Gazeteden arkadaşım, beni gün boyunca haberlerden haberdar eder. “Al sana bomba gibi bir haber. İhsan Kalkavan, Galatasaraylı futbolcuları alıp Fetullah Gülen’e götürmüş. Onun duasıyla Galatasaray o sene hem Türkiye hem Avrupa şampiyonu olmuş” Bilgiyi veren bizzat İhsan Kalkavan. Dedikodu değil. Habertürk’te Balçiçek Pamir’in programında söylemiş. “İş çok kötüye gidince bir gün bunları topladık sabah kahvaltısına abilerinin yanına Hoca Efendilerinin yanına getirdik. Hocam dedik, böyle bir sıkıntı var hakikaten de başarısızlar. Hoca orada enteresan bir şey söyledi, ben bu kadar yöneticilik yaptım, motivasyon özelliğim vardır, hiç benim duyamayacağım bir şey söyledi. Maça giderken dedi, kendinize dua etmeyin dedi, arkadaşınıza dua edin!” Takım motive olmuş, sonra da şampiyonluklar gelmiş. ***Koca takım dua ile mi şampiyon oldu? Arkadaşım, ısrar kıyamet yaz bunu, millet duaya, üfürüğe, hacıya, hocaya iyice düşmüşken bir de bunlar böyle şeyler diyorlar, din istismarından nemalanmaktan başka hiçbir şey değildir bu, olur mu böyle şey deyip durdu. Ünlü jinekolog Alp Nuhoğlu’nun ölmekte olan bebeği için hocanın duasını almaya gittiğini, (bebek iyileşiyordu hatırlarsanız) Mehmet Ali Erbil’in de bir ara uğrayıp Hoca’nın geniş spektrumlu bir duasını aldığını ve sonradan “hayrını gördüm” dediğini, aynı doktorun Kıbrıs’taki otel işi için de Hoca’ya gittiğini ve işini hallettiğini hatırlattı. (Görüyoruz evet, hayli hayrını görüyorlar duaların)Dua, hayatımın çok içinde olan bir şey değil. Olsun veya olmasın diye dua ettiğim hiçbir şey istediğim gibi olmadı. Aksine nasıl istemediysem öyle oldu. Bu yüzden olsun diye dua etmekten vazgeçtim. Olunca şükrediyorum sadece. Allah senin inancını sorgulamış da diyebilirsiniz, nefesin zayıfmış da diyebilirsiniz. Ne derseniz deyin. Olsun diye dua etmek, büyük hayal kırıklıklarına da yol açabiliyor, benim indimde tehlikeli bir şey. Bir başkasının benim için dua etmesi de saçma geliyor. Şükürcülük en iyisi. Fakat yine de şunu demeden geçemeyeceğim. Fetullah Gülen doktora ve şovmene ne demiş bilmiyoruz. Ama Galatasaray takımına söyledikleri size de çok etkileyici gelmedi mi? “Kendin için değil, takım arkadaşın için dua et” Bunun üzerinde düşünmek lazım. *****Jüri üyeliği yapmamış olana kız yokTanıtımlar dönüyor, hani hiç öyle bir şey yokmuş gibi davranmak tuhaf kaçacağı için iki satır yazayım dedim. Son piyango da bana vurdu. Star TV’de yayınlanacak olan “Olmaz Böyle Şey”de jüri üyeliği yapacağım. Bu Cuma başlıyor. Yine bir yetenek yarışması ama anladığım kadarıyla bu en acayibi olacak. Büyük sürpriz: Saadettin Teksoooy! Uzun zamandır ortalıkta olmayan Saadettin Bey (ve sarı montu ve bize doğrultulmuş işaret parmağı) bu vesile sizin karşınızda, benimse yanımda olacak. Umarım eğleniriz, umarım eğlenirsiniz, umarım güzel bir şey olur.
