Çek senet mafyası çemberinde bir adet Şerminella

8 Nisan 2009

Dolandırıcılık alemi boş durmuyor. Krizle beraber tam anlamıyla azmış durumdalar. Son ve en yaygın numaraları sahte senetler düzenlemek. Benim başıma gelmez demeyin. Öyle bir şey ki nüfus kağıdı olan herkesin başına gelebilecek bir şey. Hayatında tek bir senedin altına imza atmamış olan arkadaşım Şermin Topçu’ya iki hafta içinde iki tane “bankamızda senediniz var” ihbarı geldi.. Üstelik biri protesto edilmiş bile. Akşam evine geliyor ve postasında şöyle bir ihbarname buluyor: “Sayın Topçu, bankamız nezdinde ödenmemiş, bu nedenle protesto edilmiş bir adet senediniz bulunuyor. Ödememeniz durumunda haciz işlemleri başlatılacaktır..” Bütün bir gece “ben ne zaman nereye imza attım?” diye beynini patlattıktan sonra sabah ilk iş bankaya gitti. Tamamen sahte bir kaşe ve sahte imza ile adına düzenlenmiş, üç bin 200 TL’lik bir senet ile karşılaştı. Bunları ben imzalamadım zaten imza da kaşe de sahte dedi,imza sirkülerini, şirket bilgilerini falan gösterip, haciz işlemlerini durdurdu. Ama bilen bilir bunu yapabilmek için senedin üzerinde yazan meblağın yüzde 15’ini teminat olarak yatırmak gerekiyor. Tamam sonra alacaksın o teminatı ama yatırmadan olmuyor. Çünkü senet protesto edilmiş. Bu arada git gel, savcılığa suç duyurusunda bulun, onu yap bunu yap en az bin liralık masraf, bir günlük de mesai yaptı. Paran yoksa ne olacak? Bilinmez. İmza bilirkişiye gönderilir, sonuç beklenirken, iki hafta sonra dün bir ihbar mektubu daha geliyor bankadan. Bu sefer ki tam 30 bin liralık bir senet! Kız delirecek! Bir uykusuz gece daha, bir sabah erkenden bankaya damlama daha... Sonuç: Yine sahte kaşe ve sahte imza ile düzenlenmiş bir senet. Tek fark: Bu seferkinin zamanı henüz dolmamış, protesto edilmemiş. Fakat daha acıklısı, banka söz konusu şirketi tanıyor ve “temizdir, yapmaz böyle bir şey, kusura bakmayın, zamanı gelince senedinizi protesto ederiz” diyor! Umurunda bile değil yani burada çılgın bir dolandırıcılığın yapıldığı. Yine koşturuyor adliyeye, savcıya, yine suç duyurusunda bulunuyor.Bu arada Şermin senedin güya verildiği firmayı da arıyor. Adamlar bizim böyle bir şeyden haberimiz bile yok diyor. Kimsenin haberinin olmadığı bir senet oradan oraya dolaşıyor! Sözde alacaklının haberi yok, sözde borçlunun haberi yok ama nasıl oluyorsa kabak Şermin’in başına patlıyor. Peki Beykoz adliyesindekiler ne diyor dersiniz? “Şermin Hanım Türk kanunları karşısında en zor durumda olan sizsiniz. Sahtekar, size on sıfır fark atmış durumda. Siz, kanun gözünde sadece borcunu ödemeyen durumundasınız. Dolandırıcılık dosyaları dağlar gibi. Her an her şeye hazırlı olun..” Nasıl? Güzel hikaye değil mi! Neydi Obama’nın lafı? “Hukuk vaadinde bulunmuş ülke...” Evet ama vaat sadece! Bizim bir arkadaşımız vardı. Soyadı Umar. Çocuğu oldu, ismini hiç düşünmeden son model isimlerden Derin koydu. Biz de orta 1 ergen esprisi yapıp dalga geçerdik. Derin Umar, sığ bulur... Bizim ülke de o hesap. Hukuk umar, sahte senet öder.

