Olmaz böyle şey... Benim için de

2 Ocak 2009

Bir şov günü daha geldi... Bildiğiniz (veya bilmediğiniz) gibi bir yarışma programında cüri üyesiyim. Programın adı: “Olmaz böyle şey!” Her Cuma, Star’da, ana haberden hemen sonra. Geçen hafta benim için de “olmaz böyle şey” durumu vardı. Program günü kara Cuma gibi bir şeydi. Bir takım işler için İzmir’deydim. Kahvaltıda fazladan bir bardak çay uğruna 11 uçağını kaçırdım. 2 saat sonraki uçakla indiğimde İstanbul’da kar fırtınası başlamıştı. Trafik arapsaçı. Dört gibi beni evden alıp stüdyoya götürecekler ama benim illa ki Metrocity’ye uğramam gerekiyor. Alacağımı aldım ama Metrocity’den çıktığımda ortalık kuzey kutbuna dönmüştü. Göz gözü görmez, kulak kulağı duymaz, taksi müşteriyi almaz durumdaydı. İşin kötüsü elimde ablamın ev hediyesi 9 kiloluk koca bir halı var. Yolun karşısına geçmem gerekiyor, daha pratik olur diye yolun altından, metro istasyonunun içinden gideyim dedim. Meğer beş kat aşağıya inmek gerekiyormuş. Elimdeki yükle yürüyen merdivenden yürüyen merdivene koşturuyorum ve bildiğiniz gibi onların başı sonu illa ki birbirlerinden deli gibi uzakta olmak zorundadır. Fakat ben hızımı alamayıp otoparka kadar inmişim. Bir kat gerisin geriye yukarı çıktım, metro istasyonuna girdim. Ve? Yürüyen merdivenler tam o sırada çalışmıyordu. 9 kiloluk halıyla 186 basamak. Kan ter içinde karşıya geçebildim, güç bela bir taksi tutabildim. Bu sırada beni stüdyoya götürecek olan şoför arayıp duruyor. Nasıl aksi, nasıl nadan. Durmadan azarlıyor. “Ben Arnavutköy’e geldim, siz niye yoksunuz?” “Daha çok bekleyecek miyim?” “Arayıp duruyorum, sürekli meşgulsünüz” “Hanfendi olmuyor böyle...” Yahu keyfimden bekletmiyorum herhalde! Bi dur! Eve vardım ama ne varma! Apartman merdivenlerinden inerken sen bir yuvarlan.. Basamağın keskin yerine tam bel üstü! Nefesim kesildi, yerden kalkamıyorum, hüngür hüngür ağlamak istiyorum ama yüzüm şişecek, ekranda kötü görüneceğim diye onu da yapamıyorum. Bu arada şunu unuttum, bir hafta önce boyunu kısaltsın diye yeni aldığım elbisemi terziye vermiştim. Bir haber alıyorum ki terzimiz yapmayı unutmuş! Ve benim başka giysim yok! Terzi, süper mahcubiyetle 20 dakikada yapıyor, Manita Bey bi koşu gidip alıyor. Elime geçen bütün naylon çoraplarımı bir torbaya tıkıp stüdyoya doğru yola koyuluyorum. Koyuluyorum da varabiliyor muyum? Nö. Niye? Çünkü asabi şoförümüz daha önce hiç gitmemiş stüdyoya ve stüdyo da hakikaten çok ama çok acayip bir yerde. Ayazağa’da fabrikaların arasında, imkan ihtimal bulunmaz bir yerde. Dönüyoruz dolaşıyoruz, aynı yoldan sekiz kere geçiyoruz ama stüdyoyu bulamıyoruz. Bir tane tabelası var, onun da önüne biri bir oluklu levha dayamış iyi mi! Ben tabii bunu önünden sekiz kere geçtikten sonra fark ediyorum. Stüdyoya çok ama çok geç vardım, alelacele giyindim, saçım başım yapılacak, koltuğa bir oturdum, elbisem cart diye yırtıldı. Terzi aceleyle dikerken anladığım kadarıyla iğneyi ve ayağı değiştirmemiş, onlar da kalın gelmiş, ince kumaşı yıpratmış, kumaş esneyince, dikiş yerlerinden pıtır pıtır yırtıldı. Sökülme değil, bildiğin yırtılma. Hadeee seloteyple yapıştırmaya çalış, olmadı teğelle, olmadı zımbala...Ben makyaj odasından “son 1” denildiği vakit ancak çıkabildim. Tam çıkarken ne oldu dersiniz? Güzel dursun diye taktığım takma tırnaklardan biri düştü.Bitti mi? Hayır. Anons edildim sahneye çıktım... Sahneyi düz ayak sanırken... Meğer tam ortasında bir basamak varmış. Bu sefer yuvarlanmadım ama bilin bakalım ne oldu? 13 pontluk ayakkabım ayağımdan fırladı. Bir yandan Melda ile laflarken bir yandan çaktırmadan pabucumu giymeye çalışıyorum. Rezaletlerden rezalet beğen. Kaç olay saydım? Uçağı kaçırma, taksi bulamama, 10 kiloluk halıyla lüzumsuz bir yol kat etme, terzinin elbiseyi kısaltmayı unutması, asabi şoförün stüdyoyu bir türlü bulamaması, tabelanın önüne birinin bir oluklu levha dayaması, elbisemin otururken yırtılması, tırnağımın düşmesi.. Ha bir de unuttum yanıma aldığım bütün çoraplar kaçık çıktı iyi mi! Ayşe hepsini çamaşır makinesinde yıkamış, yepyeni çoraplar kaçmış! Daha da fenası stüdyo acayyyip soğuktu. Titremekten konuşamaz haldeydim. Bu hafta neler olacak bilmiyorum. Şimdilik stüdyoya sağ salim varabildim ve Ağrı dağına çıkmak isteyen bir kampçı kadar hazırlıklıyım. Üstümde yünlü bir elbise, ayağımda çizme. Cüri masasının altına soba da koydurdum. Bakalım ne olacak...

