Kadınlar olmasa ne güzel idare edilirdi bu laiklik

28 Kasım 2008

Hiçbir dönemde kadının varlığı bu kadar rahatsız edici olmamıştı. Öyle ki ortada kadınlar olmasaydı, okula gitmek istemeselerdi, siyasete atılmak istemeselerdi, çalışmak istemeselerdi belli ki mevcut tartışmalarına hiçbiri yaşanmayacak, dolayısıyla da hiçbir sorunumuz olmayacaktı. Laiklik kadınlar üzerinden tartışılıyor. Özgürlük kadınlar üzerinden tartışılıyor. Medeniyet kadınlar üzerinden tartışılıyor. Namus kadınlar üzerinden tartışılıyor. Erkeklerle ilgili sanki hiçbir sorunumuz yokmuş gibi. Onlar tamam, onlar kamil, onlar hallolmuş, mesele sadece kadınlarda. Cumhuriyeti yıkacak olanlar da kadınlar, adaleti zedeleyecek olanlar da kadınlar, tıbbi haksızlıklar yapacak olanlar da kadınlar... Kadınlara bu kadar “ güç” atfetmek nereden çıktı? Bu “kadına çok önem veriyoruz” nümeroları nereden çıktı? Tesettür kadına değil de erkeğe gelmiş olsaydı, erkeğin giysisi dini inancını yansıtıyor olsaydı bütün bunları konuşuyor olacak mıydık?Erkeği üniversiteye almıyor olabilecek miydik? Erkeği hakim, savcı, doktor olmaktan men edebilecek miydik? Kapalı erkek hastalar arasında ayrım yapar diyebilecek miydik? Kapalı erkek meclise giremez diyebilecek miydik? Kapalı erkek CHP’ye üye olamaz diyebilecek miydik?Hayır. Diyemezdik. Nah derdik. Zaten demiyoruz da. Saydam türbanları, saydam çarşaflarıyla takır takır çalışıyorlar. Yasalarımız da insanlarımız da kapalı açık fark etmiyor erkeklere güveniyor ama kadınlara güvenmiyor. Erkeğe tapıp, kadını küçük görmenin en ağır dönemindeyiz. Hiçbir dönemde kadın bu kadar yerlerde sürünmemişti. Bu kadar istenmeyen, bu kadar hor görülen, bu kadar sevilmeyen bu kadar ruhsuz bir eşya addedilen bir “ yokluk” olmamıştı. Çağdaşlık adına, medeniyet adına üstelik. Çarşaflı bir kadın CHP’ye üye olmuş. Kimse o çarşaflı kadınla ilgilenmedi. İlgilenilen tek şey çarşafı oldu. Bir çarşafta fırtınalar koptu. Takkeli, sakallı bir amca üye olsaydı yine bu tartışmalar olacak mıydı? Olmayacaktı. Çünkü erkektir. Hem dindar hem de Atatürkçü olabilir o. Erkek buna muktedirdir ama kadın değil. Saydam türbanlarıyla ortalıkta fink atan erkekler laikliği zedelemiyor, rejime bir tehdit oluşturmuyor, adalet sarsılmıyor ama saydam olmayan türbanlarıyla dolaşan kadınlar oluşturuyor öyle mi? Kadın edilgendir, kadın güçsüzdür, kadın muhakemesizdir, kadın etki altındadır, kadın beceriksizdir, kadın yoktur. Ne kadınlar sevdik hiçbirini var saymadık. Kadın röfleli ise var, türbanlı ise yok. Kadın döpyes giyiyorsa var, çarşaf giyiyorsa yok. Röfle ve döpyes de başka çeşit tesettürdür, üniformadır diye düşünmek yok. Kadının adı yok. Açık kadınların da yok. Açık kadınları küçümsemek, yok saymak artık ultra demode olacağı için alttan alta devam eden hor görme güdüsü kapalı kadınlar üzerinde devam ediyor. Zira kadın tiksintisi sönmüş bir ateş değil. Tensikatlarda görüyoruz. Bilhassa basında. Kovulanlar öncelikle kadınlar. Hatta neredeyse sadece kadınlar. İşin içine para girince açık kapalı fark etmiyor. Kadın milleti! Yürrrü...Erkeğe taparlık son gaz devam ediyor. Erkekler dünyasında var olma mücadelesi veren açık kadınlar da bu tuzağa fena halde düşüyor.

