Aynı noktadan yola çıkmış iki kadının birbirine benzemez hikâyesi

27 Şubat 2009

Ankaralı konsomatris Elif Çağlayan’ın hayatı. Yönetmen koltuğunda ise Elif Çağlayan’ın çocukluk arkadaşı Yasemin Alkaya var. İnsana “kader” denilen şeye yeniden inandıran ve aile kavramını sorgulayan çok ama çok acayip bir hikâye.Yasemin ve Elif çocukluk arkadaşı. Ankara’da, aynı apartmanda büyüyorlar. Kızlar da aileleri de birbirleriyle çok iyi görüşüyor. İkisinin de babası sıkı solcu. İkisinin de evinden daktilo sesleri geliyor. Elif’in babası tarihçi, sendikacı. Çok bilgili, çok kültürlü. Keza Yasemin’in babası da. Hep beraber yeniyor, hep beraber içiliyor. Müthiş bir dostluk, kardeşlik, tartışma ortamı. Sonra Yaseminler taşınıyor. Yasemin’in yolu önce baleden, sonra tiyatrodan geçiyor. Başarılı bir oyuncu oluyor. Ödüller kazanıyor. Cihangir’de 5. Kat isminde 15 yıldır tıkır tıkır çalışan bir restoran açıyor. Geniş bir çevresi, güzel bir hayatı var. Elif ise, çok benzer bir hayat yaşayabilecekken, insanı beyninden vuran bir talihsizlikler, şansızlıklar girdabına düşüyor. 16 yaşında iken, annesi ve babası gözünün önünde bir otobüs kazasında ölüyor. Sonra kız kardeşlerinin her ikisi de şizofren oluyor. Kardeşleri ve kendisi için kurtarıcı olarak gördüğü kocası tam bir serseri çıkıyor. Hepsi dağılıyor. Akıl hastası kardeşlerini sokabileceği tek bir kurum bulamıyor. Nereye yatırdıysa bir süre sonra geri yolluyorlar. Hiçbir ev sahibi, hiçbir otel onları kabul etmiyor. Bu arada iki çocuk annesi oluyor. Paramparça bir şekilde akıl hastası kız kardeşleri sokağa, çocukları başka bir şehre, kendisi pavyona düşüyor. Senaryosu yazılsa, kimse inanmaz. Abartılı bir drama der. Yasemin de bu yüzden, yıllar sonra kavuştuğu arkadaşının belgeselini çekiyor. Film, pavyon belgeseli değil. Pavyon kadını belgeseli de değil. Esasen bir “aile” belgeseli. Şu yere göğe konduramadığımız “aile”nin belgeseli. Filmin içinde herkesin kendini bulacağı karanlık bir kuytu illa ki var. Herkesin bir yarasına illa ki değiyor. Ağlıyorsun, sinirleniyorsun, gülüyorsun. Karşımdaki kadın, yani Elif, babasında miras hâlâ sıkı bir solcu. Doktorum, hakimim, moda tasarımcısıyım, otelciyim dese rahatlıkla inanabilirsiniz. Konuşması, adabı, hali tavrıyla bir hanımefendi. Çok samimi, çok ürkek ve çok da muzip. “O” dünyanın insanı değil. Ama zaten “o” dünya hakkında ne biliyoruz ki? Buyrun size “o” dünyaya giden yolun hikayesi... Sizin hikaye nerede başladı?“Nerede bitti?” de diyebiliriz aslında... Babam, bir başka kadına aşık oldu. Annemden ayrılmak istedi. Annem kızdı, kardeşlerimi alıp, Gebze’ye gitti. Biz Ankara’da oturuyorduk. Bir ay sonra babamla ben, onları almaya gittik. Hep beraber dönerken, içinde olduğumuz otobüs kaza geçirdi. Annem babam paramparça bir vaziyette öldü. Otobüste sağ kalan neredeyse, bir biz, üç kardeştik. Nasıl bir aileniz vardı?Ben daktilo sesiyle büyüdüm. Babam çok şahane bir komünistti. Demokrat Gazetesi’nde takma isimle yazılar yazardı. Devrimci bir gazeteydi Demokrat. Çok insanca bir gazeteydi. Talim Terbiye’de çalışıyordu. Tarih kitapları yazardı. Ölmeseydi zaten hapse alınacaktı 12 Eylül’den sonra. Belki de işkenceden ölecekti kim bilir? Kazadan sonra ne oldu? 16 yaşındaydım. Benden küçük iki kız kardeşim var. Funda ve Aysun. Ben görmedim. Onlar annemin parçalanmış cesedini gördüler. Anneannem, Ardahan’ın Posof ilçesinden kalktı geldi. Yaşlı zavallı bir kadın, kızı ve damadı ölmüş, panikle kalkıp geldi. Bize sahip olmaya çalıştı. Ama iyi mi oldu emin değilim. Babanızın solcu çevresi sahip çıkmadı mı? Mutlucuğum, sahip çıkmak istediler ama yapamadılar. Anneannem geldi ama yeterli olmadığı gibi kötü bir şey de yaptı. Çok iyi niyetliydi ama bilebileceği bir şey değil annesi, babası gözünün önüne ölmüş üç çocuğa psikolojik destek vermek. Benim babamın ölmeden önce bir sevgilisi vardı. Pedagog. Bir senatörün eşiydi. Özcan Teyze ile babam bir aşk yaşıyordu. Evleneceklerdi. Babamın ölümüyle beraber bize geldi. Üçümüze sahip çıkmaya çalıştı. Pedagog olduğu için bilimsel olarak yardım etmek istedi. Ama anneannem “Sen yuvamızı dağıttın” diye kovdu onu. Biz sadece Özcan Teyze’nin eline kalsaydık, ne ben bu kadar berbat bir halde olurdum, ne Aysun’la Funda. Çok ağır şeyler yaşadık.Mehmet’i kurtarıcım sanmıştım ama o da delirdiBu arada hayat nasıl geçiyordu?Sonrasında bütün sorumluluğu bana verdiler. Maliyeye soktular. Bütün gün çalışıyordum, akşam