Haberin Devamı
Ben bu ülkede neden hiçbir yayın satmıyor şimdi daha iyi anladım. Dağbaşı sayılabilecek kadar insanlardan uzak bu Bodrum Yahşi’deki eve yerleştiğimizden beri dertlerimiz tümüyle değişti.
Şu an dünyanın bir taraflarında kıyamet kopsa bizim yine de iki derdimiz olur:
Bir) Dün diktiğimiz domateslerin durumu ve
İki) Bobi Van Kenobi’nin zarar ziyanları.
Domates biber dikmenin zamanının çoktan geçtiğini biz de biliyoruz ama dün Ortakent’in pazarına gidince (yerli olmaya doğru son sürat gitmeler..) gördük, dayanamadık aldık 10-15 fide.
Bundan sonra domateste pazarlık yaparsam ne olayım... Yav amma zormuş tarım! Toprağı bellemek bir tam gün sürdü. Bellediğin toprakta arklar açmak da bir tam gün. Etti mi sana iki gün! Alt tarafı da üst tarafı da 4-5 metrekarelik bir bostandan söz ediyoruz. Eller mi patlamadı, avuçlarda sular mı toplamadı, tırmığa basmak suretiyle kafaya saplar mı vurmadı (bu benim!) efendim ayakları böcekler mi ısırmadı, çapayı kendine saplamalar mı..
Bir ara bir yılan bile gördük! O zavallıları da niye öldürürler bilmem. Senden benden korkak... Bizi görünce bir kaçışı vardı..
Sonuç olarak aldığımız fideleri dikene kadar bir taraflarımızda açılmadık yaramız kalmadı. Canım çiftçiler! Biliyorum gazete okumazsınız ama olsun.. Belki birinizin oğlu kızı okur, selam olsun sizlere! Niye genç yaşta iki büklüm olduğunuz belli. Harbi zor işmiş yav..
Bu naneleri dikmekle de bitmiyor iş. Şimdi tutacaklar mı ölecekler mi gözlerinin içine bakıyoruz. Bu arada gübre koymayı unutmuşuz iyi mi..
Muhtemelen meyve vermeyecekler. (Var mı iki “şaşkın tarımcı” için önerisi olan? Sonradan sulandırıp üzerine döksek olur mu?)
Köpüş ise ayrı bir komedi. Kendi kendine geldi, kendi kendine evin köpeği oldu, yapmadığım maymunluk yok, öyle yakışıklı bir köpek de sayılmaz ama tuhaf bir şekilde evin neşesi oldu.
10. günü ve şimdiye kadar iki terlik, bir saksı, bir peçetelik, bir sandalye bacağı parçaladı.
İki akşam önce yürüyüşe çıktık, bu da peşimizden geldi. Bir yere kadar özgüveni gayet yerindeydi.
Kafa yukarda tin tin tin yanımızdan yürüyor. Sonra bahçenin birinden iki azman ve azgın köpek fırlayıp bunu kovalamasın mı! Tamam dedim gitti bizim velet..
Parçalayacaklar! Ayağımdaki şipidik terliklere aldırmadan ben de peşlerinden koştum. Bir ağacın kenarında kıstırdılar bizimkini. Yanına gittiğimde bir kucağıma atlayışı vardı sanırsın ben doğurdum!
Sonuç: Bütün dönüş yolunda kucağımdaydı. Hatırlatırım 10 kilo!
Fakat sanki az önce tırsıp kucağıma çıkan bu değilmiş gibi eve gelince bir dayılanma bir dayılanma! Arabaya hav hav, geçene hav hav, uzaktaki köpeğe hav hav.. E neydi o zaman az evvelki kucağa atlama tribi? N’oldu?
“Yahu” diyoruz “yok senden böyle bir talebimiz! Otur makarnanı ye, havuzun etrafında dolaş, çekirge avla, terlik parçala ama gece yarısı ona buna havlama.”
Dinleyen kim...
Son adeti de uluma.. Gece üçte uluyor. Neye bilmiyoruz. Bizi bir takım canavarlardan koruyor herhalde. Tamam oğlum demeden susmuyor. Manita bey umutsuzca eğitmeye çalışıyor da durum hiç ümit vaat etmiyor.
Yılların kedicisi olarak tuhaf geliyor tabii bütün bunlar. Sana ne yahu Allah’ın yazlıkçısının güvenliğinden! Bugün var, yarın yok. Bulmuşun, ye işte yemeğini, otur aşağı. İki makarna bir kemik için değer mi hav hav da hav hav.
Kemik deyince..
Köpeklerin kemik gömme adeti hakikaten var mıdır yoksa bu bir şehir efsanesi midir?
Zira verdiklerimiz yaklaşık 5 dakika içinde yok oluyor. O kadar kısa sürede yiyor olabilir mi? Mümkün müdür bu?
Bu da nasıl yazarsa.. Domates dikmesini bilmez, köpek adeti bilmez... Okurlarım! Eğitin beni!

