Turizm Fuarı için Berlin’e gelmiş bulunuyorum. Dünyanın bütün ülkeleri kendini pazarlamak için buraya akmış vaziyette. Tacikistan’ından Hindistan’ına, İtalya’sından Azerbaycan’ına... “Benim memleketim daha güzel! Bana gel bana!” diye çığırıyorlar. Fuar dediğin de bir çeşit semt pazarı aslında. Herkes aşağı yukarı aynı şeyi satmaya çalışıyor. Elma yerine plaj, portakal yerine tarih, pırasa yerine sağlık, karnabahar yerine doğa, kaplıca ıvır zıvır.. Her şey nasıl paketlediğine bağlı. Ev sahibi olmalarından mıdır, yoksa hakikaten becerikli adamlar oldukları için midir nedir en başarılı ülke bana göre Almanya’ydı. Dağlarını bayırlarını şatolarını öyle bir pazarlıyorlar ki hani kış mış demeyip kalasım geldi. Sanırsın ki bir yaz Almanya’da bisikletle dolaşsan, dünyanın en mutlu insanı olup çıkarsın. Ne yazık ki bizim Türkiye standı için aynı şeyi söyleyemem. Çok para harcanmış ama fuarın en sıkıcı standlarından biriydi. Neden? Çünkü kimse daha 2009’a hazır değildi de ondan. Birtakım zavallı zavallı otel broşürleri, ve sefil sefil otelci kartvizi dağıtılıyordu sadece. İyiler de vardı ama aralarında kaybolup gidiyor. Bir gün biz de PR denilen şeyi, grafik tasarımı denilen şeyi ve en önemlisi yaza kıştan hazırlanmayı öğreneceğiz elbette. Matbaalara yaptırılan grafik tasarımıyla, “Abi baskı parasına dahil sana şöyle janjanlı bir tasarım da attırırız, hiç merak etme.. Ne verecen ajansa para... Kuş mu konduruyorlar” kafasıyla ancak bu kadar oluyor. ***Benim Berlin maceralarım da bitmek bilmiyor. 25 Euro’ya kalacak yer buldum diye sevinirken ev sahibim hip hopçu “the Barotti” bey (Toskana’yı terk edip müzik kariyeri için Berlin’e gelmiş bir İtalyan düdüğü) daha ilk buluşmamızda beni iki saat bekletti. Ben bu arada üç bardak şarap içip, bir porsiyon berbat da olsa bir Hint yemeği yemiş, kafam güzelleşmiş, tek derdi uyumak olan bir insan haline gelmiştim. Beni eve götürdü, bir baktım felaket! Detayları anlatmayacağım ama değil 25 Euro, 5 Euro zor verirsin. Yapacak bir şey yok! Allah’ın Kreuzberg’inde, gece vakti kalacak bir yer arayacak değilim. Hoş her çalacağım üç kapıdan ikisi Türk çıkar ama olsun. Oğlan kendi evine gitti, ben üzerine iki kere kapıyı kilitleyip yattım uyudum. Sabah erkenden kalkıp fuar içi yola çıktım. Marco Paşa bana hesapça birtakım yol önerilerinde bulunmuştu ama hiçbiri aklımda kalmadı.Çıktım yola, metroya doğru gidiyorum. Yolda bir sandviççiden kahveyle sandviç aldım. Adamla on dakika Almanca paraladıktan sonra baktık ki ikimiz de Türküz. Hata bende! Kreuzberg’de esas bulunmayan Alman! Niye baştan bodoslama sormazsın ki. Sonra metroya geldim. Bu sefer akıllıyım, bizim hemşolardan birine yol sordum. Hayatımda duyduğum en kötü Türkçe ve dahi Almancayla yolu tarif etti. Anlayabildiğim kadarıyla dediklerini uyguladım ama şehrin batı yakasına gitmem gerekirken doğu yakasına gittim. ***Fuara üç saatte varmayı başaran dünyadaki tek “ciddi” turizmci herhalde benimdir. Niye? Çünkü inat ettim, kimseye yolu sormadım. Harita üzerinde kendim bulacağım diye tutturdum. Niye bilmiyorum. Önceki hayatımda muhtemelen berbat bir erkektim. Ve bilirsiniz erkek denilen mahluk, gay olmadığı sürece yol sormaz! Yanında yol sormaya kalkan karısını bile pataklamaya kalkar hatta. Sormadım da ne oldu? Beter oldum. Şehrin içinde iyice kayboldum. 20 yıl önce olsa, yanlışlıkla Doğu tarafına geçer, bir de casus diye tutuklanırdım muhtemelen. Öyle bir kaybolma. Akşam olacak, ben hâlâ fuarı arıyorum. Sonunda yakınlaşmışımdır diye bir taksiye bindim. Tam 18 Euro tuttu. 40-45 lira bir para. Yuh! Sabahtan beri U bahn (metro), S bahn (tramvay) ve otobüslerde sürünüyorum, yaklaşa yaklaşa ancak bu kadar yaklaşmışım... Kalacak yer konusunda yaptığım tasarruf komple taksiye gitti.. Bir pinti için utanç verici gelişmeler bunlar.. Dur bakalım bir şekilde acısı çıkartacağız bunun
