Dünyanın üç bir yerinden lezzetler, zevkler, heyecanlar

22 Mayıs 2009

Biri memleketin en lüks oteli Bodrum Kempinski’deki spa merkezi, biri Moskova’nın ve muhtemelen de Rusya’nın en pahalı restoranın dekorasyonu, biri de İrlanda’nın en cins merakı tazı yarışları. Üç yere de gittim, üçünün de keyfini çıkardım. Meraklısını da bilgilendireyim istedim.Barbaros Bay Kempinski’nin deli güzel spasıHep küçük oteller, hep küçük oteller. Biraz da büyük otelin keyfini çıkartalım dedik ve Bodrum’daki Barbaros Bay Kempinski’ye gittik... Otel, Bodrum Yarımadası’nın Datça tarafına bakan güney kıyısında, tümüyle kendine ait bir koyun kenarında. Küçük otellere alışmış insanlar olarak önce biraz irkildik. Sonra içinde o deli büyük havuzu görüp, mimarın yumuşak çizgileri içinde kaybolup eridikçe lüksün kollarına kendimizi atmaktan alamadık. Otel güzel bir otel. Büyük ama basmıyor. Çok geniş, ferah mekanlar var. Zincir otel olmasının getirdiği bir standartlaşma elbette ki var. Yine de her köşede özgün bir detay yakalayabiliyor insan. Ortopedik, kuş tüyü, at kılı, kalın, yumuşak, ince gibi çeşitleri içeren yastık mönüsü gibi detaylar insanı hakikaten tavlıyor. Bünyede bulunan Uzakdoğu ve İtalyan restoranları da cidden başarılı. Ve tabii asla ama asla aksamayan, her daim güleryüzlü servis... Ah... Fakat en deli yeri spa merkezi. Şimdiye kadar gittiklerimin arasında en güzeli diyebilirim. Mesela şöyle imkanlar var: Çiftlere özel bir oda var. Oda demek az gelir, daire diyelim. Kubbeli ve manzaralı bölmesinde eşler (veya arkadaşlar) aynı anda masaj görebiliyor. Dahası, aynı bölme içinde bir yatak da var, masajdan sonra hiç esas odaya kadar gitmeye zahmet etmeden orada masaj, sonrası uykuyu da alabiliyorlar. Hemen yan tarafta dev bir banyo var. O kadar ki içinde buhar odası, sauna, basınçlı bilmem ne duşları falan da var. Koca daire bir iki saatliğine tamamen sizin. His: Cennette olabilir miyim? Cevap: Henüz değil. www.kempinski-bodrum.comMoskova’nın en pahalı lokantası: TurandotŞu meşhur komünist demir perde kornişlerinden sökülüp Rusya gidilebilir bir yer olduktan sonra, ilk gidenlerin en hayretle ve öfkeyle ettikleri laf hep şu olurdu: “Yemek yiyecek tek bir yer bulamadık.” Yemek yiyecek tek bir yer bulunmayan bir şehir şimdi lokanta ve kafe kaynıyor. Eurovision bahanesiyle gittiğimiz Moskova’da ilk akşam Turandot, ikinci akşam Puşkin Lokantası’nda yemek yedik. İkisi de aynı binanın içinde. İkisi için de günlerce öncesinden rezervasyon yapmak gerekiyor imiş. Turandot, Puccini’nin meşhur operasındaki peri masalından yola çıkılarak ve milyonlarca dolar harcanarak yeniden dekore edilmiş: Çin Prensesi Turandot’in sarayı. (Esas olarak 2. Katerina’nın sarayı imiş. Yıllarca kaderine terk edilmiş.) İlk etki: Aman tanrım! Bu altın kaplamalı süsler şimdi beni boğacak. Zira altın parıltısına bulanmamış tek bir nokta yok neredeyse. Versay Sarayı’nın içine bir Çin Sarayı kaçmış gibi bir şey. Tam 6 yıl uğraşmışlar bu etkiyi yaratabilmek için. Bu nedenle de Moskova’nın da en pahalı restoranı. Garsonlar da Puccini operasından ışınlanmış gibi. Kadınlar korseleri ve yere kadar uzun elbiseleriyle, erkekler dize kadar inen mavi beyaz uzun ceketleri ve altlarında beyaz taytlarıyla servis yapıyor. Bizim gittiğimiz gecede canlı müzik yoktu ama olduğu zaman Turandot operasından aryalar söyleyen müzisyenler de beyaz perukları ile full kostüm oluyorlarmış. Yemeklerin iyiliği konusunda ise tatlıya kadar karar veremedik. Kötü değillerdi, süslü püslü tabaklarda geliyorlardı ama böyle uçuran cinste de değillerdi. Fakat tatlı... Fakat o tatlı!!! Ki bir parça çikolata parfesi üzerinde kondurulmuş üç adet dondurmalı makarondan oluşuyordu... Hakikaten ölümcüldü. Grupta en tatlı sevmezlerin bile başını döndürdü. Fiyatlar kazık. Ama böyle bir dekorasyon ve tatlı bir arada zor bulunur. Tverskoy Bulvarı 26/5, Moscova, Rusya Tel: +7 (495) 739-00-11 http://www.turandotpalace.ru/Dublin’deki bahisli tazı yarışlarıİnsana önce tuhaf geliyor ama gidip yerinde izleyince bayağı keyifli bir şey. Bizim gibi konuyla hiç ilgisiz insanların bile ilgisini çekebiliyor. Hatta ilerleyen dakikalarda köpek yarışı tutkulusu haline getirebiliyor.Önce ortamı ve ritüeli anlatayım. Tazı yarışlarının yapıldığı stadyumdaki güzel restorandan yer ayırtıyorsunuz. Yarış başlamadan yarım saat, 45 dakika önce oraya gidiyor, hepsi stadyumu gören masalardan birine kuruluyorsunuz. Yemeklerinizi ve adet olduğu üzere İrlanda’nın meşhur ve lezzetli biralarını ısmarlıyorsunuz. Bu arada size dağıtılan yarış bültenlerini inceliyor, hangi tazı daha önce kaç kere yarışmış, kaç kere kazanmış bakıyor, işten anlıyorsanız elinizdeki bilgilere göre, anlamıyorsanız şansınıza güvenip köpek seçiyorsunuz. Yemeğin ortasındayken masaya güzel güzel kızlar geliyor, bahis oynayıp oynamayacağınızı soruyor, “Ne olacak yav, iki yüro” deyip paranızı veriyorsunuz, biletinizi alıyorsunuz ve işte ondan sonra olanlar oluyor... Her yarış 30 saniye mi ne sürüyor. Tazılar manyak bir süratte koşuyor. İlk yarıştan sonra “Ne olacak yav iki yürodan” diyenler başlıyor 10 Euro, 20 Euro yatırmaya. Hayatında ilk defa köpek yarışına gelenler bir bakıyorsun “Hadi oğlum, hadi kızım, hadi Rockybayım, hadi adını söyleyemediğim” diye bağır bağır yarış izliyor. Fakat detaylar çok mühim. İlla restorandan izlemek zorunda değilsiniz. Zaten esas büyük bahisler restoran dışında, hemen stadın yanında dizili bahisçilerde yapılıyor. Tipler geçen yüzyıldan kalma gibi. Küçük siyah tahtalarına tebeşirle hangi köpeğin bire kaç vereceğini yazıyor. Bahisleri takip etmek çok zor ama müptelaları ve onları yoldukları her hallerinden belli bahisçileri izlemek çok zevkli. Detaylı bilgi: http://www.igb.ie/

