Çok fazla dizi izlemiyorum. Kanal D’de “Annem” diye bir dizi varmış. Sabah Gazetesi’nde yazan Yüksel Aytuğ’un köşesinden öğrendim. Dizideki kız, kendisinden çok büyük birinden hamile kalmış ve doğurmak istiyormuş. Ailesi de kıza sahip çıkmış. Yine Yüksel’in yazısından, izleyicinin fena halde tepki gösterdiğini öğreniyoruz. Adamla yattığı için kıza mı, kızın doğurmak istemesine mi, sahip çıktıkları için aileye mi tepkililer bilmiyoruz ama herhalde hepsine birden olmalı. Kural bir: Kızlar yatamaz.Kural iki: Yatıyorlarsa hamile kalamaz.Kural üç: Kalmışlarsa doğuramaz.Kural dört: Aile böyle bir durumda kızlarına sahip çıkamaz. Dört kural ihlali birden. Yüksel Aytuğ’un “dizi tehlikeli sularda yüzüyor, benden uyarması” dediği bu olmalı. İlk üçünü geçelim ve son kural ihlaline gelelim: Aile sahip çıkmamalı mıdır?Milletin esas korktuğu, esas rahatsız olduğu bu galiba.Zira burada ezber bozan şey ailenin kıza sahip çıkması. Öbürleri, çok iyi biliyoruz ki bol miktarda oluyor zaten. Devir değişti. Kızlar sevişiyor, kızlar hamile kalıyor, kızlar gizli gizli kürtaj oluyor, kızlar gizli gizli kızlık zarı diktiriyor\’85İstediğiniz kadar “benim kızım yapmaz” deyin yapan yapıyor. Ruhunuz bile duymuyor. Yıllardır aynı oyun oynanıyor. Bir yalan dolandır, bir sahtekârlıktır gidiyor. Kızlar, kuralların sağından solundan dolaşıyor, marifetli slalomlar yapıyor ama nihayetinde düzeni çok da bozmayıp durumu “kurtarıyorlar” .Anne babalara iş düşmüyor yani. Durumu “kurtarmak” istemeyen, mertçe çıkıp “durum böyle böyle” diyen olursa ne oluyor?Henüz dizi oluyor. Diziyi eleştirmek kolay. Başınıza gelirse ne yapacaksınız esas onu düşünün.Kolejlerde okusun diye bir servet döktüğünüz, yemeyip yedirdiğiniz, içmeyip içirdiğiniz, sevgi böceği, şefkat çiçeği, babasının biricik prensesi/procesi yaptığınız kızınıza “git ne yaparsan yap gözüm görmesin seni artık” diyebilir misiniz o noktadan sonra?Nereye kadar hakiki bir “aile” siniz alın size nefis bir yüzleşme! Zira “çocuğuna sahip çıkma” çok enteresan bir kavram bizim ülkemizde. Böyle bıçak sırtında, bir sağa bir sola, her an düşmeye meyilli, son derece oynak bir şey. Daha doğrusu öyle idi. Batılılaşmanın en “fena” tarafı da galiba bu oldu. Aile kavramı değişti. Aile fertleri birbirini sevmeye başladı Türkiye’de. Tanıyorsun, seviyorsun ve teslim oluyorsun. “Babişko” deyip kucağına tırmandığı yaşlarda sevip, “baba” deyip karşı koltukta oturduğu yaşlarda sevmeme devirleri geçti. Beğenmediğin bir şey yaptığında kapı önüne atılacak bir şey değil artık çocuk. “Çağdaşlık efendim çağdaşlık nedir bu gericilik” diye yırtınıp, “hadi bakalım gerçek bir aile ol şimdi” denirken “ama geleneklerimiz var bizim” demek oluyor mu?Olmuyor.