Tam şu an Berlin’de, bizim Turkoların hayli yoğun bir şekilde yaşadığı, hatta komple ele geçirdiği Kreuzberg’de, AMAN isimli bir Hint Lokantasında “ev sahibimi” beklemekteyim. 8’de buluşacaktık, saat 9’a 5 var hala gelmedi eşek kafalı.Ne işim var Berlin’de, neden bir ev sahibini, üstelik de bir Hint Lokantasında beklemekteyim?Hadise şu: Küçük Oteller Kitabını birlikte hazırladığım sayın ablam, benim artık ciddi bir “turizmci” olduğuma karar verdi ve alelacele Berlin’de her yıl yapılan, dünyanın en büyük turizm fuarlarından biri olan ITB’ye yolladı. Fuarlardan nefret ederim. Konusu ne olursa olsun. Kapalı alanlarda, sallana sallana dolaşan insan kalabalığı kadar ürktüğüm, içime fenalıklar bastıran başka bir şey yoktur. Hamam böceklerinin içine düşmüş gibi hissederim kendimi. Üstelik bu Berlin’deki fuar o kadar büyük o kadar büyük ki... Yan yana, alt alta, üst üste on dev salon! Hayır diyemedim ve bir hafta içinde acele bir vize, acele bir uçak bileti aldım. Ama yer bulamadım. Bulduklarım 250 Euro falandı. Son gün, internette Craigs List diye bir site var. Oraya baktım. Biri başka yere taşınmış, evini komple kiralıyor. 25 Euro geceliği. Oh ne ala! Açtım telefonu, konuştuk, anlaştık. Bir İtalyan. Sesi düzgün geliyor. Ev güzel, her şey var dedi. İyi. Bana evin bulunduğu yerin haritasını gönderdi. Birbirimizi kolay tanıyalım diye karşılıklı fotoğraflarımızı yolladık. Şu gün, şu saate köşedeki Hint lokantasında buluşmaya karar verdik.Böyle tereyağından kıl çeker gibi hallettiğim için de pek memnun oldum. Vize alınabildi, bilet alındı, ev kiralandı...Sabah işler kolay gitti. Berlin’e geldim, havaalanından direkt fuar alanına otobüsler kalkıyor, bindim gittim. Fuarda tam bir şaşkına döndüm. O kadar büyük ki nereye gideyim, nereye bakayım bilemeden, bir İspanya bölümüne atıyorum kendimi, şarap içiyorum, bir Türk bölümüne atıyorum, deli gibi çay içiyorum, bir Almanya bölümüne atıyorum... İlk gün tam bir bunalım filmi gibi geçtikten sonra (bir de Türkiye’den gelmiş herkese 25 Euro’ya koca bir daire kiraladığımı anlatıp hava satıp) kendimi tekrar bir servise atıp şehre döndüm. Ona buna sora sora metrolarla Kreuzberg’e ve de söz konusu Hint Lokantasına gelmeyi başardım. Ben bu kadar badire atlatırken, ta Türkiye’den gelebilmişken, ev sahibim olacak eşek sıpası gelmeyi başaramadı! Yazıya başladığımda yedi buçuktu, saat oldu 9:25, hâlâ yok! Daha ilk randevusunda ekilmiş gibi hissediyorum kendimi. Bu “bekleme” psikolojisi ne acayip bir şey yahu! Sanki kız arkadaşıymışım gibi “konuşma” hazırlarken buldum kendimi: “Bak Marco! Bu böyle olmaz...” Ne olmaz ulen?!... Bir daha mı göreceğim sanki adamı! Evi gösterecek, anahtarı verecek, parayı alacak, hadi çav.. “İlk randevuna illa ki biraz geç git” diye şey okumuştum bir yerde. Bu salak saçma “adamı kendinize aşık etmenin on altın yolu” yazılarında birinde. “Geç gidin ki o sırada sizi düşünsün, sinirlensin, meraklansın, umutsuzluğa kapılsın özetle allak bullak olsun.. Kafasında bir idefix haline getirsin sizi. Siz de o darmadağın olmuş bünyeyi hamur gibi yoğurun” Gerçekmiş! İki saattir hıyarı düşünüyorum! Pek olumlu bir yönde değil ama düşünüyorum işte! Kafasına, olmayan yüzüğü atmayı planlıyorum... ***Geldi... Ve gele gele Okan Bayülgen’in Berlin versiyonu geldi iyi mi? Aynı boy, aynı renk, aynı tip... Allah’tan Okan Bayülgen gibi sevimsiz değil. Sorrimiş.. Hep geç kalırmış. Elinde olmayan bir şeymiş.. Sanatçımış, müzisyenmiş.. Onlar hep böyle olurmuş... Bana zorla Hint yemeği yedirdiği yetmiyormuş gibi (zira açtım ve iki saat boyunca yemek yemekten başka yapacak bir şeyim yoktu. Ve lakin berbattı.. Alman damak tadına uyduracaklar diye tatsız tuzsuz bir şey haline getirmişler cânım Hint mutfağını) bir de kendine bir bardak şarap da ısmarlattı iyi mi! Şimdi eve gidiyoruz. Beni nasıl bir sürpriz bekliyor şiddetle merak etmekteyim...