Devamını Oku

Ziyaret

20 Mayıs 2009

Dışarıdan “içerdekine” neyi nasıl anlatırsın ki? Hangi teselliyi verebilirsin ki? Nasıl ikna edebilirsin ki? Sihirli cümle ne olabilir ki?Bugün böyle çok zor bir durumdaydım. Kimi ziyaret ettiğimi tahmin etmişsinizdir. Savcının özel izniyle Aylin’i ziyaret ettim.Bunu yazmaya hakkım var mı bilmiyorum. Ama açıkçası tam dört saattir bilgisayarın karşısındayım ve ellerim tuşlara gittiğinde “Aylin” dışında bir söz yazamadım. Yüzü gözümün önünden gitmiyor. Şimdi yazıyı teslim etmenin son yarım saatindeyim. Ya yazamayacağım ya da Aylin’i, en azından cezaevi denilen şeyi yazacağım.Hayatımda ilk defa cezaevine gittim. 19 Mayıs haftası olduğu için ve -daha önce bilmediğim bir şey- böyle haftalarda açık görüş hakkı verildiği için cezaevi ana baba günüydü. Bu bizim için geçerli değildi tabii. Biz kapalı, yani camlar arkasında, telefonla görüştük. Büyük çoğunluğu kadın, yüzlerce insan gelmişti. Kimisinin elinde çamaşır torbaları, kiminin elinde bebeler, çok azının elinde kitap, kimisi benim gibi şaşkın, kimisi tecrübeli, büyük çoğunluğu ayağı naylon terlikli, terliğin içinde kalın naylon çoraplı yüzlerce kadın. Her çeşit dünyanın insanı oradaydı. Kırgız olduğunu tahmin ettiğim bir aile bile vardı. Çocuklar çığlık çığlığa ortalıkta koşturuyordu. Paradoksal tuhaf bir neşe veriyorlardı. On yıl önce, annem hastayken, bazen randevu, çoğu zaman ilaç almak için sık sık Okmeydanı SSK Onkoloji bölümüne giderdim. Orada da aynı durum vardı. Hüzünlü bir servis olması gereken onkoloji, yine çocuklar sayesinde neşeli bir yer olurdu. Bu çelişki her seferinde çok tuhaf gelirdi. “Gidenler” ve “gelenler” arasında bir devir teslim varmış gibi gelirdi. Cezaevindeki görevliler insan kalabalığını yönetirken zaman zaman çileden çıkıyordu ve itiraf edeyim çoğu zaman da haklılardı. Ama yine de tıkır tıkır çalışıyorlar. İçeri girip çıkarken göz taraması yapılıyor o yüzden kontak lens takmamak gerekiyormuş. Bunu bilmediğim için bir kap su bulup çıkartmak zorunda kaldım. 2 buçuk miyop gözlerimle cezaevinde oradan oraya giderkenki durumum pek içler acısıydı. Ruhi şaşkınlığımın yanına bir de yarı körlük eklenince iyice beter oldum. Bir de çantasız gitmek en iyisi. Elde sadece nüfus kağıdı ile gitmek lazımmış. Çünkü çantaları girmeden önce kilitli dolaplara koyuyorlar. Fakat dolap kalmadıysa, biri çıkıp dolabını boşaltana kadar beklemek zorunda kalıyorsunuz. Bu bazen iki saat sürebiliyor. Aylin’in konuşma bölmesine gelmesini beklerken yan bölmedeki konuşmalara kulak misafiri oldum mecburen. Uzun zamandır duydum en iç paralayıcı konuşmaydı. Yüzünü görmediğim ama sesinden kerli ferli olduğunu hayal ettiğim bir adam hüngür hüngür ağlıyordu. Anladığım kadarıyla görüştüğü kadın (nesi bilemedim) yalnız bırakıldığı için sitem ediyordu. Adam da kadını teselli etmeye çalışıyor ama göz yaşlarına boğulduğu için yapamıyordu. Kırçıl kırçıl olmuş o kalın sesi “deme böyle, ben varım ya” demeye çalışıyor, daha cümlenin ortasında boğuluyor, iyice kısılıyordu. Bizler kadar sık ağlamadıkları için herhalde, bir erkek ağladığı zaman ruhen biterim ben. Dünyayı vereyim yeter ki bir erkek ağlamasın. Gene öyle oldu. Aylin’in derdine yanarken, hiç tanımadığım ve muhtemelen de tanımayacağım, yakınının suçunu bile bilmediğim (tabii varsa) bir adamın da derdine yanar oldum. Cezaevi tuhaf bir yer. Bin bir hikaye. Benim bulduğum bölmenin duvarlarına bir sürü şey kazımışlar. Kimi yarı politik kimi son derece saftirik ama hepsi özgürlükle ilgili cümleler. İçerdeki göremeyecek, niye kazımışlarsa... Kendilerini mi teselli ediyorlar?Süremiz yettiğince konuştuk. Dışarıdan içeriye, çift cam arasından teselli ne kadar gidebiliyorsa işte o kadar vermeye çalıştım. Haksızlığa uğramanın tesellisi ne kadar olabilirse tabii... Tüm sevenlerine selamı var.