Devamını Oku

Hayırlı açılımlar

27 Kasım 2008

Çocuk için kendi hayatınızdan vazgeçmeyin, bu çocuk için de iyi bir şey değil demiş Ayça Şen Başkan.İnsanın vazgeçemeyeceği bir kendi hayatı yoksa ne yapsın? Daya çocuğa manayı, daya çocuğa coşkuyu...Bugünlerde çok ama çok derin sorgular içindeyim. Yine. Hayat, mayat, yok mu bunun bir reset düğmesi vs... “Hayat dediğin sen planlar yaparken başına gelendir” dedi gene biri bir film veya dizide. Bahçemdeki Ateş Böcekleri filmindeydi galiba. (Bunalım bir film, haberiniz olsun... Bu cümleden ne anlam çıkarmalı? a) Plan yapmak gereksizdir. b) Kader diye bir şey vardır. c) En iyisi çektirip gitmek. d) Tamam da nereye hemşerim? e) Kim kaybetmiş de sen bulucan? f) Felaket bir yağmur yağıyor. h) uyumak en iyisi galiba. Cevap: Hepsi. En fenası da yağmur. Açlıktan ölmek üzereyim, alışveriş etmeye yağmur yüzünden üşeniyorum. Bu arada çok fena üşüyorum!Yani adama zorla bir Ufo aldıracak bunlar. Apartmanımız tasarruf tedbirleri gereği gündüz kalorifer yakmayı komple kesti biliyorsunuz. Akşamları da iki saat kadar soğuka yakın ılık şeklinde yakıyorlar. Üzerimde 4 kat giysi var, kucağımda battaniye. Yıllardır giymediğim yün hırkalarımı giymeye başladım yine. Ayağımda da patik var. Kiracılar olarak ev sahiplerini pirotesto ettik ama pek faydası olmadı. Ey çok bilmiş okur! Bu zımbırtıların (elektrikli ısıtıcı) hangisi en az elektrik tüketiyor? Yok mu aranızda bir adet elektrikçi, tasarrufçu ve veya cimri? Sayaçlardan falan anlayan, bana bilimsel bir yaklaşım gösterecek, “ablacım bu günde 2 saat yakmayla ayda bu kadar, öbürü şu kadar yakar” diyecek?!? Politik, sosyolojik, morfolojik saptamalarıma her daim car car (binks) cevap yetiştiriyorsunuz, demediğiniz laf, etmediğiniz hakaret kalmıyor, buyurun şimdi de pozitif yönde paylaşın bilginizi! Zira böyle titreyerek yaşayamayacağım. Taşınamayacağıma göre bir alet almak zorundayım. Yeni sevilen lafla bir ısıtıcı “açılımı” yapayım. Fakat her zaman yaptığım gibi gidip en kötüsünü almayayım. Bir açılımdır saçılımdır gidiyoruz farkındaysanız. “Açılımlar” haftasına girdik herhalde. CHP’nin Kara Çarşaf açılımı AKP’nin Alevi açılımı... Bir zamanlar bir Kürt açılımı lafı da dolanıp duruyordu ortalıkta ama Paşasının başbakanı olunca Kürt saçılımına döndü. “Açılım” ne demek bu arada? İlkeleri esnetmek mi? O güne kadar karşı çıktığına bi durup bakmak mı? Neymiş bunların derdi demek mi? Geçiyordum bir uğradım demek mi? Misafircilik oynamak mı? Yok aslında birbirimizden bir farkımız ama biz Osmanlı bankasıyız demek mi? Seçim nedeniyle omurgasızlaşmak mı? “Köprü ve dayı” oratoryosu mu? Kara dediğine ak demek mi? Yalan söylemek, tabi tabi demek mi? mış gibi yapmak mı? Enteresan bir laf. Multi manalı.. Bu durumda takiye yerine “açılım” diyelim artık. Daha yakışıklı, daha modern bir laf. Tek y mi, iki k mi gibi kafa karışıklığı da yaratmıyor. Teşekkürler seçim.. Teşekkürler Baykal.

