Dün attığım başlığı yinelemek durumundayım. Bu ülkenin bu polise gerçekten ihtiyacı var mı?Bir operasyon yapılıyor, iki kişi hayatını kaybediyor, yedi kişi de yaralanıyor. Operasyonun maksadını tartışmıyorum. Uzun zamandır takip edilen bir isimmiş. Bir bildikleri vardır. Ama çok merak ediyorum, söz konusu evdeki terörist bu kadar zarar vermeyi planlıyor muydu acaba? Veya verebilecek miydi? Vermeyi becerebilecek miydi?Yaralanan NTV muhabirinin dediklerine bir bakın: “Çatışma bölgesi araç trafiğine kapatılmamıştı. Çatışmanın olduğu alanda vatandaşlar vardı. Yanımda vurulan genç güvenlik çemberinin dışındaydı.” Onun demesine de gerek yok, televizyonda izlerken de gördük. Çatışma sırasında bina ile polis arasından arabalar vızır vızır geçip duruyordu. Onlardan birine de isabet etmediği için şanslı mı addetmemiz gerekiyor kendimizi? Peki ya polislerin ölmesi ve yaralanması? Yazık değil mi o adama da onun ailesine de? Pikniğe gider gibi adam yollanır mı çatışmaya? Bir operasyon nizamı yok mudur? Dolmabahçe’nin önü mü burası? Biz normal vatandaşlar mahalle karakolunun kapısına yaklaşırken bile teyakkuza geçmesini ve üzerimize silah doğrultmasını bilen polis operasyon anında nasıl böyle bir gaflet içinde olabilir?Operasyon yapılan binaya bakıyorum, neredeyse enkaza dönüşmüş. Bir fotoğraf gördüm Hürriyet’in sitesinde gözlerime inanamadım. Bir adam, operasyon yapılmış ve paramparça olmuş dairenin üst katından, yüzünü ellerinin arasına almış, dehşet dolu gözlerle pencereden dışarı bakıyor. Yaşlı başlı bir adam! Hemen alt katında bir savaş olmuş! Ve o bu savaşın içinde kalmış!Bu kadar gümbürtüyle yapacaksanız bu işi, hiç mi binayı usulca tahliye etmek aklınıza gelmiyor? Yok mudur bunun da bir kuralı?Ne dememizi bekliyorlar? “Aaa neyse ki bina çökmedi!” “Aaa neyse ki terörist, elindeki korkunç patlayıcıları patlatmayı akıl edemedi...” “Aaa neyse ki yaşlı adam kalpten gitmedi..” Tesellimiz bu mudur?“Güvenlik” neydi biri bana hatırlatsın lütfen. *** Dinbazlar çetesiBu arada bir arkadaşımız da söz konusu terörist ile ilişkisi var diye gözaltına alındı bu (dün) sabah. Daha neyin ne olduğunu bilmeden sırf Aydın Doğan medyasına vurmak maksadıyla kızı “terörist örgütün beyni” diye ilan eden dinci bir takım internet siteleri var. Kızın bu işlerle hiç ilgisinin olmadığını, sırf okul arkadaşı olduğunu pekala bildikleri halde. Çok inandığınız, uğrunda her şeyinizi vereceğiniz öteki dünyada bakalım bu iftiranızın hesabını nasıl vereceksiniz. Hiç mi Allah korkunuz yok diyeceğim ama belli ki Allah’ınız yok.
Ayşe Arman’ın, öldürülen genç kız Münevver Karabulut hakkında dünkü Hürriyet’te yaptığı röportajda, İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah tüyler ürpertici bir cümle etmiş: “Ailesi de kızlarını takip etseydi..” Demek ki dedim, o bildik “su testisi su yolunda kırılır” zihniyeti buraya kadar geldi dayandı ha! Nasıl yorumlayalım bu cümleyi?“Ailesi kızlarını takip etseydi kızları öldürülmeyecekti.” Veya... “Ailesi erkek arkadaş edinmesine izin vermeseydi kızları öldürülmeyecekti.” Veya... “Ailesi tarafından takip edilmeyen kızlar öldürülmeyi hak eder..” Ama asıl yorum şudur:“Biz polisler, öldürülmeyi hak eden ve hak etmeyen şeklinde ayrıma tutuyoruz insanları. Bildik veya bilinmedik bir takım ahlak kurallarımız vardır. Polisin gözünde masum olmak kolay değildir. Dikkat edeceksin, bizim istediğimiz gibi yaşayacaksın, biz seni masum saymamışsak anayasanın bize biçtiği vazife, kanunlar, temel insan hakları vız gelir tırıs gider... Yeterince masum değilsen katilini yakalamakta isteksiz davranabiliriz... Zanlı bizim kontrolümüzdeki pasaport kontrolünden elini kolunu sallayarak geçip gidebilir. İşimizi iyi yaptık kötü yaptık diye de kendimizi gram sorgulamayız... Dahası zanlıyı da zanlının ailesini de böyle bir güzel rahatlatırız..” ***“Ailesi de kızlarını takip etseydi” lafı polis teşkilatının varlığını tümüyle sorgulayan bir laftır. Bütün güvenlik önlemleri madem ki aileler tarafından alınmak zorunda, paranoyak aile olmak dışında bize hiçbir seçenek verilmiyor, o vakit demek ki polise ihtiyaç yok! Bunu bir nevi “itirafname” olarak da görebilir miyiz? Zira:-Suçu önleyemiyorlar. -Zanlıyı yakalayamıyorlar. -Toplumsal