Günün teklifi: Boşanma programı

2 Kasım 2008

Pazar günü yazı yazmak aynı ödevini Pazar akşamına bırakmak gibi bir şey. Herkes Dallas seyrediyordur, sense matematik ödevini yapmaya çalışıyorsundur. (Dallas’la büyümüş kuşak: Gelin bakim buraya! Çokoprens verecem.)Ama yapacak bir şey yok. Pazar tatilleri kapılmış durumda. Pazartesinin neredeyse tek tabancası olarak yazmak boynumun borcu, maaşımın karşılığı. Uzun zamandır geyik yazmadığımdan şikayet ediyor okur. Yahu napıyorsun, tesisatçın ne alemde, manita bey ne yapıyor, limon cidden öldü mü.. Geyiklik bir durum yok. Limon ağacı ölür gibi yaptı sonra acele acale bir sürü yaprak verdi ama nedense hepsi yamuk yumuk tesisatçıyla uzun süredir teşrik-i mesaimiz yok, halbuki mutfak lavabosu damlatıp duruyor, çağırmam gerek ama yine yedi gün evimden çıkmaz ve ben onu bu sefer cidden öldürürüm diye korkuyorum Manita Bey ise İzmir’de bir takım işler kovalıyor... Açıkçası ne iş kovalıyor sormadım, lüzumsuz bir şeyse durduk yerde sinirlenmek istemedim. Zira iyi bir ilişkinin sırrı: Her şeyi bilmemek. Bu arada ha bire birileri taşınıyor, kamyonet sahibi bir insan sorumluğuyla arkadaşlarımıza yardıma gidip duruyoruz. Biri kriz yüzünden dükkanını kapattı, biri işsiz kaldığı için arkadaşının yanına taşındı, biri karısından ayrılıp anasının yanına taşındı, biri kardeşinin hasretine dayanamayıp mahalle değiştirdi. Bir hareket bir hareket bildiğiniz gibi değil! Ekonomik krizin yanı şahsi krizler de almış başını gitmiş durumda gördüğünüz gibi. Ayrılan ayrılana, birleşen birleşene... Madonna’dan başladı Demet Akalın, Süreyya Yalçın, Halit Ergenç derken bizim H.’ye kadar vardı hadise. (Adını verirsem beni öldüreceğini söyledi o yüzden H. ile yetineceksiniz.) Boşanmak hakikaten iyi bir şey, boşanıp da mutsuz olan kimseyi görmedim bugüne kadar. Hatta istisnasız hepsi esas geç kaldığı için pişman. Arnavutköy’de bir amca var mesela, her karşılaştığımızda “İyi ki boşanmışım. Nasıl mutluyum anlatamam” diyor. Ulan her karşılaşmada denir mi? Diyor. Bunu yazıp durmama bazı okurlarım kızıyor. Boşanmayı teşvik etmeme sinirleniyorlar. Evlilik iğrenç bir şey olmak zorunda değil diyorlar. Değil tabii. Vardır çok mutlu insanlar. Evli değiliz ama ben de mutluyum Manita Bey’imle. (Arada evden atıyorum gerçi ama olsun.) Bakıyoruz gazeteye röportaj veren herkes de mutlu. (bkz. Ayşe Arman cumartesi röp.leri.) Ve lakin mutsuzluktan geberenler de var. (Ayrıca ‘röportaj mutluluklarını’ da yemiyoruz haberiniz olsun ey selebriti cemaati!) Ve ısrarla iddia ediyorum ki mutsuzluktan geberenler, hadi çoğunluk demeyelim ama yarı yarıya yakındır. Ben bitmiş evlilikler ‘bitsin’ diyorum. Gül gibi yuvanızı bozun demiyorum. Bu arada Samanyolu TV’deki “Boşanmak istemiyorum!” programı meğer bir yıldır yayındaymış. Yanlış bilgi verdiğim için özür dilerim. Ama hazır konu açıldı devam edelim: “ Boşanmak istiyorum!” programı yapmak isteyen yok mu? Varsa talibim programcı olarak. Ciddi söylüyorum! Muhafazakar çemberi yıkmak mı istiyorsun? Kadınlara ve erkeklere zulüm bitsin mi diyorsun! Buyrun pirogram teklifi! Hadi bakalım. Sponsor da TOKİ olsun. (Teklif tekliftir ağbi. Ne kızıyorsunuz...)