Ahmet Hakan iki gündür yırtınıyor: “Sayın Cumhurbaşkanı.. Sayın Gül.. Abdullah Bey.. Canan Arıtman’a cevap vermeyin. Şecere avcılarına şecere sunmak onları haklı görmek demektir, ekmeklerine yağ sürmeyin. Benim annem yedi göbek Türk ve Müslüman’dır, şu şu ailelerden geliyor demek yerine ‘Velev ki Ermeni.. Ne olmuş yani?!’ deyin...” Dedi durdu ama ne yaptı Cumhurbaşkanı Gül? Şecere dökümü yaptığı gibi bir de gitti Canan Arıtman’ı mahkemeye verdi. “Annesinin etnik kökeniyle ilgili gerçek dışı beyanlarda” bulunarak, “kamusal konumundan kaynaklanan, büyük sorumluluk ve titizlikle yerine getirdiği devlet adamlığı kimliğini kamuoyunda karaladığı” ve “anne tarafından etnik bağları bulunduğu iddia edilerek, toplumun bir kesimine sübjektif olarak daha yakın duruş sergilediği ima edildiği” gerekçesiyle CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman’a 1 YTL’lik manevi tazminat davası açtı.Peee... Nereden nereye... Bu hadise daha nerelere varacak acaba?*** Buradan ne anlıyoruz? 1- Basının fındık fıstık kadar değeri yok. Kendini başta hükümetin olmak üzere memleketteki bütün kurumların başşşşdanışmanı zanneden köşecilere kötü haber. En popülerimiz dahil Kimse fikrimizi dikkate almıyor. En popülerimiz bile boşa sallıyor! 2- Ermeni kelimesinin, bilmediğimiz bir takım sözlülerdeki manası belli ki çok farklı. “Hayır bizim derdimiz valla billa o değil, biz Cumhurbaşkanının tarafsızlığından şüpheye düşüldüğü için bu mahkemeyi açtık” diyebilirler ama ben yazık ki buna inanmıyorum.Zira bugüne kadar Cumhurbaşkanı Gül’ün dindarlar lehinde olacağına/ olduğuna/başka bir şey yapmayacağına dair o kadar çok laf edildi, hatta kendisi hakkında neredeyse başka laf edilmedi, bütün karşı çıkmalar da zaten bu yüzdendi, ki son İstanbul Üniversitesi rektörlük seçiminde de öyle denecek ama bu konuda kızıp köpürüp “tarafsızlığıma laf ettirmem!” deyip mahkemelere koşmadı. Üstelik dindarları kaydırdığına büyük bir kesim ihtimal verir, Canan Arıtman’ın lafını kimse ciddiye almazken... Demek ki bariz bir Ermeni hassasiyeti söz konusu. Dindarları kayırıyorsun denilince toplumun bir kesimine sübjektif olarak daha yakın durduğu ima edilmiyor ama anan Ermeni denilince oluyor.. ***Mahkemenin kazanılması başka bir rezalet doğuracak. Dava istediği kadar Cumhurbaşkanı’nın tarafsızlığının ima yoluyla gölge düşürüldüğü için açılmış olsun, milletin gözünde bu dava “Ermeni” demek hakaret midir değil midir davasıdır. Nitekim haberin devamını okumasam ben de öyle anlayacaktım. Kazandığı vakit “Ermeni demek hakarettir” olacak, kaybettiği vakit “herkes herkesin ailesine sallayabilir, atış serbesttir” olacak. Birbirinden beter iki durum. Bu da herhalde olması istenen son şey. Veya bazıları içinse olması en çok istenen şey.. Cumhurbaşkanı bu mahkemeyi hiç açmamalıydı. Bırak mahkemeyi açmayı, Ahmet Hakan’ın iki gündür dediği gibi annesinin kim olduğunu, yedi göbek Türk ve Müslüman olduğunu, altını yedi kere çizerek demesine de gerek yoktu. Dik durmak kolay bir şey değil. Meselemiz başka bir şeyken, araya mahalle kavgası girdi.
