenlerdendir. İsmet Berkan da aynı şekilde “ Saylan’a kalkan eller\’85” demiş ve yapılanın ne büyük bir hata olduğunu yazmış. En çok Ruşen Çakır duygularıma tercüman oldu. “Türkan Saylan’ın suçu ne?” başlığını verdiği yazısıyla. “Dün itibariyle Ergenekon soruşturmasının kapsama alanının “ulusalcılık” tan “laikçilik”e doğru belirgin bir şekilde kaydırmış olan savcılar bizi hiç tartışmasız bir şekilde Prof. Saylan ve ÇYDD’deki arkadaşlarının demokrasi dışı yollara tevessül etmiş olduklarını, hiç gecikmeden kanıtlamak zorundadırlar. Aksi takdirde ÇYDD’nin eğitim alanındaki faaliyetlerine gölge düşürülmek istendiği yolundaki iddiaları güçlendirmiş olurlar.” “Öbür” tarafın basınında çıkan yazılanları okuyorum. PKK’lıların çocuklarına burs veriyormuş. Burs verdiği çocukları da Hıristiyan yapmaya çalışıyormuş. Kürtlük kartı yeterince ajitatif değilse buyrun o zaman her daim etkili Müslüman kartı. Dedim PKK’lıların çocuklarına burs verdiyse ne iyi etmiş! Zira o çocuğun babası veya anası zaten burs alamadığı için dağda. Ne başımıza geldiyse bu yüzden zaten. Hem bir halt götürmeyip hem de patakladığın için. Ve ayrıca bu nasıl canavar bir yaklaşım? PKK’lının çocuğu da mı suçludur? Babası dağa çıkmış diye çocuğunu mu cezalandıracağız? Buna da İslam bakış açısı mı diyorlar? Misyonerlik ithamı da tabii gülünç ama çok anlaşılır. Zira kendileri de misyonerlik yaptıkları için bildikleri başka bir yöntem yok. Eğitimi iyi bir Müslüman, iyi bir dindar olma karşılığı veren zihniyet elbette öbür tarafın da başka bir dinin iyi bir dindarı yapma gayretinde olduğunu düşünecektir. Elinde sadece çekici olan bütün dünyayı bir çivi gibi görür. Müslüman misyoneriysen, eğitim bursunu oruç namaz karşılığında veriyorsan, başka eğitim bursu verenin de tek derdinin bu olduğunu sanırsın. Ve fakat aynı zamanda o kadar da kaz kafalısın ki ülkemizde her hangi bir dinin misyonerliğini yapmanın suç olmadığı bilmezsin! Yalan söyleyecek değilim. Türkan Hanım’ın laikliğe dair düşüncelerini paylaşmıyorum. En kibar ifade ile “ sert” buluyorum. Başörtüsünden bu şiddette nefret etmesine ve o örtüye bu kadar çok manalar yüklemesine mana veremiyorum. Mana veremediğim gibi ürkütücü de buluyorum. Ve de paradoksal. Ülkedeki kızların eğitim alabilmesi için bu kadar yıldır bu kadar uğraşan didinen bir insan nasıl olur da aynı kız örtüsüyle okula geldiğinde ona bu kadar “ sert” yaklaşabiliyor çözemiyorum. Bir yanım Türkan Saylan’a hayran bir yanım kızgın. Dindar değilim hatta itikadımın olduğu bile şüpheli. Bir kuyruk acısı değil söz konusu olan. Ama insan hakları benim için tek esastır. Eğitim hakkı bir insan hakkıdır. Laik hakkı değil. Türkan Saylan’ın çok kızın kalbini kırdığı bir gerçek. İfadelerinde bazen hayli acımasız olabiliyor. Ama bu bir şeyi değiştirmez. Daha da beter olabilir isterse. Bu da bir insan hakkıdır. Fikrini savunuyor. Nokta. Bu fikirlerine sadece karşı çıkabilirsin, cezalandıramazsın. Meydanlara çıkıp “ne şeriat ne darbe” diye haykırmaya çalışan ve susturulan bir kadından söz ediyoruz ayrıca. Kimse yargılanamaz, kimse soruşturulamaz değildir elbette ama bu 12. dalga hiç içlere sinmedi.