15 yaşında bir genç polis tarafından vuruldu diye Yunanistan’da yer yerinden oynadı. 5 gündür ülke isyanlarda. Ne olmuş yani, veledin biri ölmüş diye bakmıyorlar hadiseye. Halk hakkını arıyor. Muhalefetiyle, basınıyla hükümeti sallıyor.Ya bizde?Bizde bir şey olmuyor hamdolsun.Dünyanın en kuzu halkı bu topraklarda yaşıyor. Eşi benzeri olmayan bir munislikteyiz. Nasıl olmuş bu böyle inanılır gibi değil ama öyle.Gelen vurmuş, giden vurmuş ama bir güne bir gün de dememişiz ne oluyor diye. Daha acayibi de şu: Hakkını arayanı da sevmiyoruz. Mehmet Tursun, polis kurşunuyla ölen oğlunun hakkını arıyor, adama yapılmadık, denilmedik kalmadı. Televizyonda 32. Gün Programından polis akademisi hocası Önder Aytaç tarafından “Diyarbakır’dan İzmir’e neden göç ettiniz?” sorusu bile soruldu. Bu soru neden sorulur? Bir gazetede röportaj yapılmıyor zira. Hani mağdurun hikayesini bilelim diye bir amacın olmadığı açık.Soruluyor çünkü kafalara “Kürt” imajı düşsün isteniyor. Neden göç ettin? Yoksa hain misin? Neden göç ettin? Yoksa Kürt müsün?Kafalar karışsın, hadise “dur ihtarına uymayan bir gence arkadan açılan ateş” tanımından çıksın, araya siyasi etnik bir şeyler girsin, Diyarbakır denir denmez kim bilir ne yapmıştır da polis ona ateş açmıştır fikri düşsün ve biz o bulanıklıkta neyin ne olduğunu asla bilemeyelim...Budur. Bizde olan, olup olabilecek olan budur. Kimin öldürdüğüne bakılmaz. Kimin öldüğüne bakılır. Ölen yeterince “beyaz” değilse o zaman geçmiş olsun hak arayışınız. Hadisenin İzmir, Bornova’da olması çok “rahatsızlık” vericiydi, neyse ki kökler bulundu da “rahat”a erildi. ***Taraf gazetesi, bir haftadır 1993’teki Bingöl katliamını sorguluyor. Nedir 1993’teki katliam hatırlayalım. Terhis olmuş 34 asker, korunmasız ve silahsız olarak bir midibüse bindiriliyor, Bingöl’e gidilirken yolda saldırıya uğruyorlar, 33’ü şehit oluyor. Hadise önemli çünkü PKK ateşkes ilan etmiş, genel aftan söz ediliyor ve dönemin tüm yöneticilerinin dediği şu: Barışa hiç bu kadar yakın olunmamıştı.Taraf Gazetesi, tam ateşkes ilan etmişken, genel aftan söz edilirken ve belki de bu pis savaş sona erecekken, PKK Bingöl’de neden 33 silahsız askeri katletti hadisesini açtı. Sağ kalan 34. genci buldu. O dönemin ileri gelenleriyle konuştu. Bir haftaya yakın bir zamandır perde arkasındakileri yazdı. Olay onlarca soru işareti ile dolu. İpuçlarını birleştirdiğiniz zaman olayın arkasında bir takım “derin” ve “karanlık” güçlerin resmini görür gibi oluyoruz. 33 gencin, vicdan sahibi yönetici ve askerlerin bilgisi dışında, “derin” ve “karanlık” güçler tarafından bilerek ve isteyerek PKK’nin kucağına atıldığını, PKK’nın aynı “derin” ve “karanlık” güçler tarafından bilerek ve isteyerek “gazlandığını” ve olası bir barış ve huzurun bu derin ve karanlık güçler tarafında bilerek ve isteyerek baltalandığını görüyoruz. O gündür bugündür 30 binden fazla insan öldü bu topraklarda. On bini bizden gerisi “onlardan”. Yunanistan birrrrrrrrrrr tanecik gencin hesabını soruyor, biz 30 bin insanın hesabını soramıyoruz. Kimdir nedir bu derin ve karanlık güçler bilmek bile istemiyoruz. Tuhaf gelmiyor mu size?Uyumaya devam edecek miyiz?