olaylarda suçun BİZZAT faili oluyorlar. Geçen 1 Mayıs’taki olaylardan da hatırlayacağınız gibi çoğu toplumsal olay da zaten polis yüzünden çıkıyor. Bu durumda onların maaşını vergisiyle çatır çatır ödeyen bir vatandaş olarak soruyorum: BENİM KIZIM ÖLDÜRÜLDÜKTEN SONRA ONA HAFİF MEŞREP, BANA DA İHMALKAR ANNE MUAMELESİ YAPIP ÖLDÜRÜLMEYİ HAK ETTİĞİNİ İMA EDEN BİR POLİSE GERÇEKTEN İHTİYAÇ VAR MIDIR?BU polise ben güvenebilir miyim? BU polisin “güvenliğimi sağladığı” iddiasında bir ülkede çocuk ama bilhassa kız çocuk yetiştirilir mi?BU polise maaş verilsin diye vergi verilir mi? ***Demek ki polisin kafasında “öldürülebilirler” ve “öldürülemezler” diye bir kategori var. Tecavüz edilebilirler ve edilemezler diye bir kategoriden haberimiz vardı ama demek ki kafadaki ahlak korsesi hadiseyi cinayet serbestisine kadar götürmüş.Polisin gözünde masum olabilmek ve de öldürülmeyi hak etmiyor olmak için anladığım kadarıyla:BİR: Her şeyden önce kadın olmayacaksın.İKİ: Büyük bir hata işleyip dünyaya bir dişican olarak geldiysen o vakit asla evden çıkmayacaksın.ÜÇ: Yine büyük bir hata işleyip evden çıkmaya karar vermişsen o vakit yanında daima bir badigard taşıyacaksın. DÖRT: Üniversite için başka bir şehre falan gidip ailenden ayrılmayı aklından bir geçirmeyeceksin. BEŞ: Diyelim ki böyle bir ‘manyaklık’ yaptın. Akraba yanında, en fazla sıkı bir yurtta kalacaksın. Ev mev tuttuysan, hele ki de bir erkek arkadaşın varsa kusura bakma ama çok ileri gitmiş, artık bu ülkenin polisini de güvenliğini de araştırmasını da merhametini de hak etmiyorsun demektir. Güzel, süslü, gösterişli falan olmak da ekstradan suç. Fahişeler, pavyon kadınları, dilenciler, fakirler, zenciler, Kürtler zaten insan bile değil. Ailesi olmayanlar hele, niye yaşıyor ki... Kendilerini köprüden atsınlar olsun bitsin.. (O da suç gerçi..)Peki geriye kim kalıyor? Kimdir ‘güvenliği’ hak eden?
Hakkari’de polis dipçiği ve tekme ile dayak yiyen çocuk biliyorsunuz (veya bilmiyorsunuz, hiç ilgilenmiyorsunuz, umurunuzda değil) ölümden döndü. Belki de dönmedi. Ağır yaralı hastanede. Yaş: 12. Gün: 23 Nisan. Hadi diyelim ki geç yazdırdılar nüfusa. Olsun 15. Yine çocuk. Kendi orta sona giden oğlunuzu düşünün. Nasıl olmuşsa bunu yapan polis açığa alınmış. Pardon, nasıl olmuşsa demeyeyim, zaten tek yapılan bu oluyor: Açığa almak. Açığa alınmak ne demektir tam bilmiyorum. Mesela açığa alınınca maaşlar yatmaya devam ediyor mu, polis kimliği taşımaya devam ediyorlar mı, bu süre zarfında silahlarını teslim ediyorlar mı? Başka bir işe girebiliyorlar mı? Sözlükte “bir görevliyi geçici bir süre işten uzaklaştırmak” diyor sadece. Sonra? Sonra dava yüzde 99 polis lehine sonuçlanıyor ve açığa alınmış polislerimiz bir güzel görevlerine geri dönüyor. Daha bilenmiş bir halde tahmin ediyorum. Yaptım yanımda kaldı. (Yazıyı yazarken öğrendim: Silah geri veriliyormuş ama maaş kesilmiyormuş... Dava sürdüğü sürece açığa alınan memur tatil yapıyor yani. Kafa tatili gibi bir şey. Daha güzel bir ödül olabilir mi bilmiyorum..)Tabi esas bilenmiş olarak hayata devam eden kim oluyor? Hayatta kalmışsa dövülen o çocuk. Ve o çocuğun ailesi. Ve o çocuğun bütün sülalesi. Ve bütün mahallesi. Ve bütün şehri. Yani komple Hakkari. Türkiye “taş atan çocuklar” diye bir gerçekle karşı karşıya nicedir. Daha doğrusu karşı karşıya gelmemeye çalışıyor. Zira basın “Manisalı gençler” kadar ilgilenmiyor “taş atan çocuklar” davasıyla. Manisalı Çocuklar ve Baran Tursun konusunda gösterdiği hassasiyeti göstermiyor. Yok sayıyor. Yok saymasa da önemsiz bir şey diye yutturmaya çalışıyor. Halbuki 200’e yakın çocuk hapiste şu an. İki yüz. Taş attıkları için. Taş atıp örgüt üyesi olmamakla beraber örgüt adına suç işlemekten. Terörle mücadele çerçevesinde yargılanıyorlar. 10’ar, 20’şer yıl hapisleri isteniyor. Kimine de veriliyor. Türkiye’de 2005 yılından beri 18 yaşın altındakiler çocuk sayılıyor. Bu nedenle çocuk mahkemelerinde yargılanmaları gerekiyor. Fakat isnat edilen suç Terörle Mücadele Kanunu’nuna girince yine 15’e düşüyor. Hapisteki çocukların işkence gördükleri söyleniyor. Kötü muameleye tabii tutuldukları. Çok ağır koşullarda yaşadıkları. 23 Nisan çocuk bayramını kutlamayı hak ediyor muyuz?
