Vicks FD düzeltmesi: Beyin kanaması falan yok!

23 Ocak 2009

Geçen gün bir yazı yazdım, aramayan kalmadı. “Bir fısfıs yüzünden beyin kanamasına 5 kala” başlıklı yazım ufak çaplı bir infiale yol açmış. Eczacılar açıklama yapmaktan bitap düşmüş. Hadiseyi hatırlatalım: Gece yarısı, üzerimde bir kırgınlık hissedince Vicks First Defence sıkmıştım burnuma.Nedir Vicks First Defence? Böyle durumlar için üretilmiş, nezle mezle “geldim, geliyorum” dediği anda burnunuza sıktığınız bir ürün. Geçen kış üç dört kere kullanmıştım, işe yaramıştı. Ancak aradan bir yıl geçince nasıl kullanılacağını unutmuş ve bu sefer başımı arkaya eğerek sıkmıştım ürünü. Başıma müthiş bir ağrı saplanmış, iki saat boyunca kıvranmış durmuştum. Abartarak esprili hale getirmek için de “bir fısfıs yüzünden cortluyorduk az daha” diye aktarmıştım durumu.ÖZETLE: Arkadaşlar! Paniğe gerek yok! Vicks First Defence beyin kanamasına falan yol açmıyor!Yazının sonunda DA yazdığım gibi ürünü YANLIŞ kullandığım için geldi bütün bunlar başıma. Yazdıklarım yanlış veya uydurma değildi. Tümüyle gerçekti. Fakat sorun üründe değil kullanımda. Yanlış kullanmamak gerek! Meğer baş arkaya EĞİLMEDEN, ucu burna dönük vaziyette ve derin nefes ALMADAN kullanılması gereken bir ürünmüş.“Müş” deyip durduğuma bakmayın üzerinde de yazıyor aslında.Ama nerede yazıyor? Karton kutusunda. Dağınıklıktan hoşlanmayan her kadın gibi ben de karton kutusunu attım tabii. Şişesinin üzerinde ise minicik harflerle ve de İngilizce yazıyor. Dolayısıyla ne yapmamak gerekiyormuş? Bu tip ürünlerin karton kutularını atmamak gerekiyormuş. Başka? Her kullanımda tekrar kullanım talimatını okumak gerekiyormuş. Başka? Böyle şeyler yazarken abartıp beyin kanaması falan dememek gerekiyormuş. Tamam mı? Ben ürünü kullanmaya devam ediyorum. Fakat nasıl? Başı öne arkaya eğip bükmeden, ucunu ta beynimin içine sokmadan ve pompayı böyle hafif hafif bastırarak. *** Attila Olgaç: Haftanın müptezeliÖNCE insanın kanını donduran açıklamalar yap, sonra hepsi hayal ürünüydü de. Araya reklam girmiş de açıklayamamış da. Yalan söylediyse çok ama çok ayıp etmiştir. Yok söylediklerinin arkasında duramadıysa, ağır bir mahalle baskısı altında kaldığı için (mesela diziden atılmak falan) çark ettiyse o zaman daha da ayıp etmiştir. Bu Pazar, Pazar ekinde bu konuda yazdığım bir yazı çıkacak. Meslek dışındakiler bilmez, Pazar ekleri her zaman üç dört gün önce hazırlanıp basılır. Bizim Pazar ekimiz de Perşembe gecesi basılıyor.Yani yazılarınızı en geç Perşembe akşamı vermeniz gerekiyor.Ben, Atilla Olgaç’ın Perşembe günkü açıklamasını son derece çarpıcı bulup hararetle bir yazı döşendim. Ve o yazı, Pazar ilave erken basıldığı için yarın mecburen yayınlanacak. Yazdıklarımın arkasında durmaya devam ediyorum. Fikirlerimde bir değişiklik yok. Savaş ne uğruna olursa olsun pis bir şeydir.

Devamını Oku

Sadece kurşunu yiyen değil, atan da ’ölür’