gelip yemek yapıyordum, kardeşlerime bakıyordum. Kardeşlerinizde hastalık ne zaman başladı?Bilmiyorum çünkü ben hiçbir zaman onlara deliliği kondurmadım. Etrafım “Bunlar deli” diyordu ama ben konduramıyordum. Sonra bir gün telefon geldi komşulardan; kız kardeşlerin sokakta çıplak dolaşıyorlar diye. Hemen işten çıkıp, eve geldim. Sonra bu her gün olmaya başladı. İlk teşhis konduğunda çok ilerdi düzeydeydi hastalık. Kronik paranoid şizofreni. Hastaneye yatırdım, elektro şok yapıldı ve ondan sonra artık benim bildiğim kardeşlerim olmaktan çıktılar. Evlilik nasıl gidiyordu?Biz kız kardeşlerimle intihar noktasındaydık. Üçümüz birden yapacaktık o işi. Bir cip alıp uçurumdan uçacaktık. O anda Mehmet çıka geldi. Kurtarıcım gibi gördüm onu. Hemen evlendik. Hemen hamile kaldım. Ve o da mı delirdi?İki deliyle beraber yaşamak zorunda olunca evet, o da delirdi. Ama zaten para için başlamıştı. Bizim iki evimiz vardı. Herkes birinde sen kocanla oturursun, birinde kardeşlerin oturur diyordu. İş kuracağım diye kardeşlerimin evini sattırdı. Tunalı Hilmi’de bir dükkan açtık. Deri mağazasıydı. İflas ettik. Ağır bir iflastı. O iflasın ardından iki tane ev, birikmiş paramız her şey gitti. Kira evlerde iki akıl hastası kardeşim, Mehmet ve kızım Berivan’la yaşamaya başladık. Mehmet işe girmiyor. Batırdığı işi kurtarmak adına ortalıkta soytarı soytarı geziniyor. Sonun başlangıcı böyle oldu. Bu arada ben ikinci çocuğumu da doğurdum. Sonra?Kimse bize ev vermez oldu. Çünkü akıl hastası kardeşlerimi gören kimse vermiyor. Saklıyoruz, sonra ortaya çıkıyor ve mal sahibi kısa zamanda çıkartıyor evden. Pavyon nasıl başladı? Ankara’da bir kış gecesi, Eryaman’da bir kapıcı dairesinde oturuyoruz, Mehmet bizi dışarı attı. O daireyi de CHP’den torpille bulmuştuk. Çocuklarım daha çok küçük, biri iki, biri bir yaşında. Mehmet sarhoş geldi. Akıl hastası kardeşlerimi de beni de dövüp bizi buz gibi soğukta sokağa attı. O an öyle bir noktadayım ki ya ölmemiz gerekiyor ya da sıcak bir yere gitmemiz lazım. Aldım kız kardeşlerimi, bir taksi tuttum, onları arkaya oturttum, dedim “Beni bir pavyona götür”.Kimseye gidemez durumda mısın?Taksici de öyle dedi ama kimsem yoktu. n Nereden aklınıza geldi ki pavyon?Bizim deri dükkanına gelirlerdi. Pavyondaki arkadaşları için gelen adamlar da olurdu. Fuhuş yapmadan hemen para kazanabileceğim tek iş. Niyetim hemen biraz para yapıp, çocuklarımı o evden kurtarmak.İlk müşterimle Çankaya’da elele yürüdükNe oldu o gece?Taksiciyi kapının önünde beklettim. Kız kardeşlerim içinde. Dedim: “Senin paranı veremem. Bekle, çıkışta alırsın.” Girdim içeri, patrona gittim. “Çalışmam lazım” dedim. “Ben aslında üniversite mezunuyum. Okumuş etmiş kadınım” dedim. O an öyle demek zorunda hissettim. Patron sevimli bir adamdı. “Ne olmuş... Ben de üniversite mezunuyum. Ama işte pavyoncu oldum, bana da p.k diyorlar” dedi. Kanımız ısındı.Hemen başladınız mı o gece?Yok. Bir otele yerleştirdiler. Zira perişan haldeyiz. Üçümüz de dayak yemişiz. Ertesi gün kuaföre falan götürdüler. Gece “Otur şu masaya” dediler. Ne içersin diye sordular. Dedim: “Rakı getirin.” Bir yandan içiyorum, bir yandan tir tir titriyorum. Kimse çağırmadı daha masaya. Derken içeriye paldır küldür polisler girdi. Karakola götürdüler. Sabaha kadar nezarethanede kaldım. Sonra zührevi hastalıklar hastanesine götürdüler. Vesika verdiler. Sonra çalışmaya başladım. İlk müşterinizi hatırlıyor musunuz?Tabii. Hiç unutmam. Yusuf diye bir adamdı. Niye bilmiyorum beni çağırdı. “Karşıma otur. Ne içersin” dedi, “Rakı” dedim. Güldü. “Konsomatris rakı içmez” dedi. İki tane “kons” ısmarladı. Konsomatrisin içkisine “kons” derler. Alkolü az saçma sapan bir kokteyl. Ama çok pahalı. Dedi “İki tane kons getirin, koyun masaya, hanımefendiye de bir rakı.” Kendimi bir anda prenses gibi hissettim. “Ne iş yaparsınız?” dedim. Çünkü bir milyar gibi bir hesap ödeyecek o kokteyllere. Üstelik benim gibi bir salağa! Tunalı Hilmi Caddesi’nde bilardo salonu varmış. Zengin, kültürlü bir ailenin çocuğuymuş. Ama böyle pavyonları sevdiği için ailenin yüz karası olarak görülüyormuş. 40 yaşlarında çok hoş giyinen, paranın verdiği bir özgüvenle hoş görünen, mis gibi bir adam.Ne yaptınız?Çok içtik, çok konuştuk. Çok sevdi beni. “Sen buraların kızı değilsin” dedi. Sabaha karşı çıkışta dedi ki: “Benimle el ele tutuşup Çankaya Caddesi’nde yürür müsün?” “Olur” dedim. Sabaha karşı çıkarken pavyoncular durdurdu. Müşteriyle çıkılmazmış. Otele yolladılar beni. Bir daha geldi mi Yusuf?