Devamını Oku

Moskova’da gece kulübü maceraları

18 Mayıs 2009

Üç günlük basın gezisinden 3 haftalık malzeme çıkartanlara her zaman hayran kalmışımdır. Beraber gitmişizdir, beraber dolaşmışızdır, hatta ben çok daha fazla dolaşmış ve bilgilenmişimdir ama ben bir, bilemedin iki gün üst üste ancak yazmışımdır, o ise bakarım aradan aylar geçmiştir hâlâ maceralarını anlatmaktadır köşeciğinde. Sanırısın müze müze dolaşmış, sanırsın onlarca rehber kitap hatmetmiş, sanırsın aylarca orada kalmış. Bu sefer sıra bende. Bildiğiniz gibi “Yevrevidinya 2009” (yani Eurovision) nedeniyle 3 gün boyunca Moskova’daydım. Olmamışın bir Moskovası olmuş evet anlatacağım! Üstelik gittiğimiz gece kulübünü!(Nasıl dikildi kulaklar hemen.. Görmüyorum sanmayın! Bu köşede kamera var! Ho ho ho...)Gittiğimiz gece kulubünün adı “Pasha” idi. Türklerle bir ilgisi var mı, sahibi bizimkilerden mi diye sorduk ama kimse bilemedi. Fakat “paşa gönlümüzü” ziyadesiyle ihya eden bir yer olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ki ben gece kulüplerini cidden sevmem. Hadise şu: Çok geniş ve kat kat yayılmış bir mekan tasarlamışlar. Bazı katlardan diğer katları da görmek mümkün. Dekorasyon ve ışıklandırmda çok büyük bir numara yok belki ama ferah olmuş. Bizim gece kulüplerinden en büyük farkı: Herkesin fosur fosur sigara içmesine rağmen içerde zerre sigara dumanının olmaması ve daha da güzeli, müziğin asla konuşmayı, sohbet etmeyi engelliyor olmaması.Böylece Türk işletmecilerinin iki iddiasının da boş olduğunu anlamış olduk. Zira bizimkiler “bu kadar yoğun sigara tüketimini karşılayacak havalandırma daha icat olmadı” der, mide bulandıracak kadar açık müzik için de “eeee ne yapalım.. Müziğin sesini kısarsak millet içmiyor. Ne kadar açıksa müziğin sesi o kadar çok içki tüketiliyor” şeklinde iddialı iddialı konuşur. Meğer neymiş? PALAVRAYMIŞ. Moskova’daki gece kulübünde ne sigara dumanından zehirlendik, ne konuşmaktan geri kaldık ne de kimsenin “ay müzik konuşmaya engel değil, sohbet edebiliyoruz, o zaman ben en iyisi içki içmeyeyim” diyen bir hali vardı. Lıkır lıkır gidiyordu votkalar...Fakat tabii esas numara bu değil. Esas numara kulübün her köşesine yayılmış profesyonel dansçı kızlardı. Hareket aşağı yukarı 1 gibi başladı. Bizden başka kimse 1’den önce gelmemişti. Gelenlerin çoğu kızdı. Ve istisnasız bütün kızlar diskoya gider gibi değil de nişana veya mezuniyet törenine gider gibi giyinmişti. Rus kızları eskisi gibi kötü giyinmiyor ama yine de hâlâ bir denyoluk var giysilerinde. Giysilerinde yoksa bile çantalarında var. Hepsinin elinde askısız el çantası vardı ve dans ederken nereye koyacaklarını bilemedikleri için ellerinde çantalarıyla dans ediyorlardı. Bazısı ise bir şekilde Louis Vouitton çanta yapmış, ama kocaman, fakat illa ki herkese gösterecek, oraya da getirmiş, canı dans da etmek de istiyor, e o kocaman şeyle de olmaz. Ne yapıyor? Pistin ortasında yere koyuyor ve etrafından dans ediyor. Komik ama gerçek. Sonra, birden profesyonel dansçılar çıktı ortaya. Mmmmm... Erkek cenneti herhalde böyle bir şey olmalı. Birbirinden güzel en az 20 kız, üzerlerinde mendil kadar kırmızı bikinileriyle, özel platformlarda bir dans ediyor... Ama bir dans ediyor... Taş olsan etkilenirsin. O derece yani. En geniş katın tam ortasında da bir “Paşa” ve “Cariyesi” mizanseni yapmışlar. Gerçi daha ziyade “harem ağasıyla” “cariye” mizanseni olmuş. Zira paşa kılığında olan türbanlı bir zenci idi ve hiç etkilenmiş görünmüyordu... Her neyse. Mizansen şu: Paşa bir kanepede uzanmış, cariye de etrafında dans edip onu kocaman bir tüy yelpaze ile yelliyor. Son derece “kiç”, son derece “banal” bir sahne ama buna rağmen ne yapıyoruz? Affedersiniz, öküz gibi seyrediyoruz. O kadar ki paşa / harem ağası şahıs bize içki yollatıyor iyi mi! Artık nasıl baktıysak.. Gecenin ilerleyen saatlerinde ise bir akrobat striptizci çıktı sahneye iyi mi! Sahne dediğim havada asılı bir halka. O halkaya bir güzel tırmandı ve ondan sonra halkaya asılı vaziyette bir kıvırdı bir kıvırda. Ha düşecek ha düştü derken bir de striptiz yapmasın mi? Yaptı valla. Özetle, aldıkları parayı son kuruşuna kadar hak eden ve bütün bu anlattıklarıma rağmen son derece de klas bir yer olan bir kulüptü. Sonuç olarak 4 gibi çıktık. Hayatımda ilk defa bu kadar geç saate kadar kaldığım için pişman olmadım. Çıktığımızda çok saçma bir şey oldu. İki atlı kız yaklaştı yanımıza. Gecenin 4’ü ve at üstünde iki kız görüyoruz! Tamam çıplak değillerdi ama saat 4 için giyinik bir şekilde at üzerine olmaları bile acayip değil mi? Hayal görüyor olmalıyız derken dilenmeye başladılar. Ata yem parası...At üstünde dilenen kızlar... Absürt film yarışması aday film ismi gibi. Taksiye zor attık kendimizi. Tabii taksi de ayrı macera ama yerim bitti. ***Yazımı yollarken öğrendim. Türkan Saylan’ı kaybetmişiz. Başımız sağolsun.

