Bugün gazetemizin 15. sayfasında gördüğünüz “pankartlı” toplu fotoğraf üç kafadarın başının altından çıktı. Ben, Buket Aşçı ve Tülay Şubatlı.
Başa dönelim: Aylinimizi salmadılar. Daha önce yazdım ama tekrar etmekte beis yok. Kimdir Aylin Duruoğlu? Gazetemizin has adamlarındandır. 7 yıldır Vatan’da, ondan önce de yıllarca Sabah’da beraber çalıştığımız, çok sevdiğimiz bir arkadaşımız. Son iki yıldır da internet sayfamızın editörlüğünü yapıyor.
Aylinimiz, Bostancı’da ölü ele geçen terörist Orhan Yılmazkaya ile bir yıl içinde iki kere gazetenin hemen yanındaki alışveriş merkezinde kahve içti diye “örgüt üyeliğinden” içeri alındı. Üniversitede sınıf arkadaşı olmaları, adamın kitabının tanıtmak için gelmiş olması, Aylin’in gazeteci olması falan hiiiiiç dikkate alınmadı. Kahve içtin, tamam.
En azından tutuksuz yargılanır diye umut ederken, tutuklu yargılanmasına karar verildi.
Yapacak bir şey yok. İtiraz edildi ama ikinci mahkeme de aynı kararı verdi. Ayrıntıları 15. sayfadan okursunuz. Hakikaten inanılır gibi değil.
Neyse. Biz üç kafadar da Aylinimize nasıl moral veririz diye düşünmeye başladık. Hepimizin ona inandığını göstermemiz lazımdı. Buket’in aklına fotoğraf geldi. Benim aklıma “Aylin seni seviyoruz” falan gibi bir pankart yaptırmak geldi.
Olur mu olur, hadi yapalım derken ben cumartesi internetten bulduğum bir afişçiye hemen pankartı hazırlattım. “Pazartesi gazeteye teslim eder misiniz?” “Ederiz tabii” “Bakın çok önemli size güvenebilir miyim?” “Hanfendü, biz 67 yıldır bu işi yapıyoruz. Baba mesleği. Güvenebilirsiniz”. İyi. Hemen Tülay’a haber verdim, o da bütün gazeteye mail attı. Pazartesi iki buçukta gazetenin önünde Aylin için moral fotosu çektiriyoruz, gelin... diye.
Pazartesi oldu ben pankartın gazeteye teslim edilmediğini öğrendim. Ve işin kötüsü afişçinin telefon numarasını kaybettim. Ve daha da kötüsü adını da unuttum. Delireceğim! Fotoğraf çekilecek ortada pankart yok.
Fakat bu arada evin anahtarını da kaybettim, evden çıkamıyorum. Bir yandan anahtar arıyorum bir yanda başka bir afişçi arıyorum..
Kediler koltukların altına mı attı diye bakmak için yerlerde sürünürken tam o sırada Genel Yayın Yönetmenimiz Tayfun Bey aradı:
“Konuşma yapacakmışsın öyle mi?”
“Ben mi? Ne konuşması?”
“Tamam ama sert konuşma olur mu?” dedi kapadı.
Ben hala olayın farkında değilim, anahtar ve yeni bir afişçi aramakla meşgulüm.
Sonunda ikisini de buldum ve fırladım evden. Seyrantepe’deki sanayi sitesinde arabayı oraya buraya çarpa çarpa, park yeri kavgası yapa yapa ve bittabi taaa cumartesiden ayarladığım öbür afişçileri pataklama hayalleri kura kura yeni afişçiye ulaştım. Sağ olsunlar yarım saatte yenisini yaptılar.
Gazeteye bir geldim ki ortalık inliyor.
Haydaaaa... Meğer bizim masumane hatıra/moral/destek fotoğrafı hikayesi kulaktan kulağa yayıla yayıla “pankartlı eyleme” dönüşmüş. Bütün internet siteleri inliyor. “Aralarından Mutlu Tönbekici’nin de bulunduğu bir grup Vatan çalışanı eylem yapacak...”
Allahım! Nereden çıktı bu?
Aşağıya bir indik ki bir sürü kamera! Bizim sevimli moral desteği fabrika grevi gibi bir şeye dönüşmüş! Halay da çeksek tam olacak!
Çektik fotoğrafı çıktık yukarı, benim telefon santral gibi. Zır zır da zır zır.
“Şu gazeteden arıyorum, eylemin amacı nedir?” “Bu ajanstan arıyorum, niçin yaptınız böyle bir şeyi?” “Şu dergiden arıyorum, EYLEMCİ BAŞI sizmişsiniz...”
Aha işte insanın adı nasıl çıkıyor görüyorsunuz! Eylemci başıymışım!
Gel de anlat derdini şimdi.
Bu bakalım kaç yıl sonra aleyhimde nasıl delil olarak kullanılacak çok merak ediyorum.
Bir kahve içimi ile terör örgütü üyesi olunan bir ülkede beni de pek parlak bir gelecek beklemiyordur diye tahmin ediyorum.
Bu arada akşam altı gibi kim aradı dersiniz? Öbür afişçiler. “Abla biz nereye gelelim?”
Hayatımda ilk defa hiç tanımadığım bir insana nefis bir şekilde küfür ettim. Hak etmişlerdi.
Bir hatıra fotoğrafından eylemci başılığa
Haberin Devamı

