İzmir tartışmasına bir son koymak gerekiyor evet ama iş iyice zıvanadan çıktı. Her seferinde tekrar etmek gerekiyor anlaşılan: İzmir düşmanı değilim. Aksine İzmir’i belki de İzmirlilerden bile daha çok seven biriyim. Ama işte tipik Türk kafası. Bir yeri sevince kusurlarını görmezden gelmen gerekiyor. Basmakalıp bir takım övgü cümlelerini arka arkaya dizip, gelmiş geçmiş ne kadar İzmirlinin listesini yapınca “ has” İzmirli oluyorsun da (üstelik bugün öğrendik ki İzmir’e övgü yazısı değil ‘siyasi’ yazıymış..) “ Arkadaşlar, ne boyozu, ne gevreği, ne Avrupailiği, bu şehir kokuyor! Almıyor mu bunu sizin burunlarınız?!” deyince “kaka” kız oluyorsun. Ne sofuluğum kaldı, ne “her zamanki edepsizliğim”, ne “ünlenme çabalarım”... Ama güneş balçıkla sıvanmıyor. Milliyet EGE’nin bugünkü manşeti: “İZMİR KOKTU!” Devamı da şu: “Büyükşehir Belediyesi’nin Çiğli Atık Su Arıtma Tesisi’nden gelen koku, Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’ndeki sanayicilerin yanında İzmirliler’i de isyan ettiriyor. Buradan kente yayılan kokudan duyulan rahatsızlık, günden güne artıyor. Konu, Büyükşehir Belediye Meclisi’ne de taşındı.” Kokuyu benim burnum, CHP düşmanlığımdan dolayı uydurmuyormuş yani! Bel altı vurmaya çalışan İzmir basını da ayıp ediyor.***Ama çok şükür şehirde aklı başında olanlar da var. Yeni Asır gazetesi yazarı Bülent Gürlük, 11 Haziran 2009 günü çok gerçekçi bir yazı yazdı. Yerim dar, alabildiğim kadar alacağım. FAKAT tekrar ediyorum. Bu benim yazım değil! Köşemde yayınladığım okur mektubunu benim yazım sanıp bana had bildiren Hamdi Türkmen Bey, size de söylüyorum. Bundan sonraki satırlar yazı hemşeriniz ve meslektaşınız BÜLENT GÜRLÜK’e ait.. ***Körü körüne İzmir fanatizmini bırakalım... Son günlerde körüklenen ‘farklılık fanatizmi’ rüzgarıyla, garip bir ayrıcalıklar övüncü tutturmuş gidiyoruz.İzmir’in boyozu varmış, kızları güzelmiş, çekirdeğe çiğdem dermişiz, simide de gevrek...Aman ne matah! Bana ne faydası var? Bir slogandır gidiyor, “İzmir’in denizi kız, kızı deniz, sokakları hem kız, hem deniz kokar.” Atmayın! Kızlarımız mis kokar, bir bakan döner bir daha bakar ama ya sokaklarımız? Balkona çıkmanız yeter. Lağım kokuyor yahu lağım! (Tekrar ediyorum. Bu laf Bülent Bey’e aittir. MT) Üç günlük mesele de değil, haftalardır burnumuzun direği kırılıyor. Bu mu farklı İzmir! Biz hâlâ farklılıklarımızla övünelim. Neymiş, boyozumuz varmış. Simide de gevrek dermişiz... Çok umurumdaydı! Önce sağlıklı bir soluk alabilsek ya. Dün, Erkin Usman’ın Pota’sında duyarlı bir feryada yer veriliyordu. “Bok kokusu kenti bir ucundan diğerine kadar sardı...” diye. Hele Mavişehir’de, halkın sağlığı tehlikede. Tüm İzmir’in atığının toplandığı Çiğli’deki arıtma tesisinden çıkan dağ gibi çamur meydana serilmiş, 30 derece sıcakta buharlaşarak semalara yayılıyor. Meles’te ise ayrı traji-komedi. Çayın getirdiği pislik denize döküldüğü yerde birikiyor. Neden? Çünkü derenin ağzında biriken çamur deryasını oradan kaldıracak kepçe bulamadı.Gevreğimiz var, boyozumuz var, demokrasi kültürümüz var ama kepçemiz yok. Pisliği geçtik. Kentin ekonomik gelişmesindeki kısırlığına değinelim. Büyütebiliyor muyuz İzmir’in sanayi ağını? Hangi işadamına dönseniz, “İzmir’den bir şey olmaz” yanıtı alıyorsunuz. Zira ya birbirlerini yemekten, ya da Çeşme’de tembellik etmekten yatırıma fırsat bulamıyorlar.