Bir evde bir erkek olduğunu nasıl anlarsınız?

14 Ocak 2009

Çok basit: Buzdolabında BOŞ bir tencere ile karşılaşırsanız bilin ki o evde bir erkek yaşıyor.Zira aklını oynatmadığı sürece hiçbir kadın, içindeki zeytinyağlı dolmaları lüptettikten sonra o boş tencereyi tekrar buzdolabına kaldırmaz.Gece yarısı kalkıp yese de, hatta uyurgezer/uyuryer de olsa yapmaz. Tezgahın üstüne veya daha iyisi çeşmenin içine bırakır, gider. Ama bir erkek bomboş tencereyi buzdolabına tekrar koyabiliyor arkadaşlar! İnanılır gibi değil ama evet bunu yapabiliyor! Ve işin daha da komik tarafı: Bunu yaptıklarının farkında bile olmayabiliyorlar. ***Geçen açtım derin dondurucuyu, boş bir hazır köfte kabı.“Ne bu?” “Ne ne?” “İşte bu boş kap” “Ne boş kabı?” “Aha burada duruyor. İçinde tek bir köfte bile kalmamış plastik kap!” “Allah Allah. Hiçbir fikrim yok” “Yav bu evde köfte yiyen sen değil misin?” “Ee... ööö... Evet!?!” “Bu durumda bu kaba son dokunan senin olman gerekmiyor mu?” “Olabilir”......şeklinde uzayıp giden “bir erkeğe yaptığı saçma davranışı hatırlatma” faslını geçtikten sonra (ki çok zorlu bir süreçtir, bilen bilir) anladık ki farkında bile olmadan yapmış. Erkeklerin “açıklanamaz 100 davranışı” listesinde rahat ilk ona girecek bir şey bu. Daha önce de rastladım. Yıkanması veya bulaşık makinesine kaldırılması gereken bir tencere veya kap neden tekrar buzdolabına geri konulur? Bunun temelinde nasıl bir psikolojik geçmiş vardır? Hangi insiyakla yaparlar bunu? Var mı bilen?Saçma ama komik, komik ama saçma bir şey. Fakat yapıyorlar. Düşününce şöyle şeyler çıkarttım:A) Anne baskısı: “Oğlum yemekleri tekrar dolaba koy, dışarıda bozuluyorlar” lafını o kadar çok işitmişler ki artık boş mu dolu mu, içinde bozulacak yemek kalmış mı düşünmeden refleksif bir şekilde küt geri kaldırıyorlar tencereleri. “Pavlov’un oğlu” sendromu da denilebilir kibarca. B) Bulaşık yıkamaktan nefret etmek: Tencerenin dibini görünce o tencereyi yıkama zorunluluğu vardır ya. En azından çeşme içine koyma. Aha işte bu zorunluluktan kaçmak için “bitmedi kiiii” nümerosuna yatıyorlar! Kendi kendilerini kandırma yoluna gidiyorlar. Kötülükten değil, böyle yaptıklarının farkında bile değiller! Suç aletlerini ne kadar tez kaldırırlarsa ortadan o kadar hızlı bir telkin söz konusu. Ne tencere yıkaması?!? Yemek bitmedi ki daha. Aha işte kaldırım hemen dolaba”... C) Bulaşık yıkamaktan nefret etmek artııı (sen bir hayvansıaan) işi başkasının üzerine yıkmaya çalışmak: Zira nasılsa biri bulacak onu öyle buzdolabında ve “Allah Allah” deyip icabına bakacak. Ve bunu yaptıktan sonra da olan biteni unutacak ve buzdolabına boş tencereyi tekrar koyan söz konusu eleman da bir sefer daha yırtacak yıkama işinden. (Bu arkadaşlar tencerenin içinde bir lokma bir şey bırakarak da aynı numarayı yapabilirler)(Şimdi bu yazıyı okuyan MB “yazıklar olsun sana. Yıkadığım milyonlarca bulaşık dizine gözüne dursun” demesin diye hemen bir hatırlatma yapayım: Son madde benim MB için geçerli değil. Beyin şeysi yapıyorum sadece.) Başka nedenleri de olabilir tabii. Ama erkek beyninin bulaşık yıkamaya hâlâ uygun hale gelmediğinin baş kanıtı olarak bilimsel çevrelere sunulabilir mi acaba diye ciddi ciddi düşünmekteyim. Var mı fikri olan?