Devamını Oku

Bir anti zamanlama üstadı: Azrail

7 Nisan 2009

10 gün dedim 15 gün yok oldum. Yıllık izin komple gitti. Ne yapalım. Gazetem için feda olsun. 15 gün boyunca tek dakika bilgisayarın karşısından kalkmadım diyebilirim. Arkadaşlarım yüzümü unuttular. Uyku hariç her dakika oturduğum için yine bir adet file döndüm. Bu yaz vermezsem mezar taşıma “severdik şişkoyu” diye yazacaklar korkarım. Zira son verme yılları bunlar. Sonra geçmiş olsun. Ömür boyu taşıyacağım onları. ***Esasen üzgünüm. Böyle pür neşe bir “come back” yapmak isterdim ama gazeteci Hızır Tüzel’in ani ölümü sarstı hepimizi. Ben Hızır’ı tanımazdım. Tanıdığım karısı Tansel. Her yıl, 15-20 günlük bir ahbaplığımız oluyordu. Ben Boyut Yayınevi’ne Küçük Oteller Kitabı’nı çıkartmak üzere kamp kurduğumda görüşürdük onunla. O da Boyut’un dergisi Gastronomi’de çalışıyor. Her tür çay ve sigara molasında gelirdik bir araya. Tanıdığım en güleç, en eğlenceli, en olumlu kadınlardan. Herkesin sevdiği bir insan. Ben de severim. Başı sağ olsun. Üzüntüm en çok şundan: Ayvalık’ta yeni ev almışlardı. Bir hafta önce mi ne... Herkesin hayali değil midir sayfiyede bir evcik? Minik bir bahçesi olsun, domates patlıcan yetiştirelim... Satalım anasını dünyanın.. Bitsin bu şehir çilesi. Tansel daha görmemişti bile evi. İnternetten bakıp, beğenmişler. Hızır gitmiş, almış, ortalığı düzenliyormuş. Ufak tefek marangoz işleri, bahçe işleri... Tansel gelene kadar pırıl pırıl olsun diye ev, sabahtan akşama kadar çalışıyormuş Hızır. Tansel de mutlulukla ve heyecanla anlatıyordu bize, şöyle yapmış böyle yapmış diye. Sonra... Sonra Hızır telefona cevap vermemiş. Bir, iki derken Tansel şüphelenmiş, atlamış hemen Ayvalık’a gitmiş. Evet ama... Evin yerini bilmiyor ki!... Daha görmeye bile gidememişti. Kim akıl eder ki böyle bir durumda tam adres almayı? Nasılsa gidince beni karşılayacak dersin. Oraya gidince cepten tarif eder dersin. Çok meraklıysan benim gibi, en fazla mahallesini öğrenirsin. Hatta sadece mevkii. Sürpriz olsun istersin...Tanselcik saatlerce aramış evi. Ona sor buna sor. Sonunda bulmuş ama bulduğunda artık yapacak bir şey yokmuş.***Ecelin, insanları tam da istedikleri hayata başlarken yakalaması daha üzücü galiba. “Bi dur!” diyesi geliyor insanın. “Bi dur ya... Bırak adamcağız yarım yamalak da olsa hayalini gerçekleşirsin. Öyle al...” Azrail’in bir zamanlama ustası olduğunu yazık ki söyleyemeyiz. Emekli olduktan bir ay sonra ölen bir akrabamız vardı. Daha ikinci üç aylığını bile çekememişti. Emekli olacağı için nasıl mutluydu anlatamam. Çocukları kendini kurtarmış, mesul olduğu sadece kendisi ve karısı vardı. Hayatı boyunca aynı saatte kalkmış, aynı saate evden çıkmış, aynı bürosuna gitmiş (o “yazaane” derdi), yine aynı saatte bürosundan çıkmış ve aynı saatte evine varmış ve aynı saatte yemeğini yiyip aynı saatte uyumuştu. İstediği tek şey açık havada olmaktı. Güneş altında, dört duvar dışında. “Gezip duracağım” diyordu. “Hanım ister gelir ister gelmez. Kasaba kasaba, köy köy dolaşacağım...” Niye kasaba kasaba, köy köy hiç bilemedik. Gezemedi. Kestirmeden başka bir yere gitti. Hızır da domatesini yetiştiremedi. Veya ne idiyse hayali... Yapamadı. Kısmet böyle bir şey işte. Allah rahmet eylesin....

Devamını Oku

Çıkısssssssss... Fırça yok, fırça yok!