Devamını Oku

Şu bir türlü tutamadığımız yılbaşı sözleri

2 Ocak 2009

Tamam bu yıl artık kesin. Sigara bırakılacak, içki azaltılacak, spora başlanacak, sağlıklı beslenilecek, on kilo verilecek, ayda bir hamama gidilecek, iki ayda bir masaj yaptırılacak falan filan... Tutabiliyor muyuz peki bunları? Hayır. Fakat tutmak lazım. Bir sürü saçma sapan şeye para harcanıyor, harcanması gereken şeye harcanmıyor. Yılbaşı yılbaşı sizi biraz motive etmek için, kar demedim kış demedim gittim, gördüm, denedim. Devamını getirirsem tecrübelerimi de paylaşırım. Haydi siz de!Hadi bakalım bir yenilik daha: KinesisDuyup duruyordum da ne olduğunu yeni öğrendim. Temel olarak duvara monte edilmiş ve siz çektikçe uzayıp kısalan makaralara bağlı bir kabloyu çekiştiriyorsunuz. Marifeti şu: Eklemlerin, doğal açılarını kullanarak hareket etmesini sağlıyor. Bunu yaparken de her kas grubunu geniş açılarda maksimum derecede çalıştırıyor. Sonuç: Vücudu zorlamadan esneklik ve dayanıklık kazandırıyor. Kimler için faydalı: Bütün gün ayakta durup veya bilgisayar karşısında oturup duruş bozukluklarına sahip olanlar. (Bu benim yahu!!!) 250 ayrı hareket yapılabiliyor. Kablonun ucundaki ağırlık artırılıp azaltılabiliyor. Spor odaklı, yapması kolay, çok eğlenceli değilse de faideli bir aletimiz.Tiheeeeeeeeyyyyyyyyytt!!! Pataklarım ha!Spor şart, tamam. Anladık. Fakat asıl mesele hangi spor? Sevilmeden yapılan spor iki üç beş derken bırakılıyor. Aldık işte eve bir koşu bandı. Ne oldu? Çamaşır askısı. Kikboks varoşların sporu falan diye bednam olmuş. Diyelim ki öyle. Ne çıkar? Hiçbir şey boşuna klasik olmaz. Makarna da varoşların baş yiyeceği ama aleyhinde laf edebilecek tek kişi var mı? Ay yemem ivraanç bir şey diyebilecek? Sarımsaklı yoğurt yerine beyaz şaraplı kremalı istiridye sosu boca edince üstüne makarna oluyor da temiz bir salonda, yakışıklı bir hoca ile kikboks niye olmasın? Spor yapmaktan nefret eden biri olarak şunu söyleyebilirim: Kikboks şimdiye kadar yaptığım en zevkli spor. Ne kadar yağ yaktım, hangi kasım gerildi, nerem kalktı, nerem sarktı umurumda bile olmadan ve bir saat boyunca hiç sıkılmadan ve neredeyse bir varil ter dökerek yapabildiğim tek egzersiz ki egzersiz lafı da en az spor kadar nefret ettiğim bir laf. Ama dedik. Bir kere sporun olmazsa olması “hırs”ını en yoğun yaşayabildiğiniz aktivite. Diğer Uzak Doğu sporlarından farkı ilk önce insana çok etkileyici gelen sonra sıkan (en azından beni) gereksiz Uzak Doğu felsefelerinden uzak. Vardır elbette onun da bir ahlakı, etiği ama amaç ortada: Patakla pataklayabildiğin kadar. Neyi? Kum torbasını. Üzerine nefret ettiğiniz şahsiyetin fotosunu da iliştirebilirsiniz hocanızı ikna ederseniz. Faydaları: Özel hareketler öğrenmek konsantrasyonunuzu yükseltir. Antrenman bittikten sonra bile dikkatinizi daha uzun bir süre daha çok şey üzerinde toplayabilirsiniz. 1 saatte 650 kalori yakmak mümkün. Aynı zamanda hem vücudunuzu esnetiyor, hem gücünüzü artırmayı hem de artırdığınız gücünüzü ayarlamanızı sağlıyor. Kollar, bacaklar ve kalça şekle giriyor. Sakıncaları: İnsanda durdurulamayan bir tekme atma isteği yaratıyor.On kilo verilecek! Ver!Sizi bilemem ama benim cidden çok acele kilo vermem lazım. Kendini böyle kabul et telkinlerim sonuç vermedi. Televizyonda falan kendimi görmeye tahammül edemiyorum. “Bunlar kapitalizmin dayatmaları, yemeyelim, dik duralım” laflarını da ben söylüyorum ama ben de yemiyorum. (Kendin pişir, kendin yeme) Ne yapalım... Balık etliler (ve üzeri) cephesi olarak kaybettik. Zafer sıskaların. Gırtlağı kısmak tamam ama yetmiyor. Birilerine hesap da vermek, bir şeylerin bizi motive etmesi de lazım. Baştan söyleyeyim en ucuz yöntem: Gırtlağı kesmek ve