“Kim olduğunu biliyorum ama yapacak bir şey yok” sendromu

5 Şubat 2009

Dört beş gün önce, “nedir bu tüccar doktorlardan çektiğimiz” temalı bir yazı yazmıştım hatırlarsanız. (“Bizi Dr. Öleceksiaan’lardan kim koruyacak?”) Mevzu şu idi: Arkadaşıma reflü teşhisi konmuş, kanserle tehdit edilmiş ve acil ameliyat olması gerektiği söylenmişti. Ama arkadaşım iki başka doktora daha gitti ve her ikisi de değil ameliyat olmak, reflü bile olmadığını söylediler. Turp gibisin diye yolladılar. Yazının sonunda Tabipler Odasında atmıştım topu.***Geçtiğimiz Salı, İstanbul Tabipler Odası Başkanı Prof. Dr. Özdemir Aktan aradı beni. Uzun uzun konuştuk. Böyle durumlara karşı çok hassas olduklarını, eğer arkadaşım bir dilekçe ile kendilerine başvurursa muhakkak surette konuyu değerlendireceklerini ve söz konusu doktoru soruşturacaklarını söyledi. Ve ne olup bittiği konusunda da beni bilgilendireceğini. Laf arasında söz konusu doktorun kim olduğunu da tahmin ettiğini söyledi. Arkadaşımın gittiği ikinci ve üçüncü doktor da aynı şekilde “reflü + ameliyat” ikilisinin kimden geldiğini hemen bilmişlerdi. Dahası ben yazdıktan sonra bir çok hekim de bana mail atıp “X hastanesindeki Dr.Y mi bu kişi?” diye sordular ki hepsi doğru tahmin etmişti. Arkadaşım, olmayan reflüsünü kaldırmayı başarırsa, oturup Tabipler Odasına yazacak (inşallah). Ve ben de size ne olup bittiğini anlatacağım adım adım. (Dr. Özdemir Bey’e ilgilendiği için çok teşekkür ederim.) Ne yapabilir Tabipler Odası demeyin, 6 aya kadar doktorluktan men cezası verebiliyorlar. Ceza vermeseler bile bir doktorun soruşturmaya uğramasının bile yeterince sinir bozucu olduğu söyleniyor. Ha bu arada şöyle bir gerçek de var: Hasta veya hasta yakınlarının, teşhis veya tedavi hatası yaptığı gerekçesiyle doktora veya hastaneye karşı açtığı davaların yüzde 75’i doktor veya hastane lehine sonuçlanıyor. Bu böyle diye vazgeçmek gerekmez. Kazanılan yüzde 25 de az buz bir oran değil. ***Fakat benim takıldığım şey şu: “Kim olduğunu biliyorum ama yapacak bir şey yok” cümlesi. Türkiye’nin içini kurt gibi oyan şey bu. Sadece tıpta değil, her meslekte bu böyle. Hatalı teşhis, hatalı tedavi, hatalı ameliyat yapan paragöz doktor meslektaşını bildiğin gibi... Rüşvet alan memur meslektaşını bilmez misin? Yalan yanlış öğreten, çocuklara kötü davranan öğretmen meslektaşını bilmez misin? Eksik tartan pazarcı meslektaşını bilmez misin? Ha bire yalan yazan gazeteciyi bilmez misin? Bilirsin. Bal gibi bilirsin. Bizim meslekte ÜSTELİK bilmekle kalmazsın, bir de o süper yalancının “halk kahramanı”, “cumhuriyet ve laikliğin amansız savaşçısı”, “doğruların tek adresi” vs vs haline gelişini ve getirilişini de izlersin şaşkınlıklar (ve ürpertiler) içinde. Bu daha da fecidir, “adam durmadan yalan söylüyor” dedin mi ideolojik düşmanı sayarlar seni, yine “O” haklı olur!Bilir, herkes herkesi bilir ama kimse ne yapmaz? Ses çıkarmaz. Aman beni “bulaştırma” der. Aman bilmesin benim dediğini der. Böyle gider. Çünkü sonra sen kötü olursun. Kuvvetli, güçlü biriyse de üstelik, aleyhinde kulis yapmaya başlar. Diğer bütün “bilenler” de, arkanda duracaklarına, kulise dahil oluverirler. “Bırak baba yaaa, o kim ki”lerle yiyici, yıkıcı veya yalancı beyler/hanımlar, işlerini tatlı tatlı yapmaya devam eder. ***Almanlar gibi şikayet manyağı olmayalım tamam ama bu kadarı da iyi değil. Artık “bulaşalım” bir şeylere!

Devamını Oku

Obama’nın sırrı mavi kravat mı?