Devamını Oku

Kapadokya’da bir haftasonu

24 Kasım 2008

Bu hafta sonu, CCR isimli otelin açılısı işin Kapadokya’da Uçhisar’daydım.Otel görmek özel ilgi alanıma giriyor. Yeni, değişik, farklı bir şeyler görebilir miyim diye “kış günleri Kapadokya depresiftir, çekilir nane değildir” demedim gittim. Otel konusuna sonra anlatacağım. Benim için farklı olan şu oldu. İlk defa “sosyete”denilen insanlarla bir aradaydım. Gazetelerin, dergilerin magazin sayfalarında gördüğümüz insanlardan söz ediyorum. Yüzlerini kardeşimden bile daha çok gördüğüm insanlardan. Kendilerinin veya kocalarının ne iş yaptıklarını çoğu zaman bilmediğimiz, neden davetlerin daima baş davetlisi olduklarını çözemediğimiz, verdikleri birbirinin aynı ışıltılı pozlarla bazen sinirimize dokunan ama yine de ısrarla bakmaktan kendimizi alamadığımız o insanlardan söz ediyorum. Aynı sofrada oturmadıysak da ayrı uçakta yolculuk ettik, aynı otelde konakladık, aynı salonda yemek yedik, aynı asansörle inip çıktık. Yer yer selamlaştık, yer yer sohbet ettik. Onlar da davetliydi ben de davetliydim. Biraz uzaktan tatlı tatlı inceledim onları. Neydi onları biz sıradan halktan ayırt eden? Aramızdaki yedi fark neydi? Kazancın dışında da bir fark var mıydı?Sonuç olarak şunu anladım ki...Cana yakınlıklarıyla, mesafeleriyle, zevkleriyle, görgüleriyle, bilgileriyle, çocuk yetiştirmeleriyle, otobüse bir türlü binememeleriyle, yabancı birine selam vermedeki tereddütleriyle, tanıdıktan sonraki güler yüzleriyle, memleket hakkındaki az bilgileriyle, sınırlı politik görüşleriyle, geleceğe bakışlarıyla, yaratıcılıklarıyla, ilgilerinin çabuk dağılmasıyla, para harcama şekilleriyle, dillerini kullanmalarıyla, yardım severlikleriyle, mutlulukları ve bunu ifade ediş tarzlarıyla, neşeleriyle, şikayetleriyle, memnuniyetleriyle, kendilerine güvenleriyle, mizahlarıyla... Bildiğimiz Türk insanıydılar!Biraz daha kibar, biraz daha zarif, hayli daha ince ve bakımlı, iyi giyimli ama bildiğimiz Türk insanı.Aramızdaki en büyük fark bavul ölçüsüydü. Bavulları çok ama çok büyüktü! İki gün için benim içine rahatlıkla sığabileceğim büyüklükte valizlerle gelmişlerdi. Beden ve bavul ölçüsünde ayrılıyorduk. Bundan memnun mu oldum yoksa şaşırdım mı bilemiyorum. Ne bekliyordum onu da bilmiyorum. İnsan kafasında farklı şeyler yaratıyor demek ki. *****Cappadocia Cave ResortKapadokya benim çok etkilendiğim bir yer. Bunu defalarca yazmışımdır. Sadece Türkiye’nin değil, dünyanın en acayip yeri! 35 yaşını geçip de, imkanı olup da hâlâ oraya gitmemiş Türkler beni cidden çok şaşırtıyor. Kırk tane Bodrum arasına bir tane Kapadokya sıkıştıramamak bana vatan hainliği gibi geliyor. Üstelik son 10 yılda muhteşem bir otel bölgesi oldu. Birbirinden güzel tasarım otelleri açıldı. İddialı, konforlu ve kişilikli yerler. CCR, yani Cappadocia Cave Resort bu zincirin en son halkası. Kapadokya’nın diğer kasabalarına kıyasla daha az ellenmiş olan Uçhisar’da Güvercinlik Vadisi’ne bakan bir yamaçta, büyük paralar ve emekler harcanarak yapılmış bir otel. Yıllar önce terk edilmiş bir mahalle, neredeyle tümüyle ayağa kaldırılmış. Taş işçiliği son derece başarılı. Konfor üst düzeyde. SPA merkezi, meraklılarını fazlasıyla tatmin edecek cinste. Tai masajı kesinlikle denemeye değer. Küçük otellerden hoşlanmayanlar için bir alternatif olmuş. Fakat dekorasyon konusunda yazık ki olumlu şeyler söyleyemeyeceğim. Bahçe nedendir bilinmez bronzdan hayvanat bahçesi halinde. Atlar, kartallar, geyikler... Dokuya ve ruha hiç uyumlu olmayan bir takım yapı malzemeleri seçilmiş. Ortadan akan yapay dere/şelale veya tam olarak anlamadığım su, güzellik katmayı bıraktım, inşaat henüz bitmemiş havası veriyor. Bir stil birliği yok. Bir ondan bir bundan. İnsan üzülüyor. Kapadokya’nın tarihi dokusunun yeniden ayağa kalkmasına sevinirken keşke paralar zevkli bir ele teslim edilseymiş demekten de kendini alamıyor.