İşte Basmane’de ‘Dünya Ticaret Merkezi’ olarak planlanan arazinin hali. Çukuru kazdılar, 10 yıldır öylece duruyor. Davalık! Opera Bale ve Devlet Tiyatrosu’nun salonları yangın yerinden hallice... Operacılar da mı akan eski tütün depolarında prova yapıyor, kostüm ve dekorlarını koyacak yer bulamıyor. Diyelim ki bir yağmur bastırdı, ertesi gün gazetelerdeki manzaraya bir göz atalım. Mavişehir’le Venedik arasındaki 7 farkı bulabilecek miyiz acaba. Tamam. ‘Gavur İzmir’ yakıştırmasıyla övünelim. Ama “Türkiye’nin en büyük köyüsünüz” denilince de utanalım yahu! Biraz da hayatımızı sınırladığımız alanın olumsuz taraflarını görmeyi ve tepki koymayı bilelim. Bunları dile getirmek, İzmir’den ve İzmirlilikten bir şey eksiltmez ki...” ***Tekrar ediyorum: Bu yazı 11 Haziran 2009’da Yeni Asır’da “Bülent Gürlük” imzasıyla çıkmış bir yazıdır.
Ben bu ülkede neden hiçbir yayın satmıyor şimdi daha iyi anladım. Dağbaşı sayılabilecek kadar insanlardan uzak bu Bodrum Yahşi’deki eve yerleştiğimizden beri dertlerimiz tümüyle değişti. Şu an dünyanın bir taraflarında kıyamet kopsa bizim yine de iki derdimiz olur: Bir) Dün diktiğimiz domateslerin durumu ve İki) Bobi Van Kenobi’nin zarar ziyanları.***Domates biber dikmenin zamanının çoktan geçtiğini biz de biliyoruz ama dün Ortakent’in pazarına gidince (yerli olmaya doğru son sürat gitmeler..) gördük, dayanamadık aldık 10-15 fide. Bundan sonra domateste pazarlık yaparsam ne olayım... Yav amma zormuş tarım! Toprağı bellemek bir tam gün sürdü. Bellediğin toprakta arklar açmak da bir tam gün. Etti mi sana iki gün! Alt tarafı da üst tarafı da 4-5 metrekarelik bir bostandan söz ediyoruz. Eller mi patlamadı, avuçlarda sular mı toplamadı, tırmığa basmak suretiyle kafaya saplar mı vurmadı (bu benim!) efendim ayakları böcekler mi ısırmadı, çapayı kendine saplamalar mı.. Bir ara bir yılan bile gördük! O zavallıları da niye öldürürler bilmem. Senden benden korkak... Bizi görünce bir kaçışı vardı..Sonuç olarak aldığımız fideleri dikene kadar bir taraflarımızda açılmadık yaramız kalmadı. Canım çiftçiler! Biliyorum gazete okumazsınız ama olsun.. Belki birinizin oğlu kızı okur, selam olsun sizlere! Niye genç yaşta iki büklüm olduğunuz belli. Harbi zor işmiş yav.. Bu naneleri dikmekle de bitmiyor iş. Şimdi tutacaklar mı ölecekler mi gözlerinin içine bakıyoruz. Bu arada gübre koymayı unutmuşuz iyi mi.. Muhtemelen meyve vermeyecekler. (Var mı iki “şaşkın tarımcı” için önerisi olan? Sonradan sulandırıp üzerine döksek olur mu?)***Köpüş ise ayrı bir komedi. Kendi kendine geldi, kendi kendine evin köpeği oldu, yapmadığım maymunluk yok, öyle yakışıklı bir köpek de sayılmaz ama tuhaf bir şekilde evin neşesi oldu. 10. günü ve şimdiye kadar iki terlik, bir saksı, bir peçetelik, bir sandalye bacağı parçaladı. İki akşam önce yürüyüşe çıktık, bu da peşimizden geldi. Bir yere kadar özgüveni gayet yerindeydi. Kafa yukarda tin tin tin yanımızdan yürüyor. Sonra bahçenin birinden iki azman ve azgın köpek fırlayıp bunu kovalamasın mı! Tamam dedim gitti bizim velet.. Parçalayacaklar! Ayağımdaki şipidik terliklere aldırmadan ben de peşlerinden koştum. Bir ağacın kenarında kıstırdılar bizimkini. Yanına gittiğimde bir kucağıma atlayışı vardı sanırsın ben doğurdum! Sonuç: Bütün dönüş yolunda kucağımdaydı. Hatırlatırım 10 kilo! Fakat sanki az önce tırsıp kucağıma çıkan bu değilmiş gibi eve gelince bir dayılanma bir dayılanma! Arabaya hav hav, geçene hav hav, uzaktaki köpeğe hav hav.. E neydi o zaman az evvelki kucağa atlama tribi? N’oldu? “Yahu” diyoruz “yok senden böyle bir talebimiz! Otur makarnanı ye, havuzun etrafında dolaş, çekirge avla, terlik parçala ama gece yarısı ona buna havlama.” Dinleyen kim... Son adeti de uluma.. Gece üçte