Üç ay boyunca her gece geldi, her gece iki “kons” ısmarladı, her gece o parayı bıraktı. Hiç dokunmadı, hiç yatmak istemedi. Sadece sohbet ettik. Pavyon hayatı böyle devam mı etti?Hayır. Başladıktan 20 gün sonra kocam geldi. Nereden haber almış bilmiyorum. “Beni affet. Eve geri gel. Çocuklara bakamadım. Çok hastalar” dedi. Delirdim “Defol git” dedim. Patrona çıktım, “Benim gitmem lazım” dedim. “Sabaha kadar çalış öyle git” dediler. Nasıl geçti o saatler bilmiyorum. Kazandığım bütün parayı taksiye verip, Ulus’tan Eryaman’a gittim. Mehmet içmiş ve kusmuş. Çocuklar o kusmuklar içinde emekliyor. İkisini de kaptım, otele götürdüm. Otelci de pavyoncu da bana sahip çıktı. Çocuklarıma bakıyorlardı. Pavyon mavyon ama para kazanıyordum, sahip çıkılıyordum. Ama işte lanet olsun üç ay sonra gene geldi Mehmet. Döndüm. Ne oldu?On yıl acılar içinde geçti. Bu arada kardeşlerimi hiçbir hastane kabul etmedi. “Bırakamazsın, bakacaksın” dediler.Bakmaya devam mı ettiniz?Hayır, hâlâ vicdan azabından kurtulamadığım bir şey yaptım. Artık dayanamıyordum ve kardeşlerimi bıraktım. Yok oldum! Kaçtım. “İki çocuğun uğruna” de, “Bencillik” de ama bıraktım... 8 yıl sokaklarda yaşamışlar. Başlarına her şey gelmiş. Eski apartman komşularımız bakmış. Aç kalmışlar, birbirlerini kaybetmişler. Ben de bu arada Mehmet’ten dayak yiyordum. Ama içimdeki vicdan azabı o kadar büyüktü ki dayakların acısı hiç geliyordu.Pavyon kültürü kalmadı fuhuşa dönüştüTekrar nasıl bir araya geldiniz?Kardeşlerime bakan eski komşum bana kamu davası açtı. Devlet bize yetim maaşı bağlamıştı. Çocuklarım ve ben onunla geçiniyorduk. Pavyonu o zaman bırakmıştım. Maaş kesildi, yine döndüm. Bu arada Yasemin’le buluştuk. Filmi çekerken kardeşlerimin izini de buldum. Neredeler şimdi?Ürgüp’te. Bir hastanede. Yasemin’le karşılaşmanız?İşte o an oldu. Gazetede haberini gördük. Kızımın çok ilgisini çekti. “O benim çocukluk arkadaşım” dedim. Zaten çok çaresizdim. Ona ulaştım. Sonra mektuplaşmaya başladık. Çok yardım etti bana. Ve işte bu film oldu. Şimdi ne yapıyorsunuz?Aradan on yıl geçti yine çaresiz ve beş parasız kaldım. Ve yine geri döndüm pavyona. Dört yıldır çalışıyorum. Şu an her şey çok acımasız. Eskisi gibi değil. Eskiden günde 300- 500 milyon kazanılıyordu. Şimdi çok düşük. 50 lira belki. O altın günler bitti. Pavyon kültürü kalmadı. Direkt fuhuş söz konusu. Benim gibi yatmayanlardansan para kazanamıyorsun. 30 kadın varsa 5’i yatmıyor, onlar da para kazanmıyor. Her an aç ve açıkta kalabilirim. Çocuklar? İzmir’de babalarıyla kör topal yaşıyorlar. Ben Ankara’da konsomatrislik yapıyorum. 15 günde bir görüşüyoruz. Böyle işte arsız arsız yaşamaya devam ediyorum. Filmin adı o yüzden: “Yaşam Arsızı”Yasemin AlkayaToplumu aile denilen kavramla yüzleştirdimBu filmi yapmanın en önemli nedeni bu: Herkes kendini görüyor. Kendi aileleriyle yüzleşiyor. Aile kurumunu sorguluyor. Neleri saklayarak, nasıl bir iki yüzlülüktür bu aile, onu göstermek istedim. Aile dediğimiz şey aslında mutsuzluklardan üretilmiş bir şey. Kimse yüzleşmiyor. Ben hiç mutlu bir aile görmedim. Son derece karanlık, hiçbir yerinde soluk alınamayan bir ailede büyüdüm ben. Bu filmi izlemiş kiminle konuşsam böyle şeyler diyor. Bu çok önemli. Toplumsal olarak çok düşünülmesi gereken bir şey...Karşılaştığınızda ne hissettiniz?Çok tuhaf bir şey oldu. Kültürel ve ekonomik bir eşitliğimiz vardı. İkimiz de sosyalist bir aileden geliyorduk. Çok yakındık. Dışlanmış aileler olarak birbirimizin evine girip çıkıyorduk. Entelektüel seviye aynıydı. Ama sonra her şey 180 derece farklıydı. Ben en mutlu günlerimi yaşarken, arkadaşım pavyonda çalışıyor, kardeşleri iyice kötü olmuş. Sanki ondan çalınanlar bana verilmiş. Hayat ona haksızlık yapmış bana fazla vermiş. Çok büyük bir acı verdi bu bana. İlk karşılaşma anı çok korkunçtu. Nasıl “Nasılsın Elif” diyeceğim? İlk önce kaçtım. Ama sonra elimden geldiğince yardımcı oldum. Kızları Bakırköy’e yatırmaya çalıştık. O zaman onun durumunu daha da iyi anladım. Bu herkesin başına gelebilecek bir şey. Elif’i uzaktan suçlamak çok kolay. Ama bu devletin beceriksizliğidir. Şu günlerde özellikle girsin istedim film vizyona; çünkü seçim öncesi, bu konuya birinin el atması lazım. Yoksa hiç bir şey değişmeyecek. Kimsesiz ve akıl hastası insanların sokakta yaşadığı, kafalarının ezilip tecavüze uğradığı bir ülkem olsun istemiyorum.