3 Şubat 2009

Ne diyor Obama? “Hey dünyalı, biz dostuz” diyor öyle mi? Hepimiz de buna inandık. Neden ikna olduk peki? Törende taktığı mavi kravatı sayesinde olabilir mi? “Aynen!” diyor imaj danışmanı Suna Kabadayı. Çünkü mavi barışın rengidir. Huzur verir, ikna eder. “Bu nasıl olur?” demeyin. Başkalarının üzerinde bıraktığımız intibada söylediklerimizin etkisi sadece yüzde 7 imiş! Söylemek istediklerimizin (veya istemediklerimizin) yüzde 93’ünü davranışlarımız, yüz ifademiz ve giysilerimiz anlatıyormuş. Milletin derdi üzerinizdekiyle, kaşınızla, gözünle... Ağzınızdan çıkanı dinleyen yok gibi bir şey. Yani (reklamın söylediğinin tersine) “Susuzluk hiçbir şeydir, imaj her şeydir.” Obama yeni devrin imaj kralı. On yıldır pazarlama ve marka yönetimi ve imaj yönetimi yapan SUNA KABADAYI Obama’yı bilhassa renklerine göre analiz etti. Hazır yerel seçimler yaklaşırken Kabadayı’ya kulak vermekte fayda var.Obama’nın 4 düğümüObama kravatlarını elde 4 düğüm dediğimiz daha spor bir tarzda bağlıyor. Hem yüzüne yakışıyor hem klasik muhafazakâr stilden uzaklaşıyor. Bağlama stillerine göz atacak olursak, Sayın Gül ve Erdoğan kravatlarını daha kalın Windsor şeklinde daha klasik şekilde bağlarken, Tayyip Bey aslında daha ince stilleri de deneyebilir. Cumhurbaşkanımızsa yüzüne giden şekil bu olduğu için seçiminde doğru.Renkler ne der?KIRMIZI: Duyguları en hızlı etkileyen renk. Taşıyanın bıraktığı etki: Özgüvenli, canlı, dinamik, bağımsız, tutkulu. Fark edilmek istediğinizde, karşı cinsi etkilemek istediğinizde, depresyondan çıkmak istediğinizde, net, agresif mesajlar vermek istediğinizde giyin. MAVİ: Ciddi, dikkatli, barışçı, güvenilir, disiplinli, kararlı birini temsil eder. Sakinlik ve umut verir. Kadın giydiğinde, erkekte koruma hissi uyandırır. Çok parlamak istemediğinizde giyin. SARI: Neşenin rengi. Olumlu, idealist duygular uyandırır. Fark edilmek istediğinizde, sorumsuz davranma özgürlüğüne sahip olduğunuzda, hırslı ve eğlenceli insanları etkilemek için giyin. YEŞİL: Dinlendirici, gevşetici, iyileştirici bir renk. Dengeli, ayakları yere basan, uyumlu insan izlenimi verir. Gergin, yorgun, bitik olduğunuzda giyin. Yeni fikirler ve vizyon belirtmek istediğinizde giymeyin!PEMBE: Sevginin rengi. Nazik, şefkatli, paylaşımcı, sevgi dolu, tehdit etmeyen insan etkisi verir. Kabul görmek istediğinizde, kendi ihtiyaçlarınıza da hassasiyet göstermelerini istediğinizde giyin. SİYAH: Bıraktığı etki: Vakur, güç ve otorite sahibi, zarif. Genel müdür için uygun, işe yeni başlayan için değil. Faydalanılmak istendiğinde korunmak ve mesafeli durmak için giyin. BEYAZ: Gerçeği temsil eder. Basit, güçlü, saf, mükemmel ve temiz etkisini yaratır. Taze ve hafif hissetmek, özen, hijyen sergilemek ve yeni başlangıçlar yapacağınız zaman giyin. GRİ: Nötr, gözün en basit algıladığı renk. Dengeli, kendini adamış kişiyi temsil eder. Sakin kalabilmek için, mülakatlarda güven verebilmek için giyin. Yaratıcı bir etki de vermek istiyorsanız, kırmız, mor, somon gibi renklerle kombine edin. TURUNCU: Enerji çağrıştırır. Yalnızlığı yenmek, eğlenmek, empati ve anlayış göstermek istediğinizde giyin. Ölçüsünde giymeli, fazlası yorgunluğa yol açar. İştah açar, diyetteyken giymeyin. En az profesyonel renk, işte de giymeyin.Soluk gri takımlar bitkin gösterirObama’nın takım elbiselerinin hepsi vücuda oturuyor. Bu, fit, dinamik bir görüntü veriyor. Beyaz gömleklerle hem sağlığı, temizliği işaret ederken siyahla yaptığı kontrast otorite, yüksek görünürlük veriyor. Koyu renk takım elbiseler lider rengidir. Bizim politikacılarımız ise paça boyu, kol boyu, kravat bağlama stili, yüze yakışan yaka tipi