evinde içinde veya sokakta koşmak, yürümek, hoplayıp zıplamak. “Benim harcayacak biraz daha param var çok şükür” diyorsanız o zaman birkaç yöntem söyleyebilirim faydasını görmüş arkadaşların tecrübelerine dayanarak.1) Body Mixer Terapi: Vücudun bilhassa sorunlu bölgelerine plakalar bağlanıyor ve bu plakalar aracılığıyla çok az hissedilen bir miktar elektrik veriliyor. Üzerine de ısıtması için kırmızı ötesi (infrared) ışınlar veriliyor. Karışık ve tehlikeli görünüyor ama değil. Uygulatanlar faydasını görüyor. Vücut bir saat içinde 70 saat spor yapmış gibi oluyormuş. Elektrik akımını arttırmak mümkün. Çok hafif bir sinir bozucu yanı var. 2) Drenaj aleti: Vücutta, bilhassa bacaklardan birikmiş ödemi atmak için hayli etkili bir yöntem. Komik birtakım “çorap”ların içine giriliyor. Bu çoraplar kademeli bir şekilde hava ile şişiyor, iyice sizi sarıyor ve sonra iniyor. Ne kadar etkili bilmiyorum ama çok mutluluk veren bir uygulama. 3) LPG: Yeni bir şey değil ama öncülüğünü koruyor. Özel bir giysisi var. Onu giyiyorsunuz sonra bir başlıkla bütün vücudunuz karış karış ovuluyor diyeyim. Selülit ve yüzey yağlarını erittiği söyleniyor. Üçü için de ve diğer bütün uygulamalar için KESİN olarak söyleyeceğim şu: Diyet yoksa faydası çok az, diyet varsa faydası iki kat. Yardımları için Anantara Spa ve Spor Merkezi’ne teşekkür ederiz.Tayland masajıHayli loş bir odada, çok hafif bir ylang ylang kokusu. Özel beyaz kıyafetler veriliyor önce. Üzerinizdekileri çıkartıp onları giyiyorsunuz. Masaj yatağına yatıyorsunuz. Sonra tüy gibi hafif Uzak Doğulu bir kız (erkeklere erkektir herhalde... Ama tüy gibi hafifler midir bilemem) sizi tatlı tatlı ovmaya başlıyor. Ovma da değil bir nevi bastırma. Kocanızın veya karınızın yaptığı katur kutur masajla uzaktan yakında alakası yok. Böyle nasıl anlatsam bir melek dolaşıyor sanki üzerinizde. Tam yatağın içine gömülmeye başlarken başlıyor melek hanım dizlerini sırtınıza dayayıp kollarınızı çekmeye. Amanin! Çek Allah çek! Tam “Noluyo kardeşim, hoyda bre” deyip dalacakken... Bırakıyor melek hanım sizi... Ve yine yumuşak yumuşak bastırıyor oranıza buranıza. Derken yine üzerinizde. Leynn derken yine bırakıyor. Böyle böyle bir buçuk saat geçiyor. Bittiğinde soru şu: Bir: “Neredeyim ben?” İki: “Bana ne yaptılar?” Üç: “Kemiklerim sağlam mı?” Fiyatı süresine bağlı olarak değişiyor. 60 dk 150 TL, 90 dk 200 TL. Bana sorarsanız bu da hamam gibi ayda 1, insanın yaptırması gerekenlerden. Veya bir ay hamam, bir ay Tai masajı. Artık bütçeye göre.Kütlet beni natır Bu da geleneksel diye unuttuğumuz bir başka faaliyet. Ne büyük hata! Bunda hamamların günümüz “hijyen koşullarına” ayak uyduramıyor veya uydurmuyor intibaını veriyor olmalarının da etkisi var elbette. Kabul ediyorum. Yabancıların bayıla bayıla gittiği hamamlara bizlerin “Ay ama pis, hastalık bulaşır” diye gitmiyor olması üzücü ama anlaşılır bir gerekçe. Söyleyeceğim şu: Artık günümüz hijyen koşullarına uygun hamamlar da bulmak mümkün. Mecidiyeköy’ün göbeğinde Astoria Alışveriş Merkezinde Anantara Spa merkezinde mesela, küçük ama son derece güzel bir hamam var. Kişi başına kese dahil 100 YTL. Çamur banyosu da istiyorum derseniz toplam 145 YTL. İşten çıkıp tertemiz bir hamam taşına yatıp kaslarınızın tel tel açılmasını hissetmek yemin ederim benzersiz bir duygu. Bir şeylerden kısıp (mesela röfleden) ayda 1 kerecik olsun bunu yaşamak lazım. Kese şart değil ama yaptırdıktan sonra insan üste para vereyim diyor. Bu arada bu ne fiyat diyenlere hemen emsal yerlerin kese dahil kişi başı fiyatlarını vereyim: Çemberlitaş hamamı 60 YTL, Cağaloğlu hamamı 57 YTL, Galatasaray Hamamı 60 YTL.

Devamını Oku

Nası yani? Beni berbat bir yıl mı bekliyor?