Devamını Oku

Etiler sakinlerinin zaferi

21 Kasım 2008

Bu yaşıma geldim ilk defa Türkiye’de yapılan bir halk eyleminin işe yaradığını gördüm. Şaşkınlıklar içindeyim! Mühim bir haberdir diyerek herkese söylüyorum. Millet de benim gibi şaşırsın mı şaşırmasın mı, sevinsin mi sevinmesin mi bilemiyor. Hadise şu: Etiler’den 2. Köprü’ye giden bir yol var. Tepecik Yolu. Bu yolun sonundaki kavşak yoğun saatlerde daima kilittir. Kimse bir yere gidemez. Köprüye girecek olan da gidemez girmeyecek olan da. Geçen sene bir güzergah değişikliği yaptılar. Köprü yolunu bir ara sokağa verdiler. Böylece köprücüler o kavşağa girmeden direkt köprü yoluna bağlanabildiler. Fakat ne oldu? O sokakta oturanlar isyan etti. 30 yıldır sessiz sakin bir sokak olan söz konusu sokak birden E-5’e döndü. Sokak sakinleri gürültü ve egzozdan fena halde rahatsız oldular... Daha doğrusu olmuşlar zira biz, yani halk, bunu oturdukları apartmanlarına astıkları devasa afişlerden öğrendik. “Nefes alamıyoruz”, “Uyuyamıyoruz”, “Sokağa çıkamıyoruz” diyen kimisi gaz maskeli, kimisi çığlık atan, kimisi ağlayan dev insan yüzleri. (Tam böyle olmayabilir ama aklımda böyle kalmış) Belli ki sokakta oturanlardan biri başarılı bir grafik tasarımcısı. Veya öyle bir tanıdığı var. Veya iş yerindeki elemanına rica etti. Veya gittiler paşa paşa bir ajansa iş yaptırdılar. Bilmiyorum fakat çok çarpıcı afişlerdi. (Yazdıktan sonra internette biraz araştırdım. Evet afişleri sokakta oturan bir reklamcı (Kerem Ersü) hazırlamış) Oradan mecburen geçmeme rağmen suçluluk duyuyordum. Tüh niye bu yolu kullandım gene diyordum. Tamam. Ben dünyaya suçluluk duymak için gelmiş biriyim. Ottan da mokdan da suçluluk duyarım. Empati yapmaktan içim şişer (kimseye de yaranamam) yine de vazgeçmem. Fakat nasıl olmuşsa olmuş bu isyan işe yaramış! Dün gece yarısı eve dönerken baktım yol yine eskisi gibi! Güzergah ara sokaktan alınmış ana caddeye verilmiş. Ağlayan çocuklu afişler yerine Kadir Topbaş’a teşekkür eden afişlerle donatılmış şimdi de. Ne zaman olmuş bu bilmiyorum. Belki bir iki ay önce oldu. Fakat mesele ne zaman olduğu değil. Olması!Biliyorsunuz ben de bir semt derneği üyesiyim. Bakanlar Kurulu’ndan imzası çıktığı halde, arsası ayarlandığı, bütçesi belli olduğu halde, iki yıldır mahalleye bir itfaiye kurduramadık! İstinye’den mi ne itfaiye gelene kadar evler çatır çatır yanıyor. Kaç kere başımıza geldi. Defalarca Büyükşehir Belediye’si ziyaret edildi, defalarca dilekçe verildi, “Hocam arsa var, bakanlar kurulu kararı var, e hadi yap şu binayı!” denildi, yaprak kımıldamıyor! Bu yaz Karadeniz toplu bir protesto içindeydi. Derelerin üzerine kurulacak HES’lere (Hidroelektik santrali) karşı çıkıyorlardı. Başbakan “bir avuç çapulcu” diye, hani en küçücük bir saygı kırıntısı göstermeden, bir padişah tavrıyla “eeeah, gidin başımdan beh”lemişti. Yani halk protestosuna verilen önem bu kadardı. Bu nedenle, bir sokağın sakinlerinin protestosunun uygun bulunması beni feci bir şekilde şaşırttı. Türkiye koşullarında olmaması gereken bir şeydir. Türkiye koşullarında Kadir Topbaş’ın bunu şahsi bir mesele haline getirmesi, bunu kişiliğine yapılmış bir saldırı olarak görmesi ve o sokaktaki insanların analarından emdiklerini burunlarından getirmesi gerekirdi. Türk usulü politika, hizmet BUDUR!85 yılda gelip geldiğimiz aşama sanırım bu kadar. Şükretmeli miyim, şükrederken ağlamalı mıyım bilmiyorum. Zengin mahallesi istedi oldu, sıra orta sınıf mahallesine de gelir inşallah. (Fakirler kömür ve mercimekten başka bir şey istemiyor nasılsa şimdilik)