Devamını Oku

Kader dedik, kaldık...

26 Şubat 2009

Dün bir kader konusunda girmiştim. İnsanın hayatının bir kaza, bir hastalık, bir ölümle nasıl ama nasıl değişebileceğini, aynı yerden, aynı noktadan başladığın arkadaşınla, kapı komşunla nasıl ayrı yerlere düşebileceğin anlatmaya çalıştım. Söz konusu olan Elif’di. Elif, Ankara’da şu an konsomatrislik yapan, iki çocuğunu büyütmeye, okutmaya çalışan, tanımaktan büyük bir mutluluk duyduğum bir kadın. Yasemin Alkaya ise bildiğiniz gibi ödüllü bir oyuncu. 15 yıldır da 5. Kat isminde çok şık bir lokantanın sahibi. İkisinin hikayesi aynı apartmanda, benzer ailelerde, aynı okullarda, aynı zamanlarda başlıyor. Yıllar sonra tekrar bir araya geliyorlar ve Yasemin, Elif’in belgeselini yapıyor. Filmin ismi: “Yaşam Arsızı”. Şimdiye kadar seyrettiğim en tuhaf dramlardan. Pek yakında vizyona girecek. İkisiyle de uzun uzun röp. yaptım. Bütün detayları Pazar ekinde bulacaksınız. O güne kadar hoşçakalın...*****Küçük Oteller Kitabı’na kapanma durumu Geçen seneye kadar söylemiyordum, zira o zamanlar Tuğçe Baran adıyla yazıyordum ama artık çok şükür rahat rahat söyleyebilirim. Ben aynı zamanda şu meşhur “KÜÇÜK OTELLER KİTABI”nı da çıkartıyorum. Müjde ve Sevan Nişanyan çıkartıyordu. Müjde öz be öz ablamdır. (Artık o da bir Tönbekici! Bu sürekli yanlış yazılan soyadı bir tek ben taşımayacağım!) İki üç yıldır ufak ufak ben de dahil oldum kitaba, derken geçen sene tümüyle ben çıkardım. Bu yıl ablam Müjde ile beraber hazırlıyoruz. Bilmeyen için ufak bir bilgi vereyim. Kitap, adından da anlaşılacağı gibi Türkiye’nin en güzel küçük ve butik otellerini kapsayan ciddi ve güzel bir rehber. Her yıl güncelleniyor. Yeni oteller katılıyor, bazı oteller çıkıyor. Bilgiler, fotolar, metinler sürekli elden geçiriliyor. Her yıl bir dizi değişiklik yapıyoruz. Özetle çok titizlikle hazırladığımız bir kitap. 2009 baskısının hazırlıklarını yapıyoruz şimdi. Çok ama çok yoğun bir çalışma gerektiriyor. Pek yakında yayınevine kapanacağım ve orada yatıp kalkmaya başlayacağım. Bu nedenle sevgili gazetemden bir aylığına izin istedim. Yazılarımı haftada beşten, (iki de hafta sonu eki, eder yedi) haftada üçe (iki veya bir de hafta sonu) olarak düşürdüm. Yazdığım günler pazartesi, çarşamba ve cumartesi olacak. Pazar günleri de ekte olacağım. Sonra eskisi gibi devam yine kısmetse.. Haber vereyim istedim.

Devamını Oku

Sevgililer Günü= Toplu kasılma günü

26 Şubat 2009

Son üç gündür şu tuhaf soruyla karşılaşıyorum: “ Mutlu, sen bilirsin, bir kıza sevgililer gününde ne alınmalı?” Veya.. “Hangi hediye seni en çok mutlu eder?” En yanlış soru, en yanlış insana soruluyor. Beni en mutlu edecek şey tam teşekküllü bir marangozhanedir. Ama bunu benden başka tek bir kadının isteyeceğini sanmıyorum. Marangozhane hayali kuran bir kadın olarak hediye denilen şeyden korktuğum kadar başka hiçbir şeyden korkmam. Dünyanın en tehlikeli şeylerinden biridir. Verirken de bir kasılırım, alırken de.. Zira hediye nedir, ne olmalıdır kafamda bir türlü oturmamış bir şey. Hediye, verenin kişiliğini mi yansıtmalı, alanın mı? Hiç aklında olmayan bir şey mi hediye etmeli yoksa ihtiyacı olan bir şey mi?Hiç aklında olmayan bir şey tamam sürprizdir ama hoşuna gitmez, bir kenara koyarsa parayı çöpe atmış olmuyor musun? Üstelik onun kişiliğiyle hiç ilgisiz bir şey almışsan, senden soğuma ihtimali de var. “ Bu hıyar da beni hiç tanımamış” der mi der. Ama öte yandan ihtiyacı olan bir şeyi hediye ettiğin zaman da onun “tedarikçi”si durumuna sokuyorsun kendini. Babası veya annesi konumuna düşürüyorsun kendini. Ha eline para vermişsin ha gitmiş satın almışsın ne fark eder. Hadi anne/sevgili durumunu aştınız diyelim ve lakin istediği şeye fikren karşıysanız ne olacak? Sevgiliniz çılgınlar gibi allı pullu bir şey istiyor (veya dev bir Fenerbahçe şapkası) ama siz de yanında o allı pullu şeyle (veya o korkunç şapka ile) dolaşmasını istemiyorsunuz. Ne olacak şimdi? Gitsen alsan, kız veya oğlan da yemeğe giderken o korkunç şeyi giyse, surat assan “ Yahu sen aldın! Şimdi bu surat ne?” dese haklı mıdır? Haklıdır. E ne diyeceksin? “ Canım kırom. Canım kıroliçem... Sen istiyorsun diye ben sana bu korkunç rüküş şeyi aldım ama benimle beraberken giyme!” mi? O da olmaz... Bir de mesajlar vardır hediyelerde. Ki en fenası odur. Adam kızın giyimini biraz pasaklı bulur, gider dünya para verip bir “ hanımefendi” giysisi alır.. Üzerinde zarif bir tokası olan, düz, beyaz bir “iş kadını” bluzu mesela. Veya tam tersi, kız adamı çok resmi bulur gider spor bir şey alır. 200 yıllık ömrün olsa bile gidip almayacağın ve giymeyeceğin yeni model, süspansiyonlu spor ayakkabılarından mesela. Mesaj açıktır: “Ben senin böyle biraz hanımefendi / spor olmanı istiyorum”. Hadeee... Bir buhran nedeni daha.. Bu adam, bu kadın, beni olduğum gibi beğenmiyor mu? Beğenmiyorsa neden beraber? Beraberse neden beğenmiyor? Beğenmediğin bir şeyi aldığında numara yapmak kadar zor bir şey de yoktur. Ağzında jilet varken gülümsemeye çalışmak gibi bir şey. Çok beğendim dersin, “ hadi giy o zaman” der. Beğenmedim aslında dersin, yüzü asılır. İçine atarsın, “ lan bunu nasıl alır bana” diye diye senin yüzün asılır. Karşındakinin numara yapıp yapmadığını çözmek de verenin derdidir. “ Gerçekten beğendin mi? Sahi mi söylüyorsun?” Tatmin olmaz, dikkatle bakar, kız, torbada “ değiştirme kartı” nı arıyor mu diye.. Özet: Sevgililer Günü = Toplu kasılma günü***Ammma yine de “ bir gül verin yeter...” demeyeceğim. Yok öyle ucuz nümerolar. Paranızla değil yaratıcılığınızla gösterin kendinizi. “Bir gün boyunca tek bir kelek, tek bir kapris yapmayacağım” sözü verin mesela. Yiyor mu? Buyrun o zaman!

