Ankaralı konsomatris Elif Çağlayan’ın hayatı. Yönetmen koltuğunda ise Elif Çağlayan’ın çocukluk arkadaşı Yasemin Alkaya var. İnsana “kader” denilen şeye yeniden inandıran ve aile kavramını sorgulayan çok ama çok acayip bir hikâye.
Yasemin ve Elif çocukluk arkadaşı. Ankara’da, aynı apartmanda büyüyorlar. Kızlar da aileleri de birbirleriyle çok iyi görüşüyor. İkisinin de babası sıkı solcu. İkisinin de evinden daktilo sesleri geliyor. Elif’in babası tarihçi, sendikacı. Çok bilgili, çok kültürlü. Keza Yasemin’in babası da. Hep beraber yeniyor, hep beraber içiliyor. Müthiş bir dostluk, kardeşlik, tartışma ortamı. Sonra Yaseminler taşınıyor. Yasemin’in yolu önce baleden, sonra tiyatrodan geçiyor. Başarılı bir oyuncu oluyor. Ödüller kazanıyor. Cihangir’de 5. Kat isminde 15 yıldır tıkır tıkır çalışan bir restoran açıyor. Geniş bir çevresi, güzel bir hayatı var.
Elif ise, çok benzer bir hayat yaşayabilecekken, insanı beyninden vuran bir talihsizlikler, şansızlıklar girdabına düşüyor. 16 yaşında iken, annesi ve babası gözünün önünde bir otobüs kazasında ölüyor. Sonra kız kardeşlerinin her ikisi de şizofren oluyor. Kardeşleri ve kendisi için kurtarıcı olarak gördüğü kocası tam bir serseri çıkıyor. Hepsi dağılıyor. Akıl hastası kardeşlerini sokabileceği tek bir kurum bulamıyor. Nereye yatırdıysa bir süre sonra geri yolluyorlar. Hiçbir ev sahibi, hiçbir otel onları kabul etmiyor. Bu arada iki çocuk annesi oluyor. Paramparça bir şekilde akıl hastası kız kardeşleri sokağa, çocukları başka bir şehre, kendisi pavyona düşüyor. Senaryosu yazılsa, kimse inanmaz. Abartılı bir drama der. Yasemin de bu yüzden, yıllar sonra kavuştuğu arkadaşının belgeselini çekiyor. Film, pavyon belgeseli değil. Pavyon kadını belgeseli de değil. Esasen bir “aile” belgeseli. Şu yere göğe konduramadığımız “aile”nin belgeseli.
Filmin içinde herkesin kendini bulacağı karanlık bir kuytu illa ki var. Herkesin bir yarasına illa ki değiyor. Ağlıyorsun, sinirleniyorsun, gülüyorsun. Karşımdaki kadın, yani Elif, babasında miras hâlâ sıkı bir solcu. Doktorum, hakimim, moda tasarımcısıyım, otelciyim dese rahatlıkla inanabilirsiniz. Konuşması, adabı, hali tavrıyla bir hanımefendi. Çok samimi, çok ürkek ve çok da muzip. “O” dünyanın insanı değil. Ama zaten “o” dünya hakkında ne biliyoruz ki? Buyrun size “o” dünyaya giden yolun hikayesi...
Sizin hikaye nerede başladı?
“Nerede bitti?” de diyebiliriz aslında... Babam, bir başka kadına aşık oldu. Annemden ayrılmak istedi. Annem kızdı, kardeşlerimi alıp, Gebze’ye gitti. Biz Ankara’da oturuyorduk. Bir ay sonra babamla ben, onları almaya gittik. Hep beraber dönerken, içinde olduğumuz otobüs kaza geçirdi. Annem babam paramparça bir vaziyette öldü. Otobüste sağ kalan neredeyse, bir biz, üç kardeştik.
Nasıl bir aileniz vardı?
Ben daktilo sesiyle büyüdüm. Babam çok şahane bir komünistti. Demokrat Gazetesi’nde takma isimle yazılar yazardı. Devrimci bir gazeteydi Demokrat. Çok insanca bir gazeteydi. Talim Terbiye’de çalışıyordu. Tarih kitapları yazardı. Ölmeseydi zaten hapse alınacaktı 12 Eylül’den sonra. Belki de işkenceden ölecekti kim bilir?
Kazadan sonra ne oldu?
16 yaşındaydım. Benden küçük iki kız kardeşim var. Funda ve Aysun. Ben görmedim. Onlar annemin parçalanmış cesedini gördüler. Anneannem, Ardahan’ın Posof ilçesinden kalktı geldi. Yaşlı zavallı bir kadın, kızı ve damadı ölmüş, panikle kalkıp geldi. Bize sahip olmaya çalıştı. Ama iyi mi oldu emin değilim.