Devamını Oku

Tarihin en “ben seni göreyim, sen beni gör” Eurovision’u

17 Mayıs 2009

Bir Eurovision (veya Rusların deyimiyle “ Yevrevidinya” ) daha bitti. Hepimize geçmiş olsun. Televizyondan izlerken (tabii izlediyseniz) ne kadar hissettiniz bilmiyorum ama hakikaten müthiş bir gösteriydi. Şarkıların yarıdan çoğu sıkıcı, büyük bir bölümü turistik PR çerçevesinde bile zor dinlenir şarkılardı ama o sahne tasarımı unutulur gibi değildi. 3-D bir tasarım izler gibiydik. Veya itiraf edeyim izlemeye çalışır gibiydik.Cümle karışık oldu farkındayım. Şöyle izah edeyim. Dev bir salondu. Dev derken hakikaten dev bir salondu. Çocuğunu kaybetsen hayatta bulamazsın. Dolayısıyla nereden ilersen izle sahnedekiler toplu iğne başı büyüklüğünde bir şey gibi görünüyor. Bizim bir de ekstra talihsizliğimiz vardı: VİP idik. Eee? Daha iyi olması gerekmiyor mu? Hayır. VİP olduğumuz ve bizim biletlere tribünde oturanlardan 3 katı daha fazla para verildiği halde tuhaf bir çukurdaydı yerimiz ve hoplayıp zıplamadığımız sürece bir şey göremedik. Demek ki neymiş: Her pahalı olan en iyi demek değilmiş. (Fukara tesellisi no: 1 olarak listeye yazın)Fakat çok şükür Cirque Du Soleil’in gösterisi havada oldu da tadıyla izleyebildik. Akıllara durgunluk verici bir gösteriydi. Eurovision’in galiba yegane faydası bu. Sahne şovlarında ne düzeye gelindi biz geri milletlere göstermek. Her neyse..Norveç, bileğinin hakkında kazandı. Ortak fikir: Norviç’in yolladığı şarkıcı oğlan şeytan tüyünün cisimleşmiş hali. Açamayacağı bir kapı, tavlayamayacağı bir insan, ikna edemeyeceği bir durum olmayan insanlardan. Şarkı da gayet güzeldi. Gerisi? Norviç ve Türkiye dışındaki favorilerimin hiçbir ilk ona bile girmedi. Zaten Eurovision tarihinin her halde en ama en çok “ bölgecilik”, “ komşuculuk”, “ sen beni gör, ben seni göreyimcilik”, “ Sen benim geçen sene ayranımı içmiştin, yok sana puancılık” yapılan yarışmasıdır. Hep olurdu ama bu sefer iyi suyu çıkmış. Hiç el aleme laf etmeyeceğim, sadece bizim 8, 10 ve 12 puan verdiğimiz ülkeleri açıklıyorum: Arnuvutlut, Bosna Hersek, Azarbaycan.Bu üçünün ortak özelliği nedir arkadaşlar, hadi bakalım yüz puanlık soru: Cevap veriyorum: Müslüman olmaları. Nokta. Bu kadar basit. En yüksek puanların bu ülkelere gideceği daha geçen senden belirlenmiş herhalde. Ne söylerlerse söylesinler sırasıyla Azarbaycan. Bosna, Arnavutluk. Yuh! Taraf tutmanın bu kadarı da ayıp yani. Endonezya, Malezya ve Pakistan iyi ki yarışmaya katılmıyor. O zaman ne yapardık çok merak ediyorum. Kafamız fena karışırdı herhalde ilk üçe kim girecek derden. Bosna Hersek’in şarkısını beğenmiş tek bir Türk varsa bileklerimi keserim. Çokçokçok berbat olmasının ötesinde hiçbir şekilde Türk zevkine hitap edecek bir şarkı değil. Bizden o şarkıya 10 puanın gitmesi tıbben mümkün değil arkadaşlar. O kadar yani. Arnvutluğun şarkısını hatırlamıyorum bile. O kadar silik, o kadar “yok”. Şansımıza Azarbaycan nispeten daha “ dinlenir” bir şarkı yollamıştı ki hepten fanatik görünmedik. Ama gerçek bariz ortada. Hangi bakanlıktan gelmiş olabilir emir ben onu düşünüyorum. Yani bunu iş edinmiş müsteşar kimdir acaba. Veya TRT her zamanki gibi kendi kendine kraldan kralcılık yapmaya kalktı ve böyle olursa ülke menfaatine daha çok hizmet edeceğini düşündü. Tamam anladık ‘ümmetçilik’ yapılacak, belli. “ Bu yıl komşuculuk değil din kardeşliği ön planda arkadaşlar” demiş bir müdür, puanlar da daha yarışma başlamadan 5 ay evvel verilmiş belli ki. Tamam, Eurovision’un genel mantığı böyle, mahallecilik yapmayan ülke yok ama bu kadar da göze sokulur mu yahu? Biraz edepli yap. Biraz usturuplu yap tarafgirliği. Favori şarkıya ver en azından 8 puanı. Arnavutluk yegane puanını bizden aldı neredeyse. Atılan SMS’lerin falan hiçbir şekilde kale alınmadığı, operatörlere para kazandırmak dışında bir işe yaramadığı apaçık. Sen ne çekersen çek, TRT bildiğine vermiş. Bosna’nın şarkısına 10 puanmış. Yalana bak!İmza: Sinirli hakkaniyet cücesi..