3 Nisan 2009

Kazım (Şafak Sezer) aracıyla oto yıkamaya gelir, yıkamacılar tam fırçayla haşur huşur yıkayacakken “Fırça yok!” diye bizimki itiraz eder, “çıkısss” der, arabadan üç tellak iner ve sanki hamamda adam yıkıyorlarmış gibi itinayla aracı yıkarlar. Bu arada hem araca hem Kazım’a masaj yaparlar. Final cümlesi de: “Benim adım Kazım, bu Chery bana lazım” şeklindedir. Reklamı her seyrettiğimde şunu soruyorum kendime: Madem kendi yıkayıcın var niye oto yıkamacıya gidiyorsun? Yetmiyormuş gibi bir de üstüne para veriyorsun? Sen manyak mısın? Çek bir çeşmenin yanına olsun bitsin. Ama İstanbul’da suyu akan çeşme yok, peki tamam, su temini için oto yıkamacıya gidiyor diyelim, o zaman neden onlara yıkatmayacağı halde “iç dış itinayla” diyor? Tellaklar başka bir nedenle araba içinde bulunuyor da bizim Kazım fırçayı görünce mi kendi adamlarını işe koşmak zorunda kalıyor? O vakit üç adam neden yarı çıplak duruyor araba içinde? O vaziyet bir yere gidiyor olabilirler mi?Bunun sonu kafa yemek farkındayım. Reklam de geç işte. Zaten maksat da bu işte: Reklam hakkında konuşuluyor mu konuşulmuyor. Mantık hatası kimin umurunda? Şimdi herkesin ağzında “çıkıssssss” var. Veletler anında kapmış, sokakta yürürken duyuyorum. Çıkıssssss, çıkıssssss...Fikir LemancılardanKimdir nedir diye “Bak bakalım” dedi Güney, ben de baktım. Reklamın hikayesini Leman dergisinin meşhur çizerleri Kaan Ertem ve Suat Özkan yazmış. Araba hastası hıyarellolarla dalga geçmişler. Hohlaya hohlaya arabalarını temizlerler, evde bir bardağı alıp mutfağa götürmezler... Reklamın devamı da gelecekmiş.Yıkama tekniği göstersin diye çağırdılar, reklamda oynadıReklamdaki tellaklardan ikisi oyuncu, biri hakiki. Üçüyle birlikte tarihi Galatasaray Hamamı’nda buluştuk. İbrahim Bey 29 yıllık tellak. Hepsinin tanıdığı güzel bir ağbimiz. Yıkama tekniği göstersin diye çağrılmış sete, sonra bakmışlar hepsinden iyi oynuyor, ona da vermişler bir peştamal. “Hocam daha evvel hiç arabaya kese atmış mıydınız?” “Yok.” “Nasıl bir şeymiş?” “Arabaya müşterim gözüyle baktım. Biraz iri ve masaja dayanıklı bir müşteri gözüyle.” “Az daha kapısını çıkartıyormuşsunuz ama keselerken...” “Yook. Bizde olmaz öyle şey. Nasıl kol çıkartmıyorsak, kapı da çıkartmayız.” “Sokaklarda tanınıyor musunuz?” “Ben zaten tanınmış biriyim. Daha önce de birkaç programa çıkmışım.” “Eşin dostun karşısına böyle peştamallı çıkmaktan çekinmediniz mi?” “Niye ki? Zaten bütün gün böyleyim.” Sahte tellaklar ise Bekir Öztürk ve Uğur Kolabaş. Bekir, oyuncu. Uğur ise Kanal 1’de magazin muhabiri. Şafak Sezer’in kuzenleri. Beraber Kutsal Damacana 2 filminde de oynuyorlar. Reklam filmi çekilirken çok üşümüşler. İşin komik tarafı bu haberin çekimlerini de Galatasaray Hamamı’nda yaptık, bu sefer de piştiler. Tellağı oynamak her bakımdan zor yani. Ya donuyorsun ya pişiyorsun. Bu arada Şafak Sezer bir Chery kullanıyor artık.Reklamdan notlar3 Reklam filminin yönetmeni, daha önce pek çok reklam filmi çekmiş olan Güçlü Gülan. Görüntü yönetmenliğini ise “Üç Maymun” ve “İklimler” filminin bol ödüllü görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki yapmış. Müziklerini ise, Troya müzikalinin bestecisi Yücel Arzen.3Şafak Sezer’in “Kazım” karakterini canlandırdığı ve başrolünü oynadığı reklam filminde oyuncuların sıra tarihi Galatasaray Hamamı’nın 35 senelik tellağı İbrahim Yılmaz da oynamış.3Reklam, Orion Kemerburgaz Stüdyolarında, 24 saatte çekilmiş. 3Sanat yönetmeni Yalçın Uğurlu’nun çalışmasıyla 3 günde bir oto yıkamacı dekoru yapılmış.3Reklam filminin ön hazırlıkları 2 ayda tamamlanmış.3Film çekimleri için 35 kişilik bir ekiple çalışılmış. 3Çekimler, dünyada 5 adet, Türkiye’de ise sadece 1 adet bulunan F 35 kamera ile yapılmış. 35 mm lensler kullanılmış. Türkiye’de bu formatta çekilip, yayına giren ilk reklam filmiymiş.Nerede bu devlet? Nerede bu Hamamcılar Odası?Tuhaftır, hamamcılar derneği/odası/birliği bu sefer ayaklanmadı. “Biz araba yıkamayız”, “Bizim o kadar göbeğimiz yok”, “Biz o kadar kıllı değiliz” diye illa ki bir yerinden tutup itiraz etmeleri beklenirdi ama hayrettir ki henüz seslerini duymadık. Gözlerinden kaçtı herhalde. Veya ilk defa bir şeyi beğendiler.Kız kıza gidilebilecek on güzel küçük otelGeçen haftalarda Hürriyet Kelebek’te yazan arkadaşım Onur Baştürk “kız kıza gidilebilecek on mekan” diye bir liste yapmıştı. Fikir çok hoşuma gitti. Ben de oturdum kız kıza gidilebilecek on küçük otel diye bir liste yaptım bu hafta. Kriterlerim şunlar oldu: Sağa sola araç kullanmaya gerek olmadan gidilebilecek; şehir veya kasaba içinde olacak; sahipleri oturup reçel tarifi, dantel örneği veya güzel kitap/film önerisi alınabilecek hoşsohbet bir kadın olacak; ortak mekanları sıcak olacak mümkünse şömine ve gerek mimari, gerek dekoratif manada kızların ilgisini çekecek bol detayları olacak. Uyuyorsa, kesip saklayın listeyi.1 Rengigül Konuk evi: Bozcaada’da harikulade bir eski Rum evi ve harikulade bir ev sahibesi. Duvarlarda resimler, fincan koleksiyonları, taş bebekler, kurutulmuş çiçekler... Odaları masal gibi. Benzersiz, deli bir kahvaltı çıkarıyor. 0286 697 81 71 www.rengigul.net2 Alaçatı Taş Otel: Alaçatı’nın ilk oteli. Kasabanın mevcut stilinin öncüsü. Klas, zarif ve sade. Sahibesi Zeynep Hanım. Şömineli, çok geniş ve güzel bir oturma odası var. 0232 716 77 72 www.tasotel.com3 Villa Neva: Bolu, Kartalkaya yolu üzerinde, nefis bir doğa manzarasına hakim, dünya şekeri bir çiftin oteli. Nevin Hanım çok güzel yemek çıkarıyor. Göz, ruh ve başka her şeyi dinlendirmek için ideal bir yer. İstanbul ikinci köprü gişelerden tamı tamına 3 saat 15 dakika. 0374 226 48 96 www.nevavilla.com4 Baç Pansiyon: Bodrum’un kalbinde, barlar sokağında, her yere yakın, yaz kış açık. Manzara süper. Bodrum Kalesi neredeyse odanın içinde. 0252 316 16 02 5 Değirmenci Konağı: Safranbolu merkezde, büyük bir özenle restore edilmiş güzel bir konak. Sahibesi Servet Hanım, gelenleri şahsi misafiri gibi ağırlıyor. Kirece batırılmış çok ama çok özel reçeller yapıyor. 0370 725 50 45 www.degirmencikonak.com6 4oda: Kapadokya Ürgüp’te, merkeze çok yakın minik, sevimli bir otel. Odalar kayalara oyuk. Titreşimsizlik müthiş. Muhakkak tatmalı. Akordu yapılmış piyano bile var. 0384 341 60 80 www.4oda.com7 İbrahim Paşa: İstanbul’da, tam da şehrin tarihi mahallesinde son derece rafine, ağırbaşlı küçük bir otel. 0212 518 03 94 www.ibrahimpasha.com8 Kitap Evi Butik Otel: Bursa’nın en sofistike kitap eviydi. Bu yılın başında çok güzel bir otele dönüştü. Bir iki haftaya kadar açılıyor. Tüller, antikalar, avizeler hepsi hoş ama alt kattaki hamam bir rüya! 0224 225 41 60 www.kitapevi.com9 Anadolu Evleri: Antep’te benzerini batıda bile az bulduğumuz güzellikte ve oturmuşlukta restore edilip döşenmiş bir konak. En üstteki çatı katı odasında gazeteci Elif Aktuğ ile hayatımızın en güzel sohbetini yaptık. 0342 220 95 25 www.anadoluevleri.com10 Günebakan Taliani: Ayvalık merkezin çok az dışında tanıdığımız en esprili, en neşeli, en tatlı, en olumlu kadın olan Meliha Hanım’ın yeri. Odalardan Ayvalık’ın en güzel manzarası. Birinci sınıf malzemeden çılgın bir kahvaltı çıkarıyor. 0266 312 84 84 www.talianihotel.com