Bundan sonra her Pazar, bu köşede, Türkiye’nin her tarafından küçük güzel birkaç otel tanıtacağım. Bildiğiniz gibi iki yıldır Küçük Oteller Kitabı’nı hazırlamaktayım. Kitabı layıkıyla hazırlamak için her yıl en az 200 otel ziyaret ediyoruz. Kiminde kalıyor, kiminde yemek yiyor, kiminde dinleniyor, kiminde rakı içip memleketi kurtarıyoruz. Küçük Oteller Kitabı önümüzdeki Nisan ayında çıkacak. Ancak burada da daha geniş ve daha kişisel bir üslupla gördüğüm otelleri, restoranları ve daha bin türlü hoşluğu, acayipliği yazmaya devam edeceğim. Zaman zaman rotalar çizeceğim, zaman zaman rastgele yazacağım. Her tür öneriye açığım. Küçük güzel bir otel biliyorsanız, kalmışsanız, sevmişseniz, tecrübelerinizi benimle paylaşırsanız çok memnun olurum. Otelciler, siz de yazın!mutlu@smallhotels.com.trZeytinbağı’nda bahar paketiZeytinbağı, Kaz dağlarında güzel küçük bir köyde, son derece içten bir konukevi. Sahipleri meşhur oyuncumuz Tuncel Kurtiz, eşi Menend, Menend’in kardeşi Erhan Şeker ve eşi Nejla. Mimari kusursuz. Taş ve ahşaptan yapılacak en güzel evler. Odalar da güzel, bahçe de mükemmel. Her köşeden bin bir çiçek fışkırıyor. Geçen sene, bir çılgınlık yapıp bir köşeye Aliağa’dan aldıkları gerçek bir geminin pruvasını yerleştirdiler! Güvertesi bar olarak hizmet veriyor. Ancak otelin esas numarası yemekleri. Erhan Şeker, benim otelci olmadan önce de tanıdığım bir insan. Yemek yapsa da çağırsa dediğimiz bir arkadaşımızdı. Otelci olunca iyice ustalaştı. Umulmadık tatları karıştırıp görülmemiş yemekler icat ediyor. Dağlardan topladığı kimsenin bilmediği otlarla çok güzel mezeler, salatalar yapıyor. Kendi keçisini yetiştirip, kendi peynirini yapıyor. İnsanın bir yediğini bir daha yiyemeyeceği kadar çeşidi bol ve değişken bir mutfak sunuyor. Erhan’ın yemekleri o kadar ilgi çekti ki üç dört yıldır yemek kursları veriyor. Mart ayı için çok güzel bir hafta sonu paketi hazırlamışlar. Hazır bahar yüzünü nazlı nazlı göstermiş, bademler çiçek açmış, anemonlar pembe, mor, kırmızı renkleri ile yol kenarlarını süslemişken, ortalık Ege otu kaynarken... Güzel bir indirim yapmışlar. Hafta sonları iki gece için iki kişilik konaklama 375,00 YTL. Bu fiyata iki sabah kahvaltısı, iki akşam yemeği (Erhan’ın meşhur yemekleri) ve yürüyüşte yapacağınız piknik dahil. İsteyen günlük kişi başı katılım bedeli 30 YTL olan yemek kurslarına da katılıp o günkü mönüyü birlikte hazırlıyor.Zeytinbağı, Çamlıbel köyü, Edremit. 0266 3873761 www.zeytinbagi.comHerkesin hayali: Bir Şen Pansiyon açmakTanıdığım ne kadar insan varsa hepsinin hayali bir gün bir sayfiye yerine yerleşip küçük bir otel işletmek. “Şen Pansiyon hayali” diyorum ben buna. Gelen olsun, giden olsun, yenilsin, içilsin, eh biraz da para kazanılsın, hayat öyle neşe içinde geçsin... Gerçi Şen Pansiyon devri kapandı. Şimdi “Şen Butik Otel” devrine girdik. Hatta daha da abartılısı: “Shenn Boutique Hotel”.. (O “boutique” lafı da hep yanlış yazılır ya o da ayrı bir komedi.) İyi güzel ama Şen Pansiyonlar veya Shen Butik Oteller kazanıyor mu? Şöyle iki sorun var. Bir: Türkiye’de tatil sezonu çok kısa. 45 gün, bilemedin iki ay. Geri kalan aylarda sadece hafta sonu hareket oluyor. İstanbul, Ankara’dan uzak yerlerde o da olmuyor. Bizde yüksek sezon dışında tatil yapma adeti her nedense yok. Çocuksuzlar veya emekliler bile temmuz, ağustos aylarında tatile çıkıyor. 2 aylık bir kazancı 12’ye bölünce çok mantıklı bir rakam çıkmıyor. İki: Bu küçük otelciler rahat durmuyor, kazandıkları paraları durmadan “Şen Pansiyonlarını” güzelleştirmeye harcıyorlar. Bir otelci mizahla karışık aynen şöyle dedi geçenlerde: “On yıldır durmaksızın otele para harcıyorum. 