Devamını Oku

Üzmez haberlerinden nasıl koruyacağız çocuklarımızı?

1 Kasım 2008

Çocuk yaşta cinsel tacize uğramak çok fenadır. Bunu ancak yaşayan bilir. İnsanin üzerinden yıllarca atamadığı bir yüktür, kirdir, kabustur. Size kötü bir haber vereyim: Sandığınızdan çok daha fazla çocuk tacizi var ülkemizde. Hem de ellemenin falan ötesine geçen. Şöyle diyeyim: Her üç kadından biri muhakkak surette çocukluğunda tacize uğramıştır.Nereden biliyorsun bunu derseniz, etrafınızda en az on yetişkin kadına bunu sorun derim. En az, ama en az üçü “evet” diyecektir. Bunun bilimsel bir istatistiğini yapmak çok zor tabi. Zira: BİR: Kız veya erkek çocuk suçlanabilme ihtimali nedeniyle olayı genelde gizli tutar.İKİ: Taciz genelde bir akraba tarafından yapılır. Hadise tecavüze kadar gitmediyse ve hatta gittiyse bile, akrabayı polise şikayet etmek çok ama çok ihtimal dışıdır. Genelde verilen en ileri ceza görüşmeyi kesmektir. Aileler küser, olay kapanır. Bir daha da kimse bu konuyu konuşmak istemez. Olay tabii çocuklar için kapanmaz. Hadisenin büyüklüğüne ve sıklığına ve akrabanın yakınlığına veya şöyle diyelim güvenirliğine ve yarattığı hayal kırıklığına ve de ailesinin tutumuna bağlı olarak söz konusu yara devamlı surette için için kanar. ***Hadise her dakika daha iğrençleşiyor. Bir haftadır har har çocuk tacizi haberleri sunuyoruz kamuoyuna. Önce kasklı tenorun yakalanması sonra Hüseyin Üzmez’in tahliyesi derken yer gök pedofili haberleriyle doldu. Kimsenin aklına gelmeyen ise şu: Çocuklarımızı bu lanet heriflerden korumaya çalışırken çocuklar esas bu haberlerden ne kadar etkileniyor? Çocukken çok rahatsız olduğumu iyi hatırlıyorum. Üstelik benim çocukluğumda bu tip haberler bu kadar detaylı verilmezdi. O dönemde basına bu kadar detay mı verilmiyordu yoksa bir gazetelerin bir öz denetimi mi vardı bilemiyorum. Ama şimdi en küçük ayrıntıyı bile vermekten kaçınmıyorlar. Hadiseler hakikaten mide bulandırıcı. Kimse cezasız kalmasın. Ama şunu da söylememe izin verin: Basın da olayı pornografik bir iştahla sunmakta.İki de bir televizyona çıkartıp Hüseyin Üzmez’e mide bulandırıcı fikir ve davranışlarını sergileme, yayma ve belki de yandaş toplama imkanının verilmesi sizce ne kadar doğru? Üzmez’in, Fatih Altaylı’nin programında söyledikleri akıl alır gibi değil. Değil ama bana daha akıl almaz gelen pırasa tarifi verir gibi şunu da yaptım, bunu da yaptım, ha onu da tamir ettirdim (kendi laflarını tekrar edemeyeceğim) deme özgürlüğünün kendisine büyük bir rahatlıkla verilmesi! Avukatıyla beraber dört dörtlük bir şov yaptılar, takılıp kaldığımız kol düğmeleri! ***İyi ki bir çocuğum yok. Böyle bir durumda ne yapacağımı bilemezdim. Hangi gazeteyi elime alsam, hangi kanalı açsam karşı olduğum ne kadar anlayış, ahlaksızlık, kötülük varsa hepsi kutu içindeki yaylı oyuncaklar gibi fırlıyor önüme. Başımızı kuma gömüp, yokmuş gibi davranalım diyemem tabii ama bu kadarı da bana şiddet içeren pornografi kadar tehlikeli geliyor artık. Tamam. Adamdan yeterince nefret ettik. Gördüğümüz yerde çakacağız suratına. Yetmez mi? Ben yaşlı ve çirkin bir adamın cinsel hayatını daha fazla bilmek istemiyorum. Dahası yaptıklarını savunmasını da istemiyorum. Verilmesin böyle bir imkan.