1 Ocak 2009

Oğlaklar için zor bir yıl olacakmış ama kariyerleri çok parlak olacakmış. Yılın sonunda esaslı bir para bile varmış.Sabah sabah bunu okudum. Bu fallarda da hiç şöyle şeyler yazmaz: “Yaylar bu yıl komple iflas edecek, boğa erkeklerinin karıları onları aldatacak, başak kadınları bitlenecek, kovalar işten atılacak, akreplerin evlerine hırsız girecek, balıklar ise her zamanki avallıkları nedeniyle fena halde dolandırılacaklar” Fal dediğin budur. Biraz acıtıyor tamam ama gerçekçi. Hayatımda bir kere para verip fal baktırdım. Arkadaşlar kolumdan çekeleye çekeleye götürmüşlerdi. Suya bakıyor, transa geçiyor, her şeyi görüyor, yok böyle şey falan filan.. Hakikaten de enteresan bir şovdu. Kadın güya sudan okuyor geleceğini. Bir yudum içip verdiğin büyükçe bir bardağa önce bir baktı, sonra gözleri tuhaf bir şekilde sağa sola kaymaya başladı, sonra yerinde sallana sallana, gözleri yarı açık yarı kapalı, mırıldanmaya başladı. Az önceki düzgün kadın gitmiş, böyle tuhaf, nöbeti tutmuş hasta bir insan gelmişti. Şimdi, yılbaşı ya, aklıma geldi. Düşündüm, şov çok başarılıydı ama söylediği tek ama tek bir şey tutmadı. Bir taneciği bile ya! Israrla şunu demişti. Üzerinde kendi fotoğrafın olan bir kitabın çıkacak. Çok satacak, çok sevilecek, küçük bir servet yapacaksın, onunla bir ev alacaksın. Dört yıldır bekliyorum o üzerinde kendi resmim olan kitabı! Evet geçen sene bir kitap çıkardık ama üzerinde resmimi bırak, ismim bile yoktu. Üzerinde nal gibi resmim olan bir kitap çıkartmayı ister miyim o da ayrı bir mevzu ama falcı kadına nasıl inandıysam hâlâ mesela şöyle şeyler düşünüyorum: Ben yapamayacağım tamam ama acaba bir başkası hıyarca bir şey yapacak ve üzerine de internetten tesadüfen bulduğu bir fotoğrafımı mı basacak? Ne bileyim mesela “Balıketi kadınlarla neden evlenilmez” veya “Sivri burunlu kadınların erkek sağlığına olumsuz etkileri” veya daha da kötüsü “Mutluluk hemen yanı başınızda, alın sokun koynunuza” gibi salak saçma bir kitabın üzerinde benim fotom... Olmaz mı? Şimdi doğruya doğru ben de 7 yıl boyunca hiç tanımadığım bir kızın fotoğrafını kullandım köşemde (bkz. Tuğçe Baran zamanları) ve madara olmaksa mesele.. eh... Kıza etmediğimi bırakmadım. Benim başıma aynısı mesela Sri Lanka’da veya Papua Yeni Gine’de veya Falkland Adaları’nda niye gelmesin? Hatta belki de çoktan gelmiştir de haberim bile yok!!! Olamaz mı? Da bu durumdan servet kazanma olayı ne oldu? Kim ev aldı? Papua Yeni Gine’de biri benim sayemde bir villada mı oturuyor? Çık ulen ordan! Her neyse... Bir de iki çocuk olayı vardı falımda. Arka arkaya bir kız bir oğlan. Oğlanın bizi üzecek geçici bir hastalık geçireceğini bile söylemişti! (Falda detayın tadı da ayrı oluyor)Dört yıldır çocuğum olmadığı gibi çocuk sahibi olmak için bütün gerekçelerimi de yitirdim. Bakıyorum bakıyorum, çocuk sahibi olmak için tek ama tek bir neden göremiyorum. Çocuk gibi bir sevgili veya koca, çocuk eksikliğini fazlasıyla gideriyor. Üstelik yürümeyi, yemek yemeği ve tuvalet alışkanlığını da öğretmek zorunda değilsin. Gerisini de zaten öğrenmiyorlar. (Hoh hoh hoh. Seni gidi ayrımcı seni! Medyada erkeğe yapılan negatif ayrımcılıkları izleme komitesi ağzına biber sürecek.) Evet bağlayayım lütfen, süremiz azaldı. Tamam. Şunu demek istiyorum. Falımda ne çıktı? Parlak kariyer. Ve lakin bugüne kadar ne olmadı? Falım tutmadı. Sevgilim de oğlak olduğuna göre... Bizi süper ottan bir yıl mı bekliyor? Bu mudur 2009? Peeeeee....