48 yaşındayım. Yaptığım hesaba göre 68 yaşında para kazanmaya başlayacağım.” Şen Pansiyon ne zaman “şen” oluyor? Başka bir gelir kaynağın daha varsa, kendi mülkünse, çok az, (hatta hiç) personel çalıştırıyorsan, kışın ısıtma derdin yoksa. Yoksa yazın kazandığın bütün para kömüre, pirinaya, personale ve kiraya gidiyor. Şen Pansiyon hayali kuranları uyarayım dedim.Küçük otelde sanatAkdeniz’in bu en güzel ucunda yaz kış açık belki de tek yer! Üstelik kış da bitmek üzere. Akdeniz’in en göz yaşartıcı zamanı. Doğa delirmiş durumda.Yer Adrasan sırtları. Kumluca mevkii. Nefis bir manzaraya karşı, orman içinde. Konaklama ağaç evlerde. Ben tırmanamam diyenlere yerde de evler var. Dışları basit, içleri güzel, rahat. Anayasa mahkemesi başkanları bile kalmış. Kamp havasında ama yeterli konfor var. Ortam doğal. Gerilimsiz. Herkes kendi adisyonunu kendi tutuyor. Yemekler en tazesinden, civardan gelen malzemelerden. Az ötede nefis bir yüzme havuzu var. Benim gibi daima üşüyenler için daha havuz ve deniz mevsiminin açılmasına çok var ama biliyorum meraklısı çok. Ev sahipleri İstanbul’u erken terk etmiş sempatik bir çift: Haluk ve Nur. “Hayatımızın en güzel işini yaptık” diyorlar. Nur Hanım taş üzerine çok güzel resimler yapıyor. Çiçek böcek derken işi o kadar ilerletmiş durumda ki şu sıralar bir sergisi bile var! Nerede? Antalya Haşim İşcan Kültür Merkezi’nde. 23 Mart’a kadar gezilebilir. Havasu, Arpabeleni Mevkii. Mavikent. Kumluca / Antalya Tel: 0242 886 72 99 www.havasucamp.com
Dün Radikal’de vardı. Vatikan’ın resmi yayın organı L’Osservatore Romano’da bir yazı çıkmış. Katolik kadın yazar Lucetta Scraffia kadınların özgürleşmesinde ve gelişmesinde çamaşır makinesinin icadının, doğum kontrol hapının bulunmasından ya da kadına çalışma hakkı tanınmasından çok daha önemli olduğunu savunmuş. “Batılıların 20. yüzyılda kadını özgürleştirmek için yaptıkları en önemli şey nedir? Kimileri doğum kontrol hapı, kimileri kürtaj, kimileri de kadının ev dışında çalışma hakkının en önemli şey olduğunu ileri sürüyor. Ama daha cesur davranmaktan çekinmemek lazım: Aslında en önemli icat, çamaşır makinesidir” demiş Lucetta Hanım.Elde çamaşır yıkamak hakikaten sinir bozucu bir şey. Zira yaptım. Bundan 17 yıl önce, daha üniversitede okurken yaz için bir tatil köyünde iş bulmuştum. Yaptığım seksen sekiz tuhaf işten biri: Kuyumculuk! Ayıp mı? Değil. Namusumla, kimseyi kandırmadan, kazıklamadan güzel güzel kolye, yüzük, bilezik satıyordum. Ve lakin koşullar biraz vahşiydi. Bütün personel (üç kişi) bir evde kalıyorduk. Hepimizin bir odası vardı, o bakımdan sorun yok ama evde medeniyet namına bir tek buzdolabı vardı. Üç çekyat ve bir buzdolabından müteşekkil, üstelik kuş uçmaz çamaşırhane geçmez, saçma sapan bir yerde bir ev. İzin haftada sadece bir gündü. O da sırf gündüz. Akşamında gene çalışıyorduk.Benim hem bedenimi hem kafamı dinlendirmek için denize girip güneşlenmem gerekirken ben o bütün günümü çamaşır yıkayarak geçiriyordum. Bir leğene bütün çamaşırları koyup üzerinde tepinerek...Yeminle bütün günümü alıyordu. Deterjanla, beklet, üzerinde tepin, deterjandan arıtmak için defalarca yıka.. Ve en fenası: sık! Akşamına daha da yorulmuş vaziyette tekrar dükkana gidiyordum. ***Evet ama bundan dolayı koskoca feminizm tarihini bir çamaşır makinesinin icadına bağlamak hakkaniyetli midir? Kadın özgürlüğü teknolojinin “beklenmedik” bir “yan etkisi”ymiş gibi... İcat edilmeseydi biz kadınlar dünyanın bir ucundan diğer ucuna vızır vızır uçup türlü nümerolar çeviren erkeklere bön bön bakakacakmışız gibi... “Hazır Çin’e gitmişken bana deterjan getirsene hayatım” diyecekmişiz gibi...O zaman çamaşır makinesine “aile düşmanı” gözüyle de bakabiliriz. Zira çamaşır makinesi sayesinde erkekler kadınlara (veya bu bakış açısında “evlilik bağıyla yaratılmış resmi