Devamını Oku

Kendi kaderimi kendim tayin ederimcilerin iflas ettiği anlar

25 Şubat 2009

Dün muhteşem bir kadınla tanıştım... Sabaha kadar içtik. Sabaha kadar hayatlarımızı konuştuk. Sabaha kadar kader denilen şeyin ne tuhaf bir şey olduğunu düşündük.Ahh kader!İnanmak veya inanmamak nasıl de kendi “başarımıza” bağlı... Başarmışsak, nasıl da küçümseriz.. Nasıl da “yok öyle bir şey” diye gürleriz. Nasıl da “ben kendim yaptım her şeyi” diye havalar atarız. Çok çalıştımlar... Hiç hata yapmadıklar... Çok zekiyimler.. Hep doğru karar verdimler.. Kader de neymiş... Başarısızların “tesellisi” sadece. Öyle mi? 16 yaşında, annen baban gözünün önünde trafik kazasında ölmüş, paramparça olmuş, iki küçük kız kardeşinle, kimsesiz, yapayalnız, beş parasız ortada kaldığında, üstelik bu kardeşlerin her ikisi de bir yıl sonra en ağırından şizofren olduğunda ne diyeceğiz peki?Kuru bir “talihsizlik” mi? Hay Allah şanssızlık mı? Buzzzz gibi KADER işte!Kendi kaderimi kendim tayin ederim kardeşim lobisinin iflas ettiği an budur işte. Ne yaparsın ki? Ne yapabilirsin ki 16, 17 yaşında?Aynı yaştaki kendi prenseslerinizi, prenslerinizi düşünün.. Bırak yemek yapmayı, daha bir tencere yemeği buzdolabından çıkartıp ısıtmayı beceremeyen... Servis gecikince ödünüzün koptuğu, iki sokak ötesini bilmeyen... Hayatında tek başına şehirler arası yolculuk yapmamış...İki çorabını bir araya getiremeyen...Bırak akıl hastası, sapa sağlam kardeşine bile göz kulak olamayan..O hem kazık kadar hem de bebek gibi 16’lıklarınızı düşünün... Getirin gözünüzün önüne...Ne yaparlardı? Ne yapabilirlerdi?***Kader.Böyle kapak gibi çıkıverir işte ortaya.. Mitolojide tanrıça Fortuna vardır. Kader tanrıçasıdır. Bütün tanrıların üstündedir. Jüpiter (Zeus) bile ağzının içine bakar. Dünyanın imparatoriçesi de derler. Fortuna hem gelecek, hem servet manasına gelir. Elinde bir dümenle, kör ve bazen de peçeli olarak tasvir edilir. Çünkü ne zaman ne yapacağı ve dümeni ne tarafa kırıvereceği hiç bilinmez, hesaplanamaz. Üstelik kör de olduğu için insan ayrımı yapmaz, yapamaz... Biz de zaten “kör talih” demez miyiz? Çark-ı felek dediğimiz de tam da budur. (Yarışma programı olmasından öte...) Bu arada felek de çark demek aslında. Yani çarkın çarkı demiş oluyoruz çark-ı felek dediğimizde. Feleğin çemberinden geçen de yine çemberin çemberinden geçmiş oluyor. Niçin bu kadar tekrar etmişiz çarkı, çemberi, dümeni bilinmez. Feleğin sillesini yiyen çarkın tokadını yemiş oluyor. “Felaket” kelimesi de felekten geliyor desem.. Devam edeceğim “kader” konusuna...

Devamını Oku

‘İbo’nun diline düşmektense pez.vnklerin eline düşmeyi tercih ederim’

24 Şubat 2009

Laf benim değil. Habertürk’te yazan arkadaşım Rahşan Gülşan’ın lafı. Pek güzel demiş, o yüzden olduğu gibi aldım. Haberi okudunuz. Yıldız Tilbe, onu sorma bunu sorma dediği için İ.T. (kısaltma cuk oturdu) sinirlenmiş ve “Zamanında dayak yiyordun yardım istedin. Ben seni pez..vnklerin elinden kurtardım” şeklinde bir her zamanki maço denyo organ takıntılı çıkışını yapmış. (Yazmıştım hatırla ey okur! Bu adamda bir organ takıntısı var! Her kavgada şeyini çıkartıyor. Ya “Sus! Ben seni becermiştim” demeye çalışıyor, ya işte burada olduğu gibi “Sus! Başkaları seni becermişti” demeye getiriyor!!!! Ya kendi organı ya da başkalarının organı. Başka türlü düşünemiyor, konuşamıyor, NEFES BİLE ALAMIYOR!)Kız da sinirlenmiş “kimse beni pez.vnklerin elinden kurtarmadı. Yardım istediysem de bu böyle uluorta mı söylenir çüş oha ayyıııı” (son üç kelime yok, araya Şahika karıştı) mealinde laflar edip stüdyoyu terk etmiş.(Bu kıza da yapılanlar nedir böyle? İnsan da bir kere düşmeye görsün. Gelen vurur giden vurur.) Ben tekme tokat girişirdim herhalde. Ne dedin sen?! Şaak! Ama yok. Girişemezdim. Daha sonra yüz binlerce kere hayalini kurardım ama o anda yapamazdım. (Kızıyorum bu huyuma! Girişeceksen giriş!)Bu böyle bir şey. Daha sonra utanacak olanlar asla halt yemezler. İnsanı durduran TEK şey var: Din ahlak falan değil: Utanma duygusu.Utanıyorsan, utanma duygun varsa... Yapacak bir şey yok. Geçmiş olsun. Şimdi kızıyoruz bağırıyoruz çağırıyoruz İ.T.’e de... Bu İ.T., gazete okuyor mu dersiniz? İ.T. okusa bile okuduğunu anlıyor mu dersiniz? İ.T. hayatında birrrrrrrrrrr kerecik olsun “Ulan bu da fazla olmuş hakikaten. Demeseydim keşke” demiş midir dersiniz?Demez. Ne okur, ne der. Diyecek olsaydı o lafları etmezdi. Utanacak adam halt yemez. (Tekrar oldu farkındayım) Utanma denilen şeyde ya doğuştan vardır veya yoktur. Eklenemez, çıkartılamaz bir şey. Biz burada, kendi kendimize bağrınıyoruz aslında. Çiğnenen kadınlık onurumuzu hesapça kurtarmaya çalışıyoruz. Rahşan’ım güzel güzel döktürmüş. “Atın bu kadın düşmanının televizyon önünden! Yediği herze en azında bu sefer yanında kalmasın! Çocuklar adına, kadınlar adına..” Çok doğru söylüyor da ben hiç sanmıyorum ATV’nin böyle bir şey yapacağını. Money talks, bullshit walks... ATV atsın MATV nasıl kapacaktır!Peki ne için yırtınıyoruz o zaman? Bir) Daha sonra bir başka köşeci (erkek olanları) “bir tane kadın yazar da haddini bildirmedi şu adama! Siz kendinizi kurtarmaktan acizsizin be!” demesin diye. (Hoş bu tipler sen istediğin gibi yaz yine bu lafı derler o da başka. Hem okumaz hem dil pabuç gibidir benim milletimin “okumaz” yazarı da “okumaz” okuru da...)İki) Olur da biri İ.T.’i örnek almışsa almaktan vazgeçsin diye.. (Yerim ben senin toplumsal ahlak kaygılarını... Kendime diyorum..)Üç) Tribünler alkışlasın diye... Biraz da Hıncal Uluç’luk yapayım ve başta kendi gazeteme olmak üzere medyaya sokayım. Peki bu İ.T. canavarını kim yarattı? Biz... 1. sayfadan car car verirsen her yediği haltı, adam niye dursun! Sen niye yazdın küçük hanım? Vermeselerdi benim yazmaya hiç niyetim olmayacaktı. Madem çok kızıyoruz, yapılacak tek şey var: Görmezden gelmek. Allah ne İ.T.’lerin ne de pez.vnklerin eline düşürsün.