Devamını Oku

Bırakınız boşansınlar

30 Ekim 2008

İki gün önce, arkadaşımla balkona çıkıp mahalleyi seyrederken şöyle bir cümle ettim: “Bu evlerin büyük çoğunluğunda birbirinden nefret eden karı kocalar yaşıyor. Birbirlerinden nefret ede ede ölecekler..” Arkadaşım hüzünle gülümsedi: “Biliyorum” dedi. “Bizim evde de öyle idi.” Pis gerçek bu. Ne dini inanç (Müslümanlık, Hıristiyanlık, Musevilik veya Allahsız tosbağalık) ne ideolojik eğilim, ne evlenme biçimi (görücü veya severek) bunu değiştirmiyor. Karı kocaların ezici çoğunluğu bir süre sonra birbirlerinden tiksiniyor. Birbirlerinden tiksine tiksine kahvaltı yapıyor, birbirlerinden tiksine tiksine akşam yemeği yiyor, birbirlerinden tiksine tiksine televizyon seyrediyor, birbirlerinden tiksine tiksine aynı yatakta yatıyor... Onlarca yıl böyle gelip geçiyor. Sonunda biri ölüyor. Öbürü üzülsün mü sevinsin bilemeden, içinde birikmiş tonlarca safra ile kala kalıyor. Nedenlerine girecek değilim. Kadınlar zavallı, erkekler odun diye bir şey de yok ayrıca. Lüzumsuz kadıncılık yapmanın alemi yok. Evliliğin o aşamasında eziyet karşılıklı oluyor. İnsan, kendi kendine yarattığı düzenin fena halde tuzağına düşmüş durumda. Üstelik bu korkunç gerçeğe rağmen evlenmekten vazgeçen de yok. Hiç bitmeyen umut! “Benimki iyi olacak!” Evlilik çok iyi bir kurum değil ama yazık ki henüz alternatifi bulunamadı. ***AKP milletvekili Recep Koral “hayatımı yaşamak istiyorum” deyip 38 yıllık karısından boşandı ve danışmanıyla evlendi. Veya evlenecek. Partisi tüm karşı çıkmalarına rağmen hem de. Bir dahaki seçimde listeye alınmayacağını da göze alarak. Muhtemelen 7 çocuğunu da karşısına alarak. Ayıplandı tabii bu. Çık çıkların en çoğu da AKP dışı çevreden geldi. Zira AKP, aile değerleri, aile bütünlüğü diye diye 5 yıldır kafamızı ütüleyen bir parti. Çok değil daha iki üç hafta önce, dizilerdeki boşanmış, eşinden ayrı yaşayan, kendi başına yeten veya ayakları üzerinde durabilen başarılı kadın karakterlerin kötü örnek olduğu (tam cümle şu: “sözüm ona kendi başına yeten kahramanların arzu edilmeyen davranış modelleri yaratarak toplumsal