Devamını Oku

Yeni yıl dileği: Kötü huy değiştiren hap icat olsun

31 Aralık 2008

Yılın son gününde, yılın ilk günü için yazı yazmak ne kadar absürd bir şey anlatılır gibi değil. Siz şu an geç ya da erken kalkmış, yeni yıla kazasız belasız girmiş, (gazete okuduğunuza göre) evi toplamadan önce veya topladıktan sonra (veya eviniz anneminki gibi daima toplu. Nasıl bir şeydir bu asla anlamam) açmış gazetenizi okuyorsunuz. Muhtemelen köşe yazarlarımızın doldur boşalt yeni yıl dileklerini okuyor, falınıza bakıyor ve 32 yıllık evli olarak nasıl oluyor da “sevdiğinizle bu yıl nişanlanabilirsiniz” tahmininin yapıldığına şaşırıyorsunuz. (Olmaz olmaz dememek lazım tabii.. Hanım, kafayı yiyip yeniden nişanlanmak isteyebilir...)Bense şu an çılgınlar gibi meyveli altı adet pasta bulmaya çalışıyorum. Zira yılbaşını Nesin Çocuk Vakfında, 50 çocukla beraber geçirmeye karar verdik. Ve pasta işi benim idi. “İdi” dememe bakmayın ben bu yazıyı yazarken halen de benim. Mesele şu ki onları ısmarlamayı unuttum! Dün yapmam lazımdı. Organizasyonla ilgili yapmam gereken tek iş buydu ve fakat unuttum. Üstelik İzmir’den üç çocuğuyla gelecek olan ablamın kesin talimatı var: Hepsi aynı cins ve aynı boy olacak! Biri meyveli bir çikolatalı olmasın, düzen olsun, disiplin olsun! (Ablam, talimat anında on albay gücündedir. Yer sarsılır, dünya içine kaçar, bir toz ve gaz bulutu oluşur... Karşı koymak her babayiğidin harcı değildir)31 Aralık günü, öğlen saat bir itibarıyla altısı da aynı boy ve aynı cinste, onar kişilik, üstelik de tanesine 60 lira gibi absürd bir para vermeden pasta bulmak (60 lira istediler evet!!) Pamukkale’de travertenlerin üzerinde güneşlenen bir penguen bulmak kadar zor. (Kutup hayvanlarına taktım bugünlerde...)Şu saate kadar sekiz pastane aradım ve bırak altısı aynı cins ve boy, birbirine benzer iki pasta bile bulamadım. Bazısında pasta bile yoktu. Var olanlar da evet tekrar ediyorum 60 yetele fiyat çekmişlerdi. Saat 13 ve millet pastaları çoktan kapışmış. (31 Aralık benim doğum günüm, siz niye pasta alıyorsunuz leyyyn!) Bir kez daha bu korkunç huyuma lanet ettim. Hayatımda son dakikaya bırakmadığım TEK ama TEK bir işim yok. Sarpa sardırmadan hallettiğim tek bir işim de yok. İlkokulda da böyle idim, ortaokulda da böyle idim, lisede de böyle idim, üniversitede de böyle idim, sonra komple iş hayatımda da. Son yıllarda bir de unutkanlık eklendi. Geçen bir yazı okudum: Yeni yıldan dileğiniz ne olsun sorusuna Türkler araba, ev, dünya gezisi dışında adam gibi cevap verememiş: Buyurun size süper yaratıcı bir dilek. Yeni yıldan dileğim: Kişilik değiştiren hap istiyorum! Yapsınlar kardeşim artık bunu. Geç uyananları erken uyandıran, işini son dakikaya bırakanları işini erken bitirip rahat eden, çok yiyenleri az yiyen, dağınıkları dertop yapan, dikkatsizleri dikkatli yapan, giyinmeyi bilmeyenleri giyinmeyi bilen hale getiren, hatta başlamışken kısaları uzun yapan bir hap yapsınlar! Bıktım kendimden! Bilim adam ve kadınları! Uyumayın! Esas servet burada! Bu pis gen kombinasyonunu çıkartıp atmak istiyorum vücudumdan ki ne annem ne babam böyle insanlardı. Hangi uzak akrabanın geni karıştı len araya?!? Kimse, gelsin hiç olmazsa oturduğu yerden yapmam gerekenleri hatırlatsın bana. ***Çok şükür Türkiye’de yaşıyorum ve illa ki bir son dakika çözümü bulunuyor. Almanya gibi bir yerde yaşasaydım herhalde açlıktan ölürdüm. 28 gün öncesinden sipariş vermeden altı adet on kişilik pasta birden bulmak herhalde mucize kabilinden bir şeydir oralarda diye tahmin ediyorum... Bir de bununla gurur duyarlar. Hah! Sonunda mahallemin pastanesi, canımın içi, kahvaltılarımın bir zamanlar şen mekanı Bahar Pastaneme başvurdum. Günü çoktan yarılamıştık, artık pastaların aynı cins ve boy olması dertleneceğimiz en son şeydi. Pasta olsun yeterdi. Ve evet vardı. Ablamın talimatının tam tersi bir şekilde biri krokanlı, biri “ frambaazlı” (bunun Türkçesi “ahududu”. Niye bir namus meselesi gibi frambuazda diretilir hiç anlamam) ortaya karuşuk meyveli, parça çikolatalı, komple çikolatalı ve şimdi unuttuğum başka katkı maddeleriyle 6 adet pastam var. Sanal olarak var tabii. Son dakika gidip alacağım için (çünkü son dakikaya bıraktığım Pazar eki yazısı var daha yazılacak) hâlâ o pastalara sahip miyim bilmiyorum. Klasik yılbaşı kapanış cümlesini edeyim de öyle kaçayım: Allah ne muradınız varsa hayırlısıyla nasip etsin.

Devamını Oku

Hangi sorular faşist sorulardır?