Devamını Oku

Van minüt tişörtü yapılmış!

22 Şubat 2009

Nerde bu millet, nerde bu girişimciler, niyçün “ Vanminüt” tişörtleri yapılmaz bu memlekette, giyelim güzelleşelim, kurtarılmış haysiyetimizin hep beraber kutlamasını yapalım demiştim hatırlarsanız... Bazılarınız da nedendir bilinmez, pek kızmıştı... Nefis küfürnameler düzmüştü.. (Bkz: Kızınca daha bir güzel oluyorsun sevgilim..)Halbuki ben son derece iyi niyetliydim. Ama tabii tapınmak ile taşlamak arasında gidip gelen bir yapımız olduğu için, iyi niyetimi anlamakta zorlandı bazılarımız. Neyse. Diyeceğim şu: Nihayet bir gencimiz “ van minüt” tişörlerinden yapmış! (Yeşeeee...) “ Vanminüt.. Daha da olsa gelmem” yazıyor. Yazının üstünde de bir el.. Ki o el, ah o el... Yaktı koca zirveyi.. Fotoğrafta gördüğünüz gibi gayet de şık olmuş. Kırmızısı var, siyahı var, turuncusu var, mavisi var... Tanesi 10 lira. Satış internet üzerinden. www.vanminut.com adresine girin, sizi gittigidiyor.com adresine yönlendirecektir. (Yamuk yok merak etmeyin.)Bana tesadüfen bir okurum haber verdi. Görür görmek ısmarladım iki tane. Manita Bey ile bütün yaz dolaşacağız “ van minüt” “ van minüt” diye. Paramı ödeyip ısmarladıktan sonra (bunu özellikle yazıyorum, “ bedava yiyip içip yazıyorsun, Hıncal Uluç kesildin başımıza” diyenler utansın diye) tişörtleri yapan kişiyle yazışmaya başladık. Yüksek lisansını da yapmış tarih mezunu bir gençmiş meğer. Yeni mezun, henüz işi yokmuş ama girişimcilik ruhuyla dolup taşıyor gördüğünüz gibi. Destek olalım, daha nice güzel tişörtlere vesile olalım arkadaşlar! (Bkz: Yaratıcı ol, ciğerimi ye!)*****Dolandırıcı olsun, namazında niyazında olsun Çarşı esnafından biriyle aramızda şöyle tuhaf bir diyalog geçti. Mevzu seçimler ve kime oy vereceğimiz. Dedim ki namazında niyazında orucunda olsun ama bizi ha bire dolandıran biri mi olsun yoksa dinle hiç ilgisi olmasın, içkisinden de emin olduğumuz ama süper namuslu, süper dürüst olan mı olsun?Şöyle biraz duraksadı, gözlerini sağa sola yuvarladı ve şunu dedi: “ Namazında orucunda olan olsun be...” Sonra aynı soruyu bir inşaat işçisine sordum, o da aynı cevabı verdi. Bir kez daha sormaya cesaret edemiyorum. Niye diye sorduğumda şöyle cevap verdiler: “ O aslında dolandırmıyordur. Söylemek istemediği bir yere hayır falan yapıyordur. Dolandırıyorsa da bizden biri olsun, ne yapayım yani.” E YUH tabii. Yuh da “ memleket nasıl oluyor da 58 yıldır dinle, imanla kafalanıyor” u pek güzel açıklıyor. Aynı soru laik tarafa tersinden de sorulabilir: “İlla birinden biri olacaksa Atatürkçü, laikçi, batılı, kibar, oturmasını kalkmasını bilen ama dolandırıcı olan mı olsun yoksa namazında, niyazında, cumasında, orucunda ama süper namuslu olan mı olsun?” Ne pis bir soru değil mi?

Devamını Oku

Enginar...