kölelerine”) daha az ihtiyaç duyuyorlar, o yüzden pırt diye evi terk edebiliyorlar diyebiliriz. Yalan mı? “Karı mı çamaşır makinesi mi” sorusuna “çamaşır makinesi” cevabı verecek bir sürü erkek tanıyorum. Ve hatta çamaşır makinesi yüzünden çocuklar da evi daha erken terk ediyorlar diyebiliriz. Al bir makine, kurtul anne baba dırdırından. (Bir reklam sloganı olarak hayli başarılı olabilirmiş bundan 20 önce)O vakit AKP’nin, seçim rüşveti olarak çamaşır makinesi dağıtması büyük hata. Bütün değerlerine aykırı! Zira ödleri kopuyor Türk tipi birbirine göbekten bağlı ailelerin dağılmasına. Kafalar kırılsın, gözler çıksın ama yine de bir arada olunsun... Çamaşır makinesinden arta kalan zamanında da sanırsın kadınlar kütüphanelere koşuyor! Sanki gidiyorlar harıl harıl Virgina Wolf okuyorlar. Hayır oturup Seda Sayan izliyorlar! Özgür olmak isteyen kadın, bir yaz boyunca leğende çamaşır yıkama bedeline karşılık, harıl harıl çalışan kadındır. Bu kadar basit. O yaz kazandığım parayla gidip bir fotoğraf makinesi almıştım. Öyle bir kaptırmıştım ki fotoğraf çekmeye aha işte şimdi karşınızda bir gazeteci olarak car car ötüyorum. Özgür müyüm? Evet özgürüm. Çamaşır makinemi seviyorum sevmesine ama bu iş gönül işidir. Makine bahane.
Bir arkadaşım geçen günü şunu dedi: “Eskiden pazartesilerden nefret ederdim. Sabah kalkmak zulümdü. Şimdi pazartesi gidebileceğim bir işim olduğu için nasıl mutluyum anlatamam. Sabah makyaj yaparken şarkılar türküler söylüyorum.” Krize bak, ne hale getirdi bizi... Şimdi bu da bir pazartesi yazısı ya, önce pazar pazar ne yazacağım diye homurdanırken arkadaşımın lafı aklıma düştü. “Len düdük hanım!” dedim kendi kendime. Pazartesi yazabileceğin bir yazın var diye homurdanacağına sevin!” Evet seviniyorum gerçekten. Her sabah şükrediyorum... Yeminle...Hafta sonu yoldaydık. Küçük Oteller Kitabı için son otel ziyaretlerini yapıyoruz. Gittiğimiz bir otelde bir çift vardı. İkisi birden aynı gün işten atılmışlar! Kadere bak! Biri 18 yıldır, biri de 15 yıldır aynı firmada çalışıyormuş! İkisinin de firması zora girmiş. Aynı cuma ikisine de yol vermişler. Ne tazminat, ne başka bir şey...Evde oturup camdan aşağı atlamayı planlamak yerine biraz börtü böcek görüp kafa dağıtmak için Sapanca’ya gelmişler. Gördüğüm en tuhaf insan manzarasıydı. İki dakika gülüyorlar, üç dakika ağlıyorlar, beş dakika sabit sabit bir yere bakıyorlar... Sonra gene ağlıyorlar... Sonra gene gülüyorlar. Bünye komple dağılmış... Başka bir yerde de bir işveren gördük. İçi kan ağlayarak 21 kişi çıkarmış. Bir günde! Bir çalışanı “ ağbi sen bana ayda 200 lira ver. Ben gene çalışırım” demiş. “Ölmek istedim o an!” dedi. “İki yüz liraya çalışmaya razı ama benim o kadar bile para verecek durumum yok!” Şimdi bir sürü şerefsiz de bundan istifade edecek. İşsizleri ölü parasına çalıştıracak. Zaten memleket sigortasızlar diyarı, işin iyice suyu çıkacak. Biz de B planları kurup duruyoruz bugünlerde. Şöyle olursa böyle yaparız, böyle olursa şöyle yaparız. Geçen gün, bu gazetelerin içinden çıkan ilan dergilerine bakıyordum. Bauhaus’ta çok komik bir şey keşfettim. Verandalı 15 metrekarelik ahşap evler 6 bin lira! Ve o kadar güzel ki... 6 bin liraya dünyanın en sevimli barakası senin oluyor. Paket içinde alıyorsun, sonra gidip istediğin yere kuruyorsun. “Tamam!” dedim Manita Bey’e “ kurtuluşumuz budur!” Kalan son paramızla gideceğiz Bauhaus’tan bir ahşap ev, daha doğrusu kulübe alacağız, arabanın arkasına atacağız, suyu ve manzarası olan ilk bulduğumuz araziye kuracağız. Birinin tapulu malı mı çıktı, iyi sökeriz evimizi başka yere gideriz. Eninde sonunda sahipsiz bir arazi buluruz elbette. Sonra ver elini tarım, ver elini keçi, ver elini onun bunun bahçesinden meyve toplama... Oh mis