Devamını Oku

Öldüren klişe: Bilmem neredeki eviniz

27 Mart 2009

Peki otelin yeri mesela Karacaahmet mahallesinde olsa ne olacak? “Karacaahmet’teki eviniz”... Bırrr... Bu “evinizde hissetme” sözü tuhaf geliyor bana. BİR: Evim nasıldır kim biliyor? Süper lüks bir villada veya korkunç bir gecekonduda oturuyor olabilirim. E ne olacak o zaman? İKİ: Evimde gibi hissedeceksem niye gidiyorum oraya? Maksat “tekrar” mıdır?ÜÇ: Evimde neler yaptığımı kim biliyor? Çırılçıplak geziyor, durmadan geğiriyor, bağıra çağıra şarkı söylüyorsam mesela... Ne yapacağız? Yine müsaade var mı?Yedigöller’de bir “Hindiba”Türkiye’nin açık ara en “romantik” milli parkı olan Yedigöller’e sadece 40 km uzaklıkta, (şimdiye kadar bu yakını yoktu) yine orman kenarında, harikulade bir doğa içinde dokuz ahşap ev. Sahipleri, yazılım işinde Ankaralı üç kafadar. Kendilerine ve eşe dosta kalacak yer yapmayı planlarken, coşup planı genişletmişler ve ortaya doğayı hiç rahatsız etmeyen çok güzel bir tesis çıkmış. Malzeme tümüyle doğal: Taş ve ahşap. Amatör bir ruhla profesyonel bir iş çıkarmışlar. Evlerin hepsi gayet konforlu. Dekorasyon sade ama sempatik. Kaloriferler sıcak, yemekler ev işi, lezzetli. Şarap ve rakı da var. Acı çekmeden kamp havası yaşamak için daha iyisi olamaz. Ankara’ya bir buçuk, İstanbul’a ise sadece üç buçuk saat uzaklıkta. (Bu arada hindiba meğer çocukken birbirimizin yüzüne yüzüne üfürdüğümüz beyaz tüycükleri olan çiçeğin adıymış.) Yapılacak aktiviteler belli. BİR: Yedigöller’de tam gün bir piknik. Yaz kış görülmeye değer nefis bir orman. Otelden piknik için sandviç malzemesi tedarik edebilirsiniz. Yanınıza çay doldurmak için güzel bir termos da alırsanız süper olur. İKİ: Eski Zonguldak yolunda sıkı bir yürüyüş. ÜÇ: Bir zamanlar dört başı mamur bir kasaba olan Eskiçağa köyüne gidip “Malulen emekli şoför İsmail Dayı” nın artık benzeri kalmamış enfes köy kahvesinde çay içip gelen gidenle sohbet etmek. Niye benzeri kalmamış diyorum? Çünkü kahvenin yarısı berber. Çay ocağı da odunla yanıyor. Duvarlarda envai çeşit eski eşya, sabun, tıraş malzemesi ambalajları. Acayip bir retro etkisi. Köyde Yıldırım Beyazıt’tan kalma hamam ve cami de var. Ama harap. DÖRT: Otoyol üzerindeki “Berceste” ye uğrayıp acayip acayip reçeller, keçi peyniri, frig bulguru satın almak. Hindiba Pansiyon, Mengen Kıyaslar Köyü Kaynarca Mevkii Yedigöller yolu 3. km Mengen/BOLU Tel: 0532 600 69 52 www.hindibapansiyon.com.trMalikanede bir hafta sonu: VillaFeÇatalca yakınlarında, uçsuz bucaksız yeşil tarlalar içinde muhteşem güzellikte bir malikane. Nefis bir hafta sonu kaçış noktası. İstanbul çevresinde gidilebilecek en güzel yer. Üstelik bir saat içinde oradasınız. 20 yıl önce Ferhan Hanım kendine ev olarak yaptırmış. Türkiye’de eşine az rastladığımız bir mimari anlayışla son derece kişilikli bir bina. Koloniyal Meksika tarzını hatırlatan, insanı anında kucaklayan, “evim bu olsun” dedirten güzellikte... Her bir köşesi dünyanın her köşesinden toplanmış zevkli antikalar, mobilyalar ve objelerle döşeli. Detaylar insanı mutlu eden cinste. Manzarasında insanı rahatsız eden tek bir şey yok. Bir yıl önce, az ama efektif bir düzenleme ile çok güzel bir konukevine dönüşmüş. Oturma odasındaki şömine her daim yanıyor. Bir çiftlik evine yaraşır, harikulade bir mutfak sunuyorlar. Bizim gittiğimiz hafta sonu fırında bıldırcın vardı. Nefisti! Yemek takımları en zarifinden porselen. Ev sahibesi, gün görmüş, güzel ses tonuyla insanı hipnotize eden çok zarif ve zeki bir hanımefendi. Her yeri güzel ama özellikle King Suit, iki yatak odası ve kendine ait oturma odasıyla, bir rüya gibi.. Birkaç ay kalası geliyor insanın. Bir türlü bitmeyen doktora tezleri, yazılamayan romanlar, bitirilemeyen rehber kitaplar için (bkz. Küçük Oteller Kitabı) mükemmel bir “finishing” noktası. VillaFe, Elbasan Köyü Ferko Fidan Çiftliği Çatalca İstanbul. Tel: 0533 931 52 14 www.villafe.comİncirli EvAlaçatı daha ne kadar güzelleşecek bilemiyoruz. Her gittiğimizde yeni şahane bir otel daha görüyoruz.İncirli Ev, tam adı gibi, kocaman bir incir ağacının etrafında konumlanmış nefis bir küçük otel. Bir harabeden olağanüstü güzel bir yapı çıkartmışlar. Merak edene albüm şeklinde gösteriyorlar “neydi - nasıl oldu” fotoğraflarını. Konumunda bir özellik yok ama korunaklı içe kapalı bahçesi büyülü sanki. Mutsuz olmak imkansız. Her köşesi ayrı güzel. En büyük artısı: Odalar kocaman! Birinde dev bir şömine bile var. Fakat esas bizi tavlayan unsur sahipleri. Osman ve Sabahat Poshor (Poşor değil, pos-hor şeklinde okunuyor) dünya tatlısı emekli bir çift. Saatlerce sohbet edebileceğiniz türden insanlar. Kendi elleriyle yaptıkları bir ‘limon reçeli’ var ki benim gibi reçelle arası pek iyi olmayan birini bile baştan çıkardı. (Yazları, DJ’lik alanında uluslararası bir üne sahip olan oğulları Can ilgileniyormuş otelle ama biz onunla tanışmadık) Özetle: Nefis bir bahçe + nefis bir kahvaltı ve çok içten bir ev sahipliği. İncirli Ev Yeni Mecidiye Mahallesi 3074 Mahmut Hoca Sok. No.3 Alaçatı, İzmir. Tel: 0232 716 03 53 www.incirliev.com