Babanızın solcu çevresi sahip çıkmadı mı?
Mutlucuğum, sahip çıkmak istediler ama yapamadılar. Anneannem geldi ama yeterli olmadığı gibi kötü bir şey de yaptı. Çok iyi niyetliydi ama bilebileceği bir şey değil annesi, babası gözünün önüne ölmüş üç çocuğa psikolojik destek vermek. Benim babamın ölmeden önce bir sevgilisi vardı. Pedagog. Bir senatörün eşiydi. Özcan Teyze ile babam bir aşk yaşıyordu. Evleneceklerdi. Babamın ölümüyle beraber bize geldi. Üçümüze sahip çıkmaya çalıştı. Pedagog olduğu için bilimsel olarak yardım etmek istedi. Ama anneannem “Sen yuvamızı dağıttın” diye kovdu onu. Biz sadece Özcan Teyze’nin eline kalsaydık, ne ben bu kadar berbat bir halde olurdum, ne Aysun’la Funda. Çok ağır şeyler yaşadık.
Mehmet’i kurtarıcım sanmıştım ama o da delirdi
Bu arada hayat nasıl geçiyordu?
Sonrasında bütün sorumluluğu bana verdiler. Maliyeye soktular. Bütün gün çalışıyordum, akşam gelip yemek yapıyordum, kardeşlerime bakıyordum.
Kardeşlerinizde hastalık ne zaman
başladı?
Bilmiyorum çünkü ben hiçbir zaman onlara deliliği kondurmadım. Etrafım “Bunlar deli” diyordu ama ben konduramıyordum. Sonra bir gün telefon geldi komşulardan; kız kardeşlerin sokakta çıplak dolaşıyorlar diye. Hemen işten çıkıp, eve geldim. Sonra bu her gün olmaya başladı. İlk teşhis konduğunda çok ilerdi düzeydeydi hastalık. Kronik paranoid şizofreni. Hastaneye yatırdım, elektro şok yapıldı ve ondan sonra artık benim bildiğim kardeşlerim olmaktan çıktılar.
Evlilik nasıl gidiyordu?
Biz kız kardeşlerimle intihar noktasındaydık. Üçümüz birden yapacaktık o işi. Bir cip alıp uçurumdan uçacaktık. O anda Mehmet çıka geldi. Kurtarıcım gibi gördüm onu. Hemen evlendik. Hemen hamile kaldım.
Ve o da mı delirdi?
İki deliyle beraber yaşamak zorunda olunca evet, o da delirdi. Ama zaten para için başlamıştı. Bizim iki evimiz vardı. Herkes birinde sen kocanla oturursun, birinde kardeşlerin oturur diyordu. İş kuracağım diye kardeşlerimin evini sattırdı. Tunalı Hilmi’de bir dükkan açtık. Deri mağazasıydı. İflas ettik. Ağır bir iflastı. O iflasın ardından iki tane ev, birikmiş paramız her şey gitti. Kira evlerde iki akıl hastası kardeşim, Mehmet ve kızım Berivan’la yaşamaya başladık. Mehmet işe girmiyor. Batırdığı işi kurtarmak adına ortalıkta soytarı soytarı geziniyor. Sonun başlangıcı böyle oldu. Bu arada ben ikinci çocuğumu da doğurdum.
Sonra?
Kimse bize ev vermez oldu. Çünkü akıl hastası kardeşlerimi gören kimse vermiyor. Saklıyoruz, sonra ortaya çıkıyor ve mal sahibi kısa zamanda çıkartıyor evden.
Pavyon nasıl başladı?
Ankara’da bir kış gecesi, Eryaman’da bir kapıcı dairesinde oturuyoruz, Mehmet bizi dışarı attı. O daireyi de CHP’den torpille bulmuştuk. Çocuklarım daha çok küçük, biri iki, biri bir yaşında. Mehmet sarhoş geldi. Akıl hastası kardeşlerimi de beni de dövüp bizi buz gibi soğukta sokağa attı. O an öyle bir noktadayım ki ya ölmemiz gerekiyor ya da sıcak bir yere gitmemiz lazım. Aldım kız kardeşlerimi, bir taksi tuttum, onları arkaya oturttum, dedim “Beni bir pavyona götür”.
Kimseye gidemez durumda mısın?
Taksici de öyle dedi ama kimsem yoktu.
n Nereden aklınıza geldi ki pavyon?
Bizim deri dükkanına gelirlerdi. Pavyondaki arkadaşları için gelen adamlar da olurdu. Fuhuş yapmadan hemen para kazanabileceğim tek iş. Niyetim hemen biraz para yapıp, çocuklarımı o evden kurtarmak.