Sokakları Arnavut kaldırımı, ortalıkta tavukların gezindiği, annelerin asla anlayamayacağımız bir dilde çocuklarını sokaktan çağırdığı, bir yerlerden tatlı bir gübre kokusunun geldiği köyler. En güzeli İzmir’in Selçuk ilçesine bağlı “Şirince” köyü. İki numaradaki Bursa’ya bağlı “Cumalıkızık”. Üç numaradaki güzel köy Muğla’nın Yatağan ilçesine bağlı “Bozüyük”. Dördüncü güzel köy de İzmir’in ilçesi Söke’ye bağlı “Eski Doğanbey” köyü. Dördü de içine beton gitmemiş, geleneksel mimarinin devam ettiği, ruhu olan köyler. Biri hariç hepsinde de kalacak yer var.Şirince ve Nişanyan EvleriSon beş on yılın en büyük keşfi Şirince oldu. Daha önce daha çok İzmirlilerin bilip şeftali almaya gittikleri köy, şimdi İstanbul, Bodrum arasındaki en sevilen duraklama noktası oldu. Köy hakikaten güzel bir köy. Selçuk’tan 8 km yukarıda, yeşil iki vadi arasında, 200 yıl önceki gibi kalmış bir köy. Evlerin büyük bir çoğunluğu bakımlı, temiz. Köylüler de aynı şekilde güzel ve sevimli insanlar. Hafta sonları tam bir panayır yerine dönüyor. Ahududu, mürdüm eriği gibi tuhaf tuhaf şaraplar satılıyor ki bunları gerçek sananlara kötü bir haberim var: Bildiğimiz ucuz Kapadokya şarabına esans katılarak yapılmış şeyler onlar. Hoşunuza gidiyorsa lafım yok elbette ama bilmekte fayda var. Nişanyan Evleri, köye tepeden bakan bir nokta, nefis bir manzaraya hakim bir otel. Daha doğrusu bir kompleks. Zira üç tip konaklama imkanı sunuyor. Birinci seçenek “Köşk” dedikleri ana binadaki odalar. İkinci seçenek köy içinde tam teşekküllü, iki katlı çok güzel döşenmiş evler. Üçüncü de köyün bir arkasındaki vadide inşa ettikleri ve İlyastepe adını verdikleri mini köydeki 5 ev. Üçü de güzel, üçü de keyifli. Köşk ve evler daha rafine, klasik müzik falan çalıyor, İlyastepe daha köylü, daha doğa içinde.Çok güzel bir kahvaltı çıkarıyorlar. Ama beni bitiren bonfileleri. Rüya gibi. Bir de varsa mutlaka keçiboynuzlu parfelerini deneyin. Köy yerinde gurme mutfak mı olurmuş demeyin. Oluyor.Mudurnu ve Hacı Şakirler KonağıMudurnu için köy demek ayıp tabii. Bolu’ya bağlı koskoca bir ilçe merkezi. Ve lakin bende bıraktığı intiba güzel bir köy şeklinde. Lütfen kimse alınmasın. Mudurnu, harikulade bir vadi içinde müthiş bir atmosferi olan bir yer. Abant tarafından bir yolu var, sırf bu nedenle bile gitmeye değer. Türkiye’nin en güzel peysajı diyebilirim. Yeşil çayırlar, aralarında otlayan mutlu inekler... Ama kasaba da insanı hayal kırıklığına uğratmıyor. Canlı bir meydan, meydan etrafından birbirinden güzel eski zaman konaklarının yer aldığı güzel Arnavut kaldırımlı sokaklar. Çarşısı bile bir başka güzel. Hacı Şakirler, kasabanın dış yamacında kalan bir konak. Çok güzel restore edilmiş. Ruhunu bozmadan tamir edilmiş demek daha doğru. Temizlenmiş paklanmış ama zamanın bıraktığı temiz izler yok edilmemiş. Güzelliği veren de işte bu olmuş. Mış gibi yapmıyor, hakiki. Yüz yıl öncesine, yapıldığı güne gidiveriyorsunuz. Yorganlar bildiğimiz yorgancı yorganı. Duvarlar samanla karışık kaba sıva. Bahçe anneanne bahçesi. Çim değil domates, biber, patlıcan. İşe yarar şeyler yani. Bir de başında dünya şekeri bir Mudurnulu yok mu! Var: Mehmet Bey. Sabaha kadar sohbet edebileceğiniz gerçek bir Anadolu aydını. Cevizli “keş”li erişteyi de atlamamak lazım tabii. Mutlaka deneyin.Bozüyük ve Hacı Şükrü EviBozüyük, Yatağan’a çok yakın, zamanın durduğu dünya şirini bir yer. Aydın’dan Muğla’ya 24 km kala. Ulaşımı son derece kolay. Bir zamanlar Aydın Muğla yolu buradan geçermiş. Hanlar, hamamlar, camiler, ulu çınarlı meydanlar o devirden kalma. Yol başka yerden geçince burası da “uyuyan güzel” atmosferine bürünmüş. Hacı Şükrü evi de bir zengin evi imiş. Muğla Valiliği bünyesinde onarılıp “butik” otel olarak ihaleye çıkarılmış. İstanbul’da reklamcılık, fotoğrafçılık yapan Celal Erciyes de kendi deyimi ile “Bizans’ı terk edip”, CD’lerini alıp buraya yerleşmiş. Ev köy tarzı. Dantelli, sedirli, saten kaplı yün yorganlı. Celal Bey’in katkısıyla o köy atmosferi hoş bir şehirli tadı almış. Çok yakın bir zamanda nefis yemekler de yapacak, zira aylardır gelmiş geçmiş en iyi küçük otel aşçısı olan ablası Kamar Hanım’dan (ondan da söz edeceğim bir gün) ders alıyor. Belki başlamıştır bile. Evet tekrar ediyorum. “Köy yerinde gurme yemek olur mu?” demeyin. Bu da ikincisi.Küçük Oteller Kitabı piyasadaSonunda bitti! 