Devamını Oku

Yazarımız yıllık izninin bir bölümünü...

20 Mart 2009

Heyt be! Sonunda benim köşemde de bu laf çıktı! Artık ölsem gam yemem. 9 yıldır muhtelif yerlerde, muhtelif isimlerde köşe yazıyorum, nedendir bilinmez tatile çıktığım zaman veya başıma bir iş geldiği zaman veya hastalandığım zaman “yazarımız şöyle oldu böyle oldu” şeklinde bir not çıkmamıştır hiç. Yazı yoksa yok, yerine hart diye bir haber veya bir “Reha Muhtar” giriveriyor. Ve ben buna hep için için bozulmuşumdur. Benim neyim eksik? Benim “yokluğum” niye önemli değil! Benim okurum niye bilgilendirilmiyor. İşte kısmet bugüneymiş. Şimdi şu benim yaptığım çok havalı değil farkındayım, havalı olması için yazı yazmamak lazım. Böyle uzakta durup, gazetenin bir cümle lütfediyor olması lazım ama o kadar kasamayacağım. Ailenizin muzır yazarıyız ne de olsa. Lafın özeti: Yıllık iznimin bir bölümünü kullanıyorum. Zira çok işim var. “Küçük Oteller Kitabı” ha çıktı ha çıkacak, son rötuşları yapılıyor. Müdüriyet de ancak böyle izin verdi. Tek sorun benim yıllık iznim kaç gündür onu bilmiyorum. Daha bugüne kadar hiç hesaplamadım. Zira bizim meslekte öyle izin hesaplamalarının falan yapıldığı görülmüş şey değildir. İzin için kıvranırsın kıvranırsın “üç gün kaybol, gel” denir en fazla. Dolayısıyla bu önümüzdeki on gün komple tüm iznim midir yoksa hakikaten bir bölümü müdür en ufak bir fikrim yok.. Bir sonraki izin talebimde zılgıtı yersem bileceğim ki tamamıymış. Her neyse. Şimdilik bu kadar. Nisan başında görüşmek üzere..

Devamını Oku

Küçük mü Butik mi?