Mahallede bu yıl feci bir hava kirliliği var. Okuyoruz her yer öyle imiş. Bursa, Ankara...Millet yeniden kömüre geçti. İnanılır gibi değil ama öyle. Ben bu mahalleye 7 yıl önce taşındım. Taşındığım ev sobalıydı. Bir kış, dandik bir elektrik sobasıyla idare ettikten sonra dayanamayıp çok sevdiğim ama daha çok taşınmaya üşendiğim için oturduğum kira evini kaloriferlendirmiştim. Kombi, petek, sayaç ne lazımsa alındı, döşendi. Bir dolu da para harcamıştım, inşaat maceralarını da hatırlarsanız gün gün yazmıştım. (O zaman Tuğçe Baran’dım)Kaloriferlendirme harekatından sonra boya badana işine girmiştim. Baca deliklerinden durmadan rüzgar esiyor, esen rüzgar üzerindeki kapağı düşürüyor, bir dolu pislik giriyor eve diye boyacıya “kapat onları” dedim. “Nasılsa kalorifere geçti artık bu ev. Baca deliğine ne gerek var..” Boyacı, delikleri kapatmamakta hayli direndi. “Bu işler belli olmaz” dedi. “Bir gün lazım olabilir” dedi. “Yok yok” dedim. “Sen kapa”. İki gün oyaladı beni. Ha bire aynı lafı ediyordu. “Bu işler belli olmaz” Dediği o kadar acayip gelmişti ki bana. Kaloriferli bir evi sobalı bir eve çevirmek ancak hani Mad Max gibi Waterworld gibi “dejenere gelecek” filmlerinde mümkün olabilecek bir şeydi benim için. Sadece memleketin değil tüm dünyanın battığı, korkunç bir kaosun hüküm sürdüğü, hepimizin işsiz güçsüz kaldığı, ne bileyim sokaklarda insanların birbirini alenen boğazladığı, boş evlerin işgal edildiği, dolu evlerin yağmalandığı, alt kat pencerelerinin tuğla ile örüldüğü, hiçbir şeyin gerçek işlevinde kullanılmadığı (arabalar ev olmuş, lastikler yakacak olmuş, variller soba olmuş vs) günlerde olabilecek bir şeydi bu. Biraz abarttım tabii ama doğalgazlı kalorifere bir kere alıştıktan sonra ondan vazgeçmek cidden çok uzak bir ihtimaldi. Doğalgaz ve kalorifer bir eve bir kere girdiyse, tamam çıkmaz artık. Elbette onun da sonu var. Toprak bir gün vermeyecek doğalgazı. Tükenecek. Tamam ama başka bir enerji sistemine geçene kadar (ki onlar da biliyorsunuz güneş ve rüzgar olacak) o vakte kadar devlet bize doğalgazımızı uygun koşullarda sağlar diye düşünüyordum. Doğalgaz borularıyla ördüysek anayurdu dört baştan, bilimsel bir öngörü vardır dimi? Millet vazgeçmez. Şimdi bakıyorum gayet de vazgeçilir bir şeymiş. Bizim mahallede zenginden çok orta halli vardır. Müstakil evler, üç daireli küçük apartmanlar. Kombi bacasının çıktığı evlerden bir tane de bildiğin soba bacası çıkmaya başladı birer birer. Herhalde onlar da bacalarını kapattılar ki yeniden çıkartmak gerekince pencereden çıkartıverdiler. Böyle mantar gibi. Hanei bitmişti hava kirliliği günleri? Hani temiz hava için ödemiştik bütün o kaloriferlendirme paralarını? Hani artık dönemezdik geriye?Mad Max günleri geldi demek ki... Yakında lastik de yakılacaktır.. Bedava kömür yüzünden diyorlar. Ne yapıyor bunlar koca bir dağı mı dağıtıyorlar? Fakir orta halli herkese mi veriyorlar? Her Allah’ın günü mü veriyorlar? Kombiden vazgeçirtecek kadar çok mu veriyorlar? Bu nasıl bir şey anlamadım gitti. Ama şu çok açık ki mahalle yavaş yavaş yaşanmaz hale geliyor. Biraz daha soğusun, nefes almak iyice zorlaşacak. Ne yapacaksın? Tık tık cama vurup “Dayı kömür yakma, nefes alamıyoruz” mu diyeceksin? Döver. Alır eline sopayı döver. Ben temiz hava uğruna çatır çatır doğalgaz faturamı ödemeye devam edeyim ama mahalle komşularım nedeniyle ciğerlerim parçalansın.. Bu da nasıl bir şeyse. Parasıyla kömür havası.. Peee... Buna da ülke yönetmek diyorlar. Bir peee de buna..