2 aydır hakikaten manyak bir tempo ile çalıştım, gözüme uyku girmedi, ne sevgilimi, ne arkadaşlarımı görebildim ama sonunda bitti ve çok güzel bir kitap oldu. Küçük Oteller Kitabı tam 12 yıldır çıkıyor. Türkiye gibi devamlığın hayli zayıf olduğu bir ülkede 12. yılını dolduran bir rehber kitap çok bulunur bir şey değil. Sağlam olduğu ve iyi hazırlandığı için her yıl da gayet güzel satıyor. Bu yıl ablam Müjde Tönbekici ile beraber hazırladık. Adından da anlayabileceğiniz gibi kitap, Türkiye’nin en güzel küçük otellerini kapsıyor. Altı haftadır bu köşede okuduğunuz otellerin fazlası ve devamı işte bu kitapta. Bu yıl 270 otel koyduk kitaba. Bunların 60’ı yeni. Butik, hip, vip gibi bir takıntımız yok. Güzelse, arkadaşlarımıza gönül rahatlığıyla tavsiye edebiliyorsak ister “eks eks eksklusiv” olsun ister pansiyon olsun koyuyoruz. Oteller hakkında yaptığımız yorumlar her zamanki gibi özgür ve gerçekçi. Sonuçta hepsi içimize sinen oteller ama varsa ufak tefek kusurları onları da söylemeden etmedik. Buyrun tepe tepe kullanın. Seyahatiniz ve muhabbetiniz bol olsun.
Madem 23 Nisan, hadi gelin çocuklar üzerinde yapılan bir “mutluluk” araştırması hakkında yazalım bugün.Araştırmanın adı: “Çocuklar yaşamı nasıl algılıyor”.Araştırmayı yapan: Method Research Company.Araştırmayı yaptıran: Lezita. İstanbul’dan Samsun’a, Van’dan Konya’ya Türkiye genelinde 14 ilde, 8-12 yaş grubunda 400 çocukla konuşulmuş. Araştırmada engelli çocuklar da yer almış. Çocuklara genel olarak eğitim, spor, siyaset, medya ve ekonomi hakkındaki düşünceleri, hobileri ve hayalleri sorulmuş. Ailem var, mutluyum... Çocukların tamamına yakın bölümü (%97.70) mutlu olduklarını ifade etmişler. (Bu 12-16 yaş grubuna sorulsaydı muhtemelen tam tersi bir sonuç çıkardı) Mutluluğun temelinde aile varmış. Aile ile birlikte olmak en büyük mutluluk nedeni olarak ortaya konmuş. En büyük mutsuzluk nedeni: Aile içi kavgalar, anne babanın birbirine küsmesi, annenin ağlaması. Dünyadaki en büyük kötülük: Çocuklar savaşları, hırsızlığı ve ekonomik krizi dünyadaki en büyük kötülük olarak değerlendirmişler. Hadi hırsızlık tamam. Ekonomik kriz de tamam. Ama savaş görmemiş çocukların böyle demesi size de enteresan gelmiyor mu? Veyahut bazılarının ısrarla inkar etmesine rağmen ülkemizin bir yarısında yoksa ‘savaş’mı var? En çok kızılan:Çocuklar en çok sigara içilmesine ve kendilerine yalan söylenmesine kızıyorlarmış. Sağlığa en zararlı şey sorusuna sigara demişler. Çocukların yanında fosur fosur sigara içen zihniyet! Size ithaf edilir! Çıkın balkonda için şunu!En büyük dilekleri: Zengin olmak! Bunu bilgisayar sahibi olma izlemiş. Bu nasıl bir zavallılıktır böyle yahu! Benim zamanımda şöyle şeyler denirdi: Büyük bir bilim adamı olup dünyayı bütün hastalıklardan kurtarmak! Veya sihirli değneği icat edip dünyayı bütün kötülerden kurtarmak. Vay be.. Dünyayı dolaşmak falan gibi bir ideal da kalmamış artık. Dünyadaki en büyük icat: Bilgisayar! En büyük icat olarak bunu görmüşler. Bunu telefon/cep telefonu izlemiş. Biz elektrik falan derdik. Devir İnternet devri. En çok icat etmek istedikleri şey:Uçan araba! Bak bunu ben de istiyorum. Eskiden de isterdim hâlâ da istiyorum. Ben yapmasam da olur. Biri yapsın işte, kurtarsın bizi! Uçan arabadan sonra “zaman makinesi” yapmak isterlermiş en çok. “Back to future” hâlâ en favori film demek ki.. En güvenilen kişi... Bak bu enteresan bir soru. Yüzde 20’si “böyle biri yok” demiş. Evet en çok güvendiğim biri var “diyenlerin yüzde 19.7’si kim demiş peki?” Başbakan