Geçiren ama mahkemeye verilemeyecek tarzda yazılar yazma” konusunda uzmanlık diye bir şey varmış meğer.Perihan Mağden yazardı arada. İki de bir “mahkemelendiğinden”, alıngan “Huthut Kuşu Sevenler” derneklerinden falan nasıl fenalık geldiğinden...Ben de korkarım o yolun yolcusuyum. Zira tazminat davaları, bir adet film prodüksiyon çetesi tarafından ülkemize kazandırılmış bir para kazanma yöntemi artık. Hakkında yazı yazmış olan herkesi mahkemeye ver, koparabildiğini kopar. Alınan tazminatları da kimsenin Mehmetçik Vakfı’na falan vermediğini biliyoruz. Korkarım avukatlar da prim usulü çalışıyor. Zırt deyince dava açıldığına göre, aklıma başka bir şey gelmiyor. Kazanırsan tazminatın yüzde ellisi senin koçum! Çok mu oldu? E peki yüzde 30’u olsun. (Avukatlar da bir dava açar mı acaba şimdi? Onurlu mesleğimize kara çalma falan gerekçesiyle... Açın.. Napiim..) Ben mesela Türkiye’de son on yılda EN ÇOK izlenmiş ve EN ÇOK para kazanmış filmini eleştirdiğim için ŞU gerekçeyle nasıl davayı kaybettim hâlâ anlamış değilim: “Eleştiri sınırlarını aşıp, filmin kamuoyundaki saygınlığını yıpratıp, bilet satışlarını düşürüp film yapımcılarını MADDİ zarara uğratmak...” Tekrar ediyorum: Türkiye tarihinde EN ÇOK KAZANMIŞ filmden söz ediyoruz! Piskolojik bunalıma girdim, 3 dakika boyunca ağladım falan deyin bari. Duyan da beni Türkiye’nin en çok okunan, en etkili köşe yazarı falan sanır. Hani benim yüzümden 10 binlerce insan filme gitmekten vazgeçmiş de bunlar da iflas bayrağını çekmiş. Bir gün oluruz inşallah o kadar etkili de o zamanlar hele kendi ismimle bile yazmıyordum. Bu gerekçeyle dava açtılar. Bu gerekçeyle açılmış dava kabul edildi. Bu gerekçeyle davayı kaybettim. Hayır. Bir şey demeyeceğim. ***Şimdi de başka bir dava yüzünden bir adliyeye gidip duruyorum. Gazetemizin avukatı sevgili Semra Hanım, en zarif şekilde, “Mutlu hanım siz malum şahıs hakkında yazı yazdıkça bizim de sizinle görüşme imkanımız oluyor, ne güzel değil mi? Salı günü yine aynı binada, aynı katta, aynı bankta ve aynı saatte bekliyor oluciiim sizi. Yakamda karanfil olmayacak... Adınıza açılmış tazminat dosyasını tutuyor olacağım..” dedi yine iki gün önce. Savcı Bey bu arada beni hayal kırıklığına uğrattı. Gereğinden fazla Amerikan filmi seyretmekten herhalde savcı deyince gözümün önüne vahşi, hırslı, mendebur insanlar geliyor hep. Benim savcım ise ne kadar kibar anlatamam. (“Benim” lafın gereği. Benim davama bakan demek istiyorum) Kibar kibar oturttu beni, kibar kibar ifademi aldı, aldığı ifademi kibar kibar yazdırdı ve kibar kibar uğurladı beni. Çay ısmarlamış bile olabilir, hatırlamıyorum. O kadar kibardı ki sesini duymakta zorluk çekiyordum. Sekreteri olsaydım kulağıma ses yükseltici takmak falan zorunda kalırdım. (Adliyelerde sekreter denmiyor sanıyorum.. ama ne deniyor bilemedim) Bir de şöyle dedi: “Biraz sert girmişsiniz Mutlu Hanım..” Kol gibi girdim farkındayım da böyle kibar bir savcı söyleyince insan utanıyor. Kibar okul müdüründen okul boyunca tek bir azar işitirsin, ömür boyu unutmazsın ya, öyle bir şey. Hakaret kodlarını çözsem iyi olacak... Zira adliyelerin çayları güzel değil...