Sevgilimle yürüyüşe çıktık bu öğlen. Emektar mahallemiz bir garip geldi gözüme. Sokaklar genişlemiş, ortalık ferahlamış gibiydi.Binaları yıkmadıklarına göre nedir bu ferahlık hissini veren dedim... Fark ettim ki otomobil yok! Hepsi gitmiş! Sokaklar boşalmış!Bu şehri bu kadar yaşanmaz kılan otomobillermiş meğer. Sadece hareket halindekilerden değil, park halindekilerden de söz ediyorum. Her gün geçtiğim sokak meğer o kadar dar değilmiş. Bayağı bildiğin bir sokakmış. Bir şeylere sürtünmeden geçmek mümkünmüş.Benim evin önünde meğer bir meydan varmış! Yemin ederim fark etmemiştim bugüne kadar. Altı yıldır bu mahallede oturuyorum orayı ilk defa otomobilsiz görüyorum zira. Oranın o kadar geniş ve ferah olduğunu bilmiyordum. Açıkçası şaştım kaldım. Ortalık kedilere, köpeklere ve bizim gibi sabitlere kalmış. Demek ki dedim otomobil olmasa bu şehir bayağı sevimli bir yer olacakmış. Şehri çekilmez yapan otomobilmiş. Bir yeri güzel yapan otomobilsizlikmiş.Bayramda esas gidilecek yer meğer İstanbul’muş. Hiç bu kadar sevmemiştim bu şehri. ***Lanet olasıca “apartmanlaşmamızın” hiç olmazsa bir tanecik adam gibi katkısı olsaydı keşke şehirlerimize ve o apartmanların altı otopark olsaydı. Hayır! Hem yıktık güzelim eski evlerimizi hem de bari eskiyi yıktık, yeniyi dikiyoruz, çağın ihtiyaçlarını da karşılasın... Yooook! Bir Allah’ın müteahhidi de akıl etmez apartmanın altına otopark yapmayı. Alt alta üst üste yaşıyoruz, otomobillerimiz de sokaklarda alt alta üst üste olsun. Pardon yanlış söyledim. Bir Allah’ın müteahhidi de uymaz projesine diyecektim. Zira esasen apartmanların altına otopark yapmak zorunlu!1 Temmuz 1993’te çıkan ve 1 Ocak 1994’te yürürlüğe giren 21624 sayılı Otopark Yönetmeliği, yeni yapıların otoparklı olarak inşa edilmesi gereğini hükme bağlıyor. Yapının kaç metrekaresi otopark olarak ayrılacak hepsi belli. Mesela 150 metrekarelik her daire için bir, 80 ve daha küçük metrekarelik daireler için, dört daireye bir otopark yeri yapmak mecburi. Her otomobil için 20 metrekare alan ayrıldığı vakit 150 metrekarelik 10 daireli bir konut için 200 metrekarelik bir alanın garaj yeri olarak ayrılması gerekiyor.Bilmiyordunuz değil mi? Yaa. Fakat ne olmuş? Garaj yapma zorunluluğunu hükme bağlayan yönetmeliği’nin 4. maddesinin 7. bendinde aynı zamanda şu denmiş: ‘‘Binaların ihtiyacı olan otopark alanının tamamının parsel veya bina bünyesinde karşılanmadığı durumlarda ise otopark adedi kadar otopark bedeli alınır.’’ Ne demek bu? Şu demek: Bastır parayı kurtul otopark yapmaktan. Şu an bunun bedeli nedir bilmiyorum ama geçmişte araç başına bin lira gibi bir paraydı. 10 dairelik bir apartmanın “otoparksızlık” cezası 10 bin lira. Bir şey değil yani. Ne oluyor? Oluyor sana otoparksız on binlerce apartman. Peki paralar nereye toplanıyor? Büyükşehir Belediyesine. Büyükşehir Belediyesi’nin ne yapması gerekiyor? Söz konusu alanlara otopark yapması gerekiyor. Yapıyor mu? Görüyoruz işte... ***Hazır mevzua daldık, o zaman bir soru daha sorayım: Kapalı otoparkların bu kadar pahalı olması şart mıdır?Anladık, müteahhitteler para bastırıp apartmanlara otopark yapmaktan sıyrılmış, belediyeler bu paraları toplayıp belli ki başka işler için kullanmış, anladık iş gene özel sektöre kalmış tamam ama iki saate kadar 10 lira sapık bir para değil midir? Ertesi gün gidip aldığımda verdiğim 36 lira bir soygun değil midir? Bu bir kapalı otoparkta geçen ay başıma gelmiş bir şeydir. Yol kenarına bırakmayalım, şehir trafiğinin içine etmeyelim, içkiliyken araç kullanmayalım tamam ama “medeni” ve “yasal” olmanın bedeli de bu kadar ağır olmak zorunda mıdır?