Recep Tayip Erdoğan! Yüzde 48’lerin çocukları konuşuyor! Pardon artık yüzde 40. Babam, annem, ailem gibi cevapların yanı sıra Atatürk, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Uğur Dündar gibi isimler vermişler. Seda Sayan yok yani. Tabi Seda Abla’nın programı onlar okuldayken yayınlanıyor di mi? Yoksa evelallah onlar da onu seçerdi. Tabi tabi. Anne baba ile yapmayı en çok sevdikleri şeyler:Beraber gezmek! Onun dışında kızlar anneleriyle yemek, pasta yapmayı severmiş, erkekler yine anneleriyle televizyon seyretmeyi. Babalarıyla ise top oynamayı, maça gitmeyi ve babalarının iş yerine gitmeyi severlermiş!Kime kızıyorlar daha çok?.. Çocuklar genel olarak annelerine daha çok, babalarına daha az kızmaktadır. Engelliler anne babaya daha az kızıyorlarmış. Fakat daha ilginç olan sonuç: Kızlar babaya, erkek çocuklar ise anneye daha AZ kızıyorlarmış. Karşı cinse hoşgörü mü diyoruz buna?Annenin çalışmasına yaklaşım...Yarıdan fazlası annelerinin çalışmasını istemiyormuş. Ama çalışan annelerin çocuklarına sorduklarında bu oran düşüyormuş. Yani annesi çalışmayan çalışmasını istemiyor, annesi çalışan ise “o kadar da kötü şey değil” diyor. Ama yine de istemeyen az değil. Çalışan annelerin çocuklarının yüzde 40’ı annelerinin çalışmasını istemiyormuş. Nedeni basit. Evle yeterince ilgilenemiyor vs. Annesinin çalışmasını isteyen çocukların ezici çoğunluğu ekonomik nedenleri öne sürmüş. Ama “sosyal böcekler” de yok değil. Çalışırsa annesinin daha sosyal olacağını, bağımsız olacağını, kadın erkek eşitliğine bunun daha uygun olacağını düşünenler de yok değilmiş. Üstelik böyle düşünen kız ve erkek çocukların oranı aynı imiş ki bu sevindirici bir sonuç. Maço bir toplumdan ufak ufak medeni bir topluma doğru gidiyoruz demek ki. Bir araştırma daha açıklandı bugün. Tam rezalet! Türkiye’de okul çağında olup da okula gönderilmeyen kızların oranı yüzde 11 imiş. Yani her 100 kızdan 11’i okula gitmiyor. Erkeklerin durumu biraz daha iyi. Her 100 erkekten 7’si okula gitmiyor. Beyaz Rusya, Fas, Namibya, Trinidat Tobago, Zimbabve ile aynı durumda imişiz. Durum budur.
23 Nisan’da ne zaman yağmur yağsa ki ben yağmur yağmadığını ya bir yada iki kere görmüşümdür, aklıma hep ilkokul 3 veya 4. sınıfta yaşadığım traji komik şey gelir. Yine bir 23 Nisan, yine son derece sevimsiz bir kutlama programı, yine elde flütler, yine “saray yolu” ve “süt içtim dilim yandı”yı 40 kere arkaya çalmalar ve yine stadyumda turlamalar. Aylardır çalışılıyor. Son dakika golü. Okulda anons ediliyor: “Dikkat dikkat, 23 Nisan’da yapılacak törenlerde herkesin Esem sportlarını giymesi mecburidir... Olmayanlar gitsin alsın. Giymeyenlerin...” Giymeyenlerin Allah belasını versin! Esem Sport diye bir şey vardı bir zamanlar, hatırlayan var mı? Benim hayatımın kabusu olduğu için unutmama imkan yok. Mavi üzerinde 3 tane beyaz çizgisi olan, spor ayakkabılarının babaannesi diyebileceğimiz, hiç giymediğim için rahat mı değil mi bilemediğim ama böyle kütük gibi bir lastik ayakkabıydı. Herkeste ama herkeste vardı! Onsuz bir çocuk hayal edilemezdi. Bir bende yoktu anasını satayım. Babam belli ki yine sıkı para politikasına geçmiş, zırnık koklatmıyor. Ayakkabıyı geçtik, adam gibi Pazar alışverişi yapamıyoruz. Bunu da hiçbir zaman bilemedik. Yaşadığımız yokluk gerçek bir yokluk muydu, gerçekten fakir miydik yoksa varlık içinde yokluk mu çekiyorduk? Teorik olarak yokluk çekmiyor olmamız gerekiyordu. Bankada bir miktar paramız vardı. Fakat pratikte sefilleri oynuyorduk. Para bitmiş miydi yoksa babam olabilecek en korkunç felakete mi hazırlamaya çalışıyordu hiç bilmiyorduk. Özetle Esem Sport, öyle ya da böyle alınmayacak. Kesin. Fakat bir şey de giymek zorundayım. Zira mavi beyaz spor ayakkabısı giymeyeni şimdi tam hatırlamıyorum ama çok fena yapacaklar diye bir şey kalmış aklımda. Nedir o “çok fena şey” bilmiyorum. Fakat bilirsiniz, alt tarafı törene katılamayacaksındır ama o yaşlarda