20 Mart 2009

Küçük oteller cephesinde şöyle bir kafa karışıklığı var: Küçük mü butik mi? “Butik” statüsü, Turizm Bakanlığı’ndan, tıpkı yıldız sayısı gibi ruhsatla kullanılabilen bir statü. Her isteyen oteline, sırf beş odası var diye “butik” diyemiyor aslında. Ama deyim yerleşti. Küçük, sevimli, kurumsal olmayan, sahibi ortada dolaşan ve biraz da pahalı otelleri tarif etmek için “butik” deniyor. (TDK sözlükte şöyle geçiyor; “Butik otel: Seçkin müşterileri için kendilerini evlerinde hissedebilecekleri konforu sağlayan, oda sayısı az, şık bir tür otel”. Kelime kökeni Yunanca ‘apotheke’. Ambar manasına geliyor. Başındaki ‘a’düşmüş, ‘p’ ‘b’olmuş, Fransızca “boutique” haline gelmiş, o da mağaza manasına geliyor.) Benim içime sinense “küçük”. Zira BİN odalı “butik” oteller de var memleketimizde. (Bkz: Sarıgerme) Dahası her butik, butik midir? Üstelik birbirinden sevimli pansiyonları, konukevlerini sırf tabelasında butik lafı yok diye çöpe mi atalım? Sözün özü: Küçük güzeldir!mutlu@smallhotels.com.trKaramürsel’in Cem Yılmaz’ıKüçük bir otelde görülmemiş bir şov! Chaleten Butik Otel, İstanbul’a taş çatlasa 2 saat uzaklıkta. Eskihisar’da vapurdan indikten sonra 15 dakika. Körfeze tepeden bakan bir köyün dış yamacında. Otel sempatik. Üst kattaki oda en güzeli. Manzara köşesi bir rüya gibi. Önceden rezerve etmek gerekiyor, meraklısı çok. Odalar aşağıya indikçe mütevazılaşıyor. Mezeler güzel, yemekler fena değil. Fakat bunların hiçbiri önemli değil. Esas olay ev sahibinin şovu. İstanbullu bir turizmci olan Erkan Bey her cumartesi eline gitarı alıp hem şarkı söylüyor, hem de konuklarıyla şakalaşıyor. “Ne kadar komik olabilir ki?” demiştim; gecenin sonunda karnıma ağrılar girdi. Hele ki iyi günündeyse, müşteriden de pas geliyorsa iyice coşuyor.Köy güzel, ormana doğru çok güzel bir yürüyüş yapılabiliyor. Doğa ve ‘eğlenelim’ diyenler için çok uygun. Chaleten Dağ Evi, Çamçukur Köyü 41500 Karamürsel - Kocaeli, T: 0262 454 51 68 www.chaleten.comButik Su Perisi Otel: Ege otları şöleni“İzmir Kemalpaşa’ya niye gidelim?” dememek lazım, şimdi tam zamanı. Kiraz ağaçları çiçek açtı, ortalık gelin gibi. Kemalpaşa, bildik bir Türk kasabası, bir şey sunmuyor. Fakat az ötesinde üç ayrı ilginçlik var. BİR Nazar köy. Nazar boncuğu üretilen, sevimlice bir köy. Hafta sonları güzel bir boncuk pazarı kuruluyor. İKİ Kazak Vadisi. Kımız Çiftliği diye de bilinen, hesapça Orta Asya kökenlerimizi yansıtmaya çalışan bir çiftlik. Ama, aslı keçe olan otağı BETONDAN yaparak daha çok Türkiye kökenimiz yansıtan bir yer. Güzel tarafı atları. Şimdiye kadar gördüğümüz en sevimli, en cana yakın atlar. Seviliyor, beraber foto çektiriliyor ve hatta biniliyor. (Kımız içmeye kalkmayın. Korkunç bir şey!)ÜÇ Otel Butik Su Perisi. İşte bu kaçmaz.Beş altı dönümlük, çam ağaçlarıyla dolu nefis bir arazi içinde, 50’lerden kalma bir sayfiye evi. Arazinin içinden bir çay akıyor. Yer hakikaten güzel. Yaz-kış kullanılabilir ısıtmalı havuzu, cilt bakımı ve masaj yaptırılan spa merkezi, güzel bir restoranı hatta fayton gezisi yapılabilen bir atı bile var. Standart odalar gayet rahat ve keyifli. Kral dairesi ise başlı başına bir yazı konusu. Fakat esas heyecan verici olan yemekleri. Sahibesi Neşe Hanım, hem adı gibi neşeli hem de Girit kökenli. Bunun vaadi iyi “ot” yemekleri. Şevketibostanlar, radikalar, turpotları, ısırganotları.. Hem meze olarak hem etli yemek olarak son derece iddialılar. İşi biliyorlar. Başka yemekler de var elbette. Butik Su Perisi, Nazarköy, Kemalpaşa-İzmir, T: 0232 878 44 04 www.butiksuperisiotel.com

Devamını Oku

Uçak sahibi olmak nasıl bir şeydir?