ve kravatta renk detaylarını dikkate almıyor. Soluk gri takımlar ve gri silik kravatlarla, kendilerine bir beden büyük takımlarla şehit cenazesinde, televizyonda açık oturumda ya da yurt dışında bir zirvede boy gösteren isimler var. Bu özensizlik onları çoğu zaman yaşlı ve bitkin gösteriyor. Dinamizm yok oluyor.Ekose gömlek ve ceket adamı bitirebilirObama’nın hezimete uğrayan rakibi McCain’in en büyük hatası giysileriydi. Bol kesimli gömlekleri, masa örtüsü görünümlü kareli gömlekleri, pileli ve bol pantolonları onu kilolu, hantal ve olduğundan yaşlı gösterdi. Üstelik demode bir intiba verdi. Demode demek çağın gerisinde demek, dinamizm yok demek, yenilik yok demek. Ekose gömlekleri ben haftasonu spor giyinmeye çalışan liderlerimizde de görüyorum. Özellikle Tayyip Bey hafta sonları takım elbise yerine gömlek ceket kombinasyonlarıyla daha samimi bir profil çiziyor, vermek istediği halktan biri mesajını destekliyor. Ama onun da özellikle kahve, toprak tonlarında ekose gömlekleri onu yorgun, bitkin gösteriyor. Ekose seçecekse en azından açık renk zeminde mavi ve lacivertler kullanabilir. Düz, mavi veya spor çizgili gömlekler daha enerjik durmasını sağlar.Kırmızının cazibesini kullanınKırmızı renk hem gücü, iddiayı hem de enerjiyi temsil eder. İlgi çekicidir, giyenin iyi taşıması gereken bir renk. Onunla bir yere saklanamazsınız. Obama’nın ten rengine uygun bir renk. En son hangi liderimizde bu cesur kırmızıyı bir tişört olarak gördük hatırlayın bakalım? Sadece kadın siyasetçilerde arada sırada kırmızı ceketlere rastlıyoruz. Nimet Çubukçu, CHP Aydın belediye başkanı adayı Özlem Çerçioğlu gibi. Kırmızının gücünden faydalanmak gerek.Çizgili kravat olmazzz!Diplomaside bir başka kural da kravatla ilgili. Bizde berbat bir alışkanlık var: Çizgili kravatlar! Oysa çizgili kravat resmi görüşmeler için çok spor kalır. Clinton, Bush, Blair, Sarkozy, Obama... Hiç gördünüz mü onları protokol ortamında çizgili kravatla? Zafer konuşmasında ve törende Obama mavi kravat taktı. Mavi barışın, huzurun rengidir. İnsanlar mavi odalarda, mavi renkte huzur buluyorlar. Sakinleştirici etkisi var. İstikrar, güven mesajını verir. Politikasını bize kravatının rengiyle de verdi! Obama’dan mı etkilendi bilmiyorum ama Cumhurbaşkanımız bir yurtdışı seyahatinde ilk kez mavi kravat taktı! Mısır’da barışçıl ve duyarlı mesajlar verirken kalın dilimler halinde çizgili kravatıyla izledik onu.Emine Hanım nerede hata yapıyor?Belli bir tarzı yok. Romantik mi, klasik mi, avangard mı, feminen mi, sportif mi, dramatik mi? Net değil. Karışık mesajlar veriyor. Bir bakıyorum çok dramatik. Kocaman bir gül yakada. Bir bakıyorum romantik, neşeli, çiçekli bir türban. Çok kalabalık. Bir bakıyorum ağır broker bir kaftanla biraz daha avangard, bir bakıyorum jean pardösüyle sportif. Biraz daha zarif, elegan, sofistike bir tarzı benimsemeli. Türbandan dolayı tek renk giyime gidebilir. Zaman zaman tek parça elbiseler giyebilir. Kumaşlarda daha sakin seçimler yapabilir. Özellikle broker, şantuk benzeri dokulu kumaşlar yerine daha pürüzsüz, sakin yüzeyler, yani: Daha az detay!Doğru zamanda doğru kıyafetSadece koyu renk takım, gömlek, kravat üçgeninde de sıkışıp kalmamak lazım. Özellikle Temmuz’daki genel seçimleri hatırlıyorum, Antalya’da, plajda koyu renk takımla boy gösteren milletvekili adayları dışında yine aynı ilde yapılan parti toplantılarında spor şort altına siyah çorap ve sandalet giyen vekillerimiz de olmuştu. Olacak şey değil! Oysa Obama’yı yürüyüş yaparken eşofmanlarıyla, denizden çıkarken mayosuyla gördük. Kol düğmesi yada yaka mendili takmayarak halka yakın olduğunu anlatamazsın!