29 Aralık 2008

“Kadınlara mı aşık olursunuz erkeklere mi” sorusu “eşcinsel misiniz?” sorusunun yuvarlatılmış halidir. Kibarlık da denilebilir lafı döndürüp dolaştırıp aynı haltı yeme de denilebilir eşcinselliğe “aşk”ı da katıp yenilir yutulur bir şey haline getirme çabası da denilebilir. (Aşk seksten üstün tutuluyor ya...) Oray Eğin, Fatih Ürek’e bu soruyu soran Çiğdem Anad’ı faşistlikle suçlamış. “Anad’ın hak ettiği ‘Sana ne lan’ diye okkalı bir yanıttı. Ne eksik ne fazla. Tam dozunda bir ‘Sana ne lan!’ Ondan ötesi gündelik hayat faşizmine girer çünkü. Bu hastalıklı Nazi kafasının ürünü bir sorudur. İnsanları ayırmak fişlemek demektir. Meslek etik’iyle bağdaşmadığı gibi, kanunen de büyük bir suçtur” demiş dünkü yazısında. Ayşe Arman da Şenay Düdek’e benzer bir soru sormuştu. Çiğdem Anad’ın sorusuna Fatih Ürek “hiç aşık olmadım ki ben” derken Ayşe Arman’ın sorusuna Şenay Düdek “ben aseksüelim” demişti.Birine heteroseksüel misiniz, homoseksüel misiniz diye sormak terbiyesizlik, daha da ötesi faşistlik, daha da ötesi kanunen suç mudur gerçekten? Bir cevabım yok, sadece soruyorum. Bu ne bakımdan faşistlik? İnsanı toplumun kabul edemediği bir durumu ifşa etmeye zorladığı için mi? Veya ifşa etmemek için insanı yalan söylemeye zorladığı için mi? Eşinizi hiç aldattınız mı sorusu da bu durumda faşistlik midir? Çocuğunuzu hiç dövdünüz mü sorusu? Bilmem kimle beraber misiniz sorusu? Dininiz nedir sorusu? Oruç tutar mısınız sorusu? Kökeniniz nedir sorusu? 150 kilo olunca seks yapılır mı sorusu? Bakire misiniz sorusu?Tüm bunları insan anlatmak, söylemek istemeyebilir. Ama röportajlarda bu sorular soruluyor ve işin tuhafı bu soruları soranlar çok beğeniliyor. Ayşe Arman tam da BU soruları sorduğu için Ayşe Arman oldu, sevildi, taktir ve taklit edildi. Bazı kadınlar için “bakire olmayan” kadın olarak anılmak, (kadından sorumlu bakan dahi olsa) bazı erkekler için eşcinsel erkek olarak anılmaktan hiç de farklı olmayabilir. Ve aynı şekilde insanı yalan söylemeye itebilir. Anladığım kadarıyla herkes hassas olduğu konularda soru geldiği zaman “faşizmi” hatırlıyor. Benim için ise bekaret sorusu faşist bir sorudur. Bir kadına bakire misin diye sorulmasının bir erkeğe eşcinsel misin diye sorulmasından hiçbir farkı yok. Aynı derecede insanı zor durumda bırakabilecek, aynı derecede insanı sinirlendirecek, aynı şekilde (ne eksik ne fazla) “sana ne lan!” cevabını hak edecek bir sorudur. Maksat Çiğdem Anad’tan bilmediğimiz bir suçun bilmediğimiz bir intikamını almaksa bilemem. Ama aynı sorularla sevdiklerimizin “cesur” gazeteci, sevmediklerimizin “faşist” gazeteci olması ne kadar etiktir merak ederim.

Devamını Oku

Ekmek pişirme maceraları

28 Aralık 2008

Sevdiğimiz marka ekmeği (Doygun) artık bulamıyoruz. Sıkılıp başka işlere mi girdiler, kriz teğet geçmedi de ta göbeğinden mi vurdu bilmiyoruz ama yok. Başka hiçbir ekmek de tatmin etmiyor bizi. Böyle de bir müptelalık yaratmıştı. Aradığını bulamayınca on keçi inadına sahip olan Manita Beyim, tutturdu kendi ekmeğimi kendim yapacağım diye. Market market dolaşıp tam buğday unu, tam çavdar unu, maya ve bilumum ekmek malzemesi aldık. Sonuç: Üç gündür ekmek yapıyor. Mutfaktan gelen seslere bakılırsa yedinci denemesine de girişmiş durumda. Ekmek pişirme makinemiz de yok ha! Bildiğin geleneksel usul. Yoğur, kaloriferin üzerine koy, bekle kabarsın, sonra da fırına at... Üç faciadan sonra dördüncü ekmekte ciddi olarak ustalaştı. Zeytinli, kuru domatesli, haşhaşlı, cevizli... Ne istersen yapıyor artıkİki saatte dört dörtlük bir ekmek yapabilecek hale geldi.Esasen zor bir şey değil. Tuhaf bir şekilde “ekmek bakkaldan alınır”a kodlanmışız. Yaptığımız bir sürü yemekten daha basit bir şey ekmek yapmak. Ama nedir? Elindeki malzemeyi tanıyacaksın. İlk yaptığımız ekmeklerde bir türlü fırın ayarını tutturamadık. Tarifelerde verilen dereceler (240 derece) anladığım kadarıyla adam gibi fırınlar için geçerli. Hani şu aile boyu olanlar. Benim fırınım mini mini bir şey. Tezgah üstü. Yalandan bir derece ayarı var ama onun gerçekçi bir şey olduğunu hiç sanmıyorum. 100 derece de desen 240 derece de desen aynı şeyi basıyor gibi geliyor bana. Ne kadar dandik olduğunu fiyatını söyleyerek açıklayayım: 80 Lira. Bir buçuk yıl önce almıştım. Şimdi baktım 99 lira olmuş. İş görüyor mu görüyor ama bileceksin kaprislerini. Ne yaptık? Yaktık tabii. Niye? Çünkü ekmeğimiz, fırının tavan ve tabanına çok yakın. 240 dereceyi yiyince tuğla gibi bir şey oldu. Bir kabuğu vardı, ekmeğin tümü! Bütün ekmek kabuktan ibaret. Bir kabuk sever olarak böyle bir şey her zaman hayalimdi ama meğer pratikte o kadar da iyi bir şey değilmiş “kabuk ekmek”. İkinci denemede suyu fazla kaçırdık. Suyu fazla kaçırınca un ilave etmek gerekti, un ilave edince hamur iki katına çıktı, hamur kabarınca bir kez daha iki katına çıktı, kabaran hamur kabından taşmaya başladı, taşan kısımlarını başka bir kaba aldık, hazır bu kadar hamurumuz var, ikisini de ayrı tepsilerde aynı anda pişirelim dedik ve sonuç: Fiyasko. Neden? Çünkü benim dandik fırın böyle sofistike şeyler yapamazmış. Yarısı yandı, yarısı çiğ kaldı vs.Üçüncü denemede zeytinyağını fazla kaçırdık. Hamur feci cıvık oldu. Somun şeklini vermeyi geç, tepsiye koymak bile mümkün değil. Taşıyor. Mecburen borcamda pişirdik. Hiç fena olmadı aslında ama ekmekten çok börek oldu. Dördüncü deneme son derece başarılıydı. Bu sefer internette daha derin bir araştırma yaptık. Malzemeyi yarıya indirdik, suyu azar azar verdik, hamurun iyice kabarmasını bekledik, fırının derecesini düşürdük, ekmek pişerken 10 dakikada bir ekmeğin üzerine su serptik ve sonuç mükemmel: Nefis bir cevizli, zeytinli, tam buğday ekmeğimiz oldu!Bu arada çeyizimden kalma 11 yıllık mikserim haşat oldu ayrı. Mutfağımın da canına okundu o da ayrı. Ve hatta tülbent yerine kullanılan bez peçetelerim (yine çeyizimden kalma) de ruhlarını teslim etti ama olsun. Evde çok mutlu bir çocuk.. pardon... erkek var: Lö MB! (Manita Bey)Şimdi ortada bir ekmek uzmanı olarak dolaşıyor. Sekiz aileye yetecek kadar ekmek yapıyor. Başarı ne güzel şeysin sen!