Bir okur telesekreterime şöyle demiş: “Cengiz Aktar’la aynı gün aynı sayfada aynı yazıyı yazmışsınız. Demek ki biri düğmeye bastı. Emir aldınız bir yerden ve hep beraber başladınız. Biliyoruz biz nereden emir aldığınızı. Zaten yazıları da siz yazmıyorsunuz. Onu da biliyoruz. Hepiniz vatan hainisiniz. Yazıklar olsun size. ” Özür dilersin veya dilemezsin. Kendini sorumlu hissedersin veya hissetmezsin. Ama bence mesele o değil. Bugünlerde herkese soruyorum: 1915’te ne oldu?Aldığım en doyurucu cevap: “Bir şeyler oldu, Ermeniler ve Türkler birbirini öldürdü.” “Ne oldu?” “Tam olarak bilmiyorum.” “Yarım olarak bir şey biliyor musun? Mesela birbirini öldürenler neciydi? Asker askeri mi, halk halkı mı, asker halkı mı öldürdü?” “Bilmiyorum.” “Niye birbirlerini öldürdüler?” “Bilmiyorum. Galiba birileri Ermenileri ve Kürtleri kışkırttı, onlar da birbirlerini öldürdü, sonra işin içine Türkler girdi.” “Bu kadar mı?” “Bir de göç olayı vardı.” “Niye göç ettirildiler? Sadece onlar mı?” “Ya işte isyan ettiler, hainlik ettiler, Ruslarla anlaştılar” “Niye?” “Bilmiyorum.” “Nedir peki Türk tezi?” “Bilmiyorum.” “Peki ne düşünüyorsun?” “Özür dilenecek bir şey yok ortada. Esas onlar dilesin.” ***Benim de deli olduğum bu. Ortada özür dilenecek bir şey yoktur belki tamam ama ne oldu? Diyelim haklıyız da hangi konuda? İttihat ve Terakki’nin yaptığı neydi? Karşılıklı ve tek taraflı ortada bir kıyım varsa o kıyıma kadar giden süreçte neler oldu?Bu aynen şu: Sokaktan birini çeviriyorsun ve soruyorsun? A. mı haklı K. mi?Aklı başında biri ne der? “Ne oldu ki? Hele bir anlatın” Biz öyle yapmıyoruz. Bizim sorumuz direkt şu? Hangisi bizden? A. mı? Ha tamam o zaman A. haklı. Telesekreterime mesaj bırakan okuruma sormayı çok isterdim. Ne oldu babacım 1913 ile 1915 arasında? Yalan yanlış da olsa bana anlatsın. Bir başka okurla da şöyle bir diyalogumuz geçti“Yazıklar olsun... Allah belanızı versin... ‘Hepinizden utanıyorum’ vıdı vıdı..” “Pardon bir şey sorabilir miyim? 1913 ile 1915 arasında ne oldu?” “Herkes biliyor ne olduğunu..” “Ben sizden de duymak isterdim. Bana bir paragrafta olayların nasıl geliştiğini anlatabilir misiniz?” “Hanfendi bilmiyorsanız ne olup bittiğini neden bu işi yapıyorsunuz?” “Diyelim ki bilmiyorum ve işte size fırsat beni aydınlatın, ben de okurlarımı aydınlatayım. Hata yapmışım diyeyim. Meğer olaylar böyle gelişmiş diyeyim.” “Siz gayet iyi biliyorsunuz. Beni şimdi anlattırmayın” “Zevkle dinleyeceğim” “İşim var... Vaktim yok... Yorgunum.. Bitkinim.. Çat” ***Şimdi hakaret yarışı başladı. Hakaret ederkenki yaratıcılığımız hakikaten taktire şayan. Hep aynı yavşaklar.com, ruhunu diyasporaya satmış sütübozuklar, Soros çocukları...Ama gerçeği bulmakta, aramakta pek yaratıcı değiliz farkındaysak.