Devamını Oku

Padişahım sen çok yaşa!

3 Şubat 2009

Mektuplardan anladım ki memleketin ezici çoğunluğu pek sevmiş Başbakanımızın gürül gürül çıkışını.Sevin tabii! Sevmemek mümkün mü? Van minüts, van minüts diye hafiften dalgamı geçtim amma... Serde Türklük var. Balkan göçmeni de olsak Türk Türktür! (Zaten Türk olmayanı da kafasına vura vura Türk etmesini biliriz.) Severiz yani efelenmeyi de efeleneni de.Üstelik laikçisi ulusalcısı ve dincisiyle hepimizin sevmesi de ayrı bir güzellik olmuş. Efelenme konsensüsü. Bana da çok kızmışlar. Neye niçin kızdıkları belli değil. Tişört fikri çok iyi bir fikirdi halbuki. (Destekse destek!) Ama mizahımız Recep İvedik seviyesine düşünce (veya zaten hep orada olduğu için) önerilerime çok kızmışlar. Van minüts tişörtü olmazmış! Sonun s de yokmuş zaten. (Hayır vardı!) Ay ay ay.. Bir de kibarlık budalaları var. Kadına “bayan”, tuvalete “lavabo” deyince kendilerini kibar addedenler “sizin gibi bir bayana hiç yakışmamış”lamışlar bütün gün. Tabi tabi.. Öfkelenince o “kibarlar”a ne oluyor biliyoruz. Başbakan çok iyi etmiştir diyorsunuz. Gürül gürül çıkışması iyi olmuştur diyorsunuz. Peki İrak’ta beş yıldır 1 (BİR) milyon insanın ölürken, Felluce’de insanlar katledilirken, neredeydi Başbakanımızın gürül gürül sesi? Peres’e çıkan gürül gürül ses Bush’a niye çıkamadı? Bangır bangır yazıyor günlerdir gazeteler, ülkemizde JİTEM’in öldürdüğü binlerce insan için niye çıkmıyor o gürül gürül ses?Askerlerimiz dağlarda sahipsiz bırakılıp katledilirken nerede o ses?Hrant Dink öldürüldüğünde neredeydi o gürül gürül ses?Ya peki İsrail ile şanlı ordumuzun modernizasyonu anlaşmaları yapılıp, milyonlarca dolar gürül gürül İsrail’e akıtıldığında? Bundan sonra İsrail’den herhangi bir silah almayı da kesebilecek miyiz gürül gürül? Haysiyetli dış politikayı bu sananlar bunu da yapabilirler mi?Gelin şu tarihimizi temizleyelim, gelin İttihat ve Terakki’nin yediği haltlara sahip çıkmayalım dendiğinde niye duymadık o hakkaniyetli gürül gürül sesi?O gürül gürül sesi cami, türban ve Filistin üçgeni dışında duyabilecek miyiz? Duyabileceksek ne ala! Sonuna kadar destekleyelim! Üstelik o aynı gürül gürül ses “işsizlik belimizi büktü, anamız ağladı” diyen kendi halkına “ananı da al git” şeklinde döndüğünde yine sevecek miyiz? Yine kendi halkına “çeksinler gitsinler” dediğinde?Yoksa Ekrem Kaftan Bey’in yazıp bana da gönderdiği şiir kadar mıdır hadise? “Bitirdin bu milletin Osmanlı hasretini / Yazacak tarih senin elbette gayretini / Allah kabul eylesin mukaddes hiddetini / İslam’ın bayrağısın Recep Tayyip Erdoğan...” Osmanlı hasreti ha! Vay babam vay...

Devamını Oku

Van minüts diyorum

1 Şubat 2009

Üretici olsaydım, ürünlerimden birini hemen bu isimle çıkartırdım. “Van minüts kurabiyesi”, “Van minüts çorapları”, “Van minüts pizzası”...Veya esnaf lokantasında bir “Van minüts set mönü” mesela. Çok sempatik olmaz mı? Bul internetten Filistin yemeklerinin tariflerini, mesela felafel, mesala tabbule yap bir mönü sat! Hadi set mönüyü geçtim sırf “Van minüts felafali” satsan yeter! Ayrıca madem Filistin’le yatıp kalkıyoruz hakikaten neden felafel pişirilip satılmaz bu ülkede? Dünyanın en lezzetli fast food’u. Üstelik mis gibi de Filistinli bir yemek.. (Bilmeyene not: Felafel, nefis bir nohut köftesi. Kızartıyorsun, sonra bir pidenin arasına koyuyorsun, biraz domates, biraz marul, üzerine tahinli bir sosu var ondan döküyorsun ve yiyorsun.. Bulun tarifini yapın. İnternette var.) Van minüts diyorum tişörtü de iyi fikir... “Van minüts tişörtü, van minüts tişörtü... Hadiiii... Türklerin haysiyetinin tişörtü... On lira on liraaaaa... Van minüts diyorum... On lira diyorum... Haysiyet diyorum” Niye ülkemizde böyle şöyler olmaz hiç anlamam! Yap bir tişört, yap bir kupa, yap bir şapka... Sat pazarda, işportada, dükkanda. Giyelim/takalım hep beraber, sırıta sırıta dolaşalım sokaklarda. Ben mesela, üzerinde “Van minüts diyorum!” yazan bir şapkayı seve seve takarım. On yılda bir olacak bir şey bu kardeşlerim! Niyçün sahip çıkılmıyor?!? Tişörtçü, şapkacı, ıvırcı zıvırcı esnafı! Alın size krizde altın gibi bir fırsat! Biraz yaratıcı olun yahu! (Yapınca bana da gönderin...) “Van minüts diyorum, kodum mu oturturum!” diye devamı da gelebilir mesela bu girizgahın.“Van minüts diyorum, seni çok seviyorum” veya... “Van minüts diyorum ve dünyayı kucaklıyorum” şeklinde barışçı bir mesaj da olabilir. “Van minüts diyorum ve İsraili kınıyorum!” şeklinde pirotestoci bir hale de gelebilir ki sanırım lafın mana ve ehemmiyetine daha uygun olur. (“Van minüts diyorum, İsrail’in de Allah belasını versin!” Haşin versiyon)“Van minüts diyorum ağbicim ve çayını hemen getiriyorum...” şeklinde, bir garson repliği olarak da uyarlayabiliriz. Olup biteni takip eden uyanık garson havası vermek için birebir. 29 Ocak’ı “Van Minüts Diyorum” günü olarak da kutlayabiliriz bundan sonra. “Kabotaj Bayramı”ndan çok daha manalı olduğunu kabul edin lütfen. Kabotajın kelime manasını unutalı bin yıl oldu ama ısrar kıyamet kutluyoruz her 1 Temmuz’da. Üstelik deniz yoluyla İstanbul’dan Bodrum’a da gidemiyoruz iyi mi? İstanbul Bodrum’u bıraktım, Arnavutköy’den Beşiktaş’a gidemiyoruz ayol! Kenarımın kabotajı... Gavurda oluyor böyle şeyler. Milletçek sevinilen, eğlenilen durumların tişörtü, şapkası çıkıveriyor. Bir iki hafta takılıyor herkes, diyelim van minüts van minüts diye, eğleniliyor, gülünüyor, gurur duyuluyor vs... Sonra başka bir şey çıkıyor. Fakat itiraf edin dört gündür hafiflemiş hissetmiyor musunuz kendinizi? Hayatınızda bundan daha “cool” bir kulaklık çıkarma eylemi gördünüz mü bugüne kadar? Yazık ki Başbakanımızın saçları uzun değildi, şöyle bir rock yıldızı gibi sallayamadı sağa sola.. Bir de öyle olsaydı... Peeee. (“Van minüts kulaklığı” da olabilir mi diye bir an düşündüm ama yok... Kulaklık markası olarak pek iyi olmaz) ***Ne oldu şimdi? Sıçtık mı yoksa 100 yıldır ezilen, itilip kakılan onurumuz mu kurtuldu?Almanya yüzünden yenik sayılmalar, tek dişi kalmış canavarlar, batının kültürünü değil, sadece teknolojisini alalım kompleksleri... Bitti mi şimdi onlar? Tamam mıyız? Aynı sınıfa gelebildik mi? Binaya arka kapıdan değil ön kapıdan mı gireceğiz artık? Öyle ise lütfen masaya üç kere vurun. Üstümü değiştireceğim. Van minüts sonra gelirim yine. (Yazıya bıdı bıdı edecek okura: Sesin yüksek çıkmasın alırım ayaaamın altına... )