Devamını Oku

Mezarından kaldırılan kelime: Refika

12 Ocak 2009

Först leydiler zirvesinde en dikkatimi çeken şey först leydileri takdim ederken kullanılan “REFİKA” kelimesi oldu.“Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı sayın Recep Tayip Erdoğan’ın refikası Emine Erdoğan, Suriye Devlet Başkanı sayın Başer Esad’ın refikası Esma Esad, Katar Emiri’nin refikası Şeyha Mozah...” “Eş” yerine bilmediğimiz bir nedenle “refika” kelimesi tercih edilmiş. ***“Refika” kelimesini en son ne zaman duydum acaba diye düşündüm. Hayır bilmediğim bir kelime değil. Elbette biliyorum. (Reklamdaki nobranı da biliyordum) Refakat eden, eşlik eden, yoldaş manasına geliyor, zariflik olsun diye “karı, koca, eş” yerine kullanılıyor.Ama-DU! Hüseyin Rahmi veya Reşat Nuri romanları dışında bir yerde okuduğumu, herhangi bir kimseden de teatral bir niyeti olmadığı sürece duyduğumu hatırlamıyorum. Bir iki de mezar taşında okumuştum galiba ama bundan tam emin değilim. Eski kelime meraklısı Hadi Uluengin bile “refika” demez “refakatçi” der. Esasen güzel bir kelime. “Eş” lafından çok daha güzel. “Karım”, “kocam” “karısı” “kocası” demek her nedense kaba ve hatta kimilerince müstehcen bulunduğu için “karı” ve “koca” lafları kalktı tedavülden ama yerine gelen “eş” kelimesi de tam olarak içime sinmedi. Fakat nedir işte yasa dilinde de yeri var, eh ne yapalım insanlar “karı” “koca” lafını duyunca nedensiz irkiliyor diye (bir nevi mahalle baskısı addedebilirsiniz) ben de kullanıyorum son son. (Ama bayan kelimesini asla kullanmaycağım!)Ama “refika”? Güzel de olsa düpedüz “ölü” değil mi yahu? “Kelimeler ölmez” diyecek şimdi eski kelime meraklıları, bence de keşke ölmeseler ama sorun bakalım etrafınıza yaşı 30’un altında on kişiden kaç kişi bilecek manasını. Ölçü budur. 30 altındakilerin kaçta kaçı biliyor. Bilimsel olmayabilir ama böyle. Dayanamadım baktım Hüseyin Rahmi ne zaman doğmuş ve ölmüş diye: 1864-1944. Peki Reşat Nuri? 1889-1954Reşat Nuri ölene kadar “refika” demiş dahi olsa en son 54 yıl önce demiş olabilir yani. Bir kişiden samimiyetle “refika” kelimesini duymayalı en az kırk yıl olmuştur diyebiliriz diye düşünüyorum. NE YAZIK Kİ memlekette adam gibi bir sözlük olmadığı için, TDK bunu yapmaya zahmet etmediği için (üstelik dünyanın de en çirkin, en kullanışsız sitesine sahip) kelimeler ilk ne zaman duyulmaya veya yazılmaya başlanmış, ne zaman kullanılmaz olmuş, hangi romanlarda çok geçmiş, hangi yazarın favorisi olmuş bir kelimedir bilemiyoruz. (İngilizce için böyle sözlükler var)Tek diyebileceğimiz Hakkı Devrim bey keşke tatlı tatlı yazsa köşesinde de öğrensek neymiş Refik ve Refika’nın CV’si. ***Konumuza dönecek olursak: Refika kelimesi bir hoşluk olarak mı düşünülmüş yoksa muhafazakar kesimde “eş” kelimesine karşı bir sinmemişlik mi var da böyle bir öneri getirdiler doğrusu merak ediyorum. Kadın yerine biliyorsunuz “moderen”ler (veya kendini modern ve kibar sananlar) “bayan” diyor; muhafazakarlar ise “hanım” diyor. Bir taraf “bayanlar günü”, “ev bayanı”, “bayan doktoru” ve hatta “şişme bayan” diye yırtınırken bir taraf “hanımlar kolu” “hanımlar dayanışma vakfı” “hanım doktoru” “hanım dertleri” diye yırtınıyor. Kadın derlerse küfür edecekler sanki! “Eş” kelimesinde iyi kötü bir fikir birliğine, bir sulha tam varmışken “refika” ile yine saf yaratmak iyi midir kötü müdür bilemiyorum.