uluyor. Neye bilmiyoruz. Bizi bir takım canavarlardan koruyor herhalde. Tamam oğlum demeden susmuyor. Manita bey umutsuzca eğitmeye çalışıyor da durum hiç ümit vaat etmiyor.Yılların kedicisi olarak tuhaf geliyor tabii bütün bunlar. Sana ne yahu Allah’ın yazlıkçısının güvenliğinden! Bugün var, yarın yok. Bulmuşun, ye işte yemeğini, otur aşağı. İki makarna bir kemik için değer mi hav hav da hav hav. Kemik deyince.. Köpeklerin kemik gömme adeti hakikaten var mıdır yoksa bu bir şehir efsanesi midir? Zira verdiklerimiz yaklaşık 5 dakika içinde yok oluyor. O kadar kısa sürede yiyor olabilir mi? Mümkün müdür bu?Bu da nasıl yazarsa.. Domates dikmesini bilmez, köpek adeti bilmez... Okurlarım! Eğitin beni!
İki gün önce TRT 2’de bir programa telefonla konuk oldum. Konu Medyada Kadın olmak konusuydu. Bir erkekle aynı konum ve kıdemde olup da daha düşük maaşa razı olmalar, magazin, ek, yemek, el işi, kadın dergileri gibi alanlarda sıkışıp kalmalar gibi konularda konuşuldu. Doğrudur, ancak bunların bazılarında kadın medyacıların da payının olduğunu düşünüyorum. Benim takıldığım ise başka. Medyada kadın isen güzelliğin de çirkinliğinin de suç addedilmesi hadisesi.Türkiye’nin açık ara en yakışıklı medyacısı Uğur Dündar’dır. Gençken de yakışıklıydı şimdi de yakışıklı. Boy pos, yüz, ses, vücut dili... Allah elindekini hiç esirgemeden vermiş. Yıllardır zevkle izlediğimiz bir insan. Çalışıyor, didiniyor, hakkıyla elde ettiği şöhretini ve kariyerini hiç yorulmadan sürdürüyor. Kimse onun için “yakışıklı da ondan buralarda” diyor mu? Kimse onun için “tabii yüksek yerdeki insanlarla ilişkisi var da ondan” diyor mu? “O sütun gibi bacaklar olmasa kimse yüzüne bile bakmaz” diyor mu? Demiyor. Aklına bile gelmiyor böyle bir şey demek. Allah tarafından verilmiş güzelliğinin “bedelini” ödetmeye kimse yeltenmiyor.Ama kadın olunca işler değişiyor. Güzel bir kadın, mesela Ayşe Arman, mesela Bahar Feyzan, mesela Banu Güven gelsin bir yerlere.. O güzelliklerini fitil fitil burunlarından getirmek için yapılmadık kalmaz. 15 yıldır çalışıyor olmaları, bugüne kadar binlerce röportaj, haber yapmaları, sabahın köründe kalkıp, gecenin yarılarına kadar çalışıyor olmaları hiç önemli değildir. “Güzel de ondan.” Nokta. 15-20 yıllık kariyerlerinin özeti budur. Daha da iğrençleşmek isteyen bir ilişki de uydurur, “onun metresi de ondan” der. Herkes de buna zevkle inanır. Kim yapar bunu? Medyanın bizzat kendisi. Her güzel kadına küçümseme ile bakılır. Her güzel kadının arkasında bir erkek aranır. Ayşe Arman’a hakkının verilmesi son beş alt yılın işidir. Ama bunun için de bir erkekten ve ortalama güzel bir kadından beş kat daha fazla çalışması gerekti. Güzel olmak suç, peki çirkin olmak değil mi? O da suçtur. Sert bir laf edersin, yeterince güzel bulmamışlarsa laf hazır: “Çirkin de ondan böyle konuşuyor.” Çirkin olduğu için insan neden öyle konuşsun? Güzelleri kıskanıyordur, istediği yere gelememiştir, bu yüzden ruh hastasındır falan filan. Manşet atarlar: “Çirkin kadını çirkin sözleri!” Kaç defa gördük. Çirkin dedikleri de çirkin falan değil ama olsun. Bir kadın sert konuşuyorsa bir tek nedeni vardır: “Çirkindir, yalnızdır, dolayısıyla tatminsizdirs” Doğruyu söyle ihtimali nasıl güzelin yoksa onun da yoktur. Ki bir kadının çirkin addedilmesi de pek kolaydır basınımızda. 90\60\90 olmayıp boyun da 1.70’in altındaysa tamam. Hiç “yakışıksız adamın yakışıksız sözleri” diye bir manşet okudunuz mu? Terbiyesiz adam olur, densiz adam olur, cahil adam olur ama asla “çirkin, yakışıksız” adam diye bir şey yoktur. Bir erkek yazarın çirkinliği veya yakışıklılığı mevzubahis bile edilmez ki basımızda çirkin adam da hayli boldur. Yakışıklı olduğu için okunan erkek yazar yok mu yani? Yakışıklı olduğu için izlenen programcı veya? Yoo. Onlar yakışıklı değil başarılıdır. Kadın medyacı ise güzeldir ama asla başarılı değildir. Çalışmaktan ölür gider “güzeldi de ondan” denir. Hem güzele bu kadar düşkün olup hem güzelin bu kadar canını çıkaran üstelik de çirkin olana da vurmayan bir düzen olmayacak mı?