Devamını Oku

Eurovizyon ve Hadise notları

15 Mayıs 2009

MoskovaBir uçak dolusu gazeteci ve talihli ile beraber Moskova’dayız. Ne için? Pek tabii Örovizyon için. Veya Eurovision. Bu kadar yıldır bu şarkı yarışmasına katılıyoruz hala nasıl yazacağımıza dair bir fikir birliğine varamadık. Eurovizyon şeklinde yazanlar bile gördüm. Komple hibrit. Moskova, Türkiye’nin aksine tekrar soğuk hava dalgasına girmiş durumda. Gündüz 12, gece 7 derece. Sabah (veya gece) belli ki yağmış, yerler ıslak. Hava da hâlâ kapalı zaten. Çok arada güneş hafiften yüzünü gösteriyor. Ruslar, geç dahil olmanın acısını çıkartırcasına Eurovision’a fena halde sarılmış durumda. Otobüslerin üzerinde falan yazmışlar kocaman kocaman. Bundan 20-25 yıl önce izlerken bile sıkıldığımız bir yarışmanın 2009 yılında yeniden muteber olması inanılır gibi değil. Buna Bülent Özveren’in bile şaştığına eminim. Öğleden sonra Hadise ile buluştuk. Onlarca prova arasında yarım saat bir vakit bulup gelebildi. Pasta börek eşliğinde bir basın toplantısı yaptık. (O sadece bir dilim kivi yedi. Pastaları biz obur ve şişman gazeteciler götürdü)Kimse boşuna umutlanmasın kıyafet de aynı olacak, dekor da, koreografi de. Zira kural buymuş. İlk elemede nasıl oluyorsa esas yarışmada da öyle oluyormuş. Fakat tek fark yönetmen değişmiş. Zira elemede hiç kimse memnun kalmamış adamdan, yollamışlar.Türkiye’de yazılanları çizilenleri pek okumamaya çalışmış ama menajeri ufak ufak çıtlatmış. “Saygı duyuyorum ama bazılarını iyi niyetli olmadığını düşünüyorum” dedi. “Moralim ise inanın hiç bozulmadı. Ben kıyafetimden de şovumdan da eminim. Yönetmen kötüydü, istediğimiz detayların hiçbirini vermedi, o da şimdi değişti zaten”.“Yedigün”ün Yedigün Genç Yetenekler yarışmasında tam 17 bin mesaj gelmiş Hadise’ye. Hepsi çılgınca destekliyorlar. Moskova’ya erkek kardeşiyle kız kardeşi gelmiş destek olmaya. Basının ilgisinden memnun ama Belçika’da yaşayan ailesinin şu sıralarda Türk basının markajında olmasından şikayetçi biraz: “Annemle babamı izliyorlar sürekli. Ne yapacaklarını şaşırdılar. Her sokağa çıktıklarında flaşlar patlıyor. Ben özelimi basınla paylaşmak istemiyorum halbuki” diyor. Bu ne yazık ki pek mümkün değil Hadiseciğim. Pek yakında çıkar ilkokul karnelerin, fotoların ortaya. Sonra çok komik bir şey yaptık. Sırayla hepimiz Hadise’yi birer nazar boncuğu taktık. Mutlu Halasından ise geline bir adet uğur böceği takıldı. Özetle: Hadise, dört gün önce yüzünde çıkmış olan bütün çıban ve yaralarından kurtulmuş olarak bomba gibi sahneye çıkacak bu gece. Bakalım ne olacak. *** Türkiye’de dans edip şarkı söyleyebilen geri vokal yok Basın toplantısında öğrendiğimiz en acayip şey şu oldu. Türkiye’de hem sıkı dans edebilecek hem de iyi şarkı söyleyebilecek geri vokal bulunmuyormuş! Nasıl oluyor bu anlaşılır gibi değil. 70 milyonluk ülkeye bak! Bu yüzden Eurovision 2009 şovunu tasarlayan Ricardo Overman ile karar verip arkasında dans edip şarkı söyleyen kızları Hollanda’dan, erkeği ise Belçika’dan getirtmişler. İyi ki şarkıyı Türkçe söylemiyor. Rezaleti düşünebiliyor musunuz? *** 170 boy, 52 kilo. Neresi şişman? Suçlu: LCDYok kızın bacakları kalınlaşmış da, yok feci kilo almış da, yok işte beslenmesine dikkat etmeyince böyle olurmuş da... Hepsi palavra! Gözümüzle gördük. İncecik kız. Bir yetmiş boy, 52 kilo. Bu beden kitle endeksiyle kim ama kim şişman olabilir soruyorum. Rüya gibi bir oran. Sahip olmak için servet veririm servet! Peki bu kadar düzgün bir vücudu olan bir kız nasıl olur da Türk otoritelemeleri tarafından “şişman” bulunur?İki olasılık var: Bir: Bu zayıflık meselesine artık ruh hastalığı düzeyinde bakılmaya başlandı. Zayıflar normal, normal insanlar şişman, hakikaten şişmanlar ise Veya, İki: LCD ekranlar yüzünden. Zira bildiğiniz gibi bu yeni televizyonlar görüntüyü acayip yayıyor, bizdeki yayın henüz o ekranlara uygun değil, o yüzden herkes en az 20 kilo şişman görünüyor. Fashion TV’deki modeller bile lömbür lümbür. Ben çok şükür yeterince zengin olmadığım için yarışmayı bildiğiniz tüplü televizyon ile seyretmiştim, kız şişman falan değildi. Demek ki LCD’den bakıp ahkam kesmemek gerekiyor.