Devamını Oku

Gazze deklarasyonu ve “Först” Leydiler: Röfle ve türbanın barıştığı an

11 Ocak 2009

Başbakanlık özel kaleminden aradılar, davet ettiler, gittim. Tarihi bir ansa söz konusu olan, kaçırmamak gerekirdi. Tam ikide orada olmak için olağanüstü bir gayret gösterdim ve şaşırtıcı bir şekilde de olabildim. Ve lakin nadir rastlanan dakikliğim benim gibi zamanında gelmiş 4-5 meslektaşımla tam bir buçuk saat boyunca dedikodu yapabilme imkanı vermesi dışında bir faydası olmadı çünkü 2’de başlaması gereken toplantı ancak 3 buçukta başlayabildi.İyi niyetli bir girişim, çok kısa sürede düzenlendi, eksiği gediği aranmamalı deyip geçilebilir ama (aslında hayır, profesyonel bir organizatöre danışılsaydı böyle olmazdı) bazı köşeciler çok sinirlendi ve açıkçası ne yazacaklarını çok merak ediyorum. Fakat esas sorun o değil. Kafalardaki soru şu idi: Bu toplantı ne için yapıldı?Zira başbakanlık özel kalemi harıl harıl çalışmış ve Türkiye’nin her köşesinden önde gelen kadınları davet etmiş. Her sektörden iş kadınları, sivil toplum kuruluşu çalışanları, partililer, eğitimciler, sanatçılar, yazarlar, ileri gelen ailelerin etkili kadınları gibi ciddi geniş bir spektrumda bir davetli vardı. Carla Bruni, Cherie Blair ve diğer batılı “baş bayan” lar katılmamıştı ama TÜSİAD başkanı Arzuhan Yalçındağ’dan Türkan Sabancı’ya, dünya güzeli Kazak piyanist Anjelika Akbar’dan modacı Dilek Hanif’e, çok sevdiğim iletişim uzmanı Necla Zarakol’a kadar hemen hemen herkes toplanmıştı. Türkiye’de yapılabilecek en kuvvetli kadınlar toplantısıydı diyebilirim. Röfleli kadınlar ve türbanlı kadınlar hiç bu kadar isteyerek bir salonda toplanmamışlardır herhalde. Peki bu kadar güçlü bir “kadın bir araya gelmesi” iyi değerlendirildi mi? Yazık ki hayır. Kimse niye harıl harıl davet edildiğini anlamadan döndü. Zira toplantı başladı, Gazze’de neler olup bittiğini anlatan kısa ve ajitatif bir film gösterildi, toplantıya katılamayan Antonio Banderas’ın (?!?!) görüntülü mesajı izlendi ardından Emine Erdoğan, son derece etkileyici bir konuşma yaptı ve bitti. Akabinde Först Leydiler sahneye çıktı, aile fotoğrafı çekildi ve dağılındı. Bir buçuk saat beklediğimiz hadise yarım saat sürdü sürmedi. Saat yedide olan yemeğe kadar insanlar otelde bir sağa bir sola dolandı durdu. Portakal suyu verilen yemekte oturduğum masada tesadüfen Urfa’dan tanıdığım ve çok sevdiğim iş kadını Cevahir Asuman Yazıcı vardı. Urfa’da “Cevahir” isminde güzel, küçük bir otel işletiyor. (Kebap dışında gerçek Urfa yemeği yemek istiyorsanız şiddetle önereceğim bir yer) Onun yanında Antep’den yine bir iş kadını olan Serpil Karuserci ve Diyarbakır’dan Kültür ve Dayanışma vakfı başkanı olan Necla Hattapoğlu oturuyordu. Üçü de işlerini güçlerini bırakıp gelmişler. Uçak parası, otel parası derken hayli masraf etmişler. Kadın duyarlılığı üzerine gidilmiş, gelen bütün kadınlar da nitekim bu duyarlılık nedeniyle gelmişler ancak sadece bir deklarasyon dinlemek ve Four Season’un (pek de iyi olmayan) yemeklerini yemek için gelmemişlerdi. Ellerinden ne geliyorsa onu yapmak için. “Urfa’dan buraya gelmek için harcadığım parayı Gazze’ye bağış olarak verseydim içime daha çok sinecekti” dedi Asuman Hanım. Peki bu toplantının esas amacı ne? Bağış toplamak. Bundan kimsenin haberi var mı? Yok. Gazetelere bakıyorum: Orada da yazmıyor. Sadece Carla’nın gelmemesi, Emine Hanım’ın Nazım’dan şiir okuması. Sonuç: Sen, ben, yenge İsrail’i protesto ettik, portakal suyu içtik.