23 Ocak 2009

Geçtiğimiz perşembe günü, Kurtlar Vadisi’nin Kılıç’ı olarak bilinen tiyatrocu Atilla Olgaç gündeme bir bomba düşürdü. Söyledikleri çok acı ve dehşet vericiydi: “Kılıç karakteriyle senaryo gereği adam öldürdük. Ama ne yazık ki bu vatan için ben gerçek hayatta 10 kişiyi vurdum. Rüyamdan çıkmıyor. Uzun süre psikolojik tedavi gördüm. Bu yüzden hâlâ et yiyemiyorum. Kan göremiyorum. Aklıma öldürdüğüm çocuklar, kokmuş cesetler geliyor.” Savaş, ancak yaşayanların anlayabileceği bir dehşet. Söyledikleri nedeniyle Atilla Olgaç’ı ayıplayacak olan (umarım olmaz) olsa olsa eline hiç silah almamış kişidir. Veya kendini ancak Vatan, Millet, Sakarya goygoyuyla teskin edebilen kişidir. Zira aklı başında bir kimse, o kişi kim olursa olsun, bir insanı öldürdükten sonra eskisi gibi kalamaz. Atilla Olgaç, çok uzun süredir görmediğimiz bir samimiyetle anlatmış yaşadıklarını ve hissettiklerini. Kurşun atıp bitmiyor işler. Etkisi işte böyle, aradan 30 küsur yıl geçmesine rağmen devam ediyor, edebiliyor.“Ama Rumlar da Türkleri katletmişti” diyen çıkacaktır elbette. Üstelik dediği de doğrudur. Ama söz konusu olan bu değil. Söz konusu olan insanın insana ettiğidir.Hiçbir devlet masum değil. Bu gerçeği bir kere kabul edelim. Hepimiz devletlerin emir kuluyuz. Veya kendini devlet sananların. Atilla Olgaç “Komutana ‘Yapamam, adam öldüremem, ben sanatçıyım’ dedim. “Burada sanat bitti. Burası gerçek hayat, savaş. Emir verdim mi öldüreceksin’”dedi. İlk öldürdüğüm çocuk 19 yaşında, esir düşmüş bir askerdi. Silahı yüzüne doğrulttuğumda yüzüme tükürdü. Alnından vurdum, öldü. Daha sonraki çatışmalarda 9 kişiyi daha öldürdüm. Öldürdükten sonra gidip karargâhta ağlıyor, ertesi gün yine öldürüyordum. Rüyamdan çıkmıyor. Uzun süre psikolojik tedavi gördüm. Bu yüzden hâlâ et yiyemiyorum. Kan göremiyorum. Aklıma öldürdüğüm çocuklar, kokmuş cesetler geliyor” derken tam da bu dehşetten söz ediyor. Ve hep görmezlikten gelinen de işte bu: Emirlerin zavallı kurbanlarıyız ve savaş denilen şey esasen tam da bu!Kim kimi yenmiş, zafer kiminmiş değil. Ahmet’in Mehmet’in travmasıdır savaş. Bana garip gelen Atilla Olgaç’ın yaşadıklarını bütün samimiyetiyle anlatması değil, on binlerce insanın ANLATMAMASIDIR. Zira ülkemizin yaşadığı tek savaş Kıbrıs Savaşı değil bildiğiniz gibi. Kıbrıs’tan gayrı bir de biliyorsunuz bitmek bilmeyen bir Doğu ve Güneydoğu Anadolu “sorunumuz” var. Ben savaş demeyi tercih ediyorum ama ne zaman “savaş” desem okurların bazılarından şiddeti itirazlar geliyor. “Savaş” değil, “düşük yoğunluklu çatışma”, o da değil “terörle mücadele”, o da değil “kalkışma”, o da değil “kalkışmayı bastırma”... Sonuçta değişen bir şey yok. İnsan insanı öldürüyor. Emir geliyor, sıkıyorsun kurşunu. Atilla Olgaç’ın komutanının dediği gibi: ‘Burada sanat bitti. Burası gerçek hayat, savaşacaksın. Emir verdim mi öldüreceksin’... Atilla Olgaç “insan öldürmekten” etkilenen tek kişi değil herhalde. Ülkemizde 30 küsur yıldır neredeyse hiç aralıksız, çok ama çok kötü bir “şey” yaşanıyor ama böyle açıklamaları neredeyse hiç duymuyoruz. Sorun şu ya da budur, o haklıdır bu haksız, yapılması gerekendir veya değildir değil mesele. Sorun şu: Savaşın gerçek “kurbanlarından” kimse söz etmiyor. Hepi topu bir film biliyorum: “Yazı/Tura”.PKK ile çarpışmış iki karakterin sonraki hayatlarını ele alan çok başarılı bir filmdi ama bu ülkenin “acısı” tek bir filmlik midir? “Savaş uzun süre mesleğimi de etkiledi. Kilitlendim, bir şey yapamadım. Bugün o komutanın ‘Hep sahnede numaradan mı adam öldüreceksin. Silahı al da, gerçekten öldür bakalım. Nasıl oluyormuş’ dediğini hatırlıyorum” diyor Atilla Olgaç.Gerçek işte tam da bu! Kilitlenip kalmış bir milletiz!Ve bu kilidi açmaya kalkan herkes bir şekilde susturuluyor. Halbuki susmak mıdır doğrusu? Nadire Mater’in kitabını hatırlayan var mı? “Mehmedin Kitabı” .Arka kapağında şöyle yazıyordu: “Dünyadaki hiçbir savaş haberlerdeki, TV görüntülerindeki gibi olmamıştır. Mermiler parçalar, yaralar, sakatlar ve öldürür. Orada olmak, asker olarak çatışmanın tam ortasında olmak başkalarına nasıl aktarılabilir ki?Adları ne olursa olsun askeri “Mehmet” diye biliriz. Oysa askerler de hepimiz gibi birilerinin çocukları, kardeşi, eşi, sevgilisi ya da babası olan adı sanı belli insanlardır. Mehmedin Kitabı’nı böyle 42 genç insan yazdı. Onlar askerliklerini 1984-98 arasında Güneydoğu’da, Olağanüstü Hal Bölgesi’nde yaptılar. Başlarından geçenlerin muhasebesini sizlerle paylaşma cesaretini göstererek bu kitabı yarattılar.Mehmedin Kitabı sosyolojik ya da politik değerlendirmeler yapmayı amaçlamıyor. İsteyerek ya da istemeyerek kendilerini çatışmanın ortasında bulan kanlı canlı insanların sesini topluma duyurmak, yaşananlara onların baktığı yerden de bakılmasını sağlamak, bu kitabın amacı.Elbet her şey bu kitaptakinden de ibaret değil. Dinlemek ve okumak da, sonuçta orada olmak değildir çünkü...” Kitap 4 baskı yaptıktan sonra “Devletin askeri Kuvvetlerini Basın yoluyla Tahkir ve tezyif etmek” suçuyla ve 12 yıl hapis istemiyle mahkemeye verildi. Dava bir buçuk yıl sürdükten sonra yazar ve yayıncı beraat etti. Kitap 5. baskısını yaptı. Halen de kitapçılarda satılıyor. Ne acıdır ki dava sırasında olsun, sonrasında olsun, kitapta yazılanlar değil de kitabın hangi kaynaklardan para alınarak yapıldığı tartışılmıştı. O dönemde Hürriyet’te yazan Emin Çölaşan, kitabın yazılması için para veren kuruluşun CIA bağlantılı bir kuruluş olduğunu yazıp durmuştu. Gerçek olmadığını bile bile. Kitapta yazılanlar yalandır dolandır, parayla yazılmıştır demeye getiriyordu. Ancak gerçek şu ki kimse kitapta yazılanların üzerine gitmeye cesaret edemedi. Fakat acıklı olan kitabın mali kaynağı değil içindekilerdi. Var mı okuyan? Yok. Okuyup da derinine inen var mı? Yok.Atilla Olgaç, son derece insani bir açıklama yaptı. Bu gerçeği bize hasbelkader de olsa yeniden hatırlattığı için teşekkür etmeliyiz. Tek kaygım bu samimiyeti nedeniyle Atilla Olgaç’ın başına bir şeylerin gelebilecek olması. Umarım samimiyetinin ve “insanlığının” cezasını çekmez. Bu kadar acı çekmiş bir insanın “o” dizide ne işi var o da başka bir soru ama hadi “oyunculuk gereği” deyip geçelim.