Kampanya bu Pazartesi başladı. İki satırlık bildirinin yumuşak, müşfik, mütevazı dili, diğer yanda katılımın bireyselliği, katılanların kendilerinden başka bir adres göstermiyor olmaları inkârcı cepheyi çileden çıkardı. Ama metin ahkâm kesmeye teşne pek çok kalem erbabını da rahatsız etti. Her vakit olduğu gibi bu gibi tabu konular üzerine tartışma iki tane koşut ve bazen de birbirine değen mecrada ilerler. İlki tabuya sadık olanların bildik ilkel ezberleri ve tepkileridir. Diğer mecra tabunun nasıl dile getirildiği, talebin ne olup ne olmaması gerektiği yani içerik tartışmasıdır. İlk küme tepkiler umumiyetle malûmun ilâmıdır. Bunlar Ermeni meselesinde 93 yıldır işittiğimiz klişeler, beyanlar, savunmalar ve sonuçta anlı şanlı, bol şehit ve hainli bir inkâr edebiyatından ibarettir. İnkârcı cephe bu meselenin tamamen uydurma olduğunu yani kabaca Ermenilerin 4000 yıldır yaşadıkları yerlerden birkaç yıl içinde buharlaştığını papağan gibi söyler durur. Ama bu duruşun arkasında elbette tapınak bekçileri vardır. Yani devletliler ve devlete yakın durmaya çalışan siyasîler. Bunların hükmü vatanın sadece kendi bildikleri gibi sevilmesidir. Aksini yapan hıyanet-i vataniye ile suçlanıverir, damgalanıverir. Tam bir asırdır bu böyledir. Yani 1909’da İttihat Terakki’nin şahin ve askerci kanadının yönetimi ele geçirmesinden bu yana. O zaman bu zaman ikaz, tehdit ve hakaretlerin içeriğinde değişen bir şey yoktur. Diğer küme, çemkirenler ve akıl öğretenler. Yapıcı tartışma her vakit faydalıdır, sürmelidir de. Ancak kampanyaya gelen destek ve katılım, entelektüel tartışmayı bambaşka bir zemine çekmiştir. Tartışmayı klasik bir ’entelektüel tartışması’olmaktan çıkardığı gibi Ermeni meselesini bugüne dek hiç değinilmeyen bir boyutuyla tartıştırmaya başlatmıştır. Ermeni meselesinde inkâr ile utangaç üzüntü dışında yeni bir söz söylendi Türkiye’de.Türkiye, Ermenistan ve diasporadaki Ermenilerden oluşan Ermeni dünyasına gelince, derin bir şükran duygusunun yanında diaspora kurumlarının bu girişimden bir tür rahatsızlığı var. Tartışma orada da sürüyor. Sonuçta burada belirleyici olan vicdanının sesini dinleyip kampanyaya katılan her kentten, her meslekten, her yaştan Türk insanıdır. Bu insanlar büyük bir cesaretle, bu konunun nasıl beter bir tabu olduğunu bile bile, bireysel duruşlarının bir biçimde dâhil oldukları cemaatlerce hoş karşılanmayacağını bile bile katıldılar kampanyaya. Üstüne üstlük özür dilemenin küçüklük sayıldığı bir toplumda, en iddialı kalemşorların dahi metnin her tarafına katılıp bir türlü özür dileyemediği ve bunu gerekçelendirmek için de tarihe, psikolojiye, sosyolojiye, siyaset bilimine bin bir takla attırdığı bir tartışma ortamında. Türkiye’nin 1983’te başlayan değişiminin, normalleşme arzusunun önünü almak mümkün değil. Bu süreç ancak kesintilere uğrar ve nitekim şimdilerde yine böyle bir tehlike vardır. Ama uzun vadede su illâ ki yolunu bulacak, ulus inşası döneminden bu yana üstü örtülmeye çalışılan kadim gerçekler gündeme geleceklerdir. AB süreci işte bu Türk aydınlanmasının en