Devamını Oku

Röflesi ve Reflüsü olmayan iyi aile kızı arıyorum

30 Ocak 2009

Göğüs Hastalıkları uzmanı Doç. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, dünkü yazım üzerine şahane bir mektup yazmış bana. Biz, zavallı fani kazlar... pardon... “hasta”lar söyleyince kimse ciddiye almıyor, dedim bir de Dr. Ahmet Rasim Küçükusta’nın kaleminde anlatalım derdimizi...Evet Doktor bey, söz sizde!***“Son senelerin en çok prim yapan hastalıklarının başında reflü geliyor. Bir gecede imara açılıp fiyatı katlanan çorak tarlalar gibi değerlendi bu ‘sözde’ hastalık! Devir reflü devri: Bundan on-on beş sene önce kimsenin adını bile bilmediği ‘tıbbın bu son harikası’ astımı, alerjiyi, kanseri, hepatiti, damar sertliğini, AİDS’i... kıskandıracak bir şöhrete ulaştı. Reflü, gastriti de, ülseri de, koliti de tarihin derinliklerine gömdü. Üstelik bir de ses kısıklığından öksürük ve astıma; geniz akıntısından sinüzit ve otite; zatürreeden farenjit ve larenjite reflü ile ilişkilendirilmeyen hastalık da kalmadı. Kapsama alanı da ‘el kadar bebeklere’ kadar genişledi. Reflü nedir?Reflü kelimesinin Türkçe karşılığı geriye akıştır. Burada sözü edilen, mide içeriğinin ve asidinin yemek borusuna akmasıdır, kaçmasıdır. Normal şartlarda, yemek borusu alt ucunda halka şeklindeki kaslar sayesinde mide içeriğinin yemek borusuna geçmesi engellenir. Ancak, normal kişilerde bile, özellikle de yemeklerden sonra, kısa süreli ve az miktarda reflü meydana gelebilir. Bu reflü, yemek borusuna zarar vermez ve herhangi bir belirtiye de sebep olmaz, yani fizyolojik bir durumdur.Mide fıtığı, şişmanlık, gebelik, sık kusmalar gibi çeşitli sebeplerle bu sifinkterin gevşemesi, mide asidi ve yiyeceklerin yemek borusuna kaçmasını, yani reflüyü kolaylaştırır. Uzun süre ve fazla miktarda olan reflü de bazı kişilerde zamanla yemek borusu alt ucunda iltihaba, yani özofajite yol açabilir. İşte, reflü yemek borusunda iltihaba ve çeşitli belirtilere neden olduğunda masum bir olay olmaktan çıkar ve o zaman bir hastalık (‘reflü hastalığı’) olarak kabul edilir. Yoksa, tek başına ‘reflü’ bir hastalık değildir; her ‘beni ademde’ olan bir fizyolojik bir durumdur. Reflü hastalığının en önemli belirtisi, göğüs kemiği arkasında ağrı olmasıdır. Bu, yemeklerden sonra ve geceleri şiddetlenen, öne eğilmekle artan, yanma şeklinde bir ağrıdır. Bazı kişilerde ağza mide içeriği ya da acı su gelmesi, geğirme ve yutma güçlüğü gibi şikayetler de görülebilir.Reflü neden bu kadar moda? Bazı hastalıkların zaman zaman moda olmasında hastaların da, doktorların da, ilaç endüstrisinin de rolü var. Hastalardan başlayalım: Onlar artık gastrit ve ülser teşhislerinden bıkmışlardı ve kendilerine yeni ve mümkünse ‘modern’ bir hastalık arıyorlardı. Reflü Hızır gibi yetişti.Aynı şey doktorlar için de geçerli. Üstelik ‘kamu doktorları’ için her yeni hastalık, her yeni ilaç toplantı, seminer, kongre; yani promosyon ve bedava seyahat-yeme-içme; ‘muayenehane doktorları’ için de yeni hastalar ve daha çok kazanç anlamına geliyor. İşin kaymağını ise her zaman olduğu gibi ilaç ve tıbbı âlet endüstrisi yiyor. Belirli bir hastalığı gündeme getirerek, abartarak, âdeta bir ‘hastalık paranoyası’ yaratmak ve sonuçta da tüketimi artırmak bunların temel felsefesi. Reflü astım yapar mı?Reflü ile ilişkilendirilen olan hastalıkların başında da astım geliyor. En çok da bu ‘seviyeli ilişkiye’ sinirleniyorum. Öksürüyor musunuz? Reflü... Astımınız tedaviye cevap mı vermiyor? Tamam gene reflü... Kan beynime çıkıyor. Hayır, yok öyle bir şey! Gelelim neticeye.Yüksek tahsilli, aileden varlıklı, geleceği parlak bir işte çalışan, açık fikirli, hoşgörü sahibi gencim. Midesine endoskopi yapılmamış, proton pompası inhibitörü kullanmamış iyi aile kızıyla hayatımı birleştirmek istiyorum.” ***Teşekkürler Doktor bey! Evet stüdyomuza geri döndük. Demek ki neymiş? Her “reflün var, kanser olup ölürsün valla” diyene inanmayacağız... Bir de diyorlar ki dolaştığınız doktorlar arasında birisi mutlaka tıp fakültesi doktoru olsun. Tabii tabii. Ondan da koyun torbaya. Bizim işimiz ne zaten di me...