Devamını Oku

Yemekteyiz programının Türk ailelerinde yarattığı travma

22 Ocak 2009

Günün geri zekalısı olmak veya olmamak. Bir köşecinin her günkü tasası budur arkadaşlar. Sıkıcı, boğucu, temcit pilavı gibi olmayı göze alıp gündemden bahsedip geri zekalı değilMİŞ gibi mi hareket etsin...Yoksa kimilerince geri zekalı gibi algılanmayı göze alıp, gündemden uzak, canı istediğinden mi söz etsin?Kalecinin penaltı anındaki endişesi gibi bir şey bu. Doluya mı yatsam boşa mı...Serdar Turgut mesela yayın yönetmenliğini bıraktığından beri gündemi ittiretmiş durumda. Canı ne istiyorsa onu yazıyor. Üç yıl boyunca da her Allahın günü gündemden söz ettiği için de kimse ona geri zekalı mısın be adam demiyor. (Büyük lüks!)Gerçi Türk okuru bu konuda az inatçı değildir. Eminim ona da “beyefendi ortalık yıkılıyor siz babanızla aranızda geçen absürd diyaloglardan söz ediyorsunuz. O köşeyi boşu boşuna işgal ediyorsunuz. Kiminle yattınız da o köşeyi size verdiler?” diyorlardır.(Pardon... Son cümle sadece kadın yazarlara söyleniyordu di mi? Erkek en fazla salaktır... Kadın ise daima mal!) Diyeceğim şu: Sabahtan beri okumadığım gazete kalmadı, 11. dalga, Obama falan ortalık kaynıyor ama benim derdim “yemekteyiz” programının evlerde yarattığı travma. Geri zekalı olarak algılanmayı göze alarak o konuya gireceğim. Zira gündeme takılanlarda da bir zeka parıltısı göremiyorum. Ayrıca yazı değilse de başlık gördüğünüz gibi son derece akademik oldu. ***Ne diyordum? Haa...Yasaklansın kardeşim bu program!Türk görenek, gelenek, örf ve âdetlerine külliyen aykırı bir şey bu! Nedir Türk geleneği? Anne ne yaparsa yenir! Gak guk edilmez. Yanıksa yanık, çiğse çiğ. 29 yıl boyunca annemin Kalamiti Jeyn köftelerini yedim, (başka yemekleri değil ama köfteleri felaketti) bir gün sesimi çıkartmadım. Ama ne oldu? Yemekteyiz programı yüzünden bu harikulade gelenek sona erdi. Son bir aydır yaptığım her yemek puanlamaya tabi tutulur oldu. Anladık iyi yemek yapamıyorum. Yağı, suyu, tuzu bir şeyi fazla veya az kaçıyor. Tamam ama iki buçuk yıldır sessiz sedasız lüpletilirken kötü yemeklerim, son bir aydır çılgın bir eleştiriye maruz kalıyor. Dün az daha bir Manita Bey dolması yapacaktım. MB (Merkez Bankası değil!) iki gündür bildiğiniz gibi hasta nümeroları yapıyor. (O hasta olmasın diye az daha beyin kanamasından cortlatıyordum) Oram ağrıyor, buram çınlıyor diye eve gelir gelmez “kanepe adam” moduna girdi. (Kanepe adam modu: Üst baş bile değişmeden kanepeye uzanılır. Uzanış o uzanış...) İyi girsin. Ben de “anne” moduna girip “hasta çocuk” mönüsü yaptım: Çorba, tavuk, pilav ve muhallebi. (Pilav ve muhallebi özel istek) Güzel güzel pişirdim yemekleri, hazırladım sofrayı.. (Muhallebi denilen şeyi de hayatımda ilk defa yaptım bu arada. Evet çünkü çocuğum yok!) Yiyor ama bir yandan da kaşı gözü oynuyor. “Ne oldu?” dedim.. “Hiiiç” dedi. “Beğenmedin mi?” dedim.. “Valla” dedi, “yani gerçek bir değerlendirme istiyorsan.. Pilav yağlı olmuş, bir puanı bundan dolayı kesiyorum. Çorba fazla limonlu olmuş, içerken dilim büzüştü, bir puan da buradan kesiyorum, tavuk fena değildi ama yani hasta bir insana sanki biraz daha özel bir şey yapılsa iyi olurdu. Sofra her zamanki gibiydi, farklı bir özen yoktu, iki puanı da oradan kesiyorum, limonlu muhallebi, fena değildi ama ne bileyim, hiç yemedim bu güne kadar. Başka tatlara alışığım sanırım. Üstün başın da düzgün değildi. Toplam puanım 4...” Tiheeeeyt diye üstüne tam atlayacaktım “yaklaşma, bulaştırırım mikropları!” deyip üstüme üstüme üflemeye başladı. Şöyle ağız tadıyla bir yastık dalaşı yapamadık ama ceza olarak bulaşıkları ona yıkattım. Ve ne oldu: Hasta adama bulaşık yıkattığım için sonra vicdan azabı çekim.Bütün bunlar neden oldu? Yemekteyiz programı yüzünden. Rezalet!Tekrar ediyorum: Bu ülkeniiiiin... gelenek görenekleriiiiiee... korunmak isteniyorsaaaa... bu meşum pirograaağğm.. Kaldırılsın efenim. Kaldırılsın. Olmaz böyle. Gördüğünüz gibi... dağılıyoruz.