Devamını Oku

Hayat çekilmeye değer

14 Mayıs 2009

Şişli’de bir düğün fotoğrafçısının sloganı. Kocaman bir tabelaya yazmış. Altında mesut bir çift taklidi yapan bir gelin damat fotosunun üzerine. Geçerken gülümsedim. Çift anlamlı çok komik bir slogan olmuş. Hayat çekmeye değer manasına da geliyor. Bir psikiyatristin sloganı olabilirmiş pekala. “Hayat çekmeye değer, gelin ben de sizi arada rahatlatayım.” Ölüm döşeğinde “keşke hiç yaşamasaydım” diyen kimse var mıdır acaba? Herkes her ne yaşadıysa “çekmeye değer” görüyor. Her hayatın “iyi ki tatmışım”ları var mutlaka. Bu genelde çocuk doğurmak da olsa var işte. Bana sorsalar? “Neye iyi ki tatmışım dersin” deseler.Bilmiyorum. Çocuğum olmadığına göre... Aşklarıma mı iyi ki tatmışım diyeceğim? Güzel arkadaşlarıma mı veya? Mesleğime mi? İyi kötü bildiklerime mi? Anneme mi?Bilmiyorum. “ Peki şimdi fişini çeksek” deseler?Çok itiraz eder miyim? Yok olmaz bir on yıl daha verin der miyim? Onu da bilmiyorum.Hayatımda bir kere öleceğimi düşündüm. Şimdi adını vermek istemediğim bir ülkede elinde beyzbol sopalı yüzlerce insan, içinde bulunduğum arabaya saldırmış, camı çerçeveyi indirirken, hayatımın sonuna geldiğimi düşünmüştüm. 32 yaşındaydım. “ Buraya kadarmış” dediğimi hatırlıyorum. “ Buraya kadarmış...” Önce çok korktum. Yüreğim ağzıma geldi. Sonra hemen kendimi teselli etmeye başladım. “ Eh ne yapalım. Düşünürsen fena bir hayat yaşamadın şimdiye kadar. Yedin, içtin, gezdin, sevdin, sevildin... Az çok istediğin gibi bir hayat sürdün. Kimseye bağımlı olmadın. Ayakların üzerinde durdun. İyilik yaptın, iyilik buldun. Bunları hiç yaşamamış da olabilirdin. O zaman hiç üzülme... Kısa ama iyi bir ömrün olmuş. Gam yiyecek bir şey yok” Tastamam böyle demiştim kendi kendime dışarıda kızılca kıyamet koparken. Böyle deyince korkum azalmıştı. Hatta “ ne yapacaksanız yapın da bitsin bu çile” demeye bile başladım. Yine kendi kendime tabii. Zaten dediğimi anlayacak ne yabancı dilleri vardı ne de niyetleri... Böyle deyince, insan katil adayının gözünün içine daha rahat bakabiliyor. Bizi öldürmeye çalışıyorlarmış gibi değil de bir gösteri yapıyorlarmış gibi izlemeye başladım onları. “ Er Ryan’ı Kurtarmak” filmindeki gibi sesler kayboldu yavaş yavaş. Sesi kısılmış bir televizyon izler gibiydim. Rahatlamıştım. Mezarım olacak mı, olursa üzerinde ne yazacak acaba diye düşünmeye başlarken çetenin şefi geldi, “ kurtardı” bizi. Kurtardı derken nezarete attı. ***Bu tuhaf teselli başka koşullarda da işe yarıyor. Üzüldüğümde, terk edildiğimde, arkadaşım bana küstüğünde... “Eh ne yapalım. Bugüne kadar tadını çıkardın, demek tadını çıkaramama zamanı da varmış” diyorum. İyi geliyor. Hayat çekmeye de çekilmeye de değer.