Devamını Oku

Dr. Öleceksiiaaan ’lardan kim kurtacak bizi?

30 Ocak 2009

Bundan iki hafta kadar önce arkadaşımın ağzından az miktarda kan geldi. Fazla değil. Daha doğrusu tükürüğü biraz kanlı geldi diyelim. Doğal olarak endişelendi. Bana sordu, ben “tekrar ederse doktora git” dedim. Zira benim de bir kere başıma gelmişti, bir daha tekrarlamadığı için üzerinde durmadım.Arkadaşım işkilli büzük olduğu için iki gün sonra özel bir hastanede çalışan bir doktora gitti. Meşhur bir reflü uzmanı. Konu hakkında sitesi falan var. Ağzından gelen kandan söz eder etmez Doktor bey büyük bir panikle arkadaşımı endoskopiye sokuyor. Endoskopiden sonra beş altı tetkik daha yaptırıyor. Tak 2 bin beş yüz lira!Hadi buraya kadar normal diyelim. Sonra tetkikleri dikkatle inceliyor ve yine büyük bir panikle:“Hanımefendi, ileri düzey reflünüz ve mide fıtığınız var. Hemen ameliyata almamız gerek sizi. Aksi taktirde bu reflünüz çok kısa zamanda kansere dönüşecek!” Hadeee. Gerçekten mi? Gerçekten. Ama şikayetim yok! Olabilir! Midem bir kere bir yanmamıştır. Evet, tipik bir “sinsi reflü” olayı. Ekşime bile yapmaz! Öyledir bu... Kanser lafını duysanız ne yaparsınız? Benim arkadaşımın yaptığı gibi ağlaya zırlaya ameliyat günü alırsınız. Çok şükür özel sağlık sigortası var, sigorta da karşılamayı kabul ediyor. Ve lakin bizlerin de katkısıyla içine bir kurt düştü. Ameliyata üç gün kala bir başka doktora daha görünmek istedi. Aldı tetkikleri gitti bir başka ünlü reflücüye.Adam bakıyor bakıyor ve “hiçbir şeyiniz yok” diyor.Arkadaşım “E ama bana ameliyat demişlerdi...” demeye kalmadan, ikinci doktor “Bilmem kim doktor mu?” diyor. Ya evet. O hep böyle yapar. Yahu aradaki farka bakar mısınız? Biri tez zamanda öleceksin diyor öbürü hiçbir şeyin yok diyor!Arkadaşım, bu aşırı zıtlıktan doğal olarak huzursuz, hani belli mi olur diyerek bir üçüncü doktora daha gidiyor. Sonuç: “Bir şeyiniz yok. Hatta fazlasıyla sağlıklısınız. Turp gibisiniz. Arka arkaya çok sağlıksız beslendiyseniz böyle ufak kanamalar olabilir. Benim mide kanseri olma riskim sizden fazla...”***Dördüncü doktora gitmiyor tabii. Dr. Öleceksiiiiiaan’nın sekreterini arayıp ameliyatı iptal ediyor. Anında Kasap bey geri arıyor. “Ama ama ya kanser... Bakın sigortanız da HAZIR kabul etmiş.. HAZIR gün de almışız.. Şanslısınız yani”... Hazır gün alabilmişken, hazır sigorta kabul etmişken ameliyat oluverin kafası ne güzel şey yahu! Bu cümlenin esas manası şu aslında: “HAZIR senin gibi bir saf buldum, HAZIR sigortayı da kekledim.. HAZIR şu benim lap top’un da yenilenme zamanı geldi”..***Bildik hikaye biliyorum ama dayanamadım yazdım. Zira gözümdeki yanma yüzünden altı aydır lens takamıyordum, gittiğim üç doktor da “gözünüz kurumuş, alerji olmuş, uf olmuş, gelin sizi... pardon... gözünüzü lazerle ÇİZELİM, miyobunuzdan kurtulun..” dediler. Tabii ki kaçtım durdum, sonunda namuslu birine denk geldim, 3 buçuk liralık bir merhem ve 7 liralık bir damla ile 10 günde tedavi etti! Kirpik dibinde küçük bir enfeksiyon olmuş. Bu kadar basitmiş meğer. Turp gibi bir miyop olarak devam ediyorum hayatıma. Sayın Tabipler Odası! Ne yapmamızı öneriyorsunuz? Her bir hastalık için üç doktor mu dolaşmak zorundayız? Bu mudur Türk tıbbının geldiği yer?