gibi bir hayat! Mümkünse sıcak bir coğrafyada olsun ki bu dediklerim, kışın soba moba yakmak zorunda olmayalım. En azından bir ay yakalım sadece. Yeminle rahatladım. İnsanın böyle dandikten de olsa bir B planının olması nekadder iyi bir şeymiş! Hem belli mi olur, emlak kraliçeliğine doğru giden ilk adımı belki de böyle atmış olurum. Memleketimizin yarısı arazilerine böyle sahip oldu biliyorsunuz. Önce yerleşme, sonra illa tapu. Seçim meçim diye diye.. Ben niye yapamayayım.. Allahım o kadar rahatladım ki şu dakka gidip kulübeyi alasım geldi. Ve hatta gidip ardından istifa edesim! He he heeee...Yok devenin nalı tabii. Rahatlamanın da suyunu çıkarmamak lazım. B plan bu kızım A plan değil!
Bizim kekolar, koca penisli eros heykellerini görünce pek bir hoş olurlar. Kıkırdarlar, kızarırlar, nereye bakacaklarını şaşırırlar, son çare deli gibi dalga geçerler. “Lan olm lan. Şeye tapıyorlarmış lan.. Manyak bunlar lan!” Ha sen çok geliştin de, “şeyine” tapmaktan vazgeçtin de, kalkmış eski insanlarla dalga geçiyorsun!Sinirlendiğin zaman duyalım bakalım küfürlerini... Nereye ne yaptığını duyalım önce. Kimi anında neyinle cezalandırıyorsan görelim önce bir. En vazgeçemeyeceğin organ nedir sorusuna cevap ver önce. Sonra karar verelim gerçekten “neye” taptığını.Dünya erkeklerinin yarısının gizli gizli kendi şeyine taptığını iddia ediyorum. En çok müridi olan şey: Penis. Dinler boşuna bu kadar keskin değil. Ancak hadım bir erkek samimi bir inanan olabilir. Eh kesemeyeceğine göre, günahla, ayıpla korkutup mümkün olduğunca küçülteceksin. Yoksa çok ciddi bir rakip yani. ***Topa yine sert girdim, farkındayım. Ama ortalık gene leş gibi testosteron kokmaya başladı farkındaysanız. Bir “erkekliktir” gidiyor. Erkekliğin erdem, erkekliğin sempati, karizma, falan filan olduğunu söyleniyor. Sıkıştığı anda sevgilisini terk ediveren \endash ki o neredeyse bütün kariyerini yakmak uğruna kendisinin dibinden ayrılmamıştı- uyuşturucu soruşturmasında “aman ismimi verme” diye korku tünellerine giren Hüsnü Dönekzurna erkekliğine laf edilmesine çok bozulmuş. “Ben klarnet çalarım, klarnet de erkek enstrümandır” diye demelenmiş. Şakaysa komik değil, gerçekse çok komik. Klarnet niye “erkek” enstrüman olsun? İnce uzun diye mi? Her ince uzun şey erkek midir? Solucan da mı bu kategoridedir? Hadi öyle olsun diyelim niye “erkek” oluyor? Ve daha önemlisi: Erkek olunca ne oluyor? Ben sana erkek olamazsın demedim, adam olamazsın dedim diye haykırmak istiyorum. Hüsnügillere. Hepinize. Bütün plastik delikanlılara. Erkek eşittir nedir ben anlamış da değilim.Delikanlılığın kitabını yazmaktan söz ediliyordu bir ara. Öyle bir zırva vardı veya. “Delikanlığın kitabını yazacak adam” vs vs gibi.Nedir iddia edilen delikanlılık, erkeklik açık ve net bir şekilde soruyorum. Zira “ben erkekim uleyn” diye ortalıkta dolaşanların hepsine bakıyorum, ne kadar kaypaklık, kalleşlik, sözünden dönme, boş alıp boş tutma, ahlaksızlık, hırsızlık, arsızlık, pişkinlik, yüzsüzlük, yalancılık, dilencilik, haraç, dolandırıcılık, ailesini terk varsa hepsi bunlarda. Hesapça “erkeklik” denilen ama bu hıyarların yapmak isteyip de becermedikleri ne kadar insani, yüksek şey varsa onları da ne tuhaftır ki erkeklikleriyle böbürlenmeyen adamlar yapıyor. Eli şeyinde aile babası, fakir dostu, kötü gün arkadaşı gördün mü hiç? Göremezsin. Güya “delikanlı” olmayan, hasta çocuğunun başında sabaha kadar nöbet tutar, güya “ delikanlı” olan ötekiyse evden çoktan tüymüş, kahve köşelerinde delikanlılık, errrkeklik nümeroları yapar. “Ben çocuuuma laf söyletmem.. Keserim ulan..” Git şeyini kes hıyar! Freud, “kadınlarda penis kıskançlığı” olduğun öne sürmüştü. Çürütüldü falan ama Türkiye’de olup kıskanmamak hakikaten mümkün