Baş yazarımız Güngör Mengi iki gün önceki yazısında şöyle bir cümle yazdı: “İzmir’in çağdaş düşünceli insanların kenti olması, onların dini inançlarındaki zayıflığa işaret etmez. Tersine, inançlarının bilinçli bir derinliğe sahip olduğunu gösterir.” İyi niyetli bir cümle olduğundan şüphem yok ama bu yaklaşımı tehlikeli buluyorum. Mesele din eksenli bir hükümet, din eksenli bir toplum eleştirisi ise işte o zaman çok daha “steril” bir duruş gerekir. İnançtan söz ediyor, birinin veya bir toplumun inancına kefil oluyorsak din eksenli partilerin, tarikatların, örgütlerin tuzağına tam da o zaman düşmüş oluruz. “Biz de inançlıyız ama bunlar da yani” diyerek başladığımız her cümle bizi batağın içine biraz daha sokar.“Anneannem de başı bağlı bir insandı, beş vakit namaz kılardı” dediğimiz her sefer, karşı olduğumuz görüşe hizmet etmiş oluruz. Gerçekten de daha inançlı olabiliriz. Gerçekten de daha derin bir itikadımız olabilir. Anneannemiz rol modelimiz de olabilir. Elbette mümkün. Ama az olsun çok olsun, hafif olsun derin olsun, inancımızı ortaya koyarak, kendimizin veya başkasının inancını referans alarak tartışmaya başlıyorsak kaybetmeye mahkumuzdur. “Dinsiz bu” demekle “inançlı biridir aslında” demek arasında felsefi olarak bir fark yok. Dini temel alıyoruz demektir. Onun temelinde tartışıyoruz, onun zemininde kazanmaya çalışıyoruz demektir. Halbuki tam da tersi, onun “zeminini” tartışmıyor muyuz zaten? “Bu zemin zemin değil, demokratik değil, çağdaş değil, hukuki değil, geleceği yok!” demiyor muyuz? Eleştirdiğimiz bir zeminde, üstelik de o zeminin referanslarıyla tartıştığımız anda biz onun zeminini “meşru” kabul etmiş sayılırız. Başka zeminleri yok saymış oluruz. Suriye vize başvuru formunda şöyle yazar: “İşgal altındaki Filistin topraklarını hiç ziyaret ettiniz mi?” Sormak istediği İsrail’e gidip gitmediğindir. Gittiysen vize vermeyecektir. Ama İsrail’e gittin mi dese ülkeyi tanıyor gibi görünecek. Halbuki tanımıyor. O yüzden “işgal altındaki Filistin” diyor. “Biz de inançlıyız ama.. Babaannem de kapalıydı ama.. İzmirli de inançlıdır ama” demek tam da Suriye’nin İsrail kelimesini kullanması gibidir. Böyle bir devlet yoktur diyorsanız adını bile anmayacaksınız. İzmirlinin, Beşiktaşlının, Kadıköylünün inancı, derindir sığdır mevzubahis bile olmamalı. Bir çok nedenden dolayı AKP’ye oy vermemiştir ki bu nedenlerin içinde dine külliyen karşı olmak da olabilir, çok dindar olduğu halde tarzını sevmemek de olabilir. Nokta. Onlar dinlerini çok daha başka, çok daha derinden yaşarlar dediğimiz anda, bu önerme doğru dahi olsa, meseleyi yine “inanç” zemininde tartışmış oluruz. Sanki inançlı olmak bu ülkede mecburmuş gibi olur. O zaman savunduğumuza ters düşmüş olursunuz. Çünkü zaten karşı olduğumuz giderek din bazlı, din eksenli bir ülkeye dönüşmemiz değil mi? “İngilizce konuşmaya bile değmez, çok çirkin bir dildir” konusunu İngilizce’nin bütün inceliklerini, bütün lügatini kullanarak tartışmak değil midir bu? Cehennemin yolları iyi niyet taşlarıyla örülüdür.