Devamını Oku

Sersemlik her zaman işe yaramaz değildir

9 Ocak 2009

Eller vicdanlarda, eller ideolojilerde, eller tarih kitaplarında, eller geçmiş defterlerde, eller soğuk yenen yemeklerde... Herkes bir şeyler yazıyor. Okuduğun gazete ne ise ancak o kadar öğrenebiliyorsun. Zira bilgi yok sadece “fikir” var. Binlerce “fikir” arasından bulabilirsen savcının suçlamalarını dudakların uçukluyor. Başbakana suikast planı falan... Bir gazeteye bakıyorsun, komple masumlar. Bir başka gazeteye bakıyorsun komple suçlular. Sonra ekranı birden İlker Başbuğ kaplıyor. Herhalde şöyle olacak: Darbe yapacaklar kuşkusuyla yapılan bu operasyon bitsin diye darbe yapılacak! Bu durumda paranoyasını gerçekleştiren paranoyak durumuna düşmüş olacağız. Veya zaten olacak olan bu idiyse yaşlı başlı adamlara bu eziyet niye.. ***Sıkıldınız mı? Eveeeet! Tamam o zaman eğlenceli bir konuya girelim. Konumuz: Sersemlik her zaman işe yaramaz değildir!Arkadaşımın messenger ortamı tam bir kahve gibidir. Aynı anda 8 kişiyle birden konuşur. Ekranın altında durmadan yanıp sönen kavuniçi kutular vardır. Bu, bir kızla fanfn durumlarında. Tavlamaya çalışıyor. Kız da ne evet ne hayır diyor ama akşam yemeğine çıkmaya razı oluyor. Bizimki pek heyecanlı. Berbere gidiyor, tıraş oluyor, millete hava atıyor şöyle böyle vs.Sonra kızdan mesaj geliyor. “Yanımda bir kız arkadaşım da olacak” Bizimki acayip sinir oluyor. Sabahtan beri kızdan söz ettiği bir başka penceredeki arkadaşına şu mesajı yazıyor: “’Bu aksam buluşacaktık, ama o kız arkadaşıyla gelecekmiş. Ama ben onunla tek buluşmak istiyordum. Kaltak kızdırdı beni. Bir bahane uydurup gitmeyeceğim” Sinirle enterliyor.... (bkz: siniri klavyeden alma) Ve fakat bakıyor ki mesajı kıza yollamış!Akşam buluşmaya niyetlendiği kıza! Bir aydır peşinden koştuğu kıza! Kafasını ekrana falan gömmek istiyor ama artık çok geç. Mesaj gitti bir kere. Kızdan gelen cevabın ne olmasını beklersiniz?“Kaltak senin anandır” mesela.. Şık olmasa da hak edilen bir cevap olurdu. En azından bir “edebini takın” uyarısı yerinde olurdu. Veya bir uyarıya bile gerek görmeden hızlı bir “engelleme”. Benim tercihim üçüncüsü olurdu. Messenger’i işte bu yüzden seviyorum. Telefonu yüzüne kapatıyor gibisin ama karşıdaki bunu bilmiyor. Veya emin olamıyor. Hattan düşmüş de olabilir diye düşünüyor. Sense çoktan elveda demişsin. Sonsuza dek... (dö biirs...) Hayır bunların hiçbiri olmuyor! Kız buna bayılıyor! “Kaltak ha!” deyip bir sırıtan yüz gönderiyor önce. Bizimki, yüzüne yapıştırdığı ellerinin arasından ekrana korkuyla bakıp gelecek olan ikinci mesajı bekliyor. “Yalnız buluşmak istiyorsun ha!?” Ve ardından da “tamam kız arkadaşımı iptal ediyorum, gelmeyecek” diyor. Vay canına dedim. Sersemliğin de işe yaradığı durumlar varmış! Aksi taktirde ya iki kız arkadaşla geçen berbat bir akşam yemeği olacaktı (Allah hiçbir erkeği ilk buluşmalarda iki kız arkadaş veya kız kardeş arasına düşürmesin... Baş kâbustur...) veya hiç gitmeyecekti ve mevzu başlamayacaktı. İki haftadır her gün buluşuyorlar ve pek mutlular. Kız 1-0 önde başlamanın keyfini yaşıyor belli ki. Aklıma psikiyatrist arkadaşımın lafı geliyor hep: Bir ilişkinin başlama nedeni aynı zamanda bitme nedenidir. Boş bir laf değil bu. Ben üzerinde çok düşündüm. Çılgın bir adam olsun, dünyayı fethedelim deyip beraber olduğu adamdan yine çok çılgın olduğu ve mesela aylarca Borneo adasında bilmem ne “Survival” yarışmasında kalıp bir deri bir kemik ve bir sürü hastalıkla döndüğü için ayrılıyor kadınlar. Yanlış yere yollanmış üstelik hayli maço ve kaba bir mesajla başlayan bir ilişki acaba nasıl biter?Düşünmesi bile eğlenceli.