değil. Su, deri, kan ve bir takım başka dokulardan oluşan bir organdan nasıl BU KADAR güç alınır bir kadın olarak anlaması güç. Malum şahıs da “ben erkek adamım, erkek adam böyle konuşur” demiş. Küçükçük turşucuk içi dolu fıçıcık. Ne kadar çok şey sığıyor içine.. Vay babam vay. Bütün suçu at üzerine, rahatla. Aynı zamanda bütün gücünü ve meşruiyetini de ondan al, rahatla. Ben değil o yaptı de, rahatla... Hakikaten güzel iş...Taksim’in ortasına cami yerine dev bir penis heykeli öneriyorum arkadaşlar. Madem memleketin yarısını ona tapıyor. Bari dürüst olalım.
Tam dediğim gibi oldu! Pişkin Süt Sanayi A.Ş. İbrahim Tatlıses, yediği haltın bir kez olsun sorumluluğunu taşımak yerine, birrrrrrrr kez olsun “bu sefer baltayı taşa vurduk, susayım en iyisi” demek yerine...Ahmet Hakan’ı, beni ve Rahşan Gülşan’ı mahkemeye verdi. 20’şer bin lira MANEVİ tazminat talebiyle. Hakaret ettik, küçük düşürdük diye. Herhalde. Şaşırdık mı? En azından ben şaşırmadım. Tam da böyle olacağını, bizim kendi kendimize afırıp köpüreceğimizi, İbrahim Ekşises’in zerre utanmayacağını yazmıştım. Neden bu kadar sinirlendiğimiz bile anlamayacak demiştim, anlamamış hakikaten. Ben açıkçası topuğuma güzel bir kurşun bekliyordum. Veya gece yarısı sokakta pis bir saldırıya uğramayı. Şöyle ortaya karışık, cinsel tacizli ittirmeli kaktırmalı falan. Yapanlar da güya İ.T.’in fanatikleri olacaktı her zamanki gibi. Pişkin Süt bey de “Vallahi haberim yoktur. Onlar kendi kendilerine yapmışlar. Beni çok seviyorlarsa ben ne yapayım yani.. Sokaklarda gezip Mutlu Hanım’ı hayranlarımdan mı koruyayım?!” deyip sıyıracaktı. Ne kadar mutlu olduğunu gizlemeye bile gerek duymaya duymaya.. Fırça bıyıkları altından sırıta sırıta... Ve hatta üstünden... Zira hep yaptığı bu. Kendi 20 yıllık karısına -ve hatta karılarına- bunu yapabilmiş adam bana mı acıyacak? Bir kurşun, bir tecavüz... Mis!... Kendin pişir, kendi adaletini kendin bul. ***Şaşırtıcı olan beni ve saz arkadaşlarımı mahkemeye vermiş olmasıdır! Oxford hâlâ uğramadı köyüne ama “medeniyet” ucundan da olsa uğramış demek ki. Adalet denilen şeyin mahkemeler aracılığıyla da yapılabileceğini bir şekilde öğrenmiş. E bravo o zaman ama tabii unutmamak lazım! Kendilerini halihazırda yargılanmakta. Neden dolayı? Çek senet işleri yapan SAUNA ÇETESİ üyesi olmaktan! Yani ŞİKE yapmak ve HARAÇ almaktan. İki yıldır bir arpa boyu yol almadı dava, onu da biliyoruz ama yargılanırken, hele de mafyacılık yapmaktan yargılanırken, e bittabi biraz dikkatli olmak gerekiyor. Öyle sana laf edene eskisi yapmak yemiyor tabii yargı sürecinde he mi İbrahim Çokdikkatlises! Sauna Çetesi’nden yargılanmak hiçbir işe yaramadıysa demek bu işe yaramış. Kim derdi İ.T. bir gün hukuka sığınacak, bir gün Türk adaletine güvenecek! Vay canına sayın seyirciler! “Sana yargılanmalar çok yakışıyor” diye bir şarkı güfteleyesim geldi. Bu arada hazır bizim için suç duyurusunda bulunurken aynı davadan beraber yargıladığı çetenin elebaşısı kendisini ikide bir tehdit ediyor, para istiyor diye de şikayetçi olmuş! Ah canım benim! Urfa’da küçük bir ordu ile dolaşan ve bir esnafın çatır çatır vurulmasına neden olan the zavallı İbrahim, şimdi hem mahkemelere, hem de Emniyet’e sığınıyor! Kurumlara güvenin bu kadarı göz yaşartıcı! Örnek vatandaş olmayan doğru dimdirek! ***Dava dilekçesinde sayın avukatı Hayati Şahin şunu da eklesin: “Bu şahıslar müvekkilime hakaret etmekle kalmadılar, müvekkilimin ATV’deki programının iptaline de sebep olup müvekkilimin ekmek parasıyla oynadılar. Müvekkilim şimdi işsiz bir genç. Kim bakacak ailesine ve “hayranlarına” ? Müvekkilimin zararı bu bakımdan da tazmin edilsin.” Ve bu cümle okunurken karnımızı tuta tuta gülelim mahkemede. ***Bu yazı da dosyaya eklensin lütfen...
Bir yorgan sorunum var. Delirmek üzereyim! Yıllardır kullandığım bir pamuk yorgan vardı. Bin yıl evvel yaptırılmış anneannemin hiç kullanmadan kızına, onun da hiç kullanmadan kendi kızına devrettiği, üzeri pembe saten ile kaplı şahane bir pamuk yorgan. Tam istediğim gibi. Üşütmüyor, terletmiyor. En çılgın yaz günleri hariç sürekli üzerimde. Eskidiği için de iyice incelmiş durumda. Böyle kuş gibi bir şey. Ve lakin anlaşılmaz nedenlerle 1 buçuk kişilik.1 altmışa 1 yetmiş gibi komik bir ölçüsü var. Tek kişi için fazla, iki kişi için az. İlk kocayı boşadıktan sonra uzun süre tek yattığım için derdim değildi ama son üç yıldır bildiğiniz gibi iki kişiyim. Bu şu demek oluyor: Ya üşümeden ve terlemeden nefis bir uyku veya açıkta kalmış, buz kesmiş ve bittabi hiçbir şekilde dinlenmeden geçmiş bir gece. Eski çiftler ne yaparmış anlaşılır gibi değil. (Sen hiç mi kıpırdamazdın dede!)Üç yıldır yorgan peşindeyim. Önce en “Avrupai” çözüme gittim. Oldum olası o pofidik kaz tüyü yorganlara bayılırdım. Şu Almanların pek övündükleri, onsuz olamadıkları şey. Alman övünüyorsa, bir bildiği vardır dedim. Tam o sırada da bir arkadaşım “ben kullanamıyorum al senin olsun” dedi ve yorganını verdi. Ay çok güzel. Böyle trend trend. Fakat sabahı bir felaketti. Sırılsıklamdık. Yorgan değil sauna! Korkunç bir şey! Bir ay zor dayandık.Sonra gittim elyaf bir yorgan aldım. Bu sefer de tuhaf bir elektriklenme sorunu yaşadım. Çok acayip çok saçma bir şey ama öyle. Ne zaman elyafın altında yatsam, paratoner gibi bir şeye dönüşüyorum. Çıtır çıtır durmadan elektrik çarpıyor. Sonra dediler ki kızım sen bir Türksün. Manyak manyak işler yapma. Tenin bildiğimiz malzemelere alışık. Git mis gibi yün yorgan yaptır. Doğalından şaşma. Tabi ya! Deli miyim ben! Petrolden yorgan mı olurmuş?Üstelik de bir köşesinde hâlâ bir yorgancısı olan süper bir mahallede oturuyorum. Gittim “dayı” dedim, “ikiye iki bir yün yorgan yap anasını satayım! Şöyle içinde istediğimiz gibi dönelim duralım”. “Tamam” dedi. Pazarlık yaptık, anlaştık. İki gün sonra geldi yorgan eve.Amanin! Külçe gibi! Resmen altında eziliyoruz! Bir sağa dön, bir sola dön, tamam! Nefes nefesesin! Ez kaza ayak ucundan biraz aşağıya mı inmiş, sanki kamyon çekiyoruz! Olacak gibi değil. İki hafta sonra, rüyamda lastiklerin altında kaldığımı da gördükten sonra gittim geri verdim. “Dayı” dedim “şunu biz pambuk yapalım. Kabus görmekten bir hal oldum”.İyi dedi. Pamuk yaptı. Ve sonuç yine aynı. Şakur şukur terliyoruz! Len pamuğa döndük işte! Ne iş? “Ee” dedi yorgancı... “Bünyeyi darmadağın etmişsiniz! Kaz tüylerini, elyafları sokmayacaktın araya. Bozmuşunuz kendini...” Hadeee... Yeni malzemeye alışalım derken eski malzemeyle arayı bozmuşuz iyi mi! İyi değil tabii. Durum rezalet. Ne yapacağım en ufak bir fikrim yok.