temel taşıyıcılarından birisidir. Rahmetli Hrant’ın katli ise belki bu aydınlanmanın dönüm noktasıdır. Kampanya soykırım tartışması değil. Katılanların vicdan sesi. Kampanya ’üç-beş aydın’ın ve ’yazarçizer takımı’nın kampanyası da değil. Onlar sadece bu fırsatı ve mecrayı yarattı. Bundan böyle Türkiye’de ve dışarıda, Ermenistan’da ve diasporada Ermeni meselesini ele alan herkes yazıyı sonlandırdığım şu saatlerde 13.315’e ulaşmış bulunan Türkiyeli vicdan sahibinin varlığını dikkate almak durumundadır. Onlar bugünden itibaren asırlık tartışmanın ve anlaşmazlığın yeni faktörü konumundalar.
Günün en şahane olayı Buş’a pabuç atma olayı idi. “Bu sana veda öpücüğüm pis köpek.. Çotank!!” Sabahın köründe Manita beyin anıra anıra gülmesiyle uyandım. Televizyonun karşısında bir yandan gülüyor, kanepelerden düşüyor, bir yandan beni çağırıyor. “Gel gel günün çok güzel geçecek!” Günüm hakikaten çok şahane geçti. Düşündükçe güldüm, itiraf edeyim hâlâ da gülüyorum. Dünyanın büyük bir bölümünün gününün de iyi geçtiğinden eminim.“Şiddete karşıyım. Bu da şiddet, üstelik ya isabet etseydi neler olurdu düşünün bik bik bik” diyecek de değilim. 2008’in en şahane hareketiydi. Obama’ya yapılsaydı üzülürdüm (en azından şimdilik, daha görmedik maarifetlerini) ama Buş ideal hedef tahtası. Bir yandan da çok zavallı bir şey tabii. Yapa yapa yapabildiğin ucu boklu bir ayakkabı atmak. Manası pek büyük, gider ayak Buş karizmayı çizdirip kerizma oldu ama yine de... Ne bileyim, Saddam’ın yıkılmış heykellerini terlikle döven o yaşlı teyzeler geldi gözümün önüne..Tek farkla: O nasıl bir atış kuvvetidir ve isabetidir böyle kardeşim?!? Ben yapmaya kalksaydım bırak Buş’u, bırak Buş’un kürsüsünü, bırak yanındakilerden birini isabet etmeyi Buş’un olduğu yöne bile atamazdım. Gider hoparlöre falan isabet ederdi, daha feci bir rezillik olurdu. “Bu sana veda öpücüğüm pis köpek” “iiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii” “Böyle bir atma yeteneksizliği. (Tamamen anne geni. Attığı tek bir terliği isabet etmemiştir rahmetlinin.)Öte yandan Prezidan Buş’un refleksi de hayretler uyandırıyor. Gittin Şaolin tapınaklarında mı eğitim gördün len düdük makarna?!? (Bu arada rahmetli Özal’ın kürsü altına girmesini hatırlayan var mı? O da çok şahaneydi.) Hata adamda. Önce fırlat sonra et lafını. Yok! Havalı olsun diye (Amerikan filmlerinin etkisi olabilir mi?) önce etti lafını (“Bu sana bir veda öpücüğü pis köpek”) dikkati üzerine çekti ve tabii bizim uyanık da eğdi kafayı. Demek ki neymiş? Önce hareket, sonra laf. (bkz: Önce alışveriş, sonra fiş.)Ne olacak bundan sonra? Olan bizim mesleğe olacak. Basın toplantıları bundan sonra pabuçsuz yapılacak. Veya böyle acayip bir plastik kemer geliştirilecek, bütün gazetecilerin pabuçları ayaklarına sabitlenecek, basın toplantısı bittikten sonra o plastik kemerler özel makinelerle tek tek çıkarılacak. Fakat... İsabet etse çok iyi olacaktı be.. Dünyada “ginger” dan düşebilen tek adam, kraker yerken boğulan tek başkan bir de ayakkabı yüzünde hastanelik olsaydı, hakikaten çok süper olacaktı.