Bugün bayram. Kutlu olsun. Mübarek olsun. Kurban kestiyseniz Allah kabul etsin. Şimdi adettendir. Bütün köşeciler bayram anılarını anlatır bayramın birinci gününde. Çocukluklarında ne kadar şahane bayramlar geçirdiklerini vs vs. Benim öyle anılarım yok. Kötü bir zamana denk geldi çocukluğum. Bayram yerlerinin kapandığı ama yerine modern lunaparkların, Akmerkezlerin, Cevahirlerin de açılmadığı bir dönemdi. Gri günlerdi. Giysiler de gri idi, binalar da gri idi, ağaçlar da gri idi, yüzler de gri idi. Toz her şeyin üzerini kaplamıştı. Veya bana öyle geliyordu. Annemin parası yoktu, biliyordum bunu, bu yüzden bana bir şey almasın diye her bayram öncesi illa bir huysuzluk çıkartırdım. Bana çok kızar, “sana bir şey almayacağım” der, ben de acayip rahatlardım. Bu yüzden biz her bayrama küs girerdik. Benim her bayram öncesi neden kavga çıkarttığımı bilmeden öldü. Yaşasaydı bu yazıyı yazmazdım zaten. Parası olmadığı halde varmış taklidi yapmak durumunda olan annelerden biriydi benim annem. Neden bilmiyorum. Bulunduğumuz ortam bunu gerektiriyordu herhalde. Veya o dönemlerde açık açık para muhabbeti yapılmıyordu çocuklarla. Kendimi kötü hissetmeyeyin diye belki de. En ufak bir fikrim yok.Fakat annem de bilmiyordu ki kızı sandığından daha uyanık. Çekmeceye kaldırdığı hesap kitap defterlerini durmadan kontrol ederdim. Eldeki para belli, bir kuruş geçmemesi gerekiyordu. Geçmezdi. Bir mucize gerçekleştirir, her ayın sonunu bir şekilde getirirdik. Benim bayram ve doğum günleri huysuzluklarımın da katkılarıyla tabii.Birbirimize hile mi yapıyorduk? O da olabilir. Belki annem de farkındaydı benim bir çekmece canavarı olduğumu. Çarşıya çıkmamak için veya çarşının ortasında çıkardığım huysuzlukların sahte olduğunu belki o da biliyordu. Böyle yumuşak bir huysuzluk örtüsü örtüyorduk parasızlığın üzerine. Bu şık olmadığımız manasına gelmiyordu. Kimsenin annesi boşuna terzi olmaz. Annemin terziliği içeriye dönük bir terzilikti. 14 yıllık korkunç demode bir döpyesi 11 yaşında bir kıza ceket pantolon veya kaban veya mont veya kloş etek yapabilme terziliğiydi. Bilenler bilir, kolay değildir. Ciddi yaratıcılık ister. Kimsenin çakmaması lazımdır. En çok bayramda iş görürdü annemin bu marifeti. Ne için bütün bu çabalar? Çocuk mutlu olsun, çocuk el aleme rezil olmasın.Daha çok rezil olurdum bazen. “Aaa bu annenin elbisesi değil miydi?” diye hafızası kuvvetli biri atlardı illa. Fotoğraflar çıkar, eski ve yeni hali kıyaslanır, annemin terziliği övgüler alır, bense kendimi camdan aşağıya atmak isterdim. Sonra rahatladım. Umurumda olmamaya başladı yeniden tasarımlanmış anne kıyafetleri. O kadar umurumda olmadı ki anne kıyafetleri bitti sıra baba kıyafetlerine geldi. Son numarası babamın paltosunu bana göre küçültmek oldu. Üç yıllık lise hayatım çirkin lacivert bir baba paltosu ile geçti. Sıcak tutuyor muydu, tutuyordu. E tamam. Sonuç? Kendime hâlâ kıyafet alamıyorum. Dünyanın en zengin kadını olsam bile bu değişmeyecek bir şey belli ki.Küçültülmüş anne ve baba kıyafetleriyle çocuklukları geçmiş herkese selam olsun...