Devamını Oku

Tutturamama günü

26 Aralık 2008

5 dakika ile uçağı kaçırdım. Bir gün bunun başıma geleceğini hiç tahmin etmezdim. Zira ben iki kilo adrenalin salgılayıp, son dakika havaalanına gelip, son yolcu olarak nefes nefese uçağa binmelerimle meşhurumdur. Ve inanmayacaksınız ama bugüne kadar da hep yetiştim. Bir aylık yolculuğa bile el bagajıyla sırf bu yüzden giderim. Son dakika bagajsız yolcu olarak uçağa binebilmek için. (Çok uyanığım çook..)Peah.. Bu sefer tutturamadık. Fakat bana sorarsanız kaçırmadım. Havaalanına vardığımda uçak apronda idi. Üstelik kalkmasına daha 17 buçuk dakika vardı. Bu durumda kaçırmış sayılır mıyım? Bana göre değil. Nitekim alana girdiğimde hâlâ anons yapıyorlardı, bilmem kaç sefer sayılı uçakla İstanbul’a gideceklerin 5 nümerolu kapıya... Uçak orada kuzu kuzu duruyor, millet biniyor, çek-in’ini yaptırmış ama uçağa binmemiş biracı, kahveci, çaycı lakaytların isimleri car car anons ediliyor (“sayniskendersaynöztürksaynbıdı bu sıza son çaarımısss”) evet ama ben kös kös bakıyorum. Niye? Çünkü çek-in 5 dakika önce kapatılmış. Yarım saat önceden çek-in yaptırmazsan alınmıyorsun uçağa. Şöyle sıkı bir depar atsam o biracı lakaytlardan bile önce binerdim halbuki uçağa! Üstelik her zamanki gibi bagajsızım. Yeni bileti alırken, (çok şükür İzmir İstanbul uçakları neredeyse dolmuş sıklığında kalkıyor artık, üstelik yeni bilet için tam para da almıyorlar) güzel gözlü erkek görevliye “çıngar çıkarsaydım alırlar mıydı?” dedim, çok komik bir cevap verdi: “Mümkün. Ama uçağa mı alırlardı nezarete mi bilemem. Bir nevi kumar.. Deneyin isterseniz. Ama ben olsam denemezdim.” Bir saniye evvel sinirimden köpürmek üzereyken gülmeye başladım. Türkiye’de espri yapan memura rastlamak, Antalya’da golf oynayan kutup ayısına rastlamak kadar zordur bilirsiniz. Kibarlık zorla geldi çok şükür ama mizah henüz gelmedi. Böyle arada bir neşeli bir memur görmek iyi oluyor. İnsan yediği haltı unutuyor. Annem deli olurdu bu son dakika yetişmelerime. Zira o bir buçuk saat önce gitmezse otogara, havaalanına, iskeleye, bildiğin otobüs durağına rahat etmeyenlerdendi. “Astronot olsaydın mekiğini de kaçırırdın sen” derdi hep. Ama yanıldığı bir nokta var: Bugün hariç ben hiç uçak veya otobüs kaçırmadım. Tamam şansım yaver gitti; geciktiğim durumlarda uçak rötar yaptı, otobüsün tekerinin değişeceği tuttu, tren bilmem nereden gelecek olan başka bir treni bekledi falan filan ama kaçırmadım işte! Bugün de pratikte kaçırmadım! Çek-in kuralı yüzünden kaçırmış sayıldım. Osmanlı’nın 1. Dünya Savaşında Almanlar yüzünden yenik sayılması gibi.. Bir nevi. Efenim? Olmadı mı? E peki. Bugün tutturamama günündeyiz demek ki.Aman tanrım! Beni anonsluyorlar! Gitmem gerek... Anneler hani bazen yemek yapmaz, akşam yemeği yerine kahvaltı çıkartır ya.. Bugünkü yazı da öyle oldu biraz... Pazartesi telafi ederiz...