Devamını Oku

Fısfıs yüzünden beyin kanamasına 5 kala

21 Ocak 2009

Dün gece, başıma gelebilecek en acayip şey geldi. Her şey Manita Bey’in, “galiba hasta olacağım.. Bir kırgınlık var üzerimde” demesiyle başladı. Bu cümlenin manası şudur benim için: “Alarm!” Hayatta hiçbir şey öğrenmediysem şunu öğrendim: “ Nezle denilen şey önlenebilir bir hastalıktır.” Geldiğini hissettiğin anda acil yapılması gerekenler:1- Önce bol su içmek.2- Sonra sıcak bir şey içmek. (En güzeli tavuk suyuna çorba)3- Sonra da üzerine yorganı çekip fosur fosur uyumak. Saat kaç olursa olsun! Bugüne kadar, bu yöntemimin işe yaramadığı olmadı. (Bu arada grip değil nezle! Nezle ve grip iki ayrı hastalıktır ve ‘adi nezleyi’ ‘asil grip’ ile lütfen karıştırmayın. Grip dediğiniz şey adamı yerden öyle bir keser ki neye uğradığınızı şaşarsınız. Ciddi bir hastalıktır, ateş 39 derece kadar çıkar, 2-3 haftadan önce de kendinize gelemezsiniz.)***MB, hasta olacağım der demez ben mutfağa koşturup ona önce su sonra çay getirdim. Dedim geleneksel yöntemlerin yanında bir de modern tıbbı kullanayım. Vicks’in “First Defence” diye bir mamulü var. Tam bu aşamadakileri için üretilmiş bir burun spreyi. Nezle “ geliyorum, geldim, geleceğim galiba” dediği anda iki fıs fıs yapıp gelmesini önlüyorsun. Geçen sene bir iki, işe yarıyor. Dedim bir de onu ver MB’ye. MB’den sonra da ben kullandım. İşte ne olduysa ondan sonra oldu. Beynimde resmen bir şey çaktı. Önce burnumun fısfıs yaptığım tarafı müthiş bir şekilde ağrımaya başladı. Sonra o ağrı yine aynı taraftaki gözüme geçti. Derken yine o taraftaki beynime. Veya benim beyin sandığım yere.Nasıl bir acı anlatamam. Beynimde karıncalar dolaşıyor sanki. Veya burnumdan içeri bir şiş soktular. Veya sağ taraftan matkapla deliyorlar. Yerimde durmam mümkün değil! Kafam ellerimin içinde, deli dana gibi sağa sola koşturuyorum. Bu arada, nasıl bir debelenmeyse, evinde içinde durmadan bir yerlere çarpıyorum. Saksılar devriliyor, vazolar kırılıyor... Tam bir rezalet!O arada MB panik içinde internete bakıyor. “ Burun fısfısıyla beyin kanaması geçirmek mümkün müdür?” “Fısfıstan ölen var mıdır?” “Fısfısın yan etkileri” “Fısfıs geri zekalı yapar mı?” “Fısfıs beyin zarı ilişkisi” gibi ne kadar salak saçma soru varsa hepsini guugıl’a sorup duruyor. ***Bir saat kadar debelendim. Kafa kazan gibi kaynamaya devam ediyor ama o kadar yorgun düştüm ki kanepeye uzandım.. O arada MB, beyin kanaması geçiriyorsam anlasın diye beni lafa tutmaya çalışıyor. Çocukluk anıları falan anlattırıyor. Çocukluk anılarım da en az şimdikiler gibi saçma olduğu için de gülüp duruyor.Evde tam bir traji-komedi söz konusu. Ben acıdan debeleniyorum, ortalık cam kırığı ve toprakla dolu, MB beni lafa tutmaya çalışıyor ama anlattıklarımdan dolayı kıkırdayıp duruyor. (Hatırlatın da ‘su çiçeğini’ nerede ve nasıl geçirdiğimi de anlatayım bir ara) 2 saat sonra ikimiz de uyuya kalmışız. Sabah uyandığımda başım değil ama totom, bacaklarım ve kollarım felaket bir şekilde acıyordu. Kapılara bacalara nasıl vurmuşsam her tarafım çürümüş. Nezle olmadım evet ama kendi kendime dayak attım! Kârda mıyım emin değilim. Bu saçma hikayeyi neden anlattığıma gelince. Siz siz olun, pompalı burun fısfıslarını ASLA başınızı geriye atarak uygulamayın. Meğer baş dik vaziyette yapılacakmış o fısfıs. Bir hıyarlık ettim, çok canım yandı, sizin de yanmasın. Budur. İmza: Kendini insanlığa adamış düdük yazar.