Haydaaaa... Herkes aile albümünü dökmeye saçmaya başladı... Ertuğrul Özkök başlattı, Serdar Turgut devam etti, Bekir Coşkun foto vermedi ama malumat verdi, Engin Ardıç da dalgasını geçti. Bu arada öğreniyoruz ki Ertuğrul Özkök ve Engin Ardıç’ın babaannesi çarşaflı, Serdar Turgut’un ki “elegan”mış, Bekir Coşkun’un ailesinin de bir ferdi hariç hepsi kapalıymış. (Ertuğrul Özkök’ün bu girişimi de nedense bana “benim de zenci arkadaşım var”, “benim de Ermeni arkadaşım var” söylemini hatırlattı. “Var ama” diye devam eden...) Ama belli ki hiçbirinin ailesinde kapalılık kızlarına, gelinlerine ve torunlarına geçmemiş. Fark işte tam da burada: Tesettürün devam ettiği aileler ve etmediği aileler. Babaannenin çarşaflı, baş örtülü veya hacı olması önemli değil karının, kızının veya yeğenlerinin kapalı olup olmaması önemli. Mücadele babaannesi açık ya da kapalı olanlarla değil, karısı, kızı açık ya da kapalı olanlar arasında. Anlayışsızlık da tam buradan çıkıyor zaten. Sofrasında kapalı birinin olması veya olmaması. Yoksa babaanneler çoktan yitmiş gitmiş. Bir iddiaları var mıydı, o iddialarını çarşaflarına veya eleganlıklarına rağmen gerçekleştirebilmiş miydi bilmiyoruz.O büyük sofra bitti artık. Ertuğrul Özkök’ün de yok sofrasında bir kapalı, Bekir Coşkun’un da. Benim de yok. Sofrada kapalı (veya tersinden, bir açık) olmaması çok önemli. Ne bakımdan önemli? Empati kurabilmek için önemli. Veya hadi empatiye kadar gitmeyelim. O biraz fazla olmuş olabilir ama mesela hiç olmazsa “göbeğini kaşıyan adamın karısı” dememek için önemli. Türbanlıların hepsi militandır, açıkların hepsi bilmem ne dememek için önemli. İyi ve kötü taraflarıyla hepimiz gibi insan olduklarını görebilmek için önemli. “Güruh” değil de birey olduklarını görebilmek için önemli. Ne zavallı ne canavar olduklarını görebilmek için önemli. İsimsiz bir takım örtülü veya açık yaratıklar değil de Ayşe, Fatma, Kübra, Berna gibi isimleri olan, bildiğin kadın olduklarını görmek için önemli.Oturup konuşabileceğin, konuştuğunda sabah akşam ne dinden, ne tesettürden, ne ilişkilerden ama aslında günlük olaylardan söz eden, bildiğin Türk kadını olduklarını görebilmek için önemli. Cahilseler cahilliklerini, bilgiliyseler bilgilerini, yürekliyseler yüreklerini, değilse korkularını görebilmek için önemli.Yoksa babaannen dünyanın en sofu, en kapalı en elegan insanı olsun ne önemi var ki! O yitmiş gitmiş. Açık veya kapalı şimdiki kızların bir iddiası var. O iddiayı sev ya da sevme anlamak zorundasın. Babaanne fotoğrafının değil arkadaş fotoğrafının önemi var. O büyük sofrayı yeniden kurmak istiyorsak tabii.