20 Mart 2009

Bir uçak sahibi olmak nasıl bir şeydir diye hem uçağa binip İstanbul üzerinde uçtuk hem de talihli İnci Oğuz ile röportaj yaptık. Sonuç: Süper bir şeymiş!!Astoria Alışveriş Merkezi, “gerçek” bir uçak vereceğini duyurunca hepimiz “palavranın da bu kadarı” demiştik. Gerçek bile olsa kim ister ki bir UÇAK!?!? Evinin önüne park edemezsin, kendin kullanamazsın, pilot tutacaksın, dünya kadar yakıt parası... Uuuu... Bi dolu iş. Meğer meraklısı çokmuş. 30 bin kişi katılmış çekilişe. Uçağa mı meraklılar yoksa bir şey çıksın da ne çıkarsa çıksın mı dediler bilemiyoruz ama beklenin üzerine bir ilgi görmüş. Astoria Alışveriş Merkezi, bana da bir güzellik yaptı ve 40 dakikalığına beni bir uçak sahibi yaptı. Astoria Genel Müdürü Ümit Teoman ile birlikte, çarşamba günü söz konusu uçakla İstanbul üzerinde uçtuk. Nefis bir şey! Büyük uçak gibi değil. Havada olduğunu iliklerine kadar hissediyorsun. Gökdelenlere bir taş atımı (hadi iki olsun) uzaktan uçuyorsun. Paraşütü takıp atlasan zırt iş yerindesin. Annen balkonda olsa el salladığını görebilirsin. Çocukluğumun rüyası gerçek oldu. Çocukken neredeyse haftada bir, rüyamda kendi hayal mahsulüm kanatsız tek kişilik bir uçakla uçtuğumu görürdüm. Niye bu rüyayı bu kadar sık görürdüm bilmiyorum ama rüyama o kadar inanmıştım ki 2000’lere geldiğimizde herkesin oradan oraya tek kişilik bir uçakla gideceğinden emindim. Niye öyle olmadı hâlâ şaşarım. HAVADA FIRÇA YEDİKTam Astoria Alışveriş Merkezi’nin tepesinde uçarken Yeşilköy’den paparayı yedik. “Alfa Siera Tango... Ne işin var orda? Görmüyor musun iniş yolu değişti... Çekil ordan...” Aney! Meğer lodos varmış ve uçakların Atatürk Havalimanı’na inişlerinin yolu değişmiş. Bizde o iniş yoluna yakınmışız... Havalimanı Kulesi’nin radarına yakalanınca da fırçayı yedik. Ne yaptık, bızzzt kaçtık hemen. Kendimizi Boğaz üzerinde Karadeniz sahillerine vurduk! TEPEDEN İSTANBUL NASIL GÖRÜNÜYOR?Aslında aşağıdan göründüğünden çok farklı değil. Koca bir teneke mahallesi! Ne bir düzen ne bir estetik! Sadece fakir mahalleler değil, koca gökdelenlerin dikildiği mahalleler de öyle. Sanırsın ki memleket 50 yıldır savaş içine, devletsiz, belediyesiz, plancısız, programcısız... Apartmanı da gecekondu stil, gökdeleni de... Beni tek şaşırtan şey tahmin ettiğimden daha çok orman alanın olması. Bir de çok gizli birtakım siteler gördük orman içinde. Tek katlı, ahşaptan enfes müstakil evler. Ağaçların içinde gizlenmişler. Havadan görülmediği taktirde varlıklarını fark etmek neredeyse imkansız. Zenginlik pek güzel bir şey. Uçak sahibi bir İngilizce öğretmeni: İnci OğuzBu da enteresan bir talih. Kabandan çıkan uçak! İnci Hanım esasen alışverişe çok meraklı değil. Evin uçak meraklısı Volkan Bey. Turizmci. Astoria uçak çekilişi düzenleyince bir ay boyunca oradan alışveriş yapmışlar. n Nasıl bir şey uçak sahibi olmak?Çok güzelmiş! Gerçi hâlâ inanabilmiş değilim. Ama eşim çok inanıyordu. İnternetten uzun uzun uçağın özelliklerini araştırdı. ’İnci bu kesin bizim’ deyip durdu. Kaç kere uçtunuz?Ben bir kere, eşim iki kere.Nasıl bir şeymiş?Çok güzel. Normal uçaklar gibi değil. İstanbul’u bu kadar yakından hiç görmemiştim. İş yerlerimiz üzerinden geçerken mesaj attık arkadaşlara “Geçiyoruz bakın” diye. Görmüşler. Ne yapmayı düşünüyorsunuz?Henüz bilmiyoruz biz de... Çok güzel bir uçak, satmaya kıyamıyoruz. Git-geller yaşıyoruz. “Yazın kullansak mı acaba?” diyoruz. Hep böyle talihli misinizdir?Hayır hiç! Tek bir çırpı çıkmamıştır bana şimdiye kadar. Ama Volkan ısrar etti, benim adıma katılmak için. İçine doğdu herhalde. Bir ay boyunca bütün ihtiyaçlarımızı buradan aldık, buradan yedik içtik. Devlet memuru iken uçak sahibi olmak biraz tezat oldu herhalde..Olmaz mı! Kimse inanmıyor. Maket kazandık sanıyorlar. Yemin etmekten bir hal oldum. Herkes bir tur atmak istiyor. Öğrencilerim yanımdan geçerken “vırr vırrr” diye uçak taklidi yapıyor. n Uçak kullanmayı öğrenmek gibi bir hedef var mı?Benim yok da Volkan’ın var. O araba, motor, yelkenli her tür şeyi kullanmaya biliyor. Bir uçak kalmıştı. Uçağı da öğrenmek istiyor. Aslında zor değil. Ben bile biraz biraz çözdüm. Ama cesaret edemez herhalde. Uçağı kazandıktan sonra gitti bir de maketini aldı. Satsak bile onunla yetiniriz. Çocuklarımıza anlatırız. ’Bunun gerçeği bir süre bizimdi’ diye.Cirrus SR20: Kanatlı otomobilDört kişilik, minik ama çok yakışıklı bir uçak. Kanatlı bir otomobil gibi. Bej deri koltukları falan çok şık. Mikrofonlu kulaklıkla konuşuluyor içeride. Havalanması veya inmesi beceriksiz bir “baaayan” şoförün yan parkından kısa sürüyor. 500 metrelik bir pist yetiyor. Devlet hava meydanlarından iniş/kalkış ve konaklama hizmeti ücretsiz alınabiliyor. Cirrus SR20 ile 5 saat havada kalmak mümkün. İstanbul-Bodrum arasını 1 buçuk saatte alıyor, sadece 200 liralık yakıt tüketerek. Daha önemlisi: Uçağın paraşütü var. Bir aksilik olursa paraşütü açıyorsun, uçak müsait bir yere iniyor. Uçağın Astoria’ya maliyeti 450 bin dolar.