20 Şubat 2009

Bugün, hayatı memleket kurtarmaktan ibaret olan çok sevgili, çok değerli, çok ama çok ciddi okurlarımdan özür dileyeceğim.Biliyorum ortada çok ama çok önemli konular var. Her biri için iğne oyası yapar gibi çok ama çok dikkatli yazılar yazılmalı. Marifetli yazarlarımız bunu çok büyük bir şevkle de yapmakta çok şükür. Her gün mebzul miktarda yazar, memleketi cansiperane kurtarmakta. Allah hepsinden razı olsun. Sayelerinde kurtulacağız inşallah... Bense, biliyorsunuz dalgacı Mahmut taifesindenim. Her ne kadar Hıncal Uluç, geçen cumartesi Ayşe Arman’a verdiği röportajında, yazarları değerlendirirken beni “misyon adamı” kategorisine soktuysa da... Ve eskisi gibi her telden çalamadığıma dair bir sitemde bulunmuşsa da... Hâşâ efendim, hâşâ! Siz bana “çal” deyin ben size çalacak on bin tel bulurum. (Bu arada, beni anmaya değer yazarlar arasında koyduğu için kendisine ve Ayşe Arman’a müteşekkirim. Sağ olsunlar, var olsunlar...) Bugün müsaadenizle “enginar” üzerine yazacağım. Zira ÇIKMIŞ! Ve ben şu an memlekette ondan daha mühim bir şey düşünemiyorum!***Dipfriz mipfriz nümeroları yapıyorlar ama ben onları sevmiyorum. Hele konservesi tam bir rezalet! Bir kere enginara limon değmemiş olacak. Enginar dediğin son derece hassas bir şey. Zaten böyle narin, dokunsan kırılacak bir lezzeti ve rayihası var, limona batırınca ne o lezzet kalıyor ne o koku. “Ama kararıyor” diyorlar. Kararsın, ne var! Enginarın tadına aslında en güzel haşlayınca varılıyor. Dünyanın en sade, en rafine lezzeti. Haşlandıktan sonra bir iki damla limon ve zeytinyağı olabilir. O, o kadar bozmaz.Dahası, tutturmuşuz sadece zeytinyağlı soğuk enginar diye. Bas limonu, bas, patatesi, bas havucu... Nereye gitti cânım enginar? Öteki dünyaya!Halbuki tavuklu enginar yemiştim ben bir lokantada, son derece lezzetli olmuştu. Tavuk hafif bir lezzet, enginar hafif bir lezzet. Çok yakışmışlardı. İki gündür güzel bir tavuklu enginar tarifi arıyorum internette. Henüz içime sineni bulamadım. Bir de benim çok severek yaptığım bir enginar yemeği var. Yumurtalı enginar. Önce pazardan, üzerine hiç limon veya limon suyu değmemiş, kişi başına bir tane olmak üzere enginar alıyoruz. (Kararacak olmasına aldırmayın, yemek kara olacak zaten.) Enginar başına yarım soğan hesabıyla soğanları halka halinde doğruyoruz. Soğanlar, kısık ateşte, zeytinyağında az biraz kavrulurken enginarları ikiye bölüyoruz. Sonra cips yapar gibi 2-3 milimetre kalınlığında ince ince dilimliyoruz. (Ne kadar ince o kadar iyi) Az yumuşamış soğanların üzerine koyuyoruz. Az kimyon, bir çorba kaşığı keten tohumu, karabiber, tuz ilave ediyor, hiç su eklemeden, tencerenin kapağını kapatıp en küçük ocak üzerinde, en ama en kısık ateşte pişmesini bekliyoruz. Ateş ne kadar kısık olursa o kadar güzel pişiyor. Suyunu çekene kadar kapağı kapalı vaziyette pişiriyoruz. (Biraz uzun sürüyor) Servis anında tekrar ısıtıp, enginar başına 1 tane olmak üzere üzerine yumurta kırıp, yumurta pişene kadar karıştırıyoruz. Yanında bol yeşil salata ile yiyoruz. İsterseniz mantar ve sarımsak da koyabilirsiniz. Hatta bir iki dal taze soğan. Sonuna doğru bir kaşık soya sosu da ilave edilebilir. Hepsi güzel oluyor ama ne kadar çok şey ilave ederseniz o kadar enginarın kırılgan rayihasının üzerini örtmüş oluyorsunuz. Tercih sizin! Enginar üzerine hiç şiir yazılmış mıdır acaba?

Devamını Oku

İki günde Carlos Sainz olmazsam şerefsizim!