yaşamı riske soktuğu”) yazıldı Bakan Nimet Çubukçu’ya bağlı Başbakanlık Aile ve Sosyal Araştırmalar Müdürlüğü’nün dergisinde. Aynı çevrenin televizyonu Samanyolu TV, önümüzdeki günlerde “Boşanmak istemiyorum!” diye de bir program başlatacakmış. Ne kadar “yuva”yı kurtarırlarsa o kadar iyiymiş! Partisi ve organları istediği kadar aile bütünlüğü diye kafa ütülesin, mutsuz evlilikler, bağımlı kadınlar, sinir hastası çocuklar modelini muhafaza etmeye çalışsın, boşanmak ne kadar yaygınlaşırsa o kadar sağlıklı bir toplum oluruz düşüncesindeyim. Olmuyorsa olmuyor. Zorlayıp, sakızlaştırmanın gereği yok. Birbirinden nefret ede ede yaşlanan, birbirinin ölümünü bekleyen karıkocalar ülkesinden hoşlanmıyorum. O nedenle bilhassa AKP’li Recep Koral’ın bunu yapmış olması beni mutlu etti. (Bu arada “Ama nasıl olur! O bir ileri düzey Müslüman!” diye çok şaşıranlara da esas ben şaşırıyorum. Boşanmayı caiz gören yegane din İslam’dır unuttunuz mu? Biz Katolik değiliz!) “Kadınlar ama çalışmıyor, boşanınca aç açıkta kalıyor” iddiası elbette ki doğruluk payı taşıyor. Ama bunun çaresi muhafazakar bir adam karısından boşandı diye onu ayıplamak değil aç açıkta kalacak olan kadınlara bir çare üretmektir. Tam da bu nedenle başörtülü kızların rahat rahat okuyabilmesini, tam da bu nedenle başörtülü kızların rahat rahat meslek edinebilmesini ve tam da bu nedenle başörtülü kızların rahat rahat çalışabilmesini savunuyorum. Yüz bin kere söyledim tekrar edeyim, bu düşüncemin altında AKP sempatizanlığı arayıp bulmak saçmalıktan başka bir şey değildir. Göbeğini kaşıyan “adam”ın göbeğini kaşımayan, onun yerine çatır çatır hakkını arayan, ayakları üzerinde duran “kızı” benim derdim. İster başı açık ister başı kapalı. Bırakınız boşansınlar, bırakınız okusunlar, bırakınız çalışsınlar, bırakınız tüketsinler. Anti muhafazakarlığa giden tek yol budur. “Muhafazakar veya değil, erkekler gidip kendilerine genç bir kadın buluyor, kadınlar ise o yaştan sonra mahzun kalıyor” lafına ise diyecek hiçbir şeyim yok. Acı ama gerçek. Fakat bunun da çaresi kangren olmuş evlilikleri korumak değil. O çaresiz bir durum.