Devamını Oku

Lezbiyenlerden “kurtarılması” gereken Türk çocukları

25 Aralık 2008

Hollanda’da bir dram var. Haber şu: Hollanda’da yaşayan Iğdırlı bir aile, 3. çocuklarını altı aylıkken düşürdükleri için devlet “bu aile çocuklarına bakamaz” kararı almış ve üç çocuğu birden koruyucu bir aileye vermiş. (Aile lezbiyen bir çift bu arada) Iğdırlı çift hukuk savaşı başlatmış ve üç yılın sonunda ilk iki çocuklarının velayetini almayı başarmış. Düşürülen en küçük çocuk, koruyucu ailede kalmaya devam etmiş. Bu arada büyük oğlanlar tedavi gerekçesiyle Iğdır’a dayılarının yanına yollamış. Fakat koruyucu aile de “bize ne” dememiş, hiç aralıksız 3 yıl baktıkları diğer oğlanları tekrar alabilmek için mahkemeye gitmiş ve geçtiğimiz günlerde sonuç koruyucu aile lehinde çıkmış. Yani oğlanlar gerisin geriye koruyucu aileye gidecek. İğdırlı aile “Başbakan bize sahip çıksın” demekte. Her tarafından tuhaflıklar dökülen bir olay. Düşürülmeyen çocuk var mıdır Allah aşkına? İstenen bir şey değil ama oluyor. En sakınan ailelerin bile başına gelebiliyor. Hollandalılar da uzaydan gelme değil herhalde. Onlar da düşürüyorlardır çocuklarını. Bir kere düşürdün diye böyle büyük bir ceza verilebilir mi? İşin içinde ya hakikaten ağır bir faşistlik var veya haberde olması gereken önemli bir bilgi eksik. Zira bu haliyle akıl alır bir gaddarlık değil. Avrupalıların zaman zaman ne kadar hıyar olabileceklerini bilmeme rağmen işin altında başka bir şey olduğunu düşünmeden edemiyorum. Sonra haberi dikkatle okumaya başladım. Milliyet’in sitesindeki haberde “lezbiyen” kelimesi tam 11 kere kullanılmış. Başlık zaten “Türk ailenin çocukları lezbiyen çifte verilecek”. Çiftin lezbiyen olduğu spotta da vurgulanmış, haberin içinde de 9 kere daha lezbiyen denilmiş. Çift lezbiyen olmasaydı ne değişecekti? Yoksa “üstelik de lezbiyenlere veriyorlar.. Duble dram” mı denmeye çalışılıyor? Doğan Haber Ajansı’nın geçtiği haberde de çiftin lezbiyen olduğu bol miktarda vurgulanmış. Üstelik daha da acayip cümleler var: “Nurgül Azeroğlu ile Hanlar Azeroğlu 4 yaşındaki oğulları Yunus’u lezbiyen ailenin elinden kurtarmak isterken...” Bu cümleden insan ancak şunu anlar: Lezbiyen çift, (lezbiyenlik ederek yeterince sapıklık etmeleri yetmezmiş gibi) Yunus’u çocuk parkından kaçırmış, üstelik seks partilerine oyuncak ediyor, daha şimdiden uyuşturucuya alıştırmış, itip kakıyor, tek dertleri de bir Türk çocuğunu Türk örf ve geleneklerinden uzak yetiştirerek Türklerden intikam almak!Hayır, çocuk sahibi olamayacakları için belli ki evlatlık için başvurmuşlar, devlet de sıraları geldiği için onlara vermiş, onlar da üç çocuğa üç yıldır bakıyorlar! Üç yıl az bir süre değil. Üç çocuk da az bir şey değil. Bir çocuğa üç yıl baktıktan sonra insan ona ne kadar bağlanır tahmin edebiliyorsunuz herhalde. Lezbiyen olmak bunu değiştiren bir şey değil. Ama Türk basını çocuk sevgisini belli ki sadece Türklere ve de heteroseksüel çiftlere uygun görüyor. Geri kalanlar canavar. ***Olayın aslını belli ki tam olarak bilmiyoruz. Çocuğun bebek sepetinden düştüğünde kolunun kırıldığını mesela haberin en önemsiz detayı olarak okuyoruz. Küçük çocukların kemikleri bu kadar kolay kırılır mı diye sormadan edemiyorum. Ve o nasıl bir düşmedir öyle? Fakat haberi aramızda tartışırken şunu düşündük: Bu yasa Türkiye’de uygulanıyor olsaydı veya şöyle diyelim Hollanda Gençlik zımbıtısı Türkiye’de iş görseydi kaçımızın çocuğu kendimizde kalırdı acaba? Zira memleket ikiye ayrılmış durumda: Sapıklık derecesinde çocuklarına düşkün aileler (veletlerinin isimleri de genelde Melisa, Selin, Pıtırcan şeklinde oluyor) ve de kaç çocuğu bile olduğunu bilmeyen aileler. Her iki taraftan da kurtarılması gereken hayli çocuk olduğunu düşünüyorum.

Devamını Oku