Şimdi hiç “paşa dedem zamanında her yazı Şaşkınbakkal’daki köşkümüzde geçirirdik” ayaklarına yatacak değilim. Köşeciliğin şanıdır biliyorsunuz. Düne kadar bulgur da yemiş olsan üç öğün, hep şatoda büyümüş gibi yapacaksın. Yok bende öyle nümerolar. Hayatımda ilk defa bir yazı, bir yazlıkta geçiriyorum. Paşa ve pek de düşünceli olmayan babam, aşırı cimriliğinden, bir kulübecik olsun tutup ailesini bir yaz da deniz kenarında, olmadı dağ başında oturtmayı aklının ucundan bile geçirmemiştir. Yaz bitip okul başlayınca, bir kalıp Ezine peyniri gibi pırıl pırıl parlardım sınıfta. Zira okuduğum okulda ben ve bursla okuyan bir tekstil işçisinin kızı hariç herkesin ama herkesin yazlığı vardı ve hepsi de marsık gibi geri gelirdi okula. Her neyse. Acılı çocukluk faslını geçelim. Abartacak bir şey yok. Baba tatil kavramını sevmezdi, bütün yaz, cayır cayır yanan bir apartman katında kukumav kuşu gibi geçirirdik yazı. (Bu bilgiyi ileride aleyhimde delil olarak kullanmak isteyecek olan varsa bir kenara not etsin: “Hem boyu kısa hem yazlıkları bile yokmuş ayol.. Ne banal!”)***Ahahahaha! İşte bu yaz var! Kiralık miralık ama var! Önce yazmayayım, millet deli olmasın, olanı var olmayanı var, şimdi “hanfendüüü, millet açlıktan geberiyor, sen yazlığını yazıyorsun” diye yazarlar dedim ama Kuzey Ege’sinden Güney Ege’sine, Akdeniz’inden Marmara’sına memleketin bütün kıyıları yazlık evler tarafından zapt edilmiş durumdayken, milyonlarca insan bu tadı yaşar, ve bizleri o korkunç site manzaralarına maruz bırakırken ben neden “yok böyle bir şeyim” numarası yapıyorum? Ayrıca bana şu da çok sahtekar geliyor. Bütün yazı Bodrum’daki şahane yazlığında geçirir, bütün gün denize girer, akşamları güzel güzel yer içer ama böyle bir şey yokmuş gibi yapar, ne zaman sokak köpeklerine, kötü yollara, alınmayan çöplere sinirlense o zaman “Bodrum’dayım, bu ne rezalet, nedir bu insanların çekisi” diye, güya kendisi için değil de hani oradaki halk için yazıyormuş gibi yapar. Neydi o zaman o “İstanbul’dayım, Ankara’dayım, zıpkın gibi takip ediyorum her şeyi” nümeroları? Ben dürüstüm. Diyorum baştan: “Arkadaşlar yazarınız kendini çakma Ayşe Arman gibi hissediyor bugünlerde!” Hâlâ kızıyorsanız yapacak bir şeyim yok. Niye çakma Ayşe Arman? Çünkü en son bizim grubun dergisi İnstyle için, Dubai’deki evinin havuzunda verdiği pozlar vardı. Ayaklarını havuza sokmuş, çırpıyordu... Allah için pek bir özenmiştim. Havuz haa.. Hi ho hayt! Şimdi aynı şeyi ben yapıyorum. Havuzda yapmadığımız maymunluk kalmadı. Asil köpeeemiz Bobi Van Kenobi, peşimde bütün gün bahçede dolanıp duruyorum. Her köşesinde çay içiyor, güneşi batırıyor, ayı doğuruyorum. Vay be! Zengin taklidi yapmak ne güzelmiş! Mal mülk yok ama kiralayınca lord oluveriyorsun!İnsanın neden zengin olmak istediğini yemin ederim bu yaşımda anladım. Çok geç kaldığımın farkındayım, zengin olma hırsı genç yaşta bilenmesi gereken bir şey ama anlaşılır bir şeymiş. Vay be... Vay be...