Devamını Oku

Sapıklar sadece fakir fukaradan mı çıkar?

27 Ekim 2008

Hadise korkunç. Allah kimsenin başına vermesin cinsinden bir şey. O kız çocuklarının bu hadiseyi atlatmaları yıllar, hatta on yıllar alabilir. Anne babaları da eminim perişan olmuştur. Fakat daha şaşırtan, failin operacı çıkması belli ki. Hemen hemen bütün gazeteler, haberin başlığını ’bu’bilgiyi içerecek şekilde vermiş. (Vatan: “Operadaki Sapık”, Hürriyet: “Kasklı sapık tenor çıktı”, Akşam: “Kasklı sapık ödüllü tenor”, Taraf: “Seri Ankara tecavüzcüsü mansiyon ödüllü tenormuş”, Sabah: “Kasklı sapık operacı çıktı”. Radikal: “Motosikletli sapık opera sanatçısıymış” )Halbuki hemen yanında bir başka tecavüz haberi daha var: “Odaları karıştırınca 76 yaşındaki kadına tecavüz etti: Baktım teyzeymiş elini öptüm çıktım.” Söz konusu şaşkın mütecavizin mesleği belirtilmeye değer bulunmamış.Radikal gazetesinde, haberin altına okur tarafından yazılmış 2 adet yorumu okuyalım. “Bir sanatçı bunu yapabilir mi?Aklımıza gelen ve sorgulayacağımız ilk soru. Sanatçı duyarlılığı, naifliği nerede? Ya da insan olmanın erdemi, gerçekliği nerede? Üzüntümü belirtmek isterken bu durumun iki ucuyla da sıkıntı verdiğini belitmek isterim:Yapan kişinin sanatçı kimliği ve suçsuz, masum minik yürekler...” Bu da diğeri: “Yazık! Bir sanatçı böyle tercihi yapmamalıydı. Böyle bir ortamda buna ihtiyaç duyan bayan bulamaması da çok enteresan. Nereden bakarsak bakalım hasta.” (İkinci yorum haberin kendi kadar ürkütücü bu arada. Pedofili bir ruh hastalığıdır, tercih değil. Ayrıca “böyle bir ortamda buna ihtiyaç duyan bir bayan bulamaması...” nasıl bir cümle, nasıl bir anlayıştır?) Ama konu bu değil. Konu şu: Sanatçılık, operacılık, tenorluk ruh hastalığına engel bir durum olarak değerlendiriliyor belli ki. Türklerin kafasındaki “sanatçı” açılımı neden böyledir merak ediyorum. Sanatçı dediğimiz kişilerin niye naif, duyarlı dolayısıyla ahlaklı, karınca incitmez, dostane insanlar olmalarını bekliyoruz?Kim kazıdı bunu kafamıza? Halbuki büyük ressamlar, heykeltıraşlar, mimarlar, bestekarlar, yazarlar, şairler hakkında yüzlerce kitap, onlarca film çekilmiştir ve gördüğümüz şu ki sapık değillerse de ezici çoğunluğu tuhaf, geçimsiz, huysuz, dengesiz, sadakatsiz ve üstelik de sevgililerine karılarına veya kocalarına kötü davranan acayip insanlar. Dostoyevski ölümüne kumarbaz, Picasso kadın meraklısı bir zorba, Dali koşullar değiştikçe politik görüşü de komünizmden faşizme, anarşizminden dinciliğe kadar değişen bir oportünist, Mozart hiç büyümemiş tuhaf bir çocuk.. Bin türlü tuhaflık. Bütün bunları kasklı tenorcuyu haklı çıkartmak için yazmıyorum. Karısını döven Picasso’yu da haklı bulmuyorum. Kendini çılgınca beğenen Dali’yi de. Velakin sanatçılık denilen zımbırtıda kendine veya etrafına zarar veren, zaman zaman ruh hastalığına kadar varan bir vahşiliğin bulunduğu da bir başka gerçek. Eğitimli, hele hele de sanat eğitimi almış birine toplum dışı davranışları bilhassa yakıştırmıyoruz. Zira eğitim almış adamın megolamanisini, sadistliğini veya bu vakada gördüğümüz gibi pedofilisini bir şekilde kendiliğinden tedavi edebileceğini vehmediyoruz. Bu nedenle üniversiteli adamların karılarını dövmelerini falan çok yadırgıyoruz. Yadırgayalım tabii ama bu aynı zamanda şu demek: Bu işi yapan eğitimsiz bir kaportacı genç olsaydı o vakit ondan daha az nefret edecektik. Zira ruh hastalığının meşru bir sebebi var: Eğitimi yok! A vah vah! Diplomadan bu kadar çok şeyi çözmesini beklerseniz cehaletti de o kadar hoş görürsünüz. Pedofili çok vahim bir hastalık. Bunun sanatçı kişiliği ile (ne demekse) tedavi olması mümkün değildir. Ayrıca bana sorarsanız en az peygamber ahlakı beklememiz gerekenler de sanatçılardır. Ahlaksızdırlar, sapıktırlar demek istemiyorum ama egoların haddinden şişik olduğu bu mecrada, kalpler en çok kırılır. Zira kendini beğenmişlik bir sanatçının “sağlığıdır”. Ama onun “sağlığı” başkalarına fena halde “sağlıksız” gelebilir.