Psikiyatride mutlaka patolojik bir değeri vardır diye düşünüyorum.İnsan iki de bir kadın mahremi üzerinden siyasi analiz yapıp duruyorsa bir acayiplik olmalı. Gün geçmiyor ki bir yazısı, bir ifadesi daha olmasın içinde malum yerimizden söz etmeyen. “Modernlik sosuna bandırılmış vahşi bir ataerkillik” demiş Yıldıray Oğur Taraf’ta ama yeter mi? Bir insan bu kadar kutu takıntılıysa bir başka açıdan da bakmak gerekmez mi? Ne bileyim mesela bitememiş ergenlik sendromu? Anneden kopamama sorunsalı? Bilemiyorum. Fakat buradan bakınca tuhaf görünüyor. Mevzu şu: Fatih Altay’lı bir kadın yazara, TSK’yı eleştiriyor diye şöyle çıkışası gelmiş: “Türk ordusuna sallayan hanımefendi bilmelidir ki, Türk ordusu Türkiye’nin sınırlarını korur. O sınır ne yazık ki, kadınlarımızın bacak arasına kadar uzanır.” Bacak aramıza uzanan uzanana! Bir “sınır” kalkmıştı tıkıştırılmayan çok şükür öğrendik ki oramızın bir başka sahibi de TSK imiş! Veya belki de tek sahibi! Zira “ülke namusu eşittir kadın namusu” indirgemeciliğinin altında daha ne faşizan faşizan düşünceler yatar biz tabi saftirik kadınlar bilemeyiz. Öyle diyorsa öyledir. Fakat ne kadar mutlu olduk, ne kadar rahatladık anlatamam. (Bu arada totolar sahipsiz midir? Sınırlar erkek bacak arasına uzanmıyor mu? Orası korumasız mıdır?) Üstelik cümledeki “ne yazık ki” vurgusu da önemli. Hani sanki “siz istemiyor olsanız da...” “size rağmen...” “biliyoruz aslında neler neler yapmak istiyorsunuz amma...” gibi bir gizli ifade de saklı. Sistemi eleştiriyorsan muhakkak “kötü” bir kadınsındır ya, muhakkak düşmanla yatmak istiyorsundur ya... Ama neymiş? TSK, her şekilde korumalara muhtaç Türk kadınını yine de korurmuş! Nalet olsun içimizdeki namus sevgisine! Ve lakin sorun şu: TSK dış düşmanlara karşı mı daha çok korumalı bacak aralarımızı yoksa iç düşmanlara karşı mı?Zira biliyorsunuz kendileri (yani F.A) daha önce de İnsan Hakları Derneği Başkanı Eren Keskin’e cinsel tacizde bulunmak için can atıyordu. “İlk gördüğüm yerde cinsel tacizde bulunmazsam namerdim” diye bir beyanatı vardı. TSK’ya rağmen demek ki bacak aralarımız güvende değil! Zira kendini “hain”lerin baş cezalandırıcısı ilan etmiş olan “the” organ, canını sıkan kadınlarımızı taciz etmek için o gündür bugündür fırsat kolluyor! Fatih Altaylı varken dış düşmana ne ihtiyaç var? Hazır organ olarak duruyor işte orada. Sık canını al tacizi! Artık popona çimdik mi atar, saçını çekip memeni mi avuçlar, yoksa bir apartman boşluğunda sıkıştırıp daha ileri mi gider, olmadı “başyazarla yatarak yazar olamazsın” mı der, türban eylemcilerine “fahişe” mi der bilemiyoruz. Ama ifade açık: “Cinsel tacizde bulunmazsam namerdim.” Namusa saldırmayı bir namus meselesi haline getirmiş durumda. Bu yaman çelişkiyi analizleyecek bir babayiğit yok mudur? Canını sıkan kadınları çılgınca taciz etmek isteyen biri nasıl aynı zamanda “koruyucuna saygılı ol hoop!” diyebilir? Nedir bu? Suçluluk duygusu mu? Bir nevi obsesif kompulsif kişilik bozukluğu mu? Veya basitçe bacak arası sıkışmışlığı mı?