Devamını Oku

Etrafında kaç işsiz var?

19 Kasım 2008

Bıy bıy bıy bıyyyyy... Etrafımdaki işsiz sayısı 9’a yükselmiş durumda. Biri hariç hepsi son bir ay içinde işinden oldu. Biri kendi işini kapatmak zorunda kaldı, üçü basında çalışıyordu, geri kalanlar da reklam, grafik vs... Bana temizliğe gelen Ayşe bile haftanın beş günü çalışıyordu, 2’ye düşmüş gittiği ev sayısı. Ben ve bir Sema hanım olarak kalmışız. İşin kötüsü Sema Hanım da bir bankacıymış. Yani her an işinden olabilir. Zira bugünlerde saat başı, sırayla bir gazeteci bir bankacı atıyorlar. Krizlerin klasik ilk gidicileri.. Önce reklamcılar, sonra gazeteciler, sonra da bankacılar. (Kendimi bir kutu içinde yaşıyormuş ve o kutu üzerinde de “kriz anında işten atınız” yazıyormuş gibi hissediyorum. Canavar dolaşıyor, evet evet duyuyorum sesini, geliyor, geliyor... hıss hısss..)Gerçi bu sefer herkesi vurdu. Bankacılık, sanayi, basın, reklam, filmcilik... Teğet meğet durumları yok yani. Bense kriz tasarruf tedbirleri adı altında DONUYORUM! Niye? Çünkü apartmanımız bu kış kaloriferi yakmama kararı almış! Sabah ve akşam ikişer saat yanacakmış sadece! Dankeşön yani. Evde çalışanların canı çıksın! İnanmayacaksınız ama evsizler gibi üzerimde iki battaniye ile yazıyorum şu an olmakta olduğunuz yazımı. Kucağımda bir tane sırtımda bir tane... N’oluyoruz kardeşim?Hatırlatırım ben mübalağalı bir şekilde üşüyen biriyim. Yazın bile biraz rüzgar çıksın üşüyenlerdenim.. Neden çünkü ben bir insanım, kutup ayısı değil! (Burada yazar, üşümeyenlere laf sokuyor)Es kaza başbakanı evimde ağırlamaya kalksam rezalete bak! “Sayın başbakanım panna cotta yok ama battaniye var. Alır mısınız?” (Bu arada panna kotta’yı ben yanlış hatırlamışım. Dediğim gibi bir şey değilmiş o... Soğuk bir tatlıymış... Ruhumu başka bir şeye satmışım da onun adını hatırlayamıyorum bir türlü... Özür...)Bu arada Londra’da sandviççilik yapan bir arkadaşımızdan şöyle haberler geliyor: Onun işi bile batmak üzereymiş! Zira insanlar artık sandviçlerini bile evden getiriyormuş. Çok acayip çünkü kriz anları her zaman sandviççilere, büfelere yarardı bugüne kadar. (Ucuz yiyecek) Kriz onları bile etkilemişse.. Evet ne diyorduk?Bıy bıy bıy bıyyyyy... Hatta bırrrrr.