Devamını Oku

İçimizdeki katil ve zorbayla yüzleşmek

8 Ocak 2009

Eskişehir’de Osman Gazi Kültür Derneği kapısına bir levha asmış. “Yahudiler ve Ermeniler giremez ama köpekler girebilir” diye. Çok kültürlü bir davranış olmuş, adını aldıkları Osman Gazi, mezarında bir iki kere dönmüştür herhalde. Sinirinden. Akıllarınca Filistin trajedisini protesto ediyorlar. İsrail devletinin yaptığını bütün Yahudilere mal ediyorlar. Hazır ayağa kalkmışken Ermeni’yi de protesto ediyorlar, özür kampanyasına imza verenleri de protesto ediyorlar, kucağa zavallı bir sokak köpeğini alıp poz vererek kim bilir belki aynı zamanda başı boş köpeklerle ilgilenmediği için belediyeyi de pirotesto ediyorlardır. Hepsi “hazır ayağa kalkmışken” mantığı... (Gözlerimiz doğal gazımızı kesen Ukrayna’yı da aradı)Bir okurum da geçen gün telefon etti ve “Hitler heykeli dikmek istiyorum. Yaşasa gidip boynuna sarılasım var” dedi. Kulaklarıma inanamadım. “6 milyon insandan söz ediyoruz” dedim, “farkında mısınız?” “Evet farkındayım, keşke daha da fazla olsaydı” dedi.Nasıl bir insanla karşı karşıyayım merak ettiğim için konuşmayı uzattım. Deli olmalıydı ama gayet de aklı başında bir kadındı. Feverana gelmiş, böyle diyor. Üstelik bir sürü Yahudi komşusu da varmış zamanında. Çok da severmiş onları ama.. Olsun.. Hitler bütün Yahudileri öldürseymiş de bugünler olmasaymış.Böyle yağmurdan sonra patlayan mantarlar gibi patlıyor bu tuhaf ırkçılık. Bugün Radikal’de Ayça Şen de aynı mevzudan söz etmiş. Radyo programında Vakit’in Yahudi düşmanlığı saçmalığından söz ederken biri telefon edip “Yahudi propagandası mı yapıyorsunuz?” demiş. Üstünü başını yırtası gelmiş Ayça’nın. Haklı olarak. Hayır insanlık propagandası yapıyoruz deseymiş keşke! Zira anladığım kadarıyla en çok propagandası yapılması gereken şey bu, bu günlerde. Bütün bu çocukça ırkçılıktan nereye varabilir deyip ürkmeli miyim yoksa “bir zamanlar Abdullah Öcalan’ı teslim etmedikleri için İtalya’yı protesto etmek maksadıyla meydanlardan İtalyan marka arabasını yakan insanlar DA oldu bu ülkede, sonra unutuldu gittii” deyip geçmeli miyim bilmiyorum. Zira farkında değiller belli ki ama bu ülkede yaşayan on binlerce Yahudi var. Aynı şekilde on binlerce de Ermeni var. Hepsi Türk vatandaşı. Hadi o kadar eminsin 1000 yıllık şanlı ecdadının yüz kızartacak hiçbir kötü miras bırakmadığına (öyle diyor Osman Gazi “Kütür” merkezleri federasyon başkanı) ya şimdi yaptığın nedir? Sen bıraktın işte bir kötü miras! Bu kadar insanın kalbini kırdın. Hadi belli ki umurunda değil şu dakika kıllarına bir zarar gelse sorumlusu da sen olacaksın. 6-7 Eylül olayları da (ki eminim bundan da bihabersin) tam da böyle çıkmıştı. Anladığımız bu mudur? Orada Yahudi, Müslümanı öldürüyor, o zaman biz de buradaki Yahudi’yi aşağılayayım, kalplerini kıralım, kimi soysuzları üstlerine salalım... Öyle mi? Bu mudur?Yazıklar olsun. ***Markar Esayan’ın dünkü Taraf’taki yazısının son bölümüyle bitirmek istiyorum. Tam da böyle düşünüyorum zira: “Bu uygarlığın bana vermiş olduğu öç alma hakkını reddediyorum. Haklı olsam bile hakkımın göz göre göre yenmesini, öldürmek yerine ise ölmeyi tercih ediyorum. Bu uğursuz zincirin kırılması adına, çocuğumu öldürenin çocuğunun yaşamasını istiyorum. Ekmeğimi çalanın karnı hep doysun istiyorum. İnsan uygarlığına ve kendime karşı duyduğum tiksinti ile baş edebileceğim tek yol bu. İçimdeki katil ve zorbayla yüzleşmek ve bağış dilemek. Öldürdüğümüz tüm çocuklardan...”