İlk müşterimle Çankaya’da elele yürüdük
Ne oldu o gece?
Taksiciyi kapının önünde beklettim. Kız kardeşlerim içinde. Dedim: “Senin paranı veremem. Bekle, çıkışta alırsın.” Girdim içeri, patrona gittim. “Çalışmam lazım” dedim. “Ben aslında üniversite mezunuyum. Okumuş etmiş kadınım” dedim. O an öyle demek zorunda hissettim. Patron sevimli bir adamdı. “Ne olmuş... Ben de üniversite mezunuyum. Ama işte pavyoncu oldum, bana da p.k diyorlar” dedi. Kanımız ısındı.
Hemen başladınız mı o gece?
Yok. Bir otele yerleştirdiler. Zira perişan haldeyiz. Üçümüz de dayak yemişiz. Ertesi gün kuaföre falan götürdüler. Gece “Otur şu masaya” dediler. Ne içersin diye sordular. Dedim: “Rakı getirin.” Bir yandan içiyorum, bir yandan tir tir titriyorum. Kimse çağırmadı daha masaya. Derken içeriye paldır küldür polisler girdi. Karakola götürdüler. Sabaha kadar nezarethanede kaldım. Sonra zührevi hastalıklar hastanesine götürdüler. Vesika verdiler. Sonra çalışmaya başladım.
İlk müşterinizi hatırlıyor musunuz?
Tabii. Hiç unutmam. Yusuf diye bir adamdı. Niye bilmiyorum beni çağırdı. “Karşıma otur. Ne içersin” dedi, “Rakı” dedim. Güldü. “Konsomatris rakı içmez” dedi. İki tane “kons” ısmarladı. Konsomatrisin içkisine “kons” derler. Alkolü az saçma sapan bir kokteyl. Ama çok pahalı. Dedi “İki tane kons getirin, koyun masaya, hanımefendiye de bir rakı.” Kendimi bir anda prenses gibi hissettim. “Ne iş yaparsınız?” dedim. Çünkü bir milyar gibi bir hesap ödeyecek o kokteyllere. Üstelik benim gibi bir salağa! Tunalı Hilmi Caddesi’nde bilardo salonu varmış. Zengin, kültürlü bir ailenin çocuğuymuş. Ama böyle pavyonları sevdiği için ailenin yüz karası olarak görülüyormuş. 40 yaşlarında çok hoş giyinen, paranın verdiği bir özgüvenle hoş görünen, mis gibi bir adam.
Ne yaptınız?
Çok içtik, çok konuştuk. Çok sevdi beni. “Sen buraların kızı değilsin” dedi. Sabaha karşı çıkışta dedi ki: “Benimle el ele tutuşup Çankaya Caddesi’nde yürür müsün?” “Olur” dedim. Sabaha karşı çıkarken pavyoncular durdurdu. Müşteriyle çıkılmazmış. Otele yolladılar beni.
Bir daha geldi mi Yusuf?
Üç ay boyunca her gece geldi, her gece iki “kons” ısmarladı, her gece o parayı bıraktı. Hiç dokunmadı, hiç yatmak istemedi. Sadece sohbet ettik.
Pavyon hayatı böyle devam mı etti?
Hayır. Başladıktan 20 gün sonra kocam geldi. Nereden haber almış bilmiyorum. “Beni affet. Eve geri gel. Çocuklara bakamadım. Çok hastalar” dedi. Delirdim “Defol git” dedim. Patrona çıktım, “Benim gitmem lazım” dedim. “Sabaha kadar çalış öyle git” dediler. Nasıl geçti o saatler bilmiyorum. Kazandığım bütün parayı taksiye verip, Ulus’tan Eryaman’a gittim. Mehmet içmiş ve kusmuş. Çocuklar o kusmuklar içinde emekliyor. İkisini de kaptım, otele götürdüm. Otelci de pavyoncu da bana sahip çıktı. Çocuklarıma bakıyorlardı. Pavyon mavyon ama para kazanıyordum, sahip çıkılıyordum. Ama işte lanet olsun üç ay sonra gene geldi Mehmet. Döndüm.
Ne oldu?
On yıl acılar içinde geçti. Bu arada kardeşlerimi hiçbir hastane kabul etmedi. “Bırakamazsın, bakacaksın” dediler.
Bakmaya devam mı ettiniz?
Hayır, hâlâ vicdan azabından kurtulamadığım bir şey yaptım. Artık dayanamıyordum ve kardeşlerimi bıraktım. Yok oldum! Kaçtım. “İki çocuğun uğruna” de, “Bencillik” de ama bıraktım... 8 yıl sokaklarda yaşamışlar. Başlarına her şey gelmiş. Eski apartman komşularımız bakmış. Aç kalmışlar, birbirlerini kaybetmişler. Ben de bu arada Mehmet’ten dayak yiyordum. Ama içimdeki vicdan azabı o kadar büyüktü ki dayakların acısı hiç geliyordu.