sıranın dışında olmak, aman allahım ne büyük kabus, ne büyük utançtır. İlla herkes gibi olunacak! Büyüyünce de kimselere benzemeyelim diye yırttık bir taraflarımızı... Benim çok da umurum değildi doğrusu. “Bir saray yolu” şarkısını, bir “süt içtim dilim yandı”yı 30 kere arka arkaya (üstelik çok kötü, üstelik çok yanlış) çalmak çok gururlandığım ve heyecanlandığım bir faaliyet değildi. Bununla nasıl hem milli egemenliğimizi hem de çocuk bayramımızı kutluyorduk anlayamıyordum. Kuvvetle muhtemel Ankara Deneme lisesinde okumadığım içindir. Zira oradan mezun olmuş bazıları “yine olsa yine yaparım! Yine stadın ortasında zıp zıp zıplar, yine elimdeki kurdeleyi fır fır döndür, yine birbirinden manasız hareketler yapardım. Çok gurur duyuyorum bundan üstelik” diyebildiğine göre... Söz konusu lisenin çok sıkı bir marifeti olmalı. Her neyse. Yapacak bir şey yok. Katılmak mecburi. Üstelik Esem Sportla. Ne yapalım ne yapalım diye düşünüyoruz. Mavi beyaz bir spor ayakkabısını nereden bulabiliriz? Bir tane acayip eski bir spor ayakkabım var ama mavi beyaz değil mavi sarı. Sarı zemin üzerinde üç tane lacivert çizgisi var. İstenilenle ilgisi yok. Annem ben bunları eski haline getireceğim sen hiç merak etme deyip beni ikna etti. Evde bir yerlerden kalmış beyaz bir ayakkabı boyası buldu. Sarı zemini bir güzel beyaza boyadı. Aman tanrım! Nefis bir Esem sportum olmuştu! Daha çakması görülmemiştir!Gururlu değildim belki ama mutluydum. ***Ertesi gün, çakma Esem Sportlarımla stattaki yerimi aldım. Elde flüt, hıyar hıyar dönerken, klasik, yağmur yağmaya başladı. Çok ciddi bir yağmur değildi. Ahmak (yani: yağacağını bile bile her yıl nisanda açık havada tören yapan millet) ıslatan cinste. Önce fark etmedim. Sonra biri arkamdan seslendi. “Noluya ya senin ayakkabıya? İz bırakıyor!” Arkamı döndüm bir baktım yürüdüğüm noktalarda beyaz beyaz ayakkabı şeklinde halkalar! Aha! Boya akıyor! Annem de çakılmasın diye sürmüş de sürmüş, muhtemelen de bayattı, böyle nasıl cıvık bir hale geldi anlatamam. Ortalığı bir berbat ettim, o kadar olur... Sınıfın üç yıllık dalga geçme konusu oldum. “Mutlu’nun Esem Sportları gibi mi?” diye bir şey çıkmıştı “çakma” ile ilgili her konu geçtiğinde. Bu gün 23 Nisan ve dünden anladığım kadarıyla yine yağmurlu. Varsa aranızda “çakma” Esem sportlu, ortalığı berbat edecek diye korkmasın. Ayrıca edince de bir şey olmuyor. Aldıracak bir şey yok. Bak köşeci bile olabiliyorlar! Bayramınız kutlu olsun.
Bir pidecimiz var, daha bugüne kadar tek bir siparişimizi doğru getirmiş değil. Yemin ediyorum bir kerecik bile doğru getirmedi. Sadece birimizi atlasa gene bir şey demeyeceğim ama illa en az iki kişininki hatalı geliyor. İnanılmaz olan şu: Bu adam pide ve lahmacun dışında bir şey yapmıyor. Izgara, sulu yemek hatta salata bile yapmıyor. Lahmacun isteyince yeşillik gelmiyor yani. İki maydanozu bile yıkamıyor. Bir ekstradan domates kesmişliği yok. Ve rica edeceğim insanlar pide konusunda ne kadar kaprisli olabilir ki? İstesen de olamazsın. İsteyip isteyebileceğin kavurmalı üzerinde bir de yumurta kırmasıdır... Veya son yağını sürmemesidir. Bundan ötesi zaten yoktur, kimse istemez de. Soğansız kıymadan lahmacun veya laktazsız peynirden pide falan... Yok yani böyle şeyler. Amerika’da ancak istersin her şeyin en abuğunu. Etsiz et bile ister onlar. Biri de getirir üstelik! Türk insanı kanaatkardır. Onu koy, bunu çıkar demez. Nasıl oluyor da oluyor anlamakta güçlük çekiyorum. Koca bir yazıyı uyduruk bir pideye heba etmek istemiyorum ama bir yandan da dayanamıyorum. Toplam beş ürün çıkaran bir insan nasıl olur da bunu BİLE yanlış yapar? Kıymalı, peynirli, kavurmalı, sucuklu pide bir de lahmacun yapıyorsun. Birine de yumurta kıracaksın be adam! Şeytan diyor, tut kulağından en cancıklı mönüsü olan bir Çin lokantasına götür, Çin mafyasına teslim et! Bir günde öğrenemezse kesin ve yiyin de! Wonton malzemesi yapın hergeleden! Doldurun içini ördek yerine!