Devamını Oku

Bilimsel adı da varmış. Yapısal Şiddet!

26 Ocak 2009

Akademisyen olmak kadar harikulade bir şey var mı?Benim dün hottiri zottiri anlattığım, daha doğrusu anlatmaya çalıştığım kadınları illa zayıflatma hadisesini bakın doktora öğrencisi Ş.U. nasıl da güzel tanımlamış: ***Sayın Mutlu Tönbekici,Vatan Gazetesi’ndeki 26 Ocak 2009 tarihli yazınız kadınların maruz kaldığı “yapısal şiddet” konusunu iyi bir zamanlama ve anlaşılır bir şekilde ele almaktadır. Literatürde “YAPISAL ŞİDDET” olarak tabir ettiğimiz konu sistemin birey üzerindeki dayatmalarından kaynaklanmaktadır. Gerek çocukluktan duyulan masallarda (örneğin Sindrella ve Pamuk Prenses), gerekse moda akımlarıyla kadınların kalıba konması / tektipleştirilmesi ve bu sayede de çeşitli sektörlere olan talebin artırılması sağlanmaktadır.Yazınızda bahsettiğiniz sorunla ben de sizin gibi küçük yaştan beri karşılaşıyorum. Ancak son 10 yıldır Türkiye’deki tekstil sektörü bu yapıyı o kadar sertleştirdi ki “şiddet”in boyutu arttı. Kadına karşı şiddet mutlaka fiziksel olmak zorunda değildir. Onu kendi mutluluğunu gerçekleştirmekten uzak tutan her türlü eylem şiddettir. (Bu cümleyi edebilmek için bir servet veririm! İşte budur! Şiir gibi değil mi Allahaşkına!? MT) Ben bireysel olarak her türlü ürün gamında beden sayılarını geniş tutan mağazaları özellikle takdir ediyor, diğerlerinden de alışveriş yapmıyorum. (Aynen! MT) Ve maalesef ilk gruptakiler genellikle yabancı ve ikinci gruptakiler de Türk firmaları. (Yok. Var benim bildiğim 40 üstü de satan yüzde yüz 100 firması MT) Bunun bir tesadüf değil akılcı düşünce sisteminden kaynaklandığını düşünüyorum. Sanırım kadınlar tepki verirlerse onlar da kendilerine gelecek ve “kumaş tasarrufu” yapmaktan vazgeçecekler. (Heh. MT) İyi ve güzel giyinme hakkını tüm kadınlara tanıyan bir tekstil firması özellikle bu kriz ortamında eminim en çok geliri elde edecektir. (Ve de balıketliler/tombullar nasılsa buna mahkum diye kazık da atmayan! MT) Bu konuya dikkat çektiğiniz için çok teşekkür ederim.Saygılarımla***Şeytan diyor: “SEKSİ TOMBİK” diye bir dükkan aç! Adı aynen bu olsun. Vitrin mankenleri böyle tombul tombul kızlar olsun. En azından o her yerde gördüğümüz, gerçek olsa ayakta durması BİLE imkansız vitrin zarganalarından olmasın. Bayağı bildiğin, yemesini içmesini seven, doğurmuş veya doğurabilecek, şen kahkahalar atan bir kadının replikası olsun. Yüzü de gülsün!BIKTIK ÜLEN SEVİMSİZ ASIK SURATLI 32 BEDEN VİTRİN MANKENLERİNDEN! Aaaaaa. Delirtmeyin adamı!