20 Şubat 2009

Memleketin her köşesinden biri var!Volkan Işık’tan ders almak için Türkiye’nin neredeyse her yerinden gelmiş insanlar. Sakarya’dan, Bursa’dan, Ankara’dan... Kimisi karı koca, kimisi tek, kimisi iş arkadaşıyla gelmiş. Aramızda iki Hollandalı bile vardı! Türkiye’de çalışıyorlarmış, fırsat bu fırsat deyip...Ufuk Bal, Kanal 7’de kurumsal iletişimci olarak çalışıyor. Küçük yaştan beri ralli yapmak istiyor. Muhtelif kurs denemeleri olmuş, başaramamış... “İyi ki gelmişim. Çok mutluyum ve iddialıyım” diyor. Ali Enis Akbulut, 40 yaşında. Hızlı araba kullanmayı seviyor ama çok büyük bir kaza atlatmış. Bir şeylerin eksik ve yanlış olduğunu düşünüp, eğitim almaya karar veriyor. “Geleyim hem şu ambiyansı yaşayayım hem neler yapabileceğimi göreyim dedim” diyor. Amacı taksitle ralli arabası almak. “Derdim birincilik değil. Egomu tatmin edeyim yeter” diyor. Damla ve Burak, Ankara’dan geliyorlar. Başbakanlıkta memur olarak çalışıyorlar. “Her sabah Ankara sokaklarında ralli yapıyoruz, bari gel adam gibi yapalım” demiş Damla Hanım. İkisi de çok keyif aldılar. “Rüyamdı bu benim” diyor Burak Bey.Minibüs muhabbetleri tam gaz- Sabahtan akşama kadar Volkan Işık’tan ders alayım, Carlos Sainz olmazsam şerefsizim. O kadar da zor değil yani. - (Başka bir öğrenci için) Ohooo... Bu kağnı arabası gibi. Ben bunu sollarım! - Arkadaşlar, birleşip haftaya pisti kiralayalım mı? Sandviçler benden! (Pistin günlük kirası 2000 dolar!)- Ankara’ya gelseniz? Sandviç artı çay da yaparım. (Yorulmuş ve üşümüş bir Ankaralı)- Siz kayıt mı yapıyorsunuz Mutlu Hanım? Anaaaa... Aleyhime delil olacak!Ralli dediğin nedir?Öyle gar gar gar gaza basma değil. Bağdat Caddesi’nde gaza basma hiç değil! Ralli, organizasyon tarafından belirlenmiş mesafeleri, en kısa zamanda tamamlama prensibine dayanan, dünyanın dört bir yanında, her türlü hava ve yol şartında, insanın ve makinenin sınırlarını test eden, iki insan ve bir makinenin birlikte yarıştığı, kapalı bir pist dışında, asfalt veya toprak zeminli dağ ve orman yollarında gerçekleştirilen bir motor sporları dalı. “Nesi spor bunun?” derseniz, bir şey diyemem. Ama resmi olarak spordan sayılıyor. Ter dökme bakımından da basketboldan eksik kalır yanı yok. Her yarışta litrelerce ter dökülüyor. Araba bozulunca itmeyi kakmayı, lastik değiştirmeyi, sağa sola savrulmayı, rekabeti, heyecanı, sinirlenmeyi, adrenalini da hesaba katarsanız hayli kalori yakıldığı da ortada. Bu durumda sahil kenarında dandik bir yürüyüş “spor” oluyor da bu niye olmuyor? Tartışmaya açık bir konu. Ama çevreci bir spor olduğu söylenemez. İnsanları dağlara bayırlara çıkartıyoruz, bak ne güzel deseler de yok aga... Piknik değil. Karbondioksit emisyonunun haddi hesabı yok. Bir gün inşallah elektrikli arabalar rallisi mazotlu arabalar rallisinin yerini alacak deyip konuyu geçiştiriyorum.Ama çok sıkı kuralları var. Öyle canın istediği gibi yarışıp bitiremiyorsun. Deli bir disiplinle yarışılıyor. Bir kere araçlar çok sıkı kontrolden geçiyor. Kural harici bir şey taktırıp, çıkardığın zaman yarışa bile sokmuyorlar. Sonra her aracın etaplara giriş dakikası ayrı, çıkış dakikası ayrı... Şimdi burada anlatmak çok zor ama şöyle diyeyim zamanlamayı tutturmadın, dakikalarını karıştırdın, zaman karnesi diye bir şey var, onu gözetmene işletemedin, en iyi yarışçı sen ol, diskalifiye ediliveriyorsun.Volkan Işık’la ralliye ilk adımVolkan Işık, “Ralliye İlk Adım” eğitimini yedi yıldır veriyor. Her sene Aralık-Mart ayları arasında yapılan, meraklısı için, Körfez Pisti’nde “antre” niyetine seminerler bunlar. Bu seminerlerin o kadar çok meraklısı var ki (her grupta 27 kişi oluyor) önümüzdeki üç seminerin üçü de dolu. Ancak meraklıysanız 14-15 Mart günlerinde de bir seminer daha vermeyi düşünüyorlar. 555 832 01 01 çağrı numarasından bilgi alabilir, kayıt yapabilirsiniz. Seminer ücreti 600 lira. Buna iki tam gün eğitim, kahvaltı ve öğlen yemeği de dahil. Konaklama dahil ücreti ise 800 Lira. “Ralliye İkinci Adım” gibi daha ileri düzey kurslar da olacak. www.deltasport.org sitesinden Volkan Işık’ın tüm aktivitelerini takip edebilirsiniz.Eğitimde neler yapılıyor?İlk gün, iki saatlik bir “Viraj nasıl alınır” teori eğitimi aldık. Tahtada çeşitli virajlar çizildi ve o virajların “apeks” (doruk) noktası nedir, viraja nasıl girilir, hangi noktada “apeks”e kapanılır, virajdan nasıl çıkılır onu öğrendik. Dersten sonra piste indik ve önce slalom, sonra kendi etrafında dönme, sonra ralli eğitimi aldık. Her birinin püf noktaları var. “Ne var ki bunda, pır pır dönüyorsun işte” deyip iddialı olmamak gerekiyor. Kendi etrafında dönme eğitiminde bizim grubun en iddialısı sonuncu, en iddiasız kızı ise ikinci geldi mesela. Birinci günün sonunda tekrar sınıfa girip, rallinin bitmek tükenmek bilmez kurallarını öğrendik. İkici günün sabahında ise yine teorik co-pilot eğitimi aldık. Yemekten sonra ise öğrenilen kurallar doğrultusunda gerçek bir yarış yaptık. 10 hakem gözetiminde herkes ikişer tur attı. Herkesin derecesi tutuldu. Zaman karnelerine gerçek ralli kurallarına göre derecesi yazıldı, hataları işlendi. Pilotun (yani biz çömezlerin) yanında oturan pilot eğitim hocaları da 1.5 gün boyunca aldığı eğitimi doğru uyguladı mı diye not verdi. Doğru start, direksiyon tutuş, viraj alış gibi on - on bir maddeye 1’den 10’a kadar puan verdi. Birinci kim oldu? Hollandalı, iyi mi?El freni ile U dönüşü nasıl bir şey?!?Şahane bir şey! Gazlıyorsun gazlıyorsun, dönmeye 5 metre kala vitesi küçültüyorsun, 4. vites, 3. vites, 2. vites, el frenini çekip... Vıjjjt! Ama kolay değil. Kolay olmayan dönmek değil. Dönülüyor. Önemli olan döndüğün zaman doğru rotada olmak. Döndükten sonra kıçın başın tarlaya girmişse bir işe yaramaz. Döndükten sonra arabanın önü başka yere bakıyorsa yine faydasız. Veya dönme anında 1. vitese almamışsan yine manası yok. Çünkü döner dönmez gazlaman lazım ki zaman kazanasın. Ama itiraf edeyim çok havalı!İşte ralli hakkındaki duygularımYılların, “Temkinli kullan, gaza basma, değmez üç saniye daha önce varmaya” telkinlerinden sonra açıkçası çok tuhaf geldi deli gibi araba sürmek. Üstelik ufak tefek olduğum için, o özel ralli koltuğuna bir gömüldüm, önümü zor gördüm. Gerçi sonra minder koydular altıma ama yine de yettiğini söyleyemem. Ralli arabası dediğiniz şey, normal arabalar gibi değil. Tamamen fonksiyon üzerine. Lüzumsuz her şey ayıklanmış. Neredeyse külüstür diyeceğim ama gaza basınca “Kim külüstür? Çarparım bi tane” diyor. Peki sevdim mi? Bir kere yanımdaki eğitmeni düşünmekten konsantre olamadım. Bir hata yapar da adamın canına mal olur muyum diye korkarak geçti ilk tur. İkinci turda da yağmur yağmaya başladı, bu sefer de kendi canıma mal olur muyum diye düşündüm, yine gitti konsantrasyon. Üçüncü turda da egzoz ve gürültü yüzünden çok yorulmuştum, yine beceremedim. Zevkli, heyecanlı ama bir o kadar da yorucu. Benden olsa olsa co-pilot olur. Seksten bile daha iyi bir şey! Ama pilotu o kadar çok azarlarım ki kimse beni yanında istemez. Dolayısıyla, tamam, yaptık iyi güzel ama bu kadar.

Devamını Oku