Yoğun Bakım! Ne bakım, ne yoğun!...

18 Şubat 2009

Gazanfer Özcan’ın ölümü kadar, bizi üzen bir başka ölüm daha oldu dün. Ünlü ressam, şair ve yazar sanatçımız Bedri Rahmi Eyüboğlu ile ressam Eren Eyüboğlu’nun oğlu Mehmet Hamdi Eyüboğlu’nu da kaybettik.Mehmet Bey’i, on yıl kadar önce bir röportaj nedeniyle tanımıştım. Annesi ile babasının mektuplarını kitaplaştırmıştı. “Bedri Rahmi Eyüboğlu-Eren Eyüboğlu Aşk Mektupları I-II-III” Okuduğum en dokunaklı aşk mektuplarıydı. Ama aşk mektubundan öte, bir dönemin sivil tarihi idi. Mehmet Bey, derlemiş toparlamış, çevirmiş ve yayınlamıştı.Bir saatliğine gitmiştim. Kitabı okuyup gelen TEK röportajcı olduğum için çok mutlu olmuş (evet biz gazetecilerin böyle de bir alışkanlığı vardır. Okumadan “kitap röportajı” yaparız!) sohbetimiz beş saat sürmüştü. Beni sonra “yazma” atölyesine çağırmıştı. Yazma nedir çoktan unutmuş bir kuşağın temsilcisi olarak çok hoşuma gitmişti. Annesinin ve babasının tahta kalıplarını bulup, yazmacılığı yeniden hayata geçirmişti. Bütün gün, kalıplarla kumaşların üzerine desenler basmıştık! Bir yerlerde hâlâ saklarım.Çok değişik bir hayat sevinci yayıyordu. “Ne boş ver, ne de dertlen” türünden bir sevinçti. Kalamış’ta, babasıyla annesinden kalma evinde yaşıyordu. Babasının “Erimek” şiirine gönderme yapıp “İşte ben de böyle, damar damar, nefes nefes eriyorum yazmalarımda” demişti. “Benim yazmamı eline alan Bedri Rahmi‘nin yüreğini tutuyordur elinde. Eren Hanım ağacının dalındadır. Onları yaşatmaktı dileğim. Kalıplarımı göz yaşlarımla oyuyorum. İçlerine de canımı katıyorum” demişti. Hemen arka tarafa dikilen 20 katlı apartmandan şikayet etmişti. “Sabah güneşimi kesti. Artık hıyar yetiştiremiyorum” demişti. Salatalık sabah güneşi severmiş meğer, ondan öğrenmiştim. Ölmeden önce uzun süre hastanede yattı. Bir mektup yazdı. Yayınlanmasını vasiyet etti. Vasiyet borcu olarak köşeme bir bölümünü koyuyorum. Allah rahmet eylesin...***“Çok sevdiğim Türk halkına, belki de bu son seslenişimdir. 2008 Aralık sonunda evimde rahatsızlandım. Ailem hastaneye kaldırılmama karar verdi. Beni, Kartal Koşuyolu Devlet Hastanesi’ne kaldırdılar. Orada iki günü bir odada geçirdikten sonra, rahatsızlığım yeniden baş gösterince, bu sefer yoğun bakım ünitesine yolladılar. Orada anlatılamayacak bir zaman süresi geçirdim. Yuvarlak hesap on gün kadar bir süre ama asla unutamayacağım bir on gün. Çok koydu bana!Adı üstünde yoğun bakım ünitesi! Allah’ım ne bakım.. ne yoğun.. Arkadaşlar burada sorunlar var. Benden söylemesi, sizden de çözmesi.Bir numaralı sorun: Hastalara verilen gıdanın içinde gelen sandviçlerin getirilen yoğurtla karıştırılıp, kaşık kaşık ağzıma verilmesi lazım. Bu geçen zaman içinde sadece bir erkek hastabakıcı bunu yerine getirdi. Allah kendisinden razı olsun.Gelen 24 sandviç ve yoğurttan ikisini bana yedirdiler. Ayıp değil mi? Problem iki: Hastaneye geldiğimde karım ve oğlum bana yeni bir yatak önerdiler. Ben yoğun bakıma bu yatakla gittim. Yattığım bir hafta içerisinde, bir baygınlık anında beni karga tulumba yapmışlar. Uçtu uçtu kuş uçtu diyerek altımdan yatağı almışlar...Problem üç: Koğuşumda iki yatak ötede yatan hanımefendi kalbine pil taktırmış Almaya’da. O piller bizim koğuşta birden canlandılar.. Şakur şukur atmaya başladılar.. Her çarpışta hasta yerinden sıçrıyor ve “Yeter ölmek istiyorum” diye bağırıyordu. Bu üç gün sürdü. Yazık değil mi? Hem hastaya hem de buraya şifa bulmak için gelen bana..Problem dört: Geceleri koğuşumuzda bizlerle meşgul olması gerekenler sakin ve konforlu bir şekilde kikirdeştiler. Hatta saçları güzel örülmüş, güzel gözlü bayan nadide kuş sesleri çıkararak gecelerimize renk kattı. Olur mu bu? Bizim halimizle dalga geçiyor gibiydiler..Problem beş: On gün zarfında hiç beni hareket ettirmeyi düşünmeyen aslan personel yüzünden sırtımda yaralar oluştu. Eve gelince bir de bunları tamire başladık. İşten anlayan biri, “Orada seni her gün kıpırdatsalardı bunlar olmazdı” dedi.Halkım, işte size çektiğim sıkıntılardan naçiz bir demet. Allah aşkına bu işler böyle mi olmalıydı?Mehmet Hamdi Eyüboğlu, 08. 01. 2009”