***“İnsanları aşağılama” derdi rahmetli annem. Tamam ayıp hakikaten. Pidecimizde belki zeka geriliği var, ne biliyoruz? Yapıp yapabildiği iş de bu. Hiç olmazsa yenebilir bir şey getirdiği için belki de mutlu bile olmalıyız. Pide üzerine ağaç tutkalı falan sürmüyor diye. Veya kireç kaymağı. Geri meri ama bak iş yapıyor, varsa ailesine bakıyor diye hani böyle toplumsal, mahallesel bir vicdan yapıp falan... Adını vermeyeceğim bir lokantada down sendromlu bir çocuk çalışırdı. Pek tabii ki patronun oğlu. Yoksa nerede böyle bir şeye ön ayak olacak vicdanlı insan. Nasıl bir şevkle çalışırdı oğlan! Nasıl ciddiye alırdı işini. Çok dikkatliydi. Ben bir şeyler döktüğünü hiç görmedim. Siparişleri doğru getirdiğini de. Bir piyango gibiydi. Şarap istersin tatlı gelir, tatlı istersin kahve gelir, kahve istersin bonfile gelir. Aç gitmek en iyisi. Nasılsa önce yemek, yanında şarap sonra kahve tatlı yemeyecek misin? E tamam. Sırası karışık gelmişse ne olmuş yani.Down Çocuk tam bir vicdan matkabı gibiydi. Milletin için fena oluyordu. Ay döktü dökecek, yine yanlış getirdi, bakmayalım ayıp olur falan. Benimse çok hoşuma gidiyordu. Zalimliğimden değil. Ben doğurmuşum da çocuğum bir şeyler öğrenmiş gibi hissediyordum. Empatileme yapıyordum ki anası da nasıl sinir illeti bir kadındı. Nerden aklıma geldi bu? Haa.. Pideci. Pidecimin de öyle olduğunu düşünürsem rahatlar mıyım?Fakat bu kavurmalı da yumurtasız yenmiyor kardeşim! Al işte. Koca yazı hakikaten bir uyduruk pideyle ziyan oldu. Halbuki 8700 vuruşluk bir memleket kurtarma yazısı yazmayı planlıyordum. Çağdaş, demokratik, laik falan.. (Yollayın protesto maillerinizi, bekliyorum)
Çok cüzi bir para ödeyip, gündüz çalışıyorsun, gece arkadaş edinip eğleniyorsun. Arada bir de yakın yerlere gidip kafanı dinliyorsun. Bir hafta nasıl geçmiş anlamadan evine dönüyorsun.Son beş yıldır bizde de ufak ufak bir kıpırdanma var. Yurtdışında olduğu gibi cüzi para ve çalışma esası üzerine değil de daha çok ekolojik tarımı öğrenme, çocuklara “bak kuzu, bak at, bak horoz” deme, sağlıklı beslenme, varsa ahşaptı, çanaktı çömlekti kurslarına katılma, eh biraz doğa içinde olma, konsept gereği hayatı basitleştirme ama yine de yemeğim önüme gelsin, yatağım toplansın esasına dayanıyor. Fena mı? Bence değil. En azından çocuklar için. Etin ağaçtan toplandığını, hatta fabrikada üretildiğini falan zanneden tuhaf bir kuşak yetişiyor farkındaysanız. Üstelik sabahtan akşama kadar güneş altında uyuklamanın da ne tadı vardır hakikaten bilmiyorum. Anladığım kadarıyla buna daha çok erkekler itiraz ediyor. Ne toplayacağım el alemin mısırını buğdayını, ben bütün yıl eşek gibi çalışmışım, bi tarafımı yayar biramı içerim, kimse de bana tek bir şey yaptıramaz kafasıyla hadiseyi reddediyor. Halbuki sanıldığından daha eğlenceli. Assos taraflarında gittiğimiz İMECE EVİ diye bir eko kamp vardı mesela, gördüğümüz en salaş ama en yaratıcı yerlerden biriydi. Teknenin motoru aküyle çalışıyordu. Aküyü de kondisyon bisikletine bağlamışlar, pedalları çevirdikçe doluyor. Her gün birinin en bir saat kondüsyon bisikletine binmesi gerekiyor. Saman balyalarından ev yapmışlar, inekler dadanmadığı sürece süper serin, klima mlima istemiyor. (www.imeceevi.org) Bu tip şeyleri görmek insanı -en azından bizi- mutlu ediyor. İMECE EVİ kadar salaş olmayan ama yine de bir çiftlik ortamı sağlayan önerebileceğim iki yer var. İstanbul’un hemen dibindeki THUYA EKO PANSİYON ile Fethiye’deki PASTORAL VADİ. Her ikisi de eko tarımı çok ciddiye alan, güvenilir kuruluşlar tarafından sertifikalandırılmış, hip, vip, art, butik, zutik gibi kaygılardan uzak, gözü de gönlü de rehabilite etmeye yönelik yerler. Adamınızı ikna edemiyorsanız alın çocuğunuzu gidin.Thuya Eko Pansiyon ve Eko çiflikİstanbul’a 2 - 2,5 saat uzaklıkta hiç beklenmedik bir doğa. İDO ile araçsız Yenikapı veya Bostancı’dan direkt Çınarcık’a gidip, oradan pansiyonun servisine binip gitmek de