Bu İzmir muhabbetine devam edecek değildim ancak Pazar günü, adımı vermeden ama çok açık bir şekilde benim yazdığım İzmir yazım üzerine koca bir yazı, pardon koca bir liste döktürünce siz, dayanamadım. Sevgili Yılmaz Bey, size çok çok teşekkür ederim. Her şeyden önce “bir arkadaş” demişsiniz bana ki “bir eleman” da diyebilirdiniz. Sizin yaştaki yazarlar pek sever böyle kendilerinden gençlerin ismini anmamayı. Fakat esas teşekkür nedenim bu değil. Hiç kimse yazdığım yazıyı sizin kadar güzel teyit edemezdi. Allah razı olsun, ben ne dediysem hepsini tek tek doğrulamışsınız. Hakikaten size minnet borçluyum. Sağ olun, var olun.“İzmirli durmadan geçmişiyle övünüyor, artık kalmadı o günler” demiştim bana 1923’ten kalma bir Gazi anısı anlatmışsınız. Üstelik de Gazi Hazretlerinin rakı içtiği ve gün batımına hayran kaldığı o cânım kordondaki dantel gibi binaların çatır çatır yıkılıp yerine duvar gibi korkunç beton apartmanların yapıldığını, bu nedenle İzmir’in meşhur imbatının arka sokaklara gidemez olduğunu ve bir zamanlar püfür püfür olan Punta’nın arka sokaklarının bu nedenle kavrulduğunu bile bile.. “İzmirli iyidir hoştur ama İzmir’in lağım koktuğunu inkar eder, fakat durmadan medeniyetten söz eder” demiştim... Yine çok teşekkür ederim sevgili “bir arkadaşım”. Hiç kimse gerçeği sizden daha iyi inkar edemezdi. “Gavur zaten derlerdi, baktılar ki biz gavuru iltifat olarak kabul ediyoruz “lağım” diyen bile oldu” demişsiniz ki üstadım vallahi bravo! Gerçek bir İzmirli olduğunuzu şıp diye ispat ettiniz. “Evet Körfez zaman zaman kokuyor” demediniz de (sahi ne zamandır gitmiyorsunuz İzmir’e?) bana “sofu” muamelesi yaptınız. Evet tabii! Nasıl anlayamadım ben bu güne kadar bilinçaltımı? Hiç belli etmesem de belli ki süper bağnaz bir Müslümanım ve sırf orası “Gavur İzmir” diye beynime nakşolduğu için her gittiğimde burnum acayip acayip kokular alıyor. Burun halüsinasyonu dedikleri bu olmalı. Ömrümün yarısı İzmir’de geçti, etrafımda neredeyse sadece İzmirli var ama bu kadar ileri düzey bir inkarı ilk sizden görüyorum. Gelelim koca listenize. Demiştim ki İzmir efsanesini köpürtüp duranlar da İzmir dışında yaşayan İzmirliler. 30-40 yıl önce terk ettikleri İzmirlerini böyle hatırlamak istiyorlar. Ama gerçekler acı, İzmir bıraktığınız İzmir değil, tüm Türkiye’nin kekolaşmasından o da nasibini ziyadesiyle aldı. Zahmet etmişsiniz bana İzmir dışında yaşayan ne kadar İzmirli varsa hepsinin listesini yapmışsınız. Vallahi çok teşekkür ederim. Verdiğiniz listede rahmetli fil Pak Bahadur, tatlıcı Sefer Usta, Susuz Dede, Satebay Sevi diye bilerek mi yanlış yazdığınızı bilemediğim Sabetay Sevi ve isimlerini anmak İzmir için iyi midir kötü müdür pek emin olamadığım gazinocu Atalay Noyaner ile yine gazinocu kanlısı Bornovalı Nuri dışında kendiniz dahil İzmir’de yaşamış veya yaşayan yok. Ezici çoğunluğu İstanbul’da, gerisi de Ankara’da, Amerika’da, Yunanistan’da ve İsrail’de yaşıyor veya yaşamış. İzmirlinin memlekete faydası yok demedim ki sevgili yanlış anlama üstadım! İzmir’in yok! Zira İzmir üzerine ölü toprağı serilmiş bir emekli kenti olmaya doğru hızla gidiyor. 60 yıl önce Türkiye’nin gayrı safi milli hasılasının yüzde 25’ini üreten İzmir şimdi yüzde 5’ini ancak üretiyor. Bu mudur fayda? İzmir’den son on yılda çıkan iyi bir şey söyleyin bana?Ben söyleyeyim: İhsan Oktay Anar. Türkiye’nin son 20 yıldaki en büyük edebiyatçısı. İzmir’in Türkiye’ye en şahane armağanı. Üstelik sizin gibi uzaktan İzmir güzellemeleri yapmak yerine İzmir’de Bostanlı’da oturmaya da devam ediyor. Ben varyantı pek iyi bilirim, trafiği de tıkamam ama siz de Bornovalı Nuri dışına biraz çıkın artık derim. Efendim? Bu da mı Gavur İzmir takıntısı yüzünden? Peki, öyle olsun.. Kültür, sanat ve bilim şehri İzmir’e merhaba öyleyse se se se..