Sokakta kalmak ne acayip bir şeymiş... Peki düzelteyim. İnsanın evinin olmaması diyeyim... Beni bir haftadır sevgiyle (yani... öyle olduğunu umuyorum) misafir eden arkadaşlarımın kalbini kırmayayım şimdi durduk yerde. Allah razı olsun onlardan. Bir de ne tam zengin ne tam fakir olmak sinirimi bozuyor. Fakirsindir hayal bile kurmazsın. Kursan da kalkışmazsın. Kırarsın bacağını, oturursun flüoresanlı evinde, zengin evlerinde geçen dizilere takılırsın. Ama yarı fakir olunca hayalleniyorsun. Hayallenince başlıyor kanın bitlenmeye. Kanın bitlenince illa da bir satıcı çıkıyor karşına. “Bak ne güzel araba! Almak istemez misin?” Veya “Bak ne güzel ev. Havuzu da var. Niye senin de olmasın. Acık sıksan olur.” İstediğin kadar yok mok de eşeğin aklına karpuz kabuğu düşmüştür bir kere. Sevgilin de senin gibi hayalci düdük makarnanın tekiyse, hayattaki en büyük arzusu domates yetişirmek ve havuza ÇIPLAK girmekse... Hapı yutarsın. Sihirli sözcük şudur: “Sevgilim o evi tutsak ne güzel olurdu di miyeee?” Sahneyi de detaylandıralım: Yatağa girilmiştir. İki taraf da sırt üstü uzanmıştır ve tavana bakmaktadır. Hatta birinin kolları kafasının altındadır. Temas yok, pijamalar üstte, sahnede hiçbir seksüel durum yok. Kamera tavandan çeker. Artık ne deniyorsa o çekime.. Biri o sihirli ve şeytani cümleyi etmeye cesaret ettikten sonra ipin ucu kaçar. Gaza gelirsin, utanmadan hayalini gerçekleştirmeye kalkarsın.Eh... Kenarda bir üç beş kuruşun da varsa. Tamam, olur sanırsın. Zengin taklidi yapabilirim sanırsın. Ona onu, buna bunu denkleştirelim dersin falan filan.Hayır öyle olmuyor. Çakma zengin olunmuyor. Dün yazdım ama canım tekrar etmek istiyor: Bodrum’da ev tutabilmek için İstanbul’daki kira evimi kiraya verince (zira ikisine birden gücüm yetmiyor) ortada kaldık. Niye? Çünkü işimiz uzadı, Bodrum’a gidemedik. 1 haftadır göçebe vaziyetteyiz. Her evde bir şeyimi unuta unuta dolanıyorum. Diş fırçam, temizleme sütüm ve fön fırçam kayıptır, bulan insanlık namına saklasın. Üstelik buna kendi kendime neden oldum. Kardeşim ya hayal kurma, haddini bil ya da kalkıştıysan bir şeye planlı programlı ol! Hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten.(Böyle durumlarda bu dize gelir hep aklıma. Ülkü Tamer’in “Konuşma” diye bir şiirinin bir dizesi. On yıldır sadece bu dizesini bilirdim. Dün şiirin tamamını okudum. Dünyanın en sürreal şiiriymiş meğer.) ***Şimdi bir şey diyeceğim uyduruyor diyeceksiniz. Az evvel İsviçreli karşı komşum ve aynı zamanda çevirmenim Nicole’den bir mail geldi. “1 aylığına New York’a gidiyorum, kedilerim evde yalnız kalsın istemiyorum, Arnavutköy’de bir aylığına benim evde takılmak isteyecek tanıdığın biri var mı?” Önce dalga geçiyor sandım. Ciddiymiş! Dedim o benim! Sersem karşı komşun sokakta kaldı. Yaptığım karman çorman planın çorba olmasını dünyanın en planlı programlı milletinin bir ferdine anlatmam aşağı yukarı yarım saatimi aldı. Sonunda anlaştık. Çok komik ama perşembeden itibaren kendi evimin karşısındaki dairede oturuyor olacağım!Heh... Buna da sersem şansı deniyor galiba...