Devamını Oku

Babasını kaybeden küçük Ayşe’ye

7 Ocak 2009

Babalarımızın öldüğü yaştayız artık. Bu yaşın gerçeği de bu. Ayşe Arman ile aynı yaştayım. Neredeyse ayı ayına. İki gün önce aniden babasını kaybetti. Başı sağ olsun. Mutlu dünyasında keşke olmasın diyeceğimiz bir şey. Veya biraz daha ertelenseydi diyeceğimiz...Ama işte babalarımızın öldüğü yaştayız. Böyle bir yaş var. İnsanlar en çok 35-40 arasındayken kaybediyor anne babasını. Üstelik de hiç ummadık, hiç beklenmedik, tam da düzeni oturtmuş, tam da geçmiş ergenlik kavgalarını bırakmış, tam da iki yetişkin gibi oturup karşılıklı rakı içebileceğiniz kıvama gelmişken giderler. Annemi kaybettiğimde içime en çok oturan da bu olmuştu. Artık “anlaştığımız” devreye girmiştik. İtişip kakışmaktan vazgeçmiştik. Beraber tatile gidip kavga etmeden dönebiliyorduk. Onun beni şekillendirme, benim ona direnme dönemi bitmiş, “aman bu da böyle çıktı işte, ne yapalım” dönemi başlamıştı. O beni bağımsız bir kişilik olarak kabul etmeye başlamış ben de çocukluk öfkelerimi dindirmiştim. Bir nevi barış imzalamıştık. Heyhat! Barışın tadına ikimiz de varamadan gitti. Ne bir torun gösterebildim ona ne de onu kraliçeler gibi yaşatabildim. Daha adam gibi para bile kazanamamıştım. Kendimi zor geçindirirken onu ne güzel güzel tatillere götürebildim, ne güzel güzel yemeklere çıkartabildim ne de maaşımdan maaş bağlayabildim. Ki kadere en çok bu noktada isyan ederim. Bir on yılcık daha kalaydı da cömert cömert anama bakabileydim. Eksiği gediği kalmasaydı. Kombisini rahat rahat yakabilseydi. Ayşe’nin babasıyla ilişkini bilmiyorum. Bildiğimden yazmıyorum. Herkes gibi onun da vardır mutlaka babasıyla bir itişi kakışı diye düşünerek yazıyorum. Ve vardıysa eminim yeni bitmiştir. Yeni imzalamışlardır barışlarını. Ama işte bazı babaların acelesi oluyor... ***İnsanların, çok eskiden, çok uzun yıllar yaşadığına dair bir inanış vardı benim çocukluğumda. 200 yıl, 300 yıl yaşarlarmış güya. Bilimsel olarak aksi çoktan kanıtlandı tabii de anneannem hâlâ inanırdı buna. Hatta kanıtlamak için şöyle bir hikaye anlatırdı: Bir kadıncağızın oğlu kaybolmuş, sokak sokak arıyormuş, neye benziyordu diyenlere “Kırk yaşında, peşkiri başında” dermiş. Saftirik torunlar olarak bön bön yüzüne bakınca da açıklardı.“İnsan kırk yaşındaki oğlunu sokak sokak arar mı? Ama demek ki ömür uzun olunca büyümek de uzun sürüyor. Kırk yaşlarına gelseler de eski insanlar hâlâ çocuk kalıyormuş. Kafalarındaki peşkir bile duruyormuş” Bu hikayeyi dinleyeli her halde en az 30 yıl olmuştur. “Peşkir” nedir diye sözlüğe ancak şimdi bakıyorum: 1. Genellikle pamuk ipliğinden dokunmuş ince havlu. 2. Yemek yerken kullanılan, el kurulanan, büyük mendil biçimde pamuk veya keten bez, peçete. Bizim hikayede çocuk şapkası, çocuk baş bağlaması gibi bir manada kullanılıyor herhalde. ***40 yaşındaki insana şimdi büyümüş insan muamelesi yapıyoruz. Kendimizi de öyle görüyoruz. Koca insanım ben diyoruz. Kalbimiz kırıldığında “kırk yaşında insana denilir mi böyle” diyoruz. Pek bir güvenli, pek bir kibirli oluyoruz. Ama işte insanın anne babası ölmeye görsün. İşte o zaman pek o kadar da büyümediğini anlıyor insan. Bir bakıyor ki meğer “peşkir” hâlâ baştaymış. Meğer kırk yaşında da insan “kaybolabiliyormuş”. Meğer kırk yaşında da insan çocuk parkında yapayalnız bırakılmış gibi hissedebiliyormuş kendini. Yazık ki kanun böyle. Bizler tam düzeni oturtmuşken onlar gider. Peşkirlerimizle baş başa bırakırlar bizi. Evet Ayşeciğim. Bu ne yazık ki böyle. Başın sağ olsun.