Devamını Oku

Bu da sözde anma herhalde

20 Ocak 2009

İki yıl önce Hrant Dink vurulduğunda “buna da SÖZDE Hrant Dink cinayeti mi diyeceksiniz?” diye sormuştum.Bir takım çevreler kızmıştı. Ne demek istiyorsun, bu ne biçim bir imadır demişlerdi. Hakikaten öyle olacakmış. Dava bilerek ve isteyerek olabilecek en yavaş hızda yürütülüyor. Bitmesin, sonlanmasın, kimsecikler ceza görmeden sıyırsın diye elden ne geliyorsa yapılıyor. Gözümüzün önünde bir şeyler nasıl “sözde” yapılırmış görüyoruz. Bugün (dün) yine binlerce insan toplandı Elmadağ’da, Agos’un önünde. Hrant Dink’in ölüm yıldönümü nedeniyle. Adalet isteyen. Eşitlik isteyen. Hak isteyen...Bu ülkede onunla da şununla da bununla da BERABER yaşamak isteyen... Derin devlet ve karanlık işlerinden tiksinen.. Faşizmi lanetleyen... Evet binlerce. Binlerce insan bu soğukta sokaklara döküldü. Eminim binlercesi de çalıştığı için gelemedi. Veya başka şehirlerde olduğu için. ***Kimileri çok kızmış. “Ben Hrant değilim! Olmayacağım da” diye yazmış “Hrant Anıldı” haberlerin altında. Bu da biliyorsunuz artık yeni bir moda. İnternette gördüğü her haberin altında bir şeyler yazıktırmak. Türkün yıllardır bastırılmış ifade özgürlüğünün “patlaması” olmalı. Biri “sözde aydıncıklar toplanmış yine” demiş. Beriki de “Bir Ermeni için mi bütün bunlar?” demiş. Ya evet. Ne tuhaf değil mi? Bir Ermeni için. Tam da bu lağımdan çıkma “pis” cümlen için toplanıldı zaten. (Gazetenin internet editörüne de bravo bu arada. Bu iğrenç lafı siteye koyabildiği için)Zira tam bu “zihniyet” öldürdü Hrant’ı. Kaç Ermeni olsaydı “e iyi peki o zaman” diyecektiniz? Mesela bir milyon yeter mi sizin için? Aydın, sözde, cık... Sözde lafının her tür varyantı deneniyor. Ve lakin yetemiyor hazımsızlıklarına... Çok güzel bir konuşma yapan Halil Ergün de herhalde “sözde oyuncu” olmalı. Sözde aydınlar, sözde gazeteciler, sözde oyuncular, sözce öğrenciler, sözde yazarlar, sözde matbaacılar, sözde öğretim görevlileri, sözde grafik tasarımcıları, sözde webmasterlar, sözde matematikçiler, sözde İngilizce öğretmenleri, sözde yayıncılar, sözde doktorlar, sözde leblebiciler, sözde keresteciler. Sözde, özde veya gözde.. Ne olacak? Diyelim ki öyleler. Diyelim ki “sözde”ler. Ne yapacaksınız? Dövecek misiniz hepsini “sözde”ler diye?Ya sev ya terk et diyemeyeceğiniz kadar kalabalıklar işte! Hiç sandığınız kadar marjinal sayıda değiller gördüğünüz gibi. Orta büyüklükte bir şehir oluşturacak kadar bir nüfus var “sözde” dediğiniz kalabalıkta. Yemez artık tehditleriniz. Yazık ki bunu görebilmek için Hrant’ın ölmesi gerekiyormuş... ***“Yahudiler ve Ermeniler giremez, köpekler girebilir” levhasını kapılarının önüne asan Osmangazi Kültür Dernekleri Federasyonu bana mail atmış.. YARGISIZ İNFAZA uğradıklarını düşünüyorlarmış. Yok ya!Bir medya kuruluşu tarafından çarpıtılarak Federasyonları ve üyelerinin kişilik haklarına saldırılmış, Federasyonları HEDEF gösterilmiş miş miş miş. Kime hedef göstermişiz acaba? Memlekete elinde silahla kol gezen faşistlerden başka kim var?Maksatları son derece masummuş aslında. SOAD denilen Ermeni Rock grubunu, Asala militanlarını, Ermenilerden özür dileyenleri ve de İsraili pirotesto etmek istiyorlarmış sadece de tabelalarında yer olmadığı için böyle yazıvermişler. ÖZETLEMİŞLER yani. Doğrudur. Faşizm de zaten bir nevi “özet”tir. İnsanlığın bittiği noktanın özetidir. İyi özetlemişsiniz.

Devamını Oku

Tuncay Güney sosyopat mı?

16 Ocak 2009

Tuncay Güney’in psikolojik durumu ve kişiliği hakkında yine uzaktan teşhisler yapılmış. “Görüntü-analiz”! Dr. Acar Baltaş’a göre Tuncay Güney “sosyopatmış”. Neymiş sosyopat? “Güvenilmez insanlardır. Çok kolay yalan söyler ve söylediklerine kendileri de inanırlar. Konuşurken jestlerini ve mimiklerini abartmaları önemli ipuçlarıdır. Güney’in polis sorgusundaki rahatlığı dikkat çekicidir. Elini ha bire yüzüne götürmesi, gözünü ovması, boynunu kaşıması, bir taraftan da net ifadelerle takıntısız konuşması yalan söylediğinin belirtisidir. Görüntülerden çıkarılabilecek sonuç, Tuncay Güney’in aklına geleni söylemesidir.” “Uzaktan teşhis” psikiyatri etiğine uygun ve de sonuçları güvenilir midir öncelikle bunu sormak isterim. Peki diyelim uygun. Fakat konu da camdan atlayan çocuğun psikolojik tahlili değil ki... “Ergenekon diye bir şey, külliyen intikam operasyonu” diyenler ve “ Vay darbeciler vay” diyenler diye memleketi tereyağı gibi ikiye ayırmış bir mevzu. Bu vakada söyleyenin doktor olması kadar ideolojisi de önemli galiba. Memleketi iki bölmüş bir hadisenin, bir karakterinin analizinden söz ediyoruz. Doktor değilim, koyduğu teşhise bir şey diyemem ama ben Tuncay Güney gibi mimikleri ve konuşma tarzı olan insanlar tanıyorum ve benim tanıdıklarım yalancı insanlar değil. Doktor bey, el kol hareketlerinden yola çıkarak mı Tuncay Güney’e “yalancı, sallıyor” diyor yoksa “dediklerinden” yola çıkarak mı açıkçası merak içindeyim. Tuncay Güney yalancı değildir demiyorum. Olabilir. Ama doktor beyin Ergenekon konusundaki düşüncesini de merak etmeden duramıyorum. Ergenekona inanan ve inanmayan iki doktorun görüntü analizleri birbirinden hayli farklı olabilir gibi geliyor bana.Değilse düzeltin.*****TEKZİP Sayın Mutlu Tönbekici,Yazılarınızı her gün aksatmadan okuyorum. Son yazınızda şahsım aleyhine bir iddia atmışsınız ortaya. Buzdolabına güya farkında olmadan boş tencereleri, boş kapları geri koyuyormuşum. Öncelikle şunu belirtmem gerek: Hayatımda buzdolabına boş ve kirli tencere koymadım. Sizin görüp de gereksiz bir vaveyla koparttığınız hadise buzlukta gördüğünüz boş kaptır. O boş kap oraya boşu boşuna konmamıştır. Buzdolabı ve dondurucuda enerji tasarrufu için kullanılması gereken yöntemlerden biri de buzdolabı ve dondurucuyu dolu tutmaktır. Eğer buzdolabında daha büyük miktarda yiyecek varsa buzdolabının kapısını açıldığında tüm soğuk hava dışarı sızmaz, önemli miktarı içeride kalır. Buzluktaki o boş kap (üstelik kirli falan da değildi) işte bunun için konulmuştu oraya. Hışımla sorduğunuz için o an hatırlamamış olabilirim ama sonra hatırladım ve fakat siz bu arada yazmıştınız bile.Hadise budur. İyi günler dilerimMB olarak da bilinen Manita Bey

Devamını Oku

Medya kadınlardan özür diliyor!

16 Ocak 2009

Çok ama çok acayip bir şey olmakta dünyada. Daha doğrusu dünya televizyonlarında. İngiliz ve Amerikan televizyonlarında aynı anda “komplekslerinizden kurtulun esas böyle güzelsiniz” programları yapılıyor! Amerika’da Tyra Banks, İngiltere’de tanınmış bir moda danışmanı kadınları kendileriyle barıştırmaya çalışıyor. Sonunda birileri gerçek dünyayı keşfetti!Bildiğiniz gibi kadınların çok büyük bir bölümü vücutlarından şikayetçi. Büyük çoğunluğu daha zayıf olması gerektiğine inanıyor. Bunun altında elbette ki moda dünyası ve onun nedendir bilinmez yardakçısı olan medya tarafından pompalanan “güzel kadın zayıf kadındır” düşüncesi yatıyor. İstenilen hepimiz manken gibi vücutlarımızın olması. Normal olmamız yetmedi zayıf olmamız istendi. Zayıf olmamız yetmedi çok zayıf olmamız istendi. Nerede kadidi çıkmış, iskelet gibi kızlar var başımıza manken (dolayısıyla örnek) olarak çıkarıldı. Genç kızlar yememe hastalığı olan anoreksiya nervoza’ya tutuldu. Evlilik kiloları, doğum sonrası kiloları, bacak selülitleri, kol selülitleri, sutyen taşkınlıkları, sırt fazlalıkları gibi onlarca dert yarattılar kadınların başına. “Kadınlardan intikam alma”, “Kadınları cezalandırma” timleri gibi dört bir tarafımızı sardılar. Medya tuhaf bir şekilde çok sevdi bunu. “Kiloları yüzünden tanınmaz halde, çok çirkin, çok feci, acayip iğrenç!” diye durmadan başlıklar attılar. Üstelik çok feci denilen ünlülere bakıyoruz hayır sadece normale dönmüşler! Yani normal eşittir çok iğrenç diye bir durum söz konusu oldu.MEDYANIN SEVMEDİĞİ BİR KADINSAN OTUR OTURDUĞUN YERDE Gazetelerin illa ki her gün bir köşesinde ‘nasıl zayıflanır haberi’ görüyoruz. Zayıflatma dev bir sektöre döndü. Durumu açlık seviyesinde olanlar hariç her eve diyet ürünlerinin en az bir tanesi girdi. Sıfır yağlı pembeler, yarım yağlı maviler, glisemik indeksi düşük beyazlar, rafine olmamış kahverengiler... Estetik ameliyat olgusu hiç olmadığı kadar benimsendi. Öğle tatilinde botokslardan, yüz gerdirmelerden, yağ aldırmaklardan söz edilir oldu. Televizyonlar bunu yine çok sevip “Tanrım beni baştan yarat” programları yapmaya başladı. Çirkin “addedilen” kadınlar 8 haftalık programlara dahil edildi, her taraflarıyla oynanıp güzel “addedilen” kadınlara dönüştürüldü. Sonra ne oldu o kadınlara, hayatlarında ne değişti bilmiyoruz. Ama bir TV şovu olarak muhteşemdi!Sonuç? Havuza, plaja gitmeye utanan koca bir kadınlar ordusu! Medyanın ve moda dünyasının sevmediği kadınsan eğer otur oturduğun yerde!Tyra Banks kadınlara kendilerini sevdirmeye çalışıyorDurumun iyice vahamet kesbettiği bir noktada bir şeyler değişmeye başladı. Amerika Birleşik Devletlerinde şu sıralar en çok konuşulan program süper model Tyra Banks’ın “kadınlara kendilerini sevdirme” programı. Tyra gibi süper süper “model” bir kadının bunu yapması süper süper ironik de olsa umut verici. Seyrettiğim bir programda kendilerini çok çirkin sanan dört kadın, makyaj yapmalarına, takma saç takmalarına veya dolgulu sutyen, korse, solaryum gibi numaralara girişmelerine izin verilmeden bir vitrine konuluyor. (Çünkü “bu” şeyler olmadan kendilerini berbat hissediyorlar) Yoldan geçen insanlara da şu deniliyor: “Bu kadınlar kendilerini çirkin buluyor. Siz ne düşünüyorsunuz?” İnsanların vitrine bakıp söylediklerini içeridekiler duyamıyor. Yoldan geçenler içerdekileri parmaklarıyla gösterip bir şeyler diyorlar. Birtakım el kol hareketleri yapıyorlar. “Sizce dışarıdakiler ne diyorlar?” diye sorulduğunda içeridekiler “saçımı ne kadar çirkin bulduklarını söylüyorlar”, “yüzümdeki yarayı işaret edip iğrendiğini söylüyor”, “muhtemelen basenlerimden tiksindiğini söylüyor” diyorlar.Oysa gerçek öyle değil! Dışarıdakiler birinin ne kadar güzel gözleri olduğunu, birinin ne kadar seksi olduğunu, birinin dudaklarına bayıldığını söylüyor. İşaret ettikleri, kızların sandığı gibi çirkin tarafları değil güzel tarafları. Stüdyoda bunları duyunca ne oldu? Dördü de zırıl zırıl ağladı. Çünkü gerçek bu!Kendilerini olduklarından yüzde 30 daha şişman sanıyorİngiltere’de ise iki ayrı program var şu sıralar: “How to look good naked” (Nasıl güzel çıplak olunur) ve “Missing Top Model” (Kayıp manken).“Nasıl güzel çıplak olunur” programında çok acayip şeyler yapılıyor. Program tümüyle “komplekslerinizi yenin” teması üzerine. Çatlaklarınızdan mı utanıyorsunuz, sokağa çıkıyorlar ve gördükleri her kadına soruyorlar. Var mı çatlak? Var. Gösterir misiniz? Güzel kadınların bile çatlakları var. Şaşırıyoruz çünkü bilmiyoruz ki kadınların yüzde 78’inda çatlak var! Bir başka programda şişman ve çirkin olduğunu düşünen bir kadının çok güzel fotoğrafları çekiliyor ve dev bir afiş haline getirilip şehrin bir yerine asılıyor. Kendini çirkin sanan kadınla beraber afişin önüne geliniyor ve insanların yorumlarına kulak kabartılıyor. Sonuç? İnsanların yüzde 73’ü beğeniyor! Çok acayip bir deney daha yapılıyor. Kadınların çıplak fotoğrafları çekiliyor ve bilgisayarda üç boyutlu bir animasyon haline getiriliyor. Sonra fotoğrafı çekilen kadınla önüne geçiliyor ve soruluyor: “Bu sen misin?” “Yok” diyor. “Ben daha şişmanım”. Ve soruluyor: “Neren daha şişman?” “Belim daha kalın, bacağımı daha toplu, omuzlarım daha düşük”. Üç boyutlu modelleme üzerinde kadının söylediği bütün değişiklikler yapılıyor. “Bu musun sen?” “Evet buyum” Sonuç? Kadınların büyük çoğunluğu kendilerini yüzde 25 ila 30 arasında daha şişman sanıyor! Halbuki ilk modelleme bire bir onların vücutlarıydı! Çolak top modelKayıp Manken ise daha radikal. Sakat kızların güzellik yarışması. Bir kolu veya bir bacağı eksik, protezli, felçli, yara izli kızlar profesyonellerin elinde harikulade bir güzele dönüşüyor. Protezlerin üzerine giydirilen jartiyerli çoraplar mı istersiniz, tekerlekli sandalye üzerinde iç çamaşırı defilesi mi... Sonuç? Hayır hiç rezillik falan değil. Kolsuz bir kızın da ne kadar seksi olabileceğine inanamıyorsunuz.Öper misin, evlenir misin, yoksa kaçar mısın?Bu da yine İngiltere’de başka bir program. (Snog, Marry, Avoid?) Boya küpüne girmiş kızları ve erkekleri doğal güzelliklerine döndürme programı. Takma saçlardan, takma kirpiklerden, dolgulu sutyenlerden, dikkat çekmek için giyilmiş tuhaf kıyafetlerden arındırma operasyonu. Yapılan da şu: Aşırı süslü veya boyalı kızlar önce hep ortalıkta dolaştıkları halleriyle oylanıyor: Öper misin, evlenir misin, kaçar mısın?Sonra adım adım kızların bu güzelleşmek veya dikkat çekmek uğruna sürüp sürüştürdükleri çıkarılıyor. Her aşamada aynı oylama yapılıyor. Öper misin, evlenir misin yoksa kaçar mısın? Son noktada en sade hallerine geliyorlar. Ve yine aynı oylama yapılıyor. Sonuç: Her zaman en sadesi tercih ediliyor. İnsan izleyince ve sonuca bakınca kadınların nelere ama nelere zorlandığına inanamıyor. Hakikaten çok ama çok acayip...

Devamını Oku

Bir gün belki ama şimdi değil

15 Ocak 2009

A haa! Geyik yapınca nasıl geliyor hemen mailler! Kaç zamandır olmuyordu böyle... Dünkü yazıyı kaçıranlara mini özet: “Bir evde bir erkeğin yaşadığını nasıl anlarsınız? Buzdolabında BOŞ bir tencere bulursanız” demiştim. Sonra da bunun olası psikolocik sebepleri üzerinde durmuştum. Analarının pavlov kuzusu olmak veya bulaşık yıkamaktan nefret etmek olabilir mi diye de ufacık bir iki yorum yapmıştım. Aman tanrım! Memleketin ne kadar bulaşık yıkayan erkeği varsa hepsi yazmış! “Erkeğim ama şahane de bulaşık yıkarım.” Heh. Yıkayın tabi, ne yıkamayacaksınız! Ama zaten ben memleketin bütün erkekleri böyledir demedim. Bu hareketi yani buzdolabına kirli boş tencereyi geri koymayı yapsa yapsa ancak erkekler yapar dedim. Netekim, (bu lafın doğrusunu da 28 yıldır söyleyemiyorum iyi mi! Düzelmez bir 12 Eylül çocuğuyum. Nasıl bir beyin düdüklenmesidir bu hey yallebbim...) ne diyorduk? Ha netekim bir arkadaşımız mevzubahis davranışı şöyle açıklamış:“Sayın Tömbekici, (m değil n olacaktı) ben bekar bir erkeğim ve sık sık boş tencereleri dolaba koyarım. Sebebi de çok basit: Birkaç gün yıkayamayacaksam onları, dibini muslukta sıyırıp makineye koymak zor geldiğinden o birkaç gün içinde kokmasın diye, onlarla uğraşabileceğim güne kadar diye buzdolabına koyarım. Sevgiler, saygılar. İskender T.” Nasıl? Budur işte! Yapılan şeyin saf ve gerçek açıklaması! Tipik bir “erteleme” sendromu. Benim bir başka Manita Bey’in öyle bir kutusu vardı. Üzerindeki etikette tam olarak şöyle yazıyordu: “BİR GÜN BELKİ AMA ŞİMDİ DEĞİL” Bir gün dayanamayıp kutunun içine baktım! Aman tanrım! Tam bir kabus! Ödenmemiş vergiler, açılmamış mektuplar, tamire verilip alınmamış eşyaların makbuzları, acil cevap bekleyen (ve tabii ki cevaplanmamış) mail çıktıları, kargo şirketlerinden “paketiniz var gelin alın” notları... Adeta Pandora’nın kutusu ama içinde sadece “erteleme” kötü huyu çıkıyor! Ve evet! O da kirli boş tencereyi buzdolabına geri koyanlardandı! (Terslik bende mi yoksa?!? Gidip gidip benzer adamları.. Neyse..)Bir evde erkek yaşadığının başka işaretleriBir başka okur da benim Manita Bey’imle kocasının, hastanede ayrılmış yumurta ikizi olduğunu düşünüyor:“Bizdeki durum: Buzdolabında boş tencerenin yanı sıra boş margarin kapları, boş zeytin kaseleri, boş market torbaları ve en önemlisi: Buzlukta boş buz kapları! İçine su doldurup kaldırmayı akıl etmemeleri sizce de olağanüstü bir şey değil mi? Buzluğun içinde kendi kendine su dolacağını düşünüyor olabilirler mi? Hiç olmazsa ortalıkta bırak ki bileyim, buz bitmiş, bari ben koyayım. Hayır! Misafir gelmiştir, rakı ikram edilmiştir, buz lazımdır, atarsın elini buzluğa, işte o zaman anlarsın bitmiş olduğunu.” Hahahaha... Maili okuduktan sonra gittim buzluğa baktım. Ve evet! Bizim buz kapları da (tabii ki) boştu!!! Nasıl atlamışım bunu! En önemli işaret! “Boş tencereye ilaveten çöpün önüne (ama içine değil) bırakılan boş sigara kutularını, muz kabuklarını, çikolata kağıtlarına da sayabilir miyiz?” demiş bir başka “işaret saptayıcı”.“Asla boşaltılmayan bulaşık makinesine ne dersiniz?” demiş bir başka dertli dolap. “Hayır en büyük işaret: Boşaltılmayan çöp kutusudur!” diye feryat etmiş yeni evli bir okurum. Bu da son işaret: “Koltuğun kenarına saklanmış iki adet çorabı tek geçerim. Bilhassa iyice derinlere gömülmüş olanlar evdeki erkeğin varlığının en şüphe götürmez kanıtıdır. O derinlere inmiş çorapları da illa ki bir misafir bulur ve bizi bir güzel rezil eder. Uzun zamandır yoktu bu adet, iki gün önce baktım yine konmuş. Almadım, ertesi gün bir çift daha eklenmiş. Bakalım kaç çiftten sonra boşalacak orası merak içindeyim” demiş bir Bursalı okurum. Şimdilik bu kadar.

Devamını Oku