Devamını Oku

Berlin Yahudi Müzesi’nde “Türk” sorgusu

17 Mart 2009

Berlin’deyken çok övdükleri Yahudi Müzesi’ne gittim. Şimdiye kadar gittiğim en güzel müzelerden biri. Her şeyden önce görülmemiş bir mimari. Berlin bu anlamda da etkiledi beni. Modern mimarinin en güzel örneklerini gördüm. Fakat Yahudi Müzesi binası bambaşka. Kocaman bir zigzag da denilebilir aslında. On köşeli bir zigzag. Dört köşenin iktidarına boyun eğmemiş, ‘güzel mi çirkin mi’nin ötesinde çok acayip bir bina. Telefonda konuşurken çiziktirdiğimiz (en azından benim çiziktirdiğim) şekillere benziyor. Elektrik akımı işaretine de benziyor. Her şey ve hiçbir şey. Daniel Libeskind yapmış. Kendi sitesine de baktım, belli ki son 10 yılın en çarpıcı mimarı. Bina 2001 yılında bitmiş. Binanın boş halini bile 350 bin kişi ziyaret etmiş. Müze olarak tezyin edildikten sonra 3 buçuk milyon kişi gezmiş şimdiye kadar. Almanya’nın en çok ziyaret edilen müzesi. Müzenin binası kadar içeriği de etkileyici. Almanya’daki Yahudilerin aşağı yukarı 2000 yıllık tarihini sergilemiş. İlk çağdan 70 yıl önceki utanç verici soykırıma kadar binlerce resim, tablo, fotoğraf, şahsi eşya, heykel, ses kaydı, film, gazete kupürü, tabela, el ilanı, hayat hikayesi, şifreli mesaj, mektup, kartpostal, oyuncak, ihbar mektubu...Evet bir ihbar mektubu bile vardı gerçekten. Bir Alman kadın şöyle yazmış: “Sayın ilgililer. Bir Yahudi kadın, yasadışı bir şekilde üst katımda oturuyor. Gelip gittiğini görüyorum. Tek. Üstelik yakasında takması mecburi olan Yahudi yıldızını takmıyor. Oldum olası küstah ve burnu büyük bir kadındı. Derhal gereğinin yapılmasını önemle rica ediyorum.” Bu ihbar mektubundan sonra hakikaten de “derhal gereği yapılmış” ve söz konusu ev SS’ler (Nazi polisi) tarafından basılmış. Yahudi kadını küstah bulan Alman kadın sayesinde SS’ler umduklarından da büyük bir balık yakalamışlar zira o ev meğer Yahudilerin gizlendikleri ve kaçış planları yaptıkları bir örgüt eviymiş. Demek ki neymiş? Yaşlı Alman kadınlara daima iyi davranmak gerekiyormuş!***Almanlar, 70 yıl önce yedikleri halt yüzünden hâlâ özür diliyorlar. Ve tarihte görülmemiş bir şıklıkta yapıyorlar bunu. Hadi artık bitsin bu suçluluk duygusu, bitsin bu kendini hep kötü hissetme, unutalım, unutturalım demiyorlar. Yahudi Müzesi’ni de finanse ediyorlar, açılışında Cumhurbaşkanı da geliyor yetmiyor şehrin içine sembolik bir Yahudi Mezarlığı da yaptırıyorlar. 2. Dünya Savaşı sırasında bütün Avrupa’da ölen/öldürülen 6 milyon Yahudi’nin anısına...Müzede dikkatimi çeken bir de şu oldu: dört beş yerde “anket” makinesi vardı. Ekranda bir soru çıkıyor, “evet” ya da “hayır” diye ekranın altında da iki düğme var, birinden birine basıp cevap veriyorsun.Sorular şöyle: “Çocuğunuzun başka bir milletten veya dinden veya etnik kökenden biriyle evlenmesini onaylar mısınız?” “Savaş sırasında Almanya’dan kaçmak zorunda kalan Alman Yahudilerine Alman vatandaşlığı geri verilsin mi?” “Yakın çevrenizde Yahudilere karşı ırkçılık besleyen kimse var mı?” Buraya kadar normal. Müzenin konseptine aykırı sorular değil. Gelelim dördüncü soruya: “Türkiye Avrupa Birliğine alınsın mı?” Hayda di mi! Ne bu şimdi? Ne ilgisi var?***Düğmelerden birine bastıktan sonra anketin o ana kadarki istatistiği de çıkıyor. Diğer sorulara ezici bir çoğunlukla ırkçılık aleyhtarı cevaplar verilmişken baktım bizim AB’ye alınmamıza yüzde 46 oranında “evet” denmiş. Yüzde 54 oranında “hayır” denmiş. Nasıl yorumlayacağımı bilemedim. Konuyla ilgisiz görünüyor ama bir yandan da ilgili. Günümüzün “Yahudileri” Türkler olarak mı görülüyor? Ve ırkçılık Türkler üzerinden mı sorgulanıyor dersiniz?Galiba öyle.

Devamını Oku