Devamını Oku

Büyük beden dükkanlarının tedavi edici özelliği

25 Ocak 2009

Bir zayıflama kapsülleridir gidiyor. Geçen haftaya kadar hangi siteyi açsam karşıma Nadide Sultan ve lahana kapsülleri çıkıyordu, şimdi hangi siteyi açsam Seda Sayan ve elma + krom kapsülleri çıkıyor.Lahana, elma derken kereviz, yer elması, kara lahana, kuzu kulağı, Brüksel lahanası diye devam mı edecek bu?Yeminle fenalık geldi. “Nasıl zayıfladım?”, “Siz de lahana ile zayıflayın”, “Ben onu kullanıyorum, ya siz?” Ya ben mi? Ya ben mi? Hakikaten merak ediyor musun Seda’cığım? Cidden soruyor musun bu soruyu?Al o zaman sana cevap: Ben zayıflamıyorum canım ablam! Bıraktım o işleri. Allah benim zayıf olmamı isteseydi ona göre bir metabolizma verirdi. Yiyip yiyip şişmanlamayan bir vücut verirdi. Pizzaları lüpletip lüpletip 36 beden kalan bir sistem verirdi. Oturup oturup yağlanmayan bir toto verirdi. Kıpırdamayıp kıpırdamayıp kalınlaşmayan bir bel verirdi.Zira dünya kadınları ikiye ayrılmış durumda. Ya Allah vergisi metabolizmaları yüzünden hep zayıf kalanlar ya da acı çekip zayıflamak zorunda olanlar diye. Bir arkadaşım mesela sporun s’sini yapmaz, bir güzel de yer (ve içer) 40’ına gelmek üzere, hâlâ bir adet Naomi Campbell. Allah onun öyle olması istemiş. Acı çekmeden model vücutlu olmasını istemiş. Anormal yemememe rağmen ısrarla her yıl yarım kilo alıyorsam demek ki yapacak bir şey yok. Beni zayıflatmaya çalışan bütün merkezlere, diyetisyenlere, doktorlara çok teşekkür ederim ama ben bu “zayıflamam gerek” düşüncesinden çok sıkıldım. Yeter! Yeminle yeter. 12 yaşımdan beri vücudumu dert ediyorum. Orası büyük, burası küçük... 38’ime geldim (hatta geçiyorum) demek ki 26 yıldır nonstop dertlenmişim. Nonstop acı çekmişim. Nonstop aynaya bakınca sinir olmuşum. Nonstop suçluluk, vicdan azabı, eksiklik, yoksunluk vs vs duymuşum/hissetmişim. Hayatımda sadece bir kere çok çok çok aç kalıp 34-36 beden olmuştum, bir kez daha o acıları çekmek istemiyorum. Benim vücudum 34-36 beden olmak istemiyor. Bir bildiği var ki ne yaparsam yapayım 38-40 bedene kayıyor. Artık dertlenmeyeceğim. Bana bunu dayatan düzenin de Allah belasını versin! Kahrolsun kapitalizm der gibi kahrolsun “kadınları moronlaştıran düzen” diyorum ben de. Akdeniz kadınını İsveç kadını yapmaya çalışan bu düzen yıkılsın artık! Ben bu kumpasa daha fazla gelmeyeceğim. Evet yılbaşında niyetlenmiştim ben de yine ve yeniden ama şu gün, şu saat karar verdim. Ben onlar gibi olmayacağım, onlar benim gibi olsun! ***Daha acısız bir yöntem buldum arkadaşlar.Büyük beden kıyafet satan dükkanlara gidiyorum artık. Nasıl güzel bir şey anlatamam. Elime aldığım her şey bana büyük geliyor. Ve şu soruyu sorarken yüreğimin yağları eriyor:“Bunun küçüğü yok mu?” Oh bee!Satıcı kızların “40 beden yok bizde haaanfendi”, “bizim kesimlerimiz dar haanfendi” “maalesef haanfendi” aşağılamalarına maruz kalmadan gayet de güzel giysiler bulabiliyorum. Geçen gün mesela böyle bir dükkandan bluz, kaçak, hırka, elbise arası bir şey buldum nasıl şahane bir şey anlatamam. Üstelik gayet de seksi. Omuzlar açıkta falan. “Orta yaşlıyım, biraz kilom var ama umudumu yitirmedim” kıyafeti taktım adını da. Kumaş alıp 5 tane daha diktireceğim aynısından. Kışlık, baharlık, yazlık...Yeter ülen!Hakikaten yeter. Diyet yapma veya yapamama acısıyla bir ömür geçer mu yahu?!Kendinizi kötü hissetmek yerine, lahana, kereviz, elma, krom, altın, gümüş, linyit kapsüllerine para kaptırmak yerine siz de büyük beden dükkanlarına gidin. İnsan kendini çok iyi hissediyor. Minicik ve incecik hissediyor. En azından normal hissediyor. Bu kadar. Nokta. İmza: Evinizin “Reklamlara kanmayın” kapsülü

Devamını Oku