Devamını Oku

Toyota Pirius: Halkımızın deyimiyle “hirbit” araba

16 Şubat 2009

Dört gündür çok acayip bir araba kullanıyorum. Toyota Prius. Hibrit otomobil dediklerinden. Yani hem benzin motorlu hem de elektrik motorlu. Henüz satışta değil. Test sürüşü yapsınlar diye köşecilere ve tanınmış simalara veriyorlar üç beş günlüğüne. Ben de “yavru köşeci” olarak dahil oldum mevzua. İtiraf edeyim acayip heyecanlandık! (Ben ve Manita Bey) Hayatında ilk defa otomobile binmiş insanlar gibi olduk. Şimdi önce “hibrit” meselesi nedir onu açıklayalım: Hibrit, melez demek. Bir nevi katır yani. Bu araçlarda iki ayrı motor var. Biri bildiğiniz, bütün araçlarda olan içten yanmalı, yani benzinli veya mazotlu motor, öteki de elektrikle çalışan elektrik motoru. Biri gücünü benzinden veya mazottan alıyor öbürü pilden. Bildiğiniz gibi petrol bitmek üzere. Üstelik artık acayip de pahalı. Fakat daha önemlisi feci bir şekilde kirletiyor ortalığı. Fakat elektrik motoru da tek başına bir aracı uzun süre götürmeye yeteli değil. En fazla 150 kilometre gidiyor. Daha fazlası için bütün aracı pil yapmak gerekiyor, e bu sefer de ek yük biniyor araca. Ne yapmışlar? İkisini aynı araca koymuşlar. Ne yapıyor peki bu motorlar? Duruma göre devreye giriyor. Yerinde duruyorsun, araba çalışıyor ama hareket etmiyor musun? Mesela sıkışık bir trafikte. O zaman elektrik motoru devrede. Düz yoldasın kalkıyorsun, yine elektrik motoru devrede. Ne zaman hızlanıyorsun veya yokuş yukarı çıkmaya başlıyorsun o zaman benzin motoru devreye giriyor. Araç düz yolda ilerlerken elektrik motoru benzinli motora eşlik ediyor, hem kendini şarj ediyor hem de tekerleklere aktardığı güçle benzin tüketimini düşürüyor. Peki elektrik pilleri nasıl doluyor? Araba kendi kendine şarj ediyor. Hareket ederken, fren yaparken, hiç durmadan kendini şarj ediyor. Bu iki motor mükemmel bir uyumla çalışıyorlar. Toyota Prius’un kokpitinde bir ekran var, o an hangi motor devrede, ne zaman pil şarj oluyor saniye saniye görebiliyorsun. Yani? 100 kilometrede, ortalama 4.3 litre yakıt tüketiyor, bu da bir depo ile (40 litre) şehir içinde 1000 kilometreden fazla yol demek. Kullandığınız benzinli araçların neredeyse iki katı! Muhteşem bir şey değil mi bu?Benim derdim şu: İstanbul gibi büyük şehirlerde araçların çoğu olduğu yerde durarak yakıt harcıyor. Ve sürücülerimizin kontağı kapatmak gibi bir alışkanlıkları da yok bildiğiniz gibi. Araba durur, motor gar gar gar çalışmaya devam eder. Harcadığın benzine hadi üzülmüyorsun (niye bilinmez..) ya yarattığın hava kirliliği?Aracın Amerika’daki satış fiyatı 22 bin dolar. Türkiye’de ne olacak henüz belli değil. Başbakanımız “çevrecinin daniskası benim” diye gürlemeyi biliyor ama hükümetimizin çevreciliğin ç’sinin alt noktasıyla bile ilgisi yok. Türkiye’de hibrit otomobillere Avrupa’da olduğu gibi vergi indirimi yok ve belli ki olacağı da yok. (Avrupa’da yüzde 50’e yakın vergi indimi var, İngiltere’de park parası alınmıyor, Hollanda’da 6 bin euro indirim yapılıyor) Bu yüzden Türkiye’de 2006’da satışa çıkan Honda Civic hibrit otomobillerden sadece 250 adet satıldı. Olacak şey değil. Bu Prius’un başka özelliği de kendi kendini park etmesi. Gerçi sadece düz yolda yapıyor ama olsun. Takıyorsun geri vitese “baba şurada iki yer var, hangisi olsun?” diye soruyor, “sağdaki” diyorsun, sen hafif hafif gaza basarken, o kendi kendine direksiyonu çevirip park ediyor. Geri vitese aldığın zaman kamera da devreye giriyor ve önündeki ekrandan arkada ne var ne yok görüyorsun. Benim gibi minik direklere sürekli geçirenler için (zira dikiz aynasından görülmüyorlar) hakikaten muhteş bir çözüm. Anahtarsız çalıştığını, yanına yaklaşır yaklaşmaz elindeki açma kapama aygıtını tanıyıp, kapıları kendi kendine açtığını da söylesem...Evet güzel araba... Bir de vergi indirimi olsa da aldığına değse de, şu dünyanın içine etmeyi bir nebze azaltabilsek... Başşşbakanım size söylüyorum!! Teşvik, teşvik!

Devamını Oku

Eş güdüm mü ve öküz güdüm mü alırsınız?