Devamını Oku

Acilen 10 derste pankart yazım teknikleri öğrenmek istiyorum

13 Mayıs 2009

Reha Muhtar, Aylin’e destek için yaptırdığımız pankartla hafiften dalga geçmiş. Dalga geçmiş demeyelim de “bu lafları edenlerden bi poh olmaz” manasına getirmiş. Devrimci manada tabii. O komik cümleyi gidip yazdıran da benim iyi mi... Allah’ın sanayi sitesinde, itiş kakış bir matbaacıda, iki dakikada aklıma gelen o oldu. Rezil oldum... Ama ne bileyim ben gazetelere nal gibi çıkacağını!? Maksat toplaşıp bir destek fotoğrafı çektirmekti. Bir tek biz ve Aylin görecektik. Bir nevi mektup olacaktı. Güya. Ne oldu? Aşk mektupları saçılmış Ergenekoncular gibi olduk. Pee.. Bilseydim, böyle elden ele dolaşacağını, her yerde yayınlanacağını, afili bir takım cümleler kurmayı bilirdim elbette. “Adalet istiyoruz”, “Delilleri görmek istiyoruz”, “Beceriksiz operasyonun suçlusu Aylin değildir”, “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste”, “Bırakın ulan Aylin’i!!” gibisinden.Son ikisi olmadı mı? Ama işte tecrübeli olma meselesi. Ağbilere ablalara sormak lazım gerekiyor tabii. Biz, malum, on-iki-eylül-çocuuyuz. Bazılarını bilmem ne çocuğu manasında kullandığı... İlkokul beşinci sınıfa geldiğimde başımızda “postal hükümeti” vardı. Sonra da tonton Tüldüt Özal dönemi. Bırak politik pankartı, “BEŞ KURUŞA HIYAR, HEPSİ BURADA” yazan beş afişin bile asılmasının yasak olduğu bir dönem. S harfini orak şeklini hatırlatacak şekilde yazanların disipline gittiği, okuldan atıldığı dönem. Teneffüste okurum diye getirdiğim Cumhuriyet gazetesinin dürülmüş haliyle müdürün odasında evire çevire (bütün öğretmenlerin önünde) dayak yediğim dönem. Özdemir Asaf, Orhan Veli okuduğum için anneme her iki haftada bir “Kızınızın tehlikeli siyasi bir takım eğilimleri olduğunu görüyoruz. Lütfen dikkat ediniz. Aksi taktirde gereğini yaparız” gibisinden saçma sapan yazıların gittiği bir dönem. (Bari Nazım Hikmet okuduğum için olsaydı..)Sonra ansiklopediye bakarım diyerek öğretmenin teneffüste konuşurken söylediği “Megalo Idea” lafını unutmamayım diye avucumun içine yazdığım için okuldan uzaklaştırma aldığım dönem. (Bölücü propaganda yapmaktan iyi mi!)Din dersinde “madem din, dersi niye İncil de okumuyoruz” dediğim için müdür beyin tükürüklerine maruz kaldığım dönem. (Bunun sebebi açıklanmadı) “Pusulasız gemi hikayesi bana inandırıcı gelmiyor” dediğim için (üstelik arkadaşıma) annemin okula çağrıldığı ama evde telefon da olmadığı için (evet o zamanlar evlerin hepsinde telefon olmazdı, 17 yıl sıra beklerdin) çağıramadıkları dönem.19 Mayıs törenlerindeki abuk subuk hareketleri yanlış yaptığım için (kim bilir yine nasıl salakça bir nedenle) disipline verildiğim dönem.Daha bin türlü bir birinden abes şey var da hatırlamıyorum şimdi. Ez cümle: Pohtan bir dönemdi. Ne yapsam (veya ne yapmasam) ceza yemekten o kadar sıtkım sıyrılmıştı ki üniversiteye başladığımda hiçbir siyasi eyleme katılmadım. Bırak siyasisini “yemekler kötü” eylemine bile katılmadım. Zaten benim dönemimde hemen bir tek yemek boykotu vardı. Ve lakin her daim iştahlı bir hatun olduğum için o eylem de hiç bana göre değildi. Haddizatında eylemci arkadaşlar da o kadar çok Maltepe içiyorlardı ki zehirlenmeden iki kalem laf etmek, dertlerini öğrenmek tıbben mümkün olamıyordu. Yani sevgili Reha Beyim, ikizim, babam, bu benim ilk pankartım ve ilk pankart açışım. Acemiliğimi hoş görünüz lütfen. Tek itirazım “Aylinciğim” değil “Aylin’imiz” yazıyordu. Hani, hepimizin sahiplendiğini / sahipleneceğini falan düşünerek, pek naif hissiyatlarla, böyle bir şey aklıma geldi. Bu arada Aylin’den sonra -miz’den önce gelen kesme işareti baskıcının imlası. Ben bir şey diyemeden basıverdi. Fakat olmalı mı olmamalı emin değilim. Uzman bir pankartçı belki o konuda da yardımcı olabilir. Pankartlarda isimlere gelen ekler Türkçeye aykırı bile olsa kesme işareti ile ayrılmalı mıdır ayrılmamalı mıdır? Bu vurguyu arttırır mı düşürür mü? Yoksa -miz -muz gibi ekler pankart yasalarına külliyen aykırı mıdır? Kıyafet ve makyaj kodları da önemli tabii. Karizmayı fena çizdirmişiz baksanıza. Gerçi bak şimdi aklıma geldi. Nasıldı o son 1 Mayıs sloganı? “Gucci hakkımız, söke söke alırız” diye bir şey değil miydi? Taksim meydanında böyle yazan pankartlarla dolanıp durmamış mıydı devrimci, solcu, Marksist, Leninist işçi kardeşlerimiz?Reha bey yoksa devrimci ruh laçkalaştı mı ne? Sandığınız gibi değil galiba artık. Baksanıza Gucci falan diyorlar.. Makyaj falan.. Ha? Makyajlı kızları da o kadar küçümsemeyin derim. Hangi rujun altından ne çıkacağı hiç belli olmaz.