Pavyon kültürü kalmadı fuhuşa dönüştü
Tekrar nasıl bir araya geldiniz?
Kardeşlerime bakan eski komşum bana kamu davası açtı. Devlet bize yetim maaşı bağlamıştı. Çocuklarım ve ben onunla geçiniyorduk. Pavyonu o zaman bırakmıştım. Maaş kesildi, yine döndüm. Bu arada Yasemin’le buluştuk. Filmi çekerken kardeşlerimin izini de buldum.
Neredeler şimdi?
Ürgüp’te. Bir hastanede.
Yasemin’le karşılaşmanız?
İşte o an oldu. Gazetede haberini gördük. Kızımın çok ilgisini çekti. “O benim çocukluk arkadaşım” dedim. Zaten çok çaresizdim. Ona ulaştım. Sonra mektuplaşmaya başladık. Çok yardım etti bana. Ve işte bu film oldu.
Şimdi ne yapıyorsunuz?
Aradan on yıl geçti yine çaresiz ve
beş parasız kaldım. Ve yine geri döndüm pavyona. Dört yıldır çalışıyorum. Şu an
her şey çok acımasız. Eskisi gibi değil. Eskiden günde 300- 500 milyon kazanılıyordu. Şimdi çok düşük.
50 lira belki. O altın günler bitti. Pavyon kültürü kalmadı. Direkt fuhuş söz konusu. Benim gibi yatmayanlardansan para kazanamıyorsun. 30 kadın varsa 5’i yatmıyor, onlar da para kazanmıyor. Her an aç ve açıkta kalabilirim.
Çocuklar?
İzmir’de babalarıyla kör topal yaşıyorlar. Ben Ankara’da konsomatrislik yapıyorum. 15 günde bir görüşüyoruz. Böyle işte arsız arsız yaşamaya devam ediyorum. Filmin adı o yüzden: “Yaşam Arsızı”
Yasemin Alkaya
Toplumu aile denilen kavramla yüzleştirdim
Bu filmi yapmanın en önemli nedeni bu: Herkes kendini görüyor. Kendi aileleriyle yüzleşiyor. Aile kurumunu sorguluyor. Neleri saklayarak, nasıl bir iki yüzlülüktür bu aile, onu göstermek istedim. Aile dediğimiz şey aslında mutsuzluklardan üretilmiş bir şey. Kimse yüzleşmiyor. Ben hiç mutlu bir aile görmedim. Son derece karanlık, hiçbir yerinde soluk alınamayan bir ailede büyüdüm ben. Bu filmi izlemiş kiminle konuşsam böyle şeyler diyor. Bu çok önemli.
Toplumsal olarak çok düşünülmesi gereken bir şey...
Karşılaştığınızda ne hissettiniz?
Çok tuhaf bir şey oldu. Kültürel ve ekonomik bir eşitliğimiz vardı. İkimiz de sosyalist bir aileden geliyorduk. Çok yakındık. Dışlanmış aileler olarak birbirimizin evine girip çıkıyorduk. Entelektüel seviye aynıydı. Ama sonra her şey 180 derece farklıydı. Ben en mutlu günlerimi yaşarken, arkadaşım pavyonda çalışıyor, kardeşleri iyice kötü olmuş. Sanki ondan çalınanlar bana verilmiş. Hayat ona haksızlık yapmış bana fazla vermiş. Çok büyük bir acı verdi bu bana. İlk karşılaşma anı çok korkunçtu. Nasıl “Nasılsın Elif” diyeceğim? İlk önce kaçtım. Ama sonra elimden geldiğince yardımcı oldum. Kızları Bakırköy’e yatırmaya çalıştık. O zaman onun durumunu daha da iyi anladım. Bu herkesin başına gelebilecek bir şey. Elif’i uzaktan suçlamak çok kolay. Ama bu devletin beceriksizliğidir. Şu günlerde özellikle girsin istedim film vizyona; çünkü seçim öncesi, bu konuya birinin el atması lazım. Yoksa hiç bir şey değişmeyecek. Kimsesiz ve akıl hastası insanların sokakta yaşadığı, kafalarının ezilip tecavüze uğradığı bir ülkem olsun istemiyorum.
Aynı noktadan yola çıkmış iki kadının birbirine benzemez hikâyesi
6 Mart’ta, İstanbul, Bursa, Ankara ve İzmir AFM sinemalarında çok ilginç bir belgesel girecek vizyona; “Yaşam Arsızı”...
Haberin Devamı