Devamını Oku

Gehinnom’dan cehenneme

5 Ocak 2009

Gazze’yi niye yazmıyorsun diyorlar. Ahmet Hakan da bundan söz etmiş bugün. “Gazze’yi yazamamak” başlıklı yazısında.Günlerdir benzer bir ruh halindeydim ben de. Afili bir yazı ben de yazabilirim tabii ki. İsrail’i lanetlerim, çocuklar derim, vahşet derim... Ki tam da öyle. Ancak bu sadece burada yaşayanları rahatlatır. Filistinlilere bir faydası dokunabilir mi? Yapılan gösteriler de öyle. Dünya televizyonlarında gösterildiğini bile sanmıyorum. Gösterilse bile ne olur.. Kimin umurunda olur?***İsrail’e gittiğimde Gazze’ye değil ama bir başka Filistin bölgesine gitmiştik. Etrafı çirkindi. Bizdeki gibi kötü, düzensiz bakımsız apartmanlar, kötü yollar, felaket kaldırımlar. Ama merkezi çok güzel, eski, sakin, küçük bir şehirdi. Gittiğimizde Hamas’ın bir mitingi vardı meydanda. Meydana yüzlerce sandalye koymuşlar, bir de küçük bir sahne. Bütün çocuklar komando kıyafetliydi. Kadınların da çocukların da başlarında bantlar vardı. Yüzler asık, bakışlar karalıydı. Saatler öncesinden gelip yer kapmışlardı. Biz de oturup izledik. Liderleri çıkınca sahneye ortalık inledi. Ne dediklerini anlamıyorduk ama her şey çok belliydi. Sonra yanımıza İngilizce bilenler geldi ve bizimle sohbet ettiler. Dünyanın onları yalnız bırakmasına sitem ediyorlardı. Bilhassa da Türkiye’ye. Madem gazetecisin, madem buralara kadar gelmişsin niye yazmıyorsun demişti aralarından biri, derin derin gözlerimin içine bakarak. “Şurada şu kadar kişi öldürüldü, burada şu kadar, her gün bu kadar kişi tutuklanıyor. Bu işin sonu hiç iyi değil. Barış falan yok ortada. Niye yazmıyorsun?” O korkunç Rabin duvarlarını gördük. Kimisi daha yeni örülüyordu. Şehirler tuhaf bir şekilde bölünmüş, giderken yolda birden barikatlar çıkıyordu karşımıza. Şehirlere giriş çıkışlar tümüyle kontrol altındaydı. Kudüs’te ise hayat, canlı bombacılara göre yeniden düzenlenmiş, nispeten daha rahat bir şekilde devam ediyordu. Güvenlik taraması aklınıza gelebilecek ve gelemeyecek her yerde yapılıyordu. Çarşılarda, pazarlarda, otellerde, otogarlarda, tuvaletlerde.. Hatta küçücük kafelerde bile. Kafelerin camlarına içeriye bir şey atılmasın diye kafesler geçirilmiş, kapıda hayli iri kıyım bir güvenlik görevlisi, girmeden önce herkesi detektörle didik didik arıyordu. Arkadaşım geçerken gösteriyordu “geçen yıl burası patladı, önceki yıl burada 5 kişi öldü, burada da otobüs yakıldı..” İtiş kakış yaşamaya çalıştıkları yer dünyanın en güzel yeri mi peki? Değil. Toz toprak, çöl. Su yok, adam gibi toprak yok. Tepede cayır cayır bir güneş... Ne için bütün bunlar?İktidar dediğimiz illet için mi?***“Cehennem” kelimesi nereden geliyor bilir misiniz? Kudüs’ün güneyindeki bir vadiden. “Hinnom Vadisi”. İbranicesi “Ge Hinnom”. Hinnom’un oğlunun vadisi demek. Gözyaşı Vadisi olarak da bilinir.. (Arapçalaşırken Ge, Ce olmuş.) Eski zamanlarda “Moloh” tanrısı için çocukların kurban edildiği bir yermiş. Kurban sırasında, babaları çocuklarının çığlıklarını duymasın diye rahipler davullara çılgınlar gibi vururlarmış. Milattan önce 8. yüzyılda Kral Josiah çocuk kurbanını yasaklanmış ve oradaki tapınağı da yıktırmış. Vadi lanetli sayılmış ve Kudüs kentinin çöplüğü olmuş. İdam edilen suçluların cesetleri ve hayvan leşleri buraya atılmış. Çöplerin yakıldığı, aşırı sıcak, korkunç bir yere dönüşmüş. İşte Cehennem dediğimiz bu vadiden yola çıkılarak yapılmış bir benzetme aslında. Aşağı yukarı 2800 yıl sonra aynı topraklarda şimdi başka bir “cehennem” yaşanıyor. Ve yine çocuklar kurban ediliyor. Yine. Bu seferki tanrının adı ne dersiniz?