Sayın İzmirliler! Kendinizi abarttıkça abartıyorsunuz, şehriniz de 2009’da hala lağım Bana pek kızdınız, forumlarda ve bir takım köşelerde bana demediğinizi bırakmadınız ama buyurun bu da sizden birinden gelen bir mektup: “Ben Dokuz Eylül Üniversitesi’nde resim okutmanı olarak görev yapan bir sanatçıyım. 25 yıldır İzmir’de yaşıyorum. Bugün sizin yazınızı okudum ve nihayet dedim doğruları yazan birisi çıktı. 25 yıldır İzmirlinin kendisini ve şehrini farklı görmesinden bıkmış biri olarak yazdıklarınızın eksiği var fazlası yok. Göremezler. Medeniyetin çıkış noktası İzmir derler ama yerler izmarit, köpek pisliği, tükürük doludur, her yere çöp atarlar. Hafta sonları Karşıyaka sahilleri mısır koçanı, çekirdek kabuğu (onlara göre çiğdem kabuğu), bira şişesinden geçilmez, mini etekli bir kız asla çarşıda rahat yürüyemez. Gerçekten de 40 yıl öncesinin anılarıyla bugünü öyle görmeye çalışıyorlar. Büyük şehir kimliğinden her geçen gün uzaklaşan bir görüntü çiziyor İzmir. Sanatsal aktiviteler neredeyse bitti. Kipa, Özdilek, Forum gibi alış veriş merkezlerinde açılan amatör ressamların, ev hanımlarının sergilerini gezmeyi kültürel aktivite olarak gördüklerinden gerçeği kavrayamıyorlar. Eskisi kadar olmasa da hâlâ nemli havalarda ve ters rüzgarlarda lağım kokar İzmir. Mithatpaşa istikametine giderken sahil yolunda palmiyelere spotlar takıldı. Yeşil gözüksün diye çünkü çoğu kurudu, o spotlardan da kablo çekilerek sahildeki lambalara bağlantı yapılmış. Tam bir gecekondu mantığı. Bu mudur gelişmişlik, modernlik? Söyleyince çıldırıyorlar. İzmirli gerçeği artık görmeli, şehir elden gitmiş, eskiyle övünmenin bir anlamı yok. Bir liman kenti, turizme açık bir kentin asla böyle olmaması gerekir. Seçimlerde Gavur İzmir’e tepki olarak verildi o oyların çoğunluğu. CHP’den kim aday gösterilse kazanırdı, belediyeler iyi çalıştığından değil. Şehrini seven insan şehrini bu kadar bakımsız, pis ve ilkel bırakmaz.*****Bobi van Kenobi Adı “Bobi van Kenobi” oldu. Bu isim verme hadisesi de galiba sonumuz oldu. Emin değilim ama evet galiba öyle.. Hatırlayacağınız üzre, 5-6 gün önce bir sokak köpeği evimizi kendi kendine evi ilan etti. Sabah uyandığımda yatağımın yanında duruyordu en masum, en saftirik bakışlarıyla. Yarım paket makarna ile başlayan muhabbet bittabi 6 gün sonra veterinere götürmeye kadar gitti. Baktık kulağının içinde keneler var, hazır kenelerini ayıklatmaya götürmüşken kuduz aşısı da yaptırdık, pire ilacı da sürdürdük, efendim bir adet karne de edindik, karne doldurma faslı sırasında da bir isim koymak zorunda kaldık.“Bobi van Kenobi”, hesapta bir gün edinmeyi düşündüğümüz Alman kurt köpeğinin adıydı. Onların öyle van’lı, von’lu isimleri oluyor ya. Biz de bu şecere hadisesiyle dalga geçmek için “Bobi van Kenobi” diye bir isim uydurduk. Aylardır gülüp duruyoruz. Espriyi de çok az kişi anlıyor, o daha da hoşumuza gidiyor. Kısmet bu Rintintin kılıklı sersemin oldu iyi mi... Berna ısrarla “isim koyduysan bittin sen” diyor ama. Du bakalım daha neler olacak...