Devamını Oku

Bir yemek verdim bütün hayatım değişti

17 Kasım 2008

Orhan Pamuk’un “Yeni Hayat” romanının başlangıç cümlesi bu biliyorsunuz. (Bilmediğinizi biliyorum. Lafın gelişi. Okura kendini kötü hissettirmeme çabası.)Memecanların meşhur yemek daveti de Sıraselviler’deki “Yeni Hayat” apartmanında oldu biliyorsunuz. Başbakan Erdoğan, AKP milletvekili Nursuna Memecan’in davetlisi olarak iş ve basın aleminin bir kısım üyeleriyle gayrı resmi bir yemek yedi. Bir buçuk haftadır kıyamet kopuyor! Yemeğin kodları çözülmeye çalışılıyor! Niye o vardı, niye bu yoktu soruları soruluyor, olmayanların “kabahatleri”, olanların “marifetleri” sayılıp dökülüyor, yemeğe davetli olanlar sıkıştırılıp duruluyor, onlar da mahcup mahcup “bir şey olmadı yahu” şeklinde geveliyor, sonra biri dayanamayıp esas amaç birilerini başbakanla bir araya getirmek değil Nursuna Memecan’ın başmüzakerecilik mücadelesi/kulisi/hırsı deniliyor, Sanem Altan ev sahibesi Nursuna Memecan ile röportaj yapıyor, yemek yenilen masanın fotoları basılıyor...Derken davetlilerden Nur Çintay yemeğin gastronomik dökümünü yapıyor ve işte ondan sonra durum tamamen çığırından çıkıyor.Geldiğimiz nokta: “Başbakana domuz mu yedirildi!?!?!” I nı nı nıııım... Neden çünkü tatlı olarak panna cotta varmış ve panna cotta (ki insanın ruhunu teslim edebileceği kadar güzel bir tatlıdır. Dışı kek içi sıcak çikolata olan bir şaheser!) illa ve billa ki jelatinden yapılırmış ve jelatin de hay Allah genelde domuz kemiğinden yapılan bir şeymiş (şart değil! sığır da olur, koyun da olur) bu durumda Başbakana domuz mu yedirilmiş olunuyormuş? Risotto krizi no:2. (Hatırlayınız: Bakan Bey’e şarapla yapılan İtalyan pirinç yemeği risottoyu yediren Muğla Valisinin kafasının yenmesi isimli tiyatro.)Umarım bu sefer kimsenin kafası gitmez, bu arada sırf bu nedenle de panna cotta menülerden kaldırılmaz. Tabii bu arada Ahmet Hakan ve Nur Çintay çok fena kapıştı, Ahmet Hakan oldu “Hürriyet yakasının Burhan Altıntop’u” Nur Çintay da “Bayan İvedik”... Ah ah... Peyami Safa ve Necip Fazıl kıvamında tartışmak demek ki yine başka bahara kaldı ha Ahmet? Fatih Altaylı’nın yemek hakkında gerçek mi hayali mi belli olmayan yazısı da nasıl yorumlanmalı bilmiyorum. Güya yemeğe davetli biri “minik guşluk” yapmış, o da yazmış: Yemekler bayatmış, Emre Aköz sarhoş gelmiş, Başbakanı sinirlendirmiş, herkesin tadı kaçmış...Bir yemek verdim hayatım değişti! Bu tip yemekler her zaman tartışılmıştır, her daim Mehmet Barlas’ın, Nazlı Ilıcak’ın davetleri konuşulmuştur ama bu kadar dilim dilim edildiğine hiç rastlamadım ben. Kıskançlık dememek için kendimi zor tutuyorum ama gördüğüm sadece bu: Davet edilmeyenler çok ama çok fena olmuşlar. Yüreklerine inmiş. Zincirin nispeten zayıf halkalarına vurarak rahatlamaya çalışıyorlar.