Hayatımı çorbaya dönüştürme konusunda iyice uzmanlaştım. Mesele şu: Bu yaz Bodrum’da bir ev tutayım dedim. Öyle yazlık kafası değil. Şu bizim otel ziyaretleri İstanbul bazlı yapmaya kalkınca çok yorucu oluyor. Bir çıkıyorsun yola, bir ay sonra falan ancak eve dönebiliyorsun. Giydiklerin giyilmez hale geliyor, gördüklerinden ve yediklerinden zevk alamaz hale geliyorsun, evinde yayılmayı özlüyorsun, eve dönünce de bir daha yola çıkasın gelmiyor falan filan. Dedim, yaz için Bodrum’da olalım, oraya buraya on günlüğüne gidelim, dönüp dinlenip tekrar çıkalım. Aradığım ucuz bir evdi. Eşyalı ama tek odalı, belki küçük bir bahçeli, idare eder kıvamında bir şey. Böyle olmadı. İnternetten bakmaya başlayınca bir kere tahmin ettiğimin, daha doğrusu vermek istediğimin çok üstünde fiyatlarla karşılaştım. 700-900-1200.. Hele ki sezonluk tutacağım deyince peşin 5000 lira istemeler... Peki bu paralara değecek yerler mi? Yooo.. Bildiğin gecekondu stil veya yan yana kibrit kutusu site stil, ucuza çıkarılmış çirkin evler. Sonra, çok sevdiğim otelcilerimden Rüya Pansiyon’un meğer kiralık bir evi varmış. Bana fotoğrafını yolladı, inanmadım. Çok güzel. Havuz kenarında, biri taş iki ev. Nefis bir bahçe, üstelik site içinde de değil. Tek başına. Deniz manzaralı, eşyalı. Fakat çok para. Olacak iş değil. Derken bizim mahallede eski bir arkadaşımla karşılaştım. Evlendi Sapanca’ya taşındı. Ama ikinci çocuğuna hamile, haziran gibi doğuracak. Annesi de Arnavutköy’de oturuyor. “Anneme yakın eşyalı bir ev arıyorum” dedi. Kafamda derhal bir ampul çaktı, dedim gel benim evde otur. Buranın kirasını sen öde, ben de Bodrum’daki evin kirasını öderim. Kiraları birbirine tapi. Aaa ne şahane di mi? Süper anlaşma. Nisan başında evi teslim etmek üzere anlaştık. Bodrum’dakilere de dedim, Nisan başında geliyorum! Doldurun havızımı.. ***Ve lakin bitiremedim işlerimi. İstanbul’da kalmaya devam etmek zorundayım. Kızcağız bir iki gün sabretti sonra hafta sonu geldi yerleşti. Son derece haklı. B planım da şu idi: Nasılsa Manita Bey’in evi var. Onda kalırız. O da ani bir kararla evi ofise çevirmesin mi! Boya badana, masalar, sandalyeler. Haydaaa.. Kaldık sokakta!Bir haftadır bavul elde, göçebeler gibi dolaşıp duruyoruz. Üç gün Şermin’de iki gün Şirin’de. Dün utandığımız için bir gece de Manita Bey’in eski evi, yeni ofisinde kalalım bari dedik. Çekyata güvendik o da bozuk çıkmasın mı! Açtık yamuk yumuk. Süngerini çıkarıp masaların altına yere serdik mecburen. Eh dedim! Yani onu oraya, bunu buraya denkleştireceğim diye düştüğümüz hale bak! Üstelik 3. tanışma yıldönümümüz! Mum ışığında kutlamayı hedeflerken...Beceremeyeceğim asla dört başı mamur bir köşeci olmayı...