Devamını Oku

Kadı cumhuriyeti

27 Ekim 2008

En son blogspot sitesi de erişime kapatıldı. Youtube, wordpress, eksisözlük, gazetevatan derken blogspot. Nedir blogspot? Milyonlarca insanın yazılarını, günlüklerini, yorumlarını, grafik tasarımlarını, sanat eserlerini, projelerini, yemek tariflerini, dantel örneklerini veya canları ne isterse onu yayınlayabildikleri, kamuya açabildikleri bir platform. Gücü web sitesi açmaya yetmeyenler için muhteşem bir fırsat. Kendine ait bir dünyan var, istediğin gibi kullanıyorsun. Hadiseye “çocukça bir günlük sitesi işte ne var bunda” gözüyle bakmak yanlış. Bu site sayesinde iş yapan insanlar var. Meşru işlerden söz ediyorum. Bugüne kadar yazdıkları, çizdikleri, tasarımını yaptıkları işleri burada sergiliyorlar ve pekala kendilerine bir işveren, ürünlerine bir müşteri bulabiliyorlar. Yani bir sürü insanın ekmek de yediği bir yer. Biz böcek vatandaşlara kapatma gerekçesi elbette ki YİNE söylenmemiş. Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesi böyle uygun görmüş. İddia şu ki Blogspot’u kapatma konusunda başvuran kurum Dijiturk. Lig TV yayınlarını birileri kendi blogunda yayınlıyormuş. İyi anladık. İtirazımız yok. Telif haklarına aykırı bir durum. Da orada sayfası olan diğer binlerce insanın suçu ne? Mahkemenin vazifesi illegal yayını yapan blogları kapattırmak o kadar.Ancak ne yasa hazırlayıcıları ne hakimlerimiz bu işlerden hiç ama hiç anlamadıkları için veya anlasalar da Kadı zihniyeti çok hoşlarına gittiği için çürük elmayı koparmak yerine ağacı köklemeyi tercih ediyorlar. İki saattir 5651 sayılı İnternet yasasını okuyorum. 8. madde: Erişim engelleme gerekçeleri: İntihara yönlendirme, çocukların cinsel istismarı, uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma, sağlık için tehlikeli madde temini, müstehcenlik, fuhuş, kumar oynanması için yer ve imkan sağlanması ve Atatürk’e karşı işlenen suçlar. Telifle ilgili bir erişim engellemesi göremiyorum. Kişilik haklarına saldırı durumunda engellenir diye bir şey de göremiyorum. Blogspotun telif gerekçesiyle erişime engellenmesi hangi yasanın hangi maddesine göre yapılmış bilmek isterim doğrusu.. Geçen hafta Vatan gazetesinin sitesinin “kişilik haklarına saldırı var” komple erişime engellenmesi de aynı şekilde kanunda yeri olmayan bir şey. Niye peki böyle yapılıyor? Çünkü bu yasa İnternet yasası değil. Bu bildiğiniz basın yasasının budanıp yasa diye kakalanmış bir kopyası. Zira internet yasası ama içinde site, sayfa, alan (domain) alt alan (sub domain) gibi İnternet’in olmazsa olmaz terimleri yok! Yayın. Bu kadar. Yayın dediğin sitenin tümü müdür, yoksa sakıncalı olan sayfa mıdır, alt alan mıdır (ki esasen kendi başına bir site veya bu dinozor hukukçularımın anlayacağı şekilde kendi başına bir “yayın”dır) belli değil.Hadi yasa biraz “kaba” olmuş diyelim. Yorum yapılamıyor mu? İlla basılı yayın ile karşılaştıracaksak alan (domain) = yayınevi, alt alan (sub domain) = yayın olarak kabul edilebilir. Sen blogger.com’u veya youtube.com’u kapatınca yayınevini kapatmış oluyorsun, yayını değil. Bu kadar gaddarlık basın yasasında bile yok. Ve üstelik teknik olarak sadece ilgili sayfayı veya alt siteyi diyelim, erişime engellemek mümkün. Bunu anlayabilecek kaç tane hakimiz, savcımız var sizce? Vardır istisnaları muhakkak ama belli ki çoğunluk göz yaşartıcı bir bilgisizlik deryası içinde yüzüyor. Bu mudur Türkiye 2008? Hakim ve savcılarımızın bu bilgisizliği mi bizi muasır medeniyetler seviyesine getirecek? Daha komiği bunların hepsi de boş işler. Vtunnel.com veya hidemyass.com’dan dolaylı olarak hepsine ulaşılabiliyor. Daha becerikliler bilgisayarlarında bir takım ayarlar yapıp bunlara da gerek duymuyor. Uydu net gelince hele...