Küçük bir gazeteci grubuyla beraber, Hayrünnisa Gül’ün özel davetlisi olarak Kayseri’deyiz. Hayrünnisa Hanım’ın, Türkiye’de yerlerde sürünen kitap okuma alışkanlığını geliştirmek maksadıyla “Konuşan Kitap” ismi altında bir çalışması var. Her ay bir ilde bu isim altında bir şenlik yapılıyor. Şenlikte yazarlar ve tanınmış simalar kitaplardan pasajlar okuyor. Geçen yaz hatırlarsanız Sultanahmet meydanında başlamıştı kampanya. Geçen ay Urfa’da, bu gün de Gül ailesinin memleketi Kayseri’de yapıldı aynı şenlik.Başından beri izlediğim bir kampanya. Ne kadar geri dönüşümü oldu doğrusu merak ediyorum. Çok faydasına inandığım bir yöntem değil açıkçası ama zaten Türkiye’de kitap okuma alışkanlığı ne yapılırsa yapılsın geliştirilebilir bir şey midir tümüyle şüpheliyim. Üç nedeni var: Bir: ipin ucu çoktan kaçmış durumda. Önce televizyondu en büyük sabotajcı, şimdi bir de internet geldi üstüne... İki: Televizyon ve İnternet olmasa bile, bu kadar dinlemekten nefret edip anlatmayı seven bir topluma 570 sayfalık Karamazov Kardeşleri okutabilmek hakikaten büyük iş! Zira okumak da bir nevi “dinlemek” değil midir? Ve sen şimdi Ayşe Teyzeme, Fatma halama diyeceksin ki “Teyze, bundan sonra beş hafta boyunca hep Dostoyevski konuşacak. Araya girip görümcemin de baldırında çıktıydı aynı çıbandan diyemeyeceksin ona göre”.. Pee.. Olacak iş değil! Bant kayıtlarıyla bile sohbet eden bir halam vardı benim.. Düşünün yani.. Üç: Ben bu ülkede okuma yazma oranının iddia edilenden çok daha düşük olduğunu düşünüyorum. Her ilkokuldan mezun olana okur yazar muamelesi çekiyoruz ama bu o kadar da doğru değil. Köylerde önündeki koca tabelayı okumayı beceremeyene çok rastladım ben. Sorduğun zaman “orda bir tabela olduğunun bile farkında değilim” diyor ama bu 20-30 kere tekrarlayınca aynı muhabbet başka bir iş olduğunu düşünmeye başladım. Okumayı bilen okumadan duramaz zira... Yine de çaba çabadır tabii. Ya tutarsa durumu. 1000 çocuktan biri ikna edilse, o biri gitse on kitap okusa... Fena mı olur? İsmi lazım değil bir yakınım var, daha hayatında tek kitap bitirebilmiş değil mesela. Şenlikten sonra Hayrünnisa Hanım’la beş gazeteci özel bir sohbet yaptık. Hepimiz aynı anda aynı soruyu sorduk. “Peki siz ne okuyorsunuz bugünlerde?” Elif Şafak’ın “Aşk” romanını okumuş en son. Çok da beğenmiş. Sonra sırayla bütün aile fertlerinin elinden geçmiş kitap. Şimdi yine Elif Şafak’ın Bit Palas’ını okuyorlarmış. Tabii bir sür kitabın yanı sıra. Elif Şafak okuyan bir köşk ailemiz var. Fena bir şey mi? Değildir herhalde.. Kayseri’den bu kadar..