Devamını Oku

Patavatsızlığı değil kötü yönetimi eleştirelim

4 Ocak 2009

Yılbaşı gecesi karbonmonoksit zehirlenmesinden ölen gençler ve sonrasında olanlar aklımı kurcalayıp duruyor dört gündür. Bu kadar paralar verip mühendislere çizdirip, güya bilimsel denetlenen kombi sistemi meğer bu kadar çürük müymüş?Gencecik insanların bu kadar manasız bir nedenle ölüp gitmesi insanı acıtıyor. Öte yandan istifa eden Veysel Karani Demir’in açıklamalarını okuyorum. Hem büyük tepki toplayan “gençler çıplaktılar” yani alem yapmışlardı manası çıkarılan ilk günkü açıklamasını hem de sonra “ Cuma namazına yetişeceğim, müsaadenizle” biten ikinci günkü açıklamasını. Veysel Karani Demir, belli ki hayatında hiç diplomatik dil nedir, basın önünde konuşurken ne denmesi, ne denmemesi gerekir bilmeyen, bizim fevri bakkal amca tadında bir kişi.Hele ki ikinci basın toplantısında “ Cuma namazı Cuma namazı” diye tutturması ağır bir şaşkalozluktan başka bir şey değil. Bu kadar hassas bir konunun hesabının sorulduğu bir günde, Cuma namazını kaçırmak dünyanın sonu değildir, müminliğin sonu hiç değildir. Hatta bana kalırsa, kırdığı kalpleri içtenliğine en küçük bir gölge düşürmeden tamir etmek, günlük rutin ibadetten daha üstündür. Mümin şovu yapması çok gereksiz bir şeydi. Fakat insanlar biliyorsunuz çok sıkıldıkları anlarda rutin alışkanlıklarına sarılıp, olayın eziciliğinden bir süreliğine kurtulmak isterler. Kadınların üzülünce ev işlerine girişmesi gibi. Cuma tutturması tam böyle bir şey. Bir an önce kendi doğal ortamına gidip, binlerce kere yaptığı bir eylemi yapıp düşünmekten kaçmak istiyor belli ki. Ev kadını olsa camları silecekti, dini bütün olduğu ve bildiği tek aktivite bu olduğu camiye koştu. Basın toplantısına kravatsız çıkması da ayrı bir münasebetsizlik, ayrı bir hesapsızlık. Elinde boruyla çıkması, bağıra bağıra konuşması, saldırgan bir savunma yapması falan filan. Hepsi ofsayt. Hani ne kadar önemli değil dense de aksanı da kuvvetli, kıyafeti de kötü, “eleştirmeyin şirketin değerini düşüreceksiniz” gibi lafları da zırvalık falan filan. Daha bir sürü şey denilebilir. Yaptığı işleri ne kadar nitelikli yapıyor bilmiyoruz. Görevlilerin sadece kaçak var mı diye gelip gitmesi, zehirlenen var mı yok diye bakmaması bana sorarsanız “iyi” bir yönetimin sonucu değil. Bu yönden ağır bir şekilde eleştirilmeli zira muhtemelen gençlerin ölmesinin nedeni bu. Belki son anda kurtarılacaklardı. Ama istifasının nedeni bu değil. Konuşmasını bilmeyen bir insan olduğu için! Ve bana sorarsanız da haksızlık edildi. Şimdi gelin söylediği ilk açıklamayı tekrar okuyalım: “Hadiseyi hiçbir insanın görmesini istemem. Gençlerin her biri bir tarafa düşmüş. Kimisi yerde, kimisi yüzükoyun, kimisi belden üstü yarı çıplak. O yaşlarda benim 3 çocuğum var. Ben bir babayım. Bu travmayı uzun süre atlatamam” Her kanal bu paragrafın bir bölümü verdi. “Gençlerin her biri bir tarafa düşmüş” Veya “Kimisi yarı çıplak” veya “Yüzü koyun yerdeler” ...Halbuki ilk ve son üç cümle hayati bir önem taşıyor. İlk duyduğumda ben de irkildim. Hele ki Vakit denilen paçavranın yaptığı “yılbaşında eğlenmenin cezasını buldular” yayınıyla birleşince çileden çıktım. Çırılçıplak dahi olsalar, esas yapılması gerekenin bunu gizlemek olduğunu, bunu söylemenin ne kadar alçakça, ne kadar kötü niyetli olduğunu düşündüm. Sonra, televizyonda tamamını izledim. Üzerine adamın beden dili eklendi. Gördüm ki üzgün bir ifade ve ses tonuyla evde karşılaştığı manzarayı anlatıyordu. Yargılayan aşağılayan bir tavırla değil bir faciadan duyduğu dehşetle. Dehşetin etkisiyle de semerinden boşanmış vaziyette zırıl zırıl konuşuyordu. Birinin belden yukarısı yarı çıplaktı demesine hiç gerek yoktu ama tarif ederken o da kaçıyordu. Ve son cümleyi de ısrarla ekliyordu. “Ben bir babayım. Bu travmayı uzun süre atlatamam” “Bu”dediği travmanın parti yapan gençleri görmesi olabilir mi? Ben bu manayı çıkartmadım doğrusu. Gençlerin can çekişerek öldüklerini görmesi olduğunu düşündüm. Demir’in istifa etmesi son derece doğrudur. Zira vazifesini iyi yapamamıştır. Ama biz onu esasen kötü niyetle söylemediği bir patavatsızlıktan dolayı istifa ettirdik. Bu şu demek: İdeolojik bir istifa ettirmedir bu. Ama sistem olduğu gibi duruyor. Demek ki daha çok kişi ölecek.

Devamını Oku