Devamını Oku

Kriz geliyor leylim ley

24 Ekim 2008

Hastasıyım bu devirlerin. Herkes çılgınlar gibi kriz haberleri yayıyor birbirine. Mesıncırım Anadolu Ajansı gibi!“Amerikan Borsanın durdurmuşlar” “Abooo...” “Dolar 2 liraya çıkıyormuş” “Hadi be!” “General Motors iflasını isteyecekmiş” “Neee?!” “Çek Cumhuriyeti de iflas etmiş” “Hadeeee...” Gün boyu böyle mesajlar geldi durdu MSN’de. Biri bana atıyor ben bir başkasına, o bir başkasına.. Kolektif bir şekilde felaket telallığı yapıyoruz. Haberler de haber ha! General Motors’un iflası ne demek!? Çek Cumhuriyeti batıyormuş ne demek!? Patır patır gideceğiz anlaşılan. Türkiye’yi bir şey olmayacak dedikçe birileri aklıma ister istemez bankada yatan bin dolarım geliyor.Bundan kaç yıl evveldi hatırlamıyorum külüstür bir arabam vardı. Bir adet Skoda Felicia. Arabaya ihtiyacım olmadığına karar verdiğim bir dönemde satmış idim ve elime 6000 lira mı yoksa 7000 lira mı ne geçmişti. O zamanki manitam “git hemen dolar al!” demişti. Bir yerden haber almış, bir yıl içinde dolar acayip fırlayacakmış. Kesinmiş. Hiç kaçarı yokmuş. Haber çok sağlam yerden geliyormuş. Şimdi tam hatırlamıyorum ama 4000 dolar mı ne etmişti. 6 yıl boyunca sabırla bekledim. O dolar bir türlü fırlamadı. Fırlamadığı gibi deli gibi de düştü. Hayatımda ilk defa paramı dövize yatırıyordum ve o döviz de dolardı ve o dolar da 6 yıllık düşüş dönemine giriyordu! Üstelik kankası Euro fişek gibi fırlamıştı. Ne oldu? Ben de Amerika’ya giderken birazını tırtıkladım, dolarla bir şey alacaktım, o zaman biraz tırtıkladım, her zamanki gibi birine lazım oldu o zaman tırtıkladım, kala kala bin dolar bir şey kaldı. Ben de bunu unuttum. Şimdi baktım hesaplarıma, o benim bin dolar, yüzde 2 buçuk faizle 3 yılda 1700 küsur dolar olmuş. Aman tanrım! Üstelik kuru da yükseldi. Ay ay ay! Ne kadar mutluyum anlatamam. Koskoca bir 1700 dolarlık servetin sahibiyim ben arkadaşlar! Dalga geçmeyin! Dolar on lira olsun göreceğim ben sizi. Bu para pul işlerinde ben daima yanlış yapmışımdır zaten. 16 yıl önce bir yaz boyunca bir tatil köyünde çalışmış, sezon sonunda toplu bir para almıştım. Bir arkadaşımın yine çok sağlam olduğunu iddia ettiği bir tavsiyesiyle de gidip borsadan kağıt almıştım. O güne kadar hep yükselişte olan mevzubahis kağıt, aldığımın ertesi günü düşüşe geçti. İki ay içinde fiyatı yarı yarıya düştü. Millet borsadan çılgın gibi kar ederken ben gidip en yanlış kağıdı almıştım. Bir yıl sabırla bekledim, ne zaman aldığım paraya geldi sattım. Tek kuruş kar etmeden. Yanlış kağıt, yanlış döviz, yanlış zamanlama... Bu benim. Az evvel yine çok sağlam bir tavsiyeye uyarak dev servetimi faize yatırdım. Bunda ne otluk çıkacak göreceğiz. (Ben ne yapıyorsam yapmayın e mi!) Şimdiden iki arkadaşım taşınıyor. Yalnız oturdukları kira evlerini boşaltıp arkadaşlarının yanına taşınacaklar. Zira ikisi de dükkanını kapadı. Bekarlar gene birbirlerine sığınıyor.Yeni bir dönem başlıyor galiba.