mümkün, Yalova’ya araçla gidip araçla Çınarcık veya Gemlik üzerinden gitmek de. (Çınarcık yolunda Karayolları’nın çalışması varmış, o nedenle Gemlik yolu öneriliyor.) Bölge 2002 yılından beri ekolojik havza olarak ilan edilmiş durumda. Şaşırtıcı olan: Korunuyor! Havzanın korunmasında büyük katkısı olan Thuya Eko Çiflik işte bu havzanın ortasında, aşağı yukarı 400 m rakımda, ellenmemiş, çok güzel bir doğa içinde. Şu haftalarda akıllara seza bir coşkunluk var. Her taraf papatya ile kaplı. Hemen bütün meyve ağaçları çiçeğe durmuş vaziyette. Bir iki hafta sonra da gelincikler açacak. Daha bir, bir buçuk ay da devam edermiş böyle. Hakikaten kaçırmamak lazım. Nedir bu çiftliğin özelliği? Kendi tüketim malzemesini organik olarak kendi üretiyor. Yani suni gübre, böcek ilacı vs kullanmadan. Bunun böyle olduğu da her yıl Avrupa’dan gelen güvenilir sertifikasyon firmaları (CERES ve ICEA) tarafından örnekler ve toprak incelenerek teyit ediliyor. Yemekler de işte bu lezzetli sebzelerden ve dağlardan toplanmış yabani otlardan yapılıyor. Ağırlıklı vejetaryen. Öyle pek bildiğimiz tariflerden de değil. Ot köftesi, yabani pırasa yemeği, sarımsaklı, beyaz soslu fırında patates gibi değişik yemekler. Ama dediğim gibi. Mutfak son derece yaratıcı. Gittiğinizde başka şeyler bulmanız kuvvetle muhtemel. Çok güzel ev şarapları da var. Keza gül, erik gibi envai çeşit meyve ve çiçekten yapılma şuruplar da mutlaka tadılmalı. Bu arada isteyene et ve balık da yapıyorlar. Restoran dışarıdan gelenlere de açık.Şu an yapılacak en güzel aktivite, havzanın en yüksek yeri olan yangın kulesinin olduğu tepeye (800 m) tırmanıp, coşmuş doğanın içinde piknik yapmak. Yazın çiftlikte at da var. Fiyat: Oda kahvaltı kişi başına 65 TL. Yemek dahil değil.Pastoral VadiDalaman tarafından Fethiye’ye 15 km kala, olamaz güzellikte bir vadi boyundan gidilerek ulaşılan, dev okaliptüs ağaçları altında, çok sempatik bir eko çiftlik. Sahibi Ahmet Kizen. Yıllarca büyükşehirlerde mimarlık yapmış, kafasında hep böyle bir çiftlik kurmak varmış. Sonunda “tamam” deyip girişmiş. Çiftlik şırıl şırıl bir dere kenarında. Konaklama birimleri kerpiç bir ana bina ile ahşaptan bungalovlar. Odalar, tasarım kaygısı güdülmeden, basit ama rahat bir şekilde döşenmiş. Zaten maksat oda içinde vakit geçirmek değil tersine doğanın kucağına kendini atmak olduğu için çok da önemli değil.Çiftlik hayli geniş. Bir bölümünde dünya güzeli koyunlar, bir bölümünde tarlalar, bir bölümünde atölyeler, bir bölümünde ise nefis yürüyüş yolları... Nedir peki yapılmak istenen? Öncelikle ciddi bir ekolojik tarım. Hepsi sertifikalı çeşit çeşit tarım ürünleri yetiştiriliyor. Tükenmekte olan tohumları da bulmuşlar, onları da yeniden dolaşıma sokmuşlar. Atıklar konusunda da çok hassaslar. Çevreye zarar vermeyecek şekilde tekrar doğaya kazandırıyorlar. Zaten mümkün olduğunca atık çıkarmayan bir yaşam biçimi hakim. Mevsiminde giderseniz şarap, zeytinyağı, turşu, reçel üretimine de dahil olabiliyorsunuz. Ve hatta pekmez, un... Tahmin edebileceğiniz gibi hepsi geleneksel yöntemlerle, el emeği, kol gücüyle. Tarım faaliyetlerine katılmak elbette ki mecburi değil ama insan bir tarafından başlayınca inanın ki kendini durduramıyor. Yemekler son derece lezzetli. Hepsi en doğal, en rafine olmamış ürünlerden. Yediğim ekmeklerin lezzetini hâlâ unutamadım. Bu arada çay dahil her şey odun ateşinde pişiyor. Böyle kasıntı bir yer de değil. Onların pek sevmediği kola mola gibi sanayi tipi içeceklere çok düşkünseniz, bakkaldan alıp gelmenize laf etmiyorlar. Bir sürü de faaliyet var. Sepet örme, kilim dokuma, ahşap oyma, çanak çömlek yapma, yemek, fotoğraf, yoga... Fiyatlar: Nisan-Mayıs ve Ekim - Aralık her şey dahil kişi başı 65 TL. Haziran - Eylül yine her şey dahil 85 TL. Her şey dahil şu: Oda, kahvaltı, öğle ve akşam yemeği, ev şarabı, çay, kahve, bitki çayları ve ara öğün ikramları. Bu arada 5 km dahilinde 3 ayrı ve güzel plaj var.