Devamını Oku

Bir hatıra fotoğrafından eylemci başılığa

11 Mayıs 2009

Bugün gazetemizin 15. sayfasında gördüğünüz “pankartlı” toplu fotoğraf üç kafadarın başının altından çıktı. Ben, Buket Aşçı ve Tülay Şubatlı. Başa dönelim: Aylinimizi salmadılar. Daha önce yazdım ama tekrar etmekte beis yok. Kimdir Aylin Duruoğlu? Gazetemizin has adamlarındandır. 7 yıldır Vatan’da, ondan önce de yıllarca Sabah’da beraber çalıştığımız, çok sevdiğimiz bir arkadaşımız. Son iki yıldır da internet sayfamızın editörlüğünü yapıyor. Aylinimiz, Bostancı’da ölü ele geçen terörist Orhan Yılmazkaya ile bir yıl içinde iki kere gazetenin hemen yanındaki alışveriş merkezinde kahve içti diye “örgüt üyeliğinden” içeri alındı. Üniversitede sınıf arkadaşı olmaları, adamın kitabının tanıtmak için gelmiş olması, Aylin’in gazeteci olması falan hiiiiiç dikkate alınmadı. Kahve içtin, tamam. En azından tutuksuz yargılanır diye umut ederken, tutuklu yargılanmasına karar verildi. Yapacak bir şey yok. İtiraz edildi ama ikinci mahkeme de aynı kararı verdi. Ayrıntıları 15. sayfadan okursunuz. Hakikaten inanılır gibi değil. Neyse. Biz üç kafadar da Aylinimize nasıl moral veririz diye düşünmeye başladık. Hepimizin ona inandığını göstermemiz lazımdı. Buket’in aklına fotoğraf geldi. Benim aklıma “Aylin seni seviyoruz” falan gibi bir pankart yaptırmak geldi. Olur mu olur, hadi yapalım derken ben cumartesi internetten bulduğum bir afişçiye hemen pankartı hazırlattım. “Pazartesi gazeteye teslim eder misiniz?” “Ederiz tabii” “Bakın çok önemli size güvenebilir miyim?” “Hanfendü, biz 67 yıldır bu işi yapıyoruz. Baba mesleği. Güvenebilirsiniz”. İyi. Hemen Tülay’a haber verdim, o da bütün gazeteye mail attı. Pazartesi iki buçukta gazetenin önünde Aylin için moral fotosu çektiriyoruz, gelin... diye. Pazartesi oldu ben pankartın gazeteye teslim edilmediğini öğrendim. Ve işin kötüsü afişçinin telefon numarasını kaybettim. Ve daha da kötüsü adını da unuttum. Delireceğim! Fotoğraf çekilecek ortada pankart yok. Fakat bu arada evin anahtarını da kaybettim, evden çıkamıyorum. Bir yandan anahtar arıyorum bir yanda başka bir afişçi arıyorum.. Kediler koltukların altına mı attı diye bakmak için yerlerde sürünürken tam o sırada Genel Yayın Yönetmenimiz Tayfun Bey aradı: “Konuşma yapacakmışsın öyle mi?” “Ben mi? Ne konuşması?” “Tamam ama sert konuşma olur mu?” dedi kapadı.Ben hala olayın farkında değilim, anahtar ve yeni bir afişçi aramakla meşgulüm. Sonunda ikisini de buldum ve fırladım evden. Seyrantepe’deki sanayi sitesinde arabayı oraya buraya çarpa çarpa, park yeri kavgası yapa yapa ve bittabi taaa cumartesiden ayarladığım öbür afişçileri pataklama hayalleri kura kura yeni afişçiye ulaştım. Sağ olsunlar yarım saatte yenisini yaptılar. Gazeteye bir geldim ki ortalık inliyor. Haydaaaa... Meğer bizim masumane hatıra/moral/destek fotoğrafı hikayesi kulaktan kulağa yayıla yayıla “pankartlı eyleme” dönüşmüş. Bütün internet siteleri inliyor. “Aralarından Mutlu Tönbekici’nin de bulunduğu bir grup Vatan çalışanı eylem yapacak...” Allahım! Nereden çıktı bu? Aşağıya bir indik ki bir sürü kamera! Bizim sevimli moral desteği fabrika grevi gibi bir şeye dönüşmüş! Halay da çeksek tam olacak! Çektik fotoğrafı çıktık yukarı, benim telefon santral gibi. Zır zır da zır zır. “Şu gazeteden arıyorum, eylemin amacı nedir?” “Bu ajanstan arıyorum, niçin yaptınız böyle bir şeyi?” “Şu dergiden arıyorum, EYLEMCİ BAŞI sizmişsiniz...” Aha işte insanın adı nasıl çıkıyor görüyorsunuz! Eylemci başıymışım!Gel de anlat derdini şimdi. Bu bakalım kaç yıl sonra aleyhimde nasıl delil olarak kullanılacak çok merak ediyorum. Bir kahve içimi ile terör örgütü üyesi olunan bir ülkede beni de pek parlak bir gelecek beklemiyordur diye tahmin ediyorum. Bu arada akşam altı gibi kim aradı dersiniz? Öbür afişçiler. “Abla biz nereye gelelim?” Hayatımda ilk defa hiç tanımadığım bir insana nefis bir şekilde küfür ettim. Hak etmişlerdi.

Devamını Oku