Devamını Oku

Şebnem’in bozulmak bilmeyen bekareti

23 Ekim 2008

Haber: Şebnem Şeffır hâlâ bakire imiş. Avukatı geçen gün televizyona çıkıp bas bas bağırmış, “Şebnem, Özcan Deniz’in evinin yolunu bile bilmez. Biseksüellik raporuna karşılık Özcan Deniz’in avukatı bizden bakirelik raporu isteyecekmiş. Bunu da alırız. Müvekkilim yıllar önce böyle bir rapor almıştı. Durumu hâlâ aynıdır. Müvekkilim Şebnem’e güveniyorum!” Bizim şimdi bu açıklamadan anlamamız gereken nedir? Şebnem bakire çıkarsa Özcan Deniz biseksüel, çıkmazsa sapına kadar erkek mi olacak? Birinin bekareti öbürünün heteroseksüelliğinin karşı kanıtı mı olacak?Yallebbim bu ne bitmek tükenmek bilmez bir bekarettir!?!? Bu nasıl bir turşusunu kurma ısrarıdır!? Bu ne bereketli bir zardır böyle!? Hazreti Meryem’den bu yana mevzuu en uzun sürmüş bekaret de budur herhalde. Hem “Müvekkilim Şebnem’e güveniyorum” ne demek? Sevişmek suç mudur? Milyarlarca insan suç mu işliyor? Şebnem Şeffır olaydan sonra evlenip veya evlenmeyip bu işi yapsaydı davasında haksız mı olacaktı? Evvelden bir rapor alınmış işte. Özcan Deniz’in “ben onu becerdim” iddialarına karşılık (yine tipik bir İbrahim Tatlıses savunma tarzı. Organlar anında fora!) kanıtlanmış ki öyle bir şey yok. Bu durumda davasında haklı sayılması için (bu arada neyin davası görülüyor bilen var mı?) ömür boyu rahibe hayatı mı yaşaması gerekiyor? Bu mudur bir kadının haklılığını yegane savunma biçimi?! Bakire değilsen bitik misin?Ferhan Şensoy’un bir oyununda (Fişne Bahçesi galiba) şöyle bir laf vardı: “Haydi tırtıl, ver de kurtul!” Hakikaten ya! Bitsin bu mevzu. Üç ayda bir Şebnem’in bekareti (ve çok affedersiniz ama bir manada da kukusu) önümüze sunulup durulmasın artık. Öyle ya da değil umurumda değil, ben Şebnem’in cinsel hayatını bilmek istemiyorum. Bu zorla porno seyrettirmektir, bir dava da ben açsam yeridir.Bir hukuk adamının müvekkilini böyle savunması da son derece tiksindirici. “Karşı tarafın yeniden bekaret raporu istemesi abesle iştigaldir, iddianın lehine veya aleyhine bir kanıt teşkil etmez, bu nedenle hukuka aykırıdır” demesi gerekirken o öyle yapmıyor, kızına güvenen babalar gibi horozlanıyor: “Gerekirse yeniden alırız! Bir