Polis taklidi yapan şehir eşkıyalarının yaptıklarını gördünüz. İnsanların nasıl sinmiş olduklarını da gördünüz. Üstelik saçlarından çekilerek götürülen kadının “bunlar polis değil!” diye bağırmasına rağmen. Kimse kıpırdamadı. Bu eşkıyalar, polis kılığına girmiş olmasalardı oradaki insanlar bu zorbalığa ne kadar karşı koyacaklardı bilemeyiz. Can korkusu çok anlaşılır bir şey. Tanımadığım bir kadını koruyayım derken kafama yiyeceğim bir sopa darbesiyle başıma nelerin geleceğini bilemem, bu belirsizlik de beni kahraman olmaktan alıkoyabilir. Fakat bu, insanların polisten korktuğu gerçeğini değiştirmiyor. Bu şehir eşkıyaları da bu gerçeği kullanmışlardır.Türkiye’de insanlar polisten korkuyor. Ben de korkuyorum. Başıma bir şey gelecek ve karakola düşeceğim diye ödüm kopuyor. 2008 yılındayız ama Türk karakollarında insanın başına neler gelebileceği HÂLÂ belli değil zira. Nijeryalı Festus Okey gibi yediğiniz dayaktan ölebilirsiniz. Otopark kavgası yüzünden karakola sığınan arkadaşımın başına geldiği gibi hastanelik olabilirsiniz. Hatta kadınsanız, benim başıma geldiği gibi fahişe muamelesi görüp sizden yararlanmaya kalkabilirler. Evet yanlış okumadınız. Gece yarısı, Vali Konağı’nda oturan bir arkadaşımdan çıkıp evime gitmek üzere arabama doğru yürürken bir otomobilden bana yol soruldu, eğilmiş tam tarif ederken arkadan bir ekip otosu geldi ve yol soran adamı da beni de tutuklamaya kalktı. Beyler, uzaktan öyle görünebilir ama durum sandığınız gibi değil diye otomobilli adam da ben de diller döktük. Sonuç? Yol soran adamı yolladılar, beni tuttular. Karakola götüreceklerini sanırken hayır öyle olmadı beni şehir içinde “ gezdirmeye” başladılar. Tuhaf tuhaf muhabbetler dönmeye başladı. Issız yerlere götürmeye kalktılar. Ben çıngar çıkarıp oraya buraya telefon etmeye başlayınca 1 saat sonra aldıkları yere geri bıraktılar. Şikayet etmeye kalksaydım hiçbir sonuç almayacağımı bildiğim için sineye çektim. Ama bunlar başa gelen şeyler. Karakolda neden dayak atılır? Polis neden insan döver? Sokakta gördükleri yalnız bir kadından neden faydalanmaya kalkarlar? Bu nasıl bir kurumdur? Nasıl böyle elemanları barındırlar? Bu korkunç alışkanlık niye hâlâ devam eder? Bu hakkı kendilerinde niye görürler?Çünkü biliyor ki bir şey olmayacak. Polisler tarafından dövülerek öldürülen Metin Göktepe davası nasıl sonuçlandı? Dava ilden ile dolaştı, defalarca bozuldu, sonunda söz konusu polisler az bir ceza ile kurtuldu. Engin Çeber davası ne olacak? Yine hiç. Festus Okey’in ki peki? Yine hiç. Devlet devleti yargılamaz. Nokta. İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah “kimlik sorun” diyor. Kimlik soranların başına neler geldiğini dünkü Vatan’da okudunuz. Nereye kime ne sorabiliyoruz? Yakalanmaları 3 ay sürmüş. Hepsi sabıkalı, hepsinin dosyası olduğu halde. Zaten yakalandıkları için bu haber servis edildi. Aksi taktirde bizim böyle bir şeyden haberimiz olmayacaktı. Demek ki daha neler var. Ancak çözülünce haberimiz oluyor. Bu bir başarı mıdır bunu da sormak lazım..Cerrah nasıl bir kurumu yönettiğini bilmiyor belli ki. Kurumun halk nezdindeki intibaını da bilmiyor belli ki. Polise karşı açılmış davaların istatistiklerini de bilmiyor belli ki. O yüzden çocuklar gibi şaşırıyor. Nasıl sormazmışız...Şaşırın bakalım daha siz. Biz şaşırmıyoruz.