Bu bir lanet olmalı. Sevdiğim herkes uzakta. Hem de çok uzakta. Bırak şehir dışında olmayı ülke dışında. Hatta kıta dışında. Okyanuslar ötesinde. Sürekli bir gurbet hissindeyim. Vatanımda gurbet çekiyorum. Arkadaşlarımın gurbetini çekiyorum. Onlar gitti, gurbette kalan ben oldum. Geçenlerde yazıyordu. Sevdiklerinden ne kadar uzakta yaşıyorsan o kadar mutsuz oluyormuşsun. Sevdiğin aynı şehirde ise bir birim mutluysan aynı mahallede olduğu zaman iki birim mutlu oluyormuşsun. Bendeki talihe bakın ki aynı mahalleyi geçtim aynı şehri bile tutturabildiğim yok. Hepsi çok uzakta. İnsan 30 yaşından sonra arkadaş yapamıyor kendine. Koca yapıyor, karı yapıyor, çocuk yapıyor, arkadaş yapamıyor. Yapsa da eskiler gibi olmuyor.Halbuki uykuya dalar gibi arkadaş olurduk okuldayken. Arkadaş olmak için yaratılmış gibiydik. Bir hafta içinde böbrek verecek hale gelirdik. Neden olmuyor bu işler 30’undan sonra? Neden olamıyor? Oysa o ne güzel bir iştah, o ne güzel bir açlıktı.. Herkes herkese açtı. Seçer, bulur buluştururduk “ruh ikizlerimizi.” Ne de çok ruhtaşımız vardı. Hiç açıkta kaldığımı hatırlamıyorum. Ruhumun güzel bir ikizi mutlaka olurdu yanı başımda. Ölümüne sevdiğim, uğrunda her şeyi göze alabileceğim, her şeyiyle güzel, her şeyiyle doğru, her şeyiyle kabul ettiğim... Basbayağı bir aşkla bağlı olduğum... Evinde yatıya kalmadığım tek bir arkadaşım yoktu. Evler, odalar, yataklar sonuna kadar açıktı. Giysiler karışırdı, herkesin evinde herkesin bir parçası olurdu. Çamaşır makineleri herkesin çamaşırını yıkardı. Kimse gocunmazdı. Şimdi ne zor. Herkes kapalı kutu. Herkes kapanmış, kaplumbağa olmuş. Bir kahve içimi zorlu randevulara bakıyor. Yatıya kalmak bir tabu. Evler de gönüller de sımsıkı kapalı. Gençliğin en çok bu yanını özlüyorum. Ne güzelliğini, ne diriliğini, ne başıboşluğunu. Aynı yazarı, aynı şairi seviyoruz diye kuruluveren dostlukları özlüyorum. Birbirimize yazdığımız o uzun, o sapıklık derecesindeki ayrıntılı mektupları özlüyorum. Birbirimizi eleştirmeyişimizi özlüyorum. Birbirimizin dedikodusunu yapmayışımızı özlüyorum. Sevgili olarak kimseleri yakıştırmayışımızı özlüyorum. Arkadaşımı koruyacağım diye annemle yaptığım şiddetli kavgaları özlüyorum. Kavgayı değilse de kavganın altındaki ruhu özlüyorum. Dünyaya karşı arkadaşımın koruyucu meleği olmayı özlüyorum. Veya öyle olduğumu sanmayı...Çocuğum olsaydı tek bir arkadaşında bile kusur bulmayacaktım. Öyle söz vermiştim kendime. Bırakacaktım arkadaşlık uykusunda mışıl mışıl uyusunlar. Bırakacaktım eve istedikleri gibi girip çıksınlar. Bırakacaktım istedikleri gibi buzdolabını talan etsinler. Bırakacaktım istedikleri gibi sevsinler birbirlerini. Tek bir laf etmeyecektim. Kimseyi evine yollamayacaktım. Kızımın arkadaşı kızım, oğlumun arkadaşı oğlum olacaktı. 30’undan sonra arkadaş yapılamıyor. Kötülükten değil. Başka bir şey. Ama neden çözemiyorum.
Tanımadığım bir kadınla dünyanın en saçma tartışmasını yaşadım dün gece.Hayli geç saatte cep telefonum çaldı. Ekranda bilmediğim bir numara. Telefonu çalan her insan gibi ben de açtım. Açtım ama anında hat kesildi. Yeğenler meğenlerdir, kontörü bitmiş çulsuz bir elemandır, durum acildir belki diyerek bu sefer ben aradım. Bir kadın çıktı. En küçük bir girişe ihtiyaç duymadan çok sinirli bir şekilde “Yanlışlıkla aradım hanfendi ama bir kontörümü yediniz bu arada. Bu nasıl bir şey anlamadım gitti” dedi iyi mi?Haydaaaa!“Yahu telefon çaldı, açtım. Ne yapsaydım?” dedim, hiç alttan almayarak:“Niye o kadar hızlı açıyorsunuz ki” diye devam etti.Batının en hızlı telefon açanıyımdır ben bilmiyor musunuz diyecektim ama şaşkınlıktan diyemiyorum zira karşımda bir mitralyöz var!Biri işletiyor herhalde diye düşünürken o takır takır devam etti. Gece yarısı olabilirmiş böyle şeyler, insan tanımadığı bir numaraya bu kadar hızlı cevap vermemeliymiş, o her kontörün hesabını yapıyormuş, neymiş yani acelem, telefon başında artık ne bekliyorsammış, bilemezmiş yani...Öeeh! Durduk yerde, telefonu hızlı açtım diye yediğim ayara bak! Telefon başında ne bekliyormuşum!? Neymiş acelem? İmalar kraliçesi vazife başında... Bir kontör için yapılan ithamlara bak!Ne bekleyeceğim ulen, senin gibi bir deliyi bekliyordum, gelsin de kontörünü yiyeyim diye! Sonra da gidip fare avlayacağım kanını emmek için! Nı ha ha ha. Höyt terbiyenizi takının demeye fırsat kalmadan çat kapadı. Artık bu sefer nasıl bir kontör hesabı yaptı bilmiyorum zira giden benim kontörlerimdi. Çok sinirlendim ama kontör kontördür ağbi, niye bir deli için harcayayım. ***Bir tane de mesaj gelip duruyor: “Abdullah Abi ben Mardinli gümrükçü Mehmet. Elimde 350 liraya çok güzel bir Vaio lebtop ile 250 liraya Nikon makine var. İstiyorsan hemen söyle ayırtayım. Kontörüm bitiyor, tekrar mesaj atamayacağım. İstiyorsan sen ara. Çok acil” Üç kere geldi bu mesaj bana. Nasıl bir tuzak bilmiyorum. Fakat farkındaysanız acayip çekici, acayip tahrik edici bir mesaj. 350 liraya Vaio, 250’ye Nikon... Neredeyse bedava. Süper bir kaçakçılık veya tezgah ile karşı karşıyayız.Ama gene ne yapılıyor? Kontör hesabı. Abi sen ara. Yuh! Kandırabilirsen beni, havadan 600 lira kazanacaksın ama bir kontörün hesabını yapıyorsun. Kaç kuruş yahu bu kontörler? Bu nasıl bir şeydir böyle? Gece yarısı edepsizi de olsan (bilmiyoruz hanımefendinin işini) kaçakçı da olsan kimsenin kimseye tek bir kontör kaptırmaya niyeti yok. Kriz yüzünden değil bütün bunlar değil mi?