Arkadaşım Şermin’in başına gelenleri okudunuz dün. Hayatında tek bir senet imzalamamış olduğu halde geçtiğimiz iki hafta içinde biri 3200 liralık, biri 30 bin liralık iki senedi olduğunu ve ödemediği taktirde evine haciz geleceğini öğrendi. Birisi, Şermin’in adını ve bilgilerini kullanarak tamamen sahte bir senet düzenlemiş. Üstelik senet üzerinde alacaklı görünen firmanın bundan haberi bile yok. Merak ettiğim şey şu: Bunu yaparak nasıl kazanç elde edilir? Konuyla ilgili bir avukatla görüştüm. Bütün olay ciro denilen hadise yüzünden.Şimdi bu çek ve senetler ciro ediliyor biliyorsunuz. Mesela sizin A’dan alacağınız var, B’ye de borcunuz. A size bir çek (veya senet) yazdı verdi. A’nın çekini (veya senedini) bozdurup B’ye borcunuzu ödeyeceksiniz ama günü gelene kadar bekleyemiyorsunuz, bu çekin (veya senedin) arkasını imzalayıp B’ye veriyorsunuz. Artık A’nın alacaklısı B oluyor. Zamanı gelince B gidip bankadan çeki (veya senedi) bozdurup A’nın esasen size olan borcunu (ama sizin de sonra ona ödeyeceğiniz) almış oluyor. Buraya kadar tamam. Yamuk bir şey yok. Kalpazan ne yapıyor? İki tane firma buluyor. Diyelim X ve Y. Bu firmaların tamamen bilgisi dışında sanki X firması Y firmasına borçluymuş gibi bir senet düzenliyor. Sahte imzalar ve sahte kaşelerle de bir güzel süslüyor. Ve sanki Y firmasıymış gibi de bir güzel arkasını imzalayıp ciro ediyor. Sonra sokağa çıkıyor ve bir keklik arıyor. Diyelim otomobilini satmak isteyen biri. “Abi diyor benim elimde senet var, bak firmalar da sağlam, ver sen bana arabayı al senedi, günü gelince bozdur.” Araba satıcısı da yeterince enayi ise bir güzel veriyor arabayı, koyuyor senedi kasasına. Sonra belki o da mobilya karşılığı mobilyacıya veriyor, belki mobilyacı da kereste karşılığı keresteciye veriyor, keresteci de belki ormancıya veriyor vs vs.. Son kimin elindeyse senet, günü geldiğinde bankaya gidiyor ve senedi nakde çevirmek istiyor. Ve bir bakıyor senet sahte!En zavallı ve en mağdur kişi aslında o ormancı. Ne araba satıcısı suçlu, ne mobilyacı, ne de keresteci. Onlar hakları olan bir şeyi yapıyorlar. Sahte olduğunu bilmeden senedi mal ile takas ediyorlar. Ne yapmaları gerekirdi? Senedin üzerinde kim borçlu yazıyorsa onu araştırmaları gerekiyordu. Ulaşıp böyle bir senet imzaladınız mı, TC kimlik numaranız nedir gibi şeyler sormaları lazımdı. Eline verilen her senede güvenmeyeceksin. Ormancı parasını alabilir mi? Çok zor. Zira kalpazana dair tek bir izimiz yok. Ormancı gidecek keresteciye de, keresteci mobilyacıya da, mobilyacı arabacıya da arabacı da bulursa kalpazana da... Kalpazan bulunabilecek biri olsa zaten kalpazanlık yapmaz. Peki adına sahte senet düzenlenenin (hikayemizde bu Şermin oluyor) suçu ne? O hayatında evinden bile çıkmamış olabilir ama hiç fark etmez, o da sorumlu. Niye? Nefes aldığı için olabilir mesela. Ormancıya kalpazan attı, ona da devlet atacak tokadını. Diyor ki devlet “önce bu borcun yüzde 15’ini yatır bakalım kasamıza, sonra davana bakarız! Suçsuzsan alırsın paranı geriye...” Yüz bin liralık bir senet düzenlediyse mesela kalpazanın teki, haşırt diye15 bin lirayı bulup adliyedeki vezneye yatırmak zorundasın. Hepimizin cebinde de biliyorsunuz böyle fazla fazla 15 bin liralar var ya.. Ne olacak canım.. Yoksa o paran, bittin. “Durumum yok hakim bey” numarası da sökmüyor zira savcı gidip araştırıyor durumunu. Araban varsa mesela “ yemezzzz” deyip ödetiyorlar o harcı. Satsın ödesin diyor. Olmadı üstüne faiz koya koya taksitlendiriyor. Ama söke söke alıyor senden borcun bile olmayan paranın yüzde 15’ini. Davan bitince alırsın geriye canımcım diyerek. Artık üç yıl sonra mı dört yıl sonra mı biter dava hiç önemli değil...Ne güzey değil mi? Bu ülkede olmaman gereken tek şey: Mağdur. Hırsızın hakikaten hiç “suçu” yok. Uyanık olun diye yazıyorum bunları. Yapasınız diye değil.