Güldünya’yı hatırlayan var mı? Veya unutan var mı demek lazım. Hepimizin kanını donduran cinayeti şöyle bir hatırlayalım. Bitlis’te yaşayan Güldünya amcasının oğlunun tecavüzüne uğrar ve hamile kalır. Fakat “töre” denilen tuhaflık tecavüz edeni değil tecavüz edileni suçlu sayıyor. Öldürüleceğini bilen Güldünya İstanbul’a kaçar. Çocuğunu doğurur. Erkek kardeşleri ne yapar ne eder kız kardeşlerini bulur ve sokak ortasında kurşunlar. Fakat Güldünya ölmez, hastaneye kaldırılır. Kardeşler bu sefer hastaneye gidip öldürürler Güldünya’yı. Beş yıl geçmiş aradan. Zülfü Livaneli, bu olaydan yola çıkarak Mutluluk isimli romanını yazdı. Roman filme de çekildi. Livaneli, belki bizi teselli etmek, belki öyle olmasını dilediği için romanının sonunu felaketle bitirmiyor. Suçlu cezasını çekiyor, masum kurtuluyor. ***Şimdi bir CD çıktı. “Güldünya Şarkıları” diye. Ünlü kadın şarkıcılarımız “Kadına karşı şiddet” kampanyasına katılıp güzel dokunaklı şarkılar söylemişler. CD’nin geliri Aile İçi Şiddet Acil Yardım hattına bağışlanacakmış.Pek güzel, pek hoş. Dinlemedim ama eminim güzel bir albüm olmuştur. Fakat bütün bu yapılanlar bana hep “Beyaz Türkün Beyaz Türke Propagandası” gibi geliyor. CD nerede satılacak? Batıda. Kim dinleyecek? Hayatında töre nedir bilmeyen batılı Türkler. Kim yazacak? Batılı gazeteler. Gene kim okuyacak? Hayatında töre nedir bilmeyen batılı Türkler. Kim vah vah diyecek? Yine hayatında töre nedir bilmeyen batılı Türkler. Umurunda olması gerekenlerin umuru olacak mı? Hayır. Haberleri bile olmayacak. Biz gerileceğiz yine, biz utanacağız yine, biz lanetleyeceğiz yine ama gencecik kızlarımız koyun gibi boğazlanmaya devam edecek. Devlet nerede kardeşim o zaman demeyin devlet de bu konuda aciz. Bakın size tüyler ürperten bir şey anlatayım. Türkiye’de devlete bağlı özel bir takım yurtlar var. Bu yurtlarda tecavüze uğramış (büyük çoğunluğu akrabası tarafından) ve töre gereği öldürülmesi gereken kızlar kalıyor. Devlet bu kızlara sahip çıkmış, ailelerinden alıp ve koruması altına almış. Koşullar pek parlak değil. Yurtların eksiği var, yer yeterli değil vs vs. Ama vahim olan bu değil. Vahim olan şu: Bu yurtların etrafında müstakbel katiller 24 saat nöbet tutuyor! Bir şekilde öğrenmişler “kirli” kızlarının kaldığı yeri fır fır devriye geziyorlar. Hele ki kız burnunu bir şekilde dışarı çıkarsın, çat diye vuracaklar! Hadi bakalım! Kızların hayatı belki kurtuldu ama bu sefer de hapis hayatı yaşıyorlar. Kızlar ne doktora gidebiliyor, ne okula, ne çarşıya pazara... Ne olur ne olmaz diye kimse de içeri alınmıyor.. Küçücük kızlar yüksek yüksek duvarlar arasında delirmeye ramak kalmış bir şekilde ömür çürütüyor. Niye? Amcası, dayısı, kuzeni ve hatta kendi öz kardeşi ona tecavüz ettiği için. Tecavüz edene bir şey yapılmıyor, aile şikayetçi bile olmuyor ama kız illa ki öldürülecek! Çünkü bunu toplum istiyor onlardan. Aksi taktirde kızın ailesi çarşıda pazarda başları dik dolaşamayacak. Alay edilecekler, arkalarından konuşulacak.. O yüzden devlete rağmen ne yapıp edip öldürmeleri gerek. Asla vazgeçmiyorlar. Asla unutmuyorlar. Asla korkmuyorlar.. Böyle kaç tane kız var inanamazsınız. Bir ara hatırlarsanız patır patır intihar ediyordu kızlar Batman’da ve başka yerlerde. Televole kültürüne özenme dendi. Sonra anlaşıldı ki kimse hapis yatmasın diye kızlar intihara zorlanmış. Mutluluk filminde de hatırlarsanız annesi kıza kendini asması için ip getiriyordu. Yani hapis cezası çekmeye de değmez bulunuyor artık kızlar. Hiçbir şey yapılmasın denemez tabii de... Böyle CD’ler falan yine sadece bizi etkileyecek, sadece bizi ilgilendirecek, sadece bizi üzecek.Zira doğumuz ve batımız birbirinden o kadar kopuk o kadar kopuk ki. Aklımızın alamayacağı bir uçurum söz konusu. Orası burası değil.