Devamını Oku

Şehir pikniği

16 Kasım 2008

Her Pazar parka gitmeyi alışkanlık haline getirdik. Geçen hafta Emirgan Parkı’ndaydık, bu hafta da Yıldız Parkı’nda. Başka da yok zaten. Döne dolaşa bunlara gideceğiz.Ama şikayetimiz yok. Her ikisi de çok güzel parklar. Göz yaşartıcı bir güzellikleri, asaletleri ve cana yakınlıkları var. Tek bir çöp yok. Bütün ağaçlar bakımlı, her taraf çim. Banklar sağlam, piknik masaları düzgün. İnsan mutluluk duyuyor. Hem güzel hem temiz diye. Termosa çay koyduk, bakkaldan peynir, domates, simitçiden simit aldık gittik. Gözlerden uzak bir masa seçtik ki zaten çok da fazla göz yoktu ortada. (Türkler hava 25 derecenin altında düşüce parkları terk ediyor.)Geçen hafta sincapların haftasıydı. Sahne komple onlarındı. Her ağaçta bir tane vardı neredeyse. Ne telaşlı hayvandır ya Rabbim bu sincap! Piti piti piti, iner çıkar, oradan oraya, buradan buraya, bu daldan bu dala... Hızlısın, çeviksin, yeteneklisin, düz duvara tırmanabiliyorsun nedir bu telaş? Kim nasıl yakalayacak seni? Ama seyretmesi nasıl zevkli. Bir ara bir tanesi kafasını kovuğuna soktu, arka ayakları havada asılı kaldı, çırpınır gibi hareketler yapıyor, Allah’ım nasıl komik bir sahne! Çizgi film izliyoruz sanki. Gülmekten yarılacaktık. Bu hafta kargaların haftasıydı. Bir grup karga bir grup köpeğe karşı mücadele verdiler. Kendi halinde kalender bir bobi oturmuş bir ağacın altına uyukluyor. Nedendir bilinmez bu işe bir karga çok fena bozuldu. Aman neler yapıyor. Bağırıyor çağırıyor, etrafında dolanıyor, hopluyor zıplıyor. Köpek uzun bir zaman umursamadı. Kulağının dibinde bağırmaktan çatlayacak karga, ortalık inliyor, bizimki kılını bile kıpırdatmıyor. Sonra karga bir şekilde çeteyi toplamayı başardı, bobiye her beraber saldırmaya başladılar. Olacak iş değil. Hitçok filmindeyiz sanki. Kargalar tek tek gelip gagaladılar hayvanı. Bilhassa da kıçını gagalıyorlar. Sonunda bobi dayanamadı ve yanımıza geldi. Resmen sığındı bize! Sığınmasının bedelini de aldı tabii. Kalan peynirli simitleri lüpletti. Şunu fark ettim: Hayvan seyretmekten çok fena zevk alıyorum. Böyle karga köpek mücadelesi gibi heyecanlı bir şey olması da gerekmiyor. Yalanan bir kediye de saatlerce bakabiliyorum. Yalanan kedili süpürge reklamı en bayıldığım reklam mesela. İki olasılık var: Ya içindeki çocuğu büyütememiş kekolardanım ya da yaşlandım. İnsan çünkü doğayı ya çocukken çok sever ya da umudun yitirdikten sonra. Umut yitmesi de biliyorsunuz önündeki zamanın yaşadığı zamandan daha kısa olduğu vakit ortaya çıkar. Bu kadar zaman yapamadım, bundan sonra da yapamam...Tam bunları düşünürken gazetede ne okuyayım? Issız Adam’ın başrol oyuncusu Cemal Hünal kadınlardan umudunu yitirmiş atlara geçmiş! Vay vay vay... Ata binmeyi sevişmeye tercih edermiş. Hey bee dedim. Ama ne laf! Nasıl bir “gel gel” havası. Atlar daha dürüst (= dürüst bir kadın istiyorum), B dağ başına hangi kadın gelir (= kızlar bekliyorum) Fena yemek yapmam (= şarap ve bilmem ne soslu makarna da var) Ata binmeyi sevişmeye tercih ederim (= rekabet varmış gibi olsun ki baştan çıkarmak için daha sıkı sarılsınlar)Tamam kabul. Fesadım. Ve lakin tam ününe ün katarken bu laflar... Tam da en yakışıklı olduğu anda... Tam da Ayşe Arman çifliğine kadar gitmişken.. Peki kapatıyorum. Ben karga seyretmeyi sevişmeye tercih etmem mesela. Ama seyretmek çok güzel. Parkta bobi beslemek de. Gidin.