15 Şubat 2009

Belediye Başkanı seçimleri öncesinde şöyle ağır bir “mahalle yazısı” yazmak istiyorum. Baştan alayım.Beşiktaş’ın boğaz köyleri, yaklaşık beş yıldır korkunç bir kaldırım inşaat terörü altında.Önce sahil yolunda başlandı. Taaa Sarıyer’den Ortaköy’e kadar dev bir sahil yürüme yolu projesi yürürlüğe girdi.İşin özüne itiraz edilecek bir şey yok. Sahil yolu, yayalar için bir azaptı. Delik deşik, çirkin ve pisti. Sahil yolunun yapımı beş yıl sürdü. Bebek’teki sahil yolu kazıklar falan çakılarak genişletildi, bütün sahil bir örnek adam gibi granit taşlarla kaplandı, çok güzel banklar konuldu, çöp tenekeleri yerleştirildi... Kuru çeşme tarafında eksik bir yer var ama ortaya güzel, sağlam bir sahil yaya yolu çıktı. Balıkçılar, döküp saçtıkları pislikleriyle 2 gün içinde canını çıkardılar, leşe çevirdiler ayrı. Kırık yok, dökük yok. Sonra içerilere sıra geldi. Beşiktaş, Ortaköy, Emirgan mahallelerinin iç sokakları sırayla çok güzel bir şekilde kesme taşlarla kaplandı. Küp şeklindeki kesme taşlarla üstelik. Dahası, son derece medeni bir şekilde yaya yoluyla araba yolunu aynı seviyede tuttular ama arabalar park edip yayaların geçişini engellemesin diye de güzel demir direkler diktiler. Beş yılın sonunda sıra Arnavutköy’e geldi. Birinci hayal kırıklığı: Hayır bizim sokaklar o küp şeklindeki kesme taşlardan yapılmayacaktı. Ya ne? Sıkıştırma taşlardan. Neden? Kimse bilmiyor. Ortaköy, Beşiktaş’takiler kadar güzel değil ama lanet olsun, zaten 5 yıldır bekliyoruz, mevcut yaya kaldırımları da o kadar, ama O KADAR kötü ki, itiraz etmeyelim, bir an önce yapsınlar dedik, sesimizi çıkartmadık. Zaten çıkartsan kimin totosunda. Bütün bir yaz kir toz içinde kaldık. Ama öyle böyle değil. Cam açılmaz haldeydi. Fakat yapacak bir şey yok. Böyle yapılmak zorunda. Asfalt kazınacak, zemin düzeltilecek, sonra taşlar döşenecek. Peki. Mahallemiz sokak sokak yapılması tam altı ay sürdü. Ağustos’ta başladılar, hâlâ bitmedi. Seçimler yaklaştığı için işi hızlandırdılar, bu sefer de uyduruk olmaya başladı. Taşlar yerinde oynuyor, basınca su sıçrıyor vs. Fakat eskisine göre çok daha iyi olduğu için buna da itiraz etmiyorum. Ve lakin geçen gün bütün sabrım tükendi, sokak ortasında bağıra çağıra küfür etmeye başladım. TAŞLARIN YARISI KIRILMIŞ, YARISI DA YERİNDEN ÇIKMIŞ DURUMDA!Neden? Çünkü az evvel sözünü ettiğim yaya yoluyla araba yolunu ayıran direkleri dikmediler. Unuttular, ellerinde kalmadı veya ne haltsa...Ve NE oldu? Yaya yollarının üzeri komple araba oldu. Utanmaz, arlanmaz otopark mafyası ve aynı derecede utanmaz arlanmaz bencil, düşüncesiz, hayvan halkım (evet dedim! Üstelik yine derim!) yaya yolu üzerinde arabalarını park etti. BİR: Yaya yürüyemez hale geldi. Yolun ortasından arabaların altında kala kala ilerlemek durumundayız. Geçen gün yemin ediyorum bir cipin altında kalıyordum.İKİ: Yaya yolu için döşedikleri taşlar, araba yolu için döşedikleri taşlardan zayıf olduğu için paramparça oldu. Arabalar park etmiyor olsa da yaya yolundan yürümek yine namümkün.***Bu halk, zarafetten hoşlanmıyor. Diğer insanlar evrim teorisine göre maymundan gelmiş olabilirler ama illa bir hayvandan geldiysek biz kesin öküzden geldik. EY belediye, ey İsmail Ünal! Direğini dikmeden bu halka yaya yolu emanet edilir mi hiç! Önce gider yaya yoluna park eder, bütün taşları kırar, sonra yol ortasında yürümek zorunda kalan yayanın üzerine bir güzel arabasını sürer ve hatta ezer. Türk usulü şehir yaşamı işte budur!Bir taş yüzünden mi bu kadar öfke? Evet bir taş yüzünden. Lanet olasıca beceriksizliğimiz yüzünden. Gavurun koordinasyon, bizim eş güdüm dediğimiz şeyin yokluğu yüzünden. Direk dikmediğin, 25 santimlik kaldırım yapmadığın sürece bu halkın her tür boşluğu otopark için istismar etmesi yüzünden. Her sokağa çıktığımda sinir olmam yüzünden. Kendi mahallemde güvenle yürüyemez olmam yüzünden. Gerzoluk diyarlarından sevgi ve selamlarımla...

Devamını Oku

Altın Bamya veya Memleketimden kadın manzaraları

12 Şubat 2009

Bizim kızlar (Hülya Uğur Tanrıöver, Esin Küçüktepepınar, Alin Taşçıyan, Ceyda Aşar) önümüzdeki haftalarda matrak bir film ödülü dağıtacaklar. “1. Altın Bamya 2008 Cinsiyetçilik Ödülleri.” Türkiye sinemasında, erkek egemen bakışın ağırlığına, kadınlara dair alanların daraltılmasına, kadınlara dair oluşan yanlış mitlerin, algıların, cinsiyetçi bakışın yeniden üretilip temsil edilmesine ve bu ayrımcılığın kanıksanır kılınmasına bir eleştiri, bir karşı duruş, bir söz söyleme isteğiyle ortaya çıkmış bir oluşum. Aday filmler: Issız Adam, Recep İvedik, Aşk Tutulması, Üç Maymun. Beni de jüri üyesi olmam için davet etmişler. Yazık ki dahil olamayacağım, zira ikisi hariç filmleri izlemedim. (Meraklısı www.altinbamya.org’dan detayları öğrenebilir, oy verebilir.) Altın “bamya” ismi de sıkı manidar olmuş. Heh... Düşünüp düşünüp gülüyorum. Bu da bir nevi kadın intikamı olmalı. Kızlar arasında “bamya”nın neye tekabül ettiğini bilmiyorum söylememe gerek var mı? Fakat açıkçası Fox TV’deki “Mehmet Ali Erbil’le 50 Sarışın” yarışmasını izledikten sonra nerede durmam gerektiği konusunda tümüyle kararsız kalmış durumdayım. Kadınlardan yana olmam gerektiğine dair tüm inancım sarsılma noktasında. Ya ben bir kadın değilim ya da yarışmaya katılan kızlar yarışma öncesinde lobotomi falan geçirmiş. Veya... Bilmiyorum. Yarışmanın formatına bir itirazım yok. Her şey var. Bacak var, meme var, sarı boyalı saç var, yakışıklı bir erkek var, ünlü bir komedyen var, para var, ışık var, müzik var, kıvıran kaçalar, hop hop zıplayan göbekler... Her erkeğin rüyası gibi bir şey. Ölmeden cennete gitmek budur herhalde... Da bu kadar salakla dolu olmak zorunda mı cennet bilemiyorum. Hesapça bir bilgi yarışması. Bir erkek yarışmacı, 50 kıza karşı yarışıyor. Erkek yarışmacıya ve kızlara aynı sorular soruluyor. Erkek bilemezse o turdaki kızların hepsi öbür tura geçiyor, kızlar bilemezse yarışmayı terk ediyor, bilenler devam ediyor. Şimdiye kadar çıkan erkeklerin hepsi soruların cevaplarını bildi. Kızlar cephesi ise bir felaket. Kızların bilgi seviyesinin düşüklüğünü şöyle bir örnekle açıklayayım: Yarışmada “one minute” ne manaya gelir diye sordular. Hani şu benim meşhur “van minüts”üm! Başşşşşbakanımızın, ortalığı salladığı Davos zirvesinde, tam sekiz kere ettiği “müdahale” cümlesi. Veya tek kelime İngilizce bilmeyen bir sekreterin veya santral memurunun BİLE bildiği, mersi, tenk yu, bay bay ayarındaki kelime ikilisi. (Bu arada “niyçün sahip çıkmıyoruz ‘van minüts’e, tişört basalım, kupa yapalım, bir yemeğimizin adı bu olsun dediydim ya... Ankaralı simitçiler sahip çıkmış. Simitlerini “van minüt” “van minüt” diye satıyorlarmış. Yeşeee!...)Hayır bilemediler. Van minütün manasını bilemediler. Biri ‘bir cümle’ demektir dedi biri başka bir şey. Elmasın yapı taşı nedir sorusuna verdikleri cevapları siz düşünün artık.. Geri zekalılık o kadar diz boyu ki “Atatürk kaç yıl cumhurbaşkanlığı yapmıştır” sorusunu bile 1938 eksi 1923 yaparak bulmayı beceremediler. Yahu Türk anaokul, Türk ilkokul, Türk ortaokul ve Türk liselerinde 29 Ekim 1923 ve 10 Kasım 1938 dışında NE ama NE öğretiliyor ki hani bunu da bileme! 40 yıl diyenler, 50 yıl diyenler... İki kadıncağız var, biri pazarcı, biri marketçi çok şükür onlar da olmazsa “kadın dediğin insan şeklinde, beyni olmayan bir yaratıktır” dersin yani. Rahat rahat... ***Nedir bunun sorumlusu merak ediyorum. Saç boyası mı? Hidrojen peroksit mi? Fön çektirmek mi? Silikon mu bunları gerzo yapıyor? Ben saç rengini açan hidrojen peroksit veya amonyaktan şüpheleniyorum. Hidrojen peroksit için tehlikesiz falan diyorlar ama emin değilim. O masumsa bile amonyak kesin değildir. Veya cidden bilmediğimiz bir başka şey var. Kimse anasından bu kadar aptal doğamaz. Biri araştırmalı. Saç açıcı maddelerde moronlaştırma efekti mi var? Bu yüzden mi saç ne kadar platinse o kadar salak olunuyor?Bilelim ve kızlarımızı kurtaralım yani. Yoksa Altın Bamya’lar bize verilecek!

Devamını Oku

Sevgililer gününde zihni sinir bir hediye olayı

11 Şubat 2009

Sevgililer günü şöyle biraz zengin işi olsun, bir daha asla beni unutmasın diyorsanız...Nefis bir önerim var.Sinema kapatmak! Evet aynen öyle. Eskiden kekolar gazino kapatırmış şimdi medenileştik daha güzelini yapabiliyoruz. Sinema kapatabiliyoruz!Komple bütün sinema sizin oluyor! O uzun hıyar, niye önümüze oturdu, başka yer mi yoktu “ay aşkım ama ben göremiyorum”, “ama sevgilim yanımdaki çok gülüyor”, “ya ama sen de amma şikayetçisin” o, bu yok!Huzur içinde, tamamen baş başa. Koltuklar da bildiğiniz koltuklardan değil. Ev düzeni. Çıkar pabuçlarını uzat ayaklarını. Önünde sehpan da var. Yetmiyor: Yanında da şampanya ve çilek DE var. Evet aynen öyle: O yee! Bu da yetmiyor üşüyen nazlı “aşkım”lar için battaniye servisi de var. Keyif pastırmaları için kafa altına yastık da. Böyle acayip bir şey. Nerede oluyor bütün bunlar?Anadolu Yakası Kozyatağı’ndaki Wings Cinecity-Trio Sineması’nda. (Trio evlerinin altında. TEM’den gelirken Küçükbakkal köy çıkışından çıkıyorsunuz, hemen sağda. Otoparkı var)Biz dün denedik. Sevgililer gününde ben Volkan Işık’la Körfez Pisti’nde “rally” eğitiminde olacağım için (evet bu da aynen bir “o yeee” olayı. Detayları gelecek hafta Pazar ekinde okuyacaksınız) bir nevi pre-sevgililer günü kutlaması yaptık. Acayip zevkli bir şey! Evdeymişiz gibi bırbırbır konuşa konuşa, şampanyalarımızı içe içe, birbirimize çilek yedire yedire “Benjamin Button”u izledik.Üstelik filmini de kendin seçiyorsun. İster vizyondakilerden ister son iki yıl içinde vizyona girmiş başka filmlerden... Şöyle söyleyeyim: Benimki çok etkilendi. Felaket hoşuna gitti. Sana bir “süprüzüm” var deyip durmuştum hakikaten “süprüz” oldu. ***Fakat hadiseyi sadece sevgililer günü hadisesi olarak görmemek lazım. Tamamen hizmetinize amade bir salonla başka bir sürü şey de yapılabilir. Zira sinemanın içinde, yani salonda bar da var. Acayip güzel bir doğum günü partisi yapılabilir mesela. Film yerine kendi çektiğiniz videolardan veya fotoğraflardan bir kolaj yapıp şahane bir evlilik yıldönümü şovu da yapabilirsiniz. Ben uğraşamam derseniz sinema sizin için bunu da yapıyor. Verin fotoları, dizsinler arka arkaya, güzel de bir müzik dayasınlar altına...Geçenlerde bir arkadaşım soruyordu mesela. Anne babasının 60. evlilik yıldönümü varmış, şöyle güzel bir sürpriz hazırlamak istiyordu. Ne yapacağını bilemiyordu. Bence yapılabilecek en şahane şey budur!Düşünsenize! 60 koca yıl sinema ekranından bir “film şeridi” gibi akıyor! Düğünler, çocukların doğumu, sünnetler, okula başlamalar, tatiller... Bütün dostlar da çağrılmış, hepsi oturup izliyor! Daha etkileyici bir şey olabilir mi? Yapılması gereken tek şey bir hafta öncesinden rezervasyon yaptırmak. Foto moto, video verecekseniz de tabii yine bir hafta öncesinden malzemeyi teslim etmek. Eh bir fiyatı var tabii bütün bunların. Hafta içi olursa 750 TL, hafta sonu 850 TL.Tamam ucuz değil ama yeri gelir daha çoğunu bile vermek isteyebilir insan da böyle bir imkan sunan yer yoktur. Aklınızda bulunsun. (Tel: 0216 315 10 10)Sevgililer günü tamam peki çocuklu anneler?Kimse onları düşünmez. İnsan bebek yapınca sinema zevki ölür diye bir şey yok. Hazır girmişken mevzua bari bunu da yazayım. İstanbul Kozyatağı Wings Cinecity Trio ve İzmir Çiğle Cinecity Kipa’da her Çarşamba 14:00 seansları bebekli anneler için ayrılmış. Bebeğinizi alıp gidebiliyorsunuz. Ekstra bir fiyat vermeden yanınızdaki koltuğu da satın alıyorsunuz. Bebeğinizi bir güzel yanınızdaki koltuğa oturtuyorsunuz, sonra keyifle filmini izliyorsunuz. Sadece bebekli anneler alınıyor. O yüzden bebeğiniz ağlayıp zırladığında kendinizi kötü hissetmiyorsunuz. (Çünkü az sonra berikini de bebeği aynısını yapabilir) Emzirmek mi istiyorsunuz, alın kucağınıza emzirin. Üstelik ışıklandırma ve ses sistemi bebeklerin rahatsız olmayacağı şekilde ayarlanıyor o seansta. Bence şahane bir şey! Ve dediğim gibi bunun için ek ücret vermiyorsunuz. (İstanbul 10 lira, İzmir 9 lira) “Çocuk olduğundan beri bir kerecik bile sinemaya gidemedim” diyenlere de şahane bir haberim var: Benim çocuğum deli bozuk bir şey, hayatta onunla sinema salonuna girilmez, sıkıntıdan patlar diyorsanız İstanbul’daki Cinecity Trio’da çocuğunuzu bırakabileceğiniz bir çocuk kulübü var. 0-9 yaş arasında çocuklara hizmet veren kulüpte eğitimciler eşliğinde oyunlar oynanıyor, resimler yapılıyor, gruplar kuruluyor.. O kurdunu döksün siz de film izleyin. Hizmettir kardeşim bunlar. Yazmak lazım.

Devamını Oku

Güzel iki sergi: Er ve Zenger

9 Şubat 2009

Kışın en güzel tarafı ne derseniz sanat faaliyetlerinin çoğalması derim. Yağmurlu bir günde, yarı ıslak, elde şemsiye ile sıcak bir galeriye girmek gibisi yok. Hele ki işler de güzelse... Şu günlerde çok güzel sergiler var. En sevdiğim iki tanesinden söz edeceğim.***NERMİN ER Galeri Nev BeyoğluNermin Er beni son zamanlarda en heyecanlandıran, veya bırak heyecanı, şimdi kuratör laflarını geçelim, düpedüz MUTLU eden bir sanatçı. Nerede sergisi varsa koştura koştura gidiyorum. İşerine bakıp bakıp gülümsüyorum. İçim tuhaf bir şekilde yaşama sevinciyle doluyor. Hani sanat nedir, ne işe yarar (yaa kardeşim) diye sorarlar ya, (çoğu zaman gevrek gevrek) işte cevap veriyorum: Bakınca mutlu olmak. Bu “sanat mutluluğu” dediğimiz şey bazen hayranlıktan, çoğu zaman kıskançlıktan (ben neden yapamıyorum!?!?) bazen hınzırlıktan, bazen de basitliğin güzelliğini keşfetmekten kaynaklanır. Nermin Er, kalbimi hem hınzırlığıyla hem becerisiyle hem de cana yakınlığıyla vuruyor. Kağıtları kesip biçip siluetler çıkartıp, sonra onları üstü üste koyup harikalar yaratıyor. Minicik bir alanda kocaman bir dünya yaratıyor. Ama en önemlisi beni çocukluğuma, işimin gücümün kağıt kesmek, kağıt yapıştırmak olduğu günlere götürüyor. Ve ben de buna dayanamıyor, teslim oluyorum. Sergi bu cumartesi bitecek. Sevgililer gününde son. Sergi kalkmadan gidin derim. (Adres: İstiklal Caddesi, Mısır Apt. 163/18 5. kat. Galeri Nev) ***YILMAZ ZENGER Galeri 44A TeşvikiyeYılmaz Zenger de mühim bir sanatçı. İstanbul Design Week’in küratörü, eski Galata Köprüsü’nün fuar alanı olarak kullanılması fikrinin mimarı aynı zamanda. Yurt dışında daha çok tanınıyor. Yoko Ono ve Jeff Koons ile beraber New York Broadway Gallery’de sergi açmış. Aynı zamanda endüstriyel tasarımcı. Zenger tam bir malzeme adamı. Bilinmedik malzemelerden çok acayip heykeller yapıyor. Tam bir usta. Kıvrım döküm, havada uçuşan bir takım şeritler sanki. Escher’in elma kabuğu gibi soyulmuş yüzlerinin üç boyutlu hale gelmişi gibi. Veya havada uçuşan rüya gibi kadınlar demek lazım belki de... Ne taraftan bakarsan başka bir şey görüyorsun üstelik. Boşlukları sen dolduruyor, kendi heykelini kendin yaratıyorsun. Sergini ismi de zaten “Two Faces of...”. “Şeylerin iki yüzü” diye kabaca çevirebiliriz sanırım. Ama gördüğümüz sadece “iki” yüz de değil üstelik. Onlarca... Sergi 25 Şubat’a kadar devam ediyor. Adres: Ahmet Fetgari Sok. 2/9 Teşvikiye. Teşvikiye Camii’nin hemen arkasındaki sokakta.

Devamını Oku

Yağmur damlalarının müziği: Anjelika Akbar

8 Şubat 2009

Günlerdir yağacakmış gibi yapıp yağmayan yağmur nihayet bu sabah yağmaya başladı. Camlara vuran damlalarını tıpırtısını duyuyorum. Tıp tıpı... Tıp tıpı...Mutluluk tıpırtıları... Artık yağmur yağdığı için mutlu olma günlerindeyiz zira. Kışların kış gibi geçmediği tuhaf yıllara girdik. ***Kendisi de bir su damlası kadar güzel olan piyanist Anjelika Akbar ise yağmur damlalarının müziğini yapmış. “Raindrops By Anjelika” albümün adı.İki gündür başka hiçbir şey dinleyemez, duyamaz, izleyemez oldum. En ez 20 kere dinlemiş olabilirim. Kendimi tümüyle kaptırdım. Tümüyle teslim oldum\’85 Ruhum bir bulutun içinde tatlı tatlı gezinip duruyor. ***Albümün adını hiç bilmeseydim de dinler dinlemez gözümün önüne yağmurlu bir şehir gelirdi eminim. Neresi tam bilmiyorum. Diyelim İzmir Alsancak... Fil Pizza ile Sevinç arasındaki meydan...Diyelim New York Manhattan... Tom’s Coffe Shop’un önü...Diyelim İstanbul Erenköy.. Ethem Efendi Caddesi... Sıkışmış bir trafikte, tam köprünün üstünde, altımdan tren geçerken...Biraz yalnız, biraz hüzünlü, biraz üşümüş... Biraz ıslanmış...Biraz kırgın...Ama gözlerim kuru... Çenem yukarıda... Yürüyor olurdum... Su birikintilerine inadına inadına girip, inadına inadına kendimi daha da ıslatıyor olurdum... Sevdiklerimi, kaybettiklerimi ve kazanamadıklarımı düşünüp...Açsam bir sandviç, bir tost veya bir dilim pizza alıp.. Toksam bir bardak çay, kahve veya salep...Geleceğimin geçmişimden uzun olduğu günlerde aynı sokakta ıslak ıslak yürürken ne düşündüğümü, ne hissettiğini hatırlamaya çalışıp...Sonra bir güzel omuz silkip...Gülümseyerek...Kahvemi çayımı veya salebimi içe içe yürümeye devam ederdim...***Bu albüm, insana böyle hayaller kurduruyor. Her parça bir başka film. Kimi zaman İzmir’deyim, kimi zaman Bursa’da kimi zaman Taşkent’te... Kimi zaman bilmediğim bir şehirde.. Ama hep yağmur altında... Nedendir bilinmez, kısa bir etek ve topuksuz çizmelerle... Ve elimde illa ki yiyecek, içecek bir şey...***Kendisi yani Anjelika ise şöyle demiş albümü hakkında: “Yağmur damlaları çünkü onlar benim için huzurum, ferahlığım, içsel dengemin ve evrenin en güzel sesi. Ve yağmur damlaları en güzel bu şehirde.. İstanbul’da. Ben yağmuru bu albümdeki gibi duyuyorum, tanımlıyorum ve yorumluyorum... 24 saat kelebeğe göre bir ömür, insanlar için bir gün, benim içinse bir yağmur damlasının serüven süresi... Duyduğum yağmur damlalarının sesini notalara kodladım ve yağmurun 24 saatini anlattım...” ***Albümde Haluk Bilginer sesiyle, Hürriyet yazarı Mehmet Yılmaz da piyanosuyla eşlik etmiş Anjelika’ya. Kendinize bir iyilik yapmak istiyorsanız Anjelika’ya teslim olun derim. Bu ruhen kasvetli günlerde çok iyi geliyor.

Devamını Oku

Basenlerindeki yağlar Akdeniz kadının şansıdır!

6 Şubat 2009

Türkiye’nin en tanınmış doktorlarından Osman Müftüoğlu “Beden dayatması diye bir şey bilimsel değildir. Türk kadını, İsveç kadınına göre daha uzun yaşar zira yağların toplandığı yer basenleridir, bu da onları diyabet ve kalp hastalıklarından önemli oranda korur” diyor. Bundan daha güzel bir haber olabilir mi? Geçtiğimiz çarşamba Osman Müftüoğlu’nun Beşiktaş Akaretler’deki harikulade kliniğinde idim. Teypten gelen kuş cıvıltıları eşliğinde uzun uzun sohbet ettik. Osman Bey, tıbbın uzun zamandır ihmal ettiği koruyucu hekimlik alanına el atmış. Dünya artık bu yöne gidiyormuş. Doktora sağlamken gideceksiniz ki hastalanmayasınız.İtiraf ediyorum bu yazıyı yazarken tam iki buçuk tane sigara ve 5 bardak çay içtim. Akıllandım mı? Hayır. Gördüğünüz gibi Doktor Bey’in anlattığı bütün o faydalı bilgilerden ben yine her zamanki gibi işime geleni kaptım... Yaşasın armut tipi kadınlar!Nasıl “hastalanmazsınız”ı bulmaya çalışıyoruzİnsanın hiçbir hastalığı olmadan doktora gitmesi “lüks” değil midir?Çok yanlış bir yaklaşım. Bakın tıp esasen budur. Hipokrat’tan bu yana gelen gerçek tıp, koruyucu hekimliktir. Endüstrileşmeden sonra şu fark edilmiş. Esas para teşhis ve tedavide. Teşhis için makineler kullanılması gerekiyor, tedavi için de ilaç. Tıp bu iki alanla sınırlandırıldı. Koruyucu hekimlik tıp kitaplarından çıkarıldı. Çünkü koruyucu hekimlik neredeyse bedava. Çünkü sarımsağın patenti yok, E vitaminin patenti yok, ginko bilobanın patenti yok. Peki ne oldu?Ama 2000’li yıllarla birlikte benim de içinde bulunduğum geniş bir grup, koruyucu hekimliğe yöneldi. Risk analizi budur. “Nasıl hastalanmazsın” bunu bulmak. Yaşam tarzı hekimliği yapıyorum. Hareket edin, iyi beslenin, belli araklıklarla belli tetkikler yaptırın. Çünkü, korumak tedaviden ucuz ve zahmetsiz. Sadece tansiyonunuza baktırıp, şekerinizi, kolesterolünüzü ve bel çevrenizi ölçtürerek risk analizinizin yarısını yapabilirsiniz. Dördü de para tutmayan şeyler. Ne yapıyorsunuz burada?Burada üç ana konu var. Bir: Yaşlılıkla ilgili hastalıklar. Yaşı 40’ı geçenlere daha iyi yaşlanması için ne gerekiyorsa onu yaptırıyoruz. İki: Sağlık risk analizi. Üç: Doğru beslenme.Geriye dönüş dedikleri anti-aging palavra!Van minüt! Yaşı 40’ı geçenler artık YAŞLI mı sayılıyor?Hayır ama yaşlanma yolculuğuna başlamış oluyor. Nüfus kayıtlarına göre 65 yaş üstü yaşlıdır. Yeni yaklaşım: 65-75 arası genç yaşlı, 75-85 orta yaşlı, 85 üzeri yaşlı. Ama 40’lı yaşlardan itibaren yaşlanmayı ele almak lazım. 45’ten sonra dönüş yolculuğu başlıyor. Akıllı ve disiplinli bir insansanız bunu yavaşlatabiliyorsunuz. Ama geriye dönüş dedikleri anti-aging palavra. Bir tek ciltte iyi sonuçlar alınıyor. Yapacağınız şey yaşlanma sürecini yavaşlatmaktır. Nasıl yapılabilir ki bu? Bizim burada yaptığımız yaşlanma sürecindeki problemleri erken fark etmek, azaltmaya çalışmak. Tansiyon, kolesterol, şeker, kemik erimesi, bellek bozuklukları temel ilgi alanımız. Peki sağlık risk analizi nedir?Hangi yaşta olursa olsun sağlığıyla ilgilenen, ne durumda olduğunu ve bunu nasıl yürüteceğini merak eden insanlara koçluk veriyoruz. Sağlık yönetiminde yardımcı oluyoruz. Çalışan veya çalışmayan bir hanımı, sigara içen veya içmeyen bir erkeği, alkol alan veya almayan birini bekleyen sağlık riskleri aynı değildir. Genetik mirası ve mevcut durumu inceleyerek sağlığını planlıyoruz. Ne zaman mamografisini, kanser taramasını yapması lazım onu belirliyoruz. 6 ay, 1 yıl veya 2 yıl gibi aralıklar saptıyoruz.Terzi işi analiz yapıyoruzSapasağlam gelip bir sürü hastalıkla çıkmak mümkün müdür?Hiç beklenmedik şeyler çıkabiliyor, evet. Genç yaşına rağmen tansiyonu yüksek mesela. Yanlış beslenmeden dolayı 35 yaşında olmasına rağmen çok yüksek kolesterolü olabiliyor. Veya umulmadık sinsi bir hastalığı da çıkabiliyor.Yaptığınızın bildiğimiz check-up’tan farkı nedir?Check-up herkese 52 beden bir giysi giydirmeye benziyor. Yaşına, cinsiyetine, genetik mirasına, işine, yaşam tarzına bakılmaksınız bir paket sunuluyor. Turp gibisin denilen adam iki gün sonra kalp krizi geçirip ölebiliyor. Burada terzi işi analiz yapıyoruz. Bu çok önemli. Tıp pozitif değildir. 2 kere 2, 4 etmez tıpta. İstatistikler vardır hep. Ama o istatistiklerle istediğiniz gibi oynayabilirsiniz. İlacın faydası yüzde 2’den yüzde 4’e çıkmıştır mesela buna “Faydayı yüzde 100 artırdık” diyebilirsiniz. Yalan mı? Değil. Ama manalı mı? Yine değil.Reflü bir hastalık değil belirtidirReflü diye bir şey var mıdır yok mudur?Açıkçası tıbbın aşırı ticarileşmesi beni kaygılandırıyor. Eskiden reflü diye bir hastalık yokken şimdi insanlar şakır şakır ameliyat ediliyor. Yanlış yollara gidiliyor inancı var bende. Tıbbın ticarileştiği doğru. Ama bakın kemik erimesi dediğimiz oesteropoz eskiden bin sayfalık tıp kitabında yarım sayfa yer tutuyordu. Aynı şekilde Alzheimer hastalığı da çok nadir rastlanan bir hastalık olarak geçiyordu. Menopoz, üzerinde çok durulan bir şey değildi. Neden? Çünkü insanlar bu kadar uzun yaşamıyordu. Şimdi kadınlar 35 senelerini menopozda geçiriyor. Kadınların ortalama ömrü 70-72 yıl oldu. Cumhuriyet kurulduğunda 48 idi. Bu kadar masum mu?Değil elbette. İlaç sanayi ilacını bulduğu konularda işi manipüle edebiliyor. Doktoru veya insanları doğrudan veya dolaylı yollarla yönlendiriyor. O hastalığı popüler hale getiriyor. Reflü bir hastalık değil, belirtidir. Ne zaman yemek borusunda iltihap yapar o zaman hastalıktır. Reflü eskiye oranla daha fazla ama o kadar değil. Ticari hale getirildi ama bundan dolayı görmeyelim mi? Hayır. Artış var çünkü stres arttı.İlaç sayesinde insanların ömrü uzadıBen bunu da anlamıyorum. Eskiden de savaşlar, kıtlıklar, göçler, istilalar, eşkıya vardı. Bunlar stres nedeni değil miydi?Evet ama sanayileşme çok farklı boyutlara getirdi işi. Şehir hayatı, ulaşım, ekonomik sıkıntı, statü endişesi, ayakta kalabilme, yükselme, tutunabilme hiç olmadığı kadar güçleşti. Fakat daha önemlisi reflüye yol açan beslenme hataları çoğaldı. Aynı yağ tekrar tekrar kızartma için kullanılır oldu. Kimi diyor uydurma hastalık kimi diyor aman kanser olursun... Ne yapacağız?Şöyle bir tıp grubu var: “Her şeye karşıyız”. Sürekli bir kandırılıyorsunuz propagandası yaparlar. Bir başka tıp grubu da “Her şeyden yanayız” der, ne yeni çıktıysa hepsini seve seve uygular, daha ticari davranır. “Aman ilaç kullanmayın” diyen de en çok benim. Ama ilaç sayesinde insanların ömrü uzadı. Bugün kızıl, çiçek, verem var mı? Bunlar da ilaç sanayinin başarısı. Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek lazım. Manipülasyon olduğu kesin. Buna direnip direnmemek akıllı tüketicinin işidir. Dünyada her şey ticarileşti, sağlıkta da olması normal. Fakat biraz gereğinden fazla kazanmıyorlar mı? Evet kazanıyorlar. Bush’un seçimlerine en çok yardım eden 2. sektör ilaçtı. Eskiden silah, sigara ve petroldü halbuki. İlaççılar son zamanlarda 1. ve 2. sıraya geçti. İşte bu nedenle benim de içinde bulunduğum grup tekrar koruyucu hekimliği ön plana çıkardı.El insaf! Tabii ki pizza yiyorumSağlıklı beslenmeye çalışmak da bir stres yaratmıyor mu? Onda şu var, bunda bu var... Ortoreksiya (doğru beslenme hastalığı) diye şey bile çıktı...O kadar da değil. Ben hiç ortoreksiya hastası görmedim. Var mı var... Dikkatli beslenmeye çevirdiğimiz bin kişi içinden biri de ortoreksik olursa da olsun. Ama lokantaya gidemez, arkadaşları ziyaret edemez hale geliyor insan. Bisiklet öğrenen herkes önce strese girer. Sonra doğal bir süreç başlar. Ben pizza yemiyor muyum? Yiyorum. Brokoli ile hayat geçmez. Bir yerde yemek yiyorum. Etrafımda bir kadın dolaşıyor. Tanıdık mı dedim, değil. Yaklaştı, yaklaştı sonra kendi masasına seslendi: “Vallahi pizza yiyor.” El insaf! Yiyeceğiz tabi. Ama sabah akşam değil. Sabah hamburger, akşam pizza yerseniz risk alırsınız.Yeni tatil: Ye, iç, yat değil, az ye, az iç ve koştur durBir akım başlattınız. Sapanca Güral Spa’dan sonra şimdi de Çeşme’de bir otelde özel bir tatil programı hazırlıyorsunuz.Evet öyle. Bazı kişiler ben bir yere gideyim, tatil yapayım aynı zamanda kendimi dinleyeyim, bir iç yolculuğa da çıkayım, bu arada diyet de yapayım istiyor. Bütün dünyada uygulanan bir şey. Fransa’da kaliteli otellerin bir yan programı olarak var. Biz ilk olarak Sapanca’da Güral Harlek’te yaptık. Diyet uzmanı verdik, mönüler oluşturduk. Çok başarı sonuçlar aldık. Ege tarafından da talep vardı. Şimdi Çeşme’de Hotel 7800’de yapıyoruz.Olabilir bir şey mu bu? İnsanlar çabucak su koyvermez mi? Bu çok ciddi bir şey. Çok ciddi bir aşçı olması gerekiyor. Yemeğin kalorisi düşük olur, lezzeti olmaz, lezzeti olur, görünümü güzel olmaz. Hem doyuracaksın, hem forma sokacaksın, hem de mutsuz etmeyeceksin. Bunu başarınca su koyma olmuyor.Sadece yemekle mi sınırlı?Hayır. Egzersiz uzmanları da var. Kişinin durumuna göre spor yaptırıyorlar. Ama asla agresif bir zayıflama kampı değil bizim programlarımız. Biraz hafifleme, biraz eğlenme, biraz iç yolculuk. Makul insanlara yol arkadaşlığı yapıyoruz. Aşçı yemek dersleri veriyor, diyetisyen akşamları sohbet yapıyor. Bir nevi hayat okulu. Beş gün boyunca her şeyin sadece suyunu içmece, bağırsak temizleme nümeroları?Hayır, katiyen. Tamamlayıcı tıbba evet ama bağırsak yıkama, ozon gibi benim şarlatan dediğim alternatif tıbba izin vermiyoruz. Yaptığımız şey onun vücuduna uygun olan kalori kısıtlamasıyla biraz da aktiviteyi artırmak. Detoksun tıbbi bir faydası olmadığı çıktı ortaya. Senelerce söylüyorum. 2001 yılında Türkiye’yi detoksla ben tanıştırdım. Detoks hafiflemektir. Gerçeken detoks yapmak istiyorsanız okuyup yazdıklarınızı bile detokslamanız lazım. Ruhuna ve düşüncelerine detokstur esas. Ağır gelen her şeyi hayatından çıkartmaktır. Ağır geliyorsa arkadaşını da...

Devamını Oku