Devamını Oku

Kurt kadın değil ama kurt düdük

15 Kasım 2008

Dolunay sendromu diye bir şey var mı gerçekten yoksa bu benim şahsi 1458 manyaklığımdan bir tanesi mi?3 aydır dikkatli izliyorum. Her dolunayda ben bir şekilde deliriyorum. Yaptıklarımı saymak istemiyorum şimdi, zira bir bölümü hayli rezil şeyler ama oluyor. Düşmeler, arabayı çarpmalar, kavga çıkarmalar, derin düşüncelere dalıp o düşüncelerde boğulmalar, ağlamalar, gidip kafa çekmeler...“Kurt kadın” olmuyorum. Daha çok “kurt düdük” durumu benimki. Dün gece mesela şöyle şeyler oldu: Benim beğendiğim filmi beğenemediği ve yine sırf bu yüzden sinemaya gidemediğimiz için Manita Bey’le benim monoloğum şeklinde geçen sıkı bir kavga ettim. O muhteşem monoloğumdan aldığım ilhamla ve adrenalinle akşam akşam ve tek başıma oturma odasının şeklini değiştirdim. (Yeri değişenler arasında kütüphane de var.) İki saat süren yer değişikliği hiç hoşuma gitmediği için odayı tekrar eski haline getirdim. Bu arada bir parmağım koltuğun bir tarafına sıkıştı. Canım yandı ve ben buna çok ama çok fena sinirlendim. Bu arada televizyonda “Starter Wife” diye bir dizi var onu seyrettim. Ünlü ve zengin kocasından boşandığı için lokantada masa bulamayan kadın nedendir bilinmez bana kendi halimi hatırlattı ve Sıdıka’ya gidip kafa çektim. Normal mi şimdi bu?Şu an kafamın yerinde dev bir balkabağı var. Üstelik içine inşaat yapıyorlar sanki. Kurt adam efsanesi çok da boş bir şey olmamalı. Psikiyatrist arkadaşıma mesaj çektim, var mı Dolunay sendromu diye bir şey dedim, “istenirse her tür rezilliğe meşru bir neden yaratılabilir.” şeklinde müstehzi bir cevap yolladı. Rezil de sensin meşru da sana girsin! Neden yaratmaya çalışmıyorum kardeşim, gerçeklerden söz ediyorum! Med cezire neden olan bir şey ruhlarımızı neden allak bullak etmesin!?İnternette biraz dolandım, şöyle iddialar var: Dolunayda, havadaki pozitif iyonlar artarmış bunlar da hiperaktiviteye, depresyona, saldırgan tavırlara, migren ve astımın nüksetmesine neden olurmuş. Konsantrasyon güçlüğü artar, hatalar çoğalırmış. Adeta ben! Astımım yok çok şükür ama baş ağrıları gani gani. Nüksetmek için her tür bahaneyi kolluyorlar. Dolunay bunlardan biri niye olmasın! Lafı nereye bağlayacağımı bilmiyorum. Lafı bağlamak da istemiyorum. Böyle tepsideki küçük küçük kanepeler şeklinde köşe dolduranlara bu yüzden her zaman imrenirim. Laf hiçbir yere bağlama ihtiyacı ve arzusu hissetmeden ayrı başlıklara 8 sekiz tane paragraf atarlar, olur biter. “Zart filmi pek güzelmiş. Bana ergenliğimi hatırlatıyor.” Nokta. Eee? Yok. Bu kadar. “Hiç güveçte fasulye yediniz mi? Zurt usta çok güzel yapıyor. Köşeyi dön, ilk sağ”. Bu da bu kadar. Geçelim öbür kanepeye. “Başbakan başbakan! Sözüne dikkat et, ayıp oluyor.” Bu da bitti. Günün sözü, günün fıkrası. Tamam.Ben, format gereği böyle yapamıyorum, bugün buna da sinirleniyorum. Az sonra size de sinirleneceğim. O yüzden birini ısırmadan bir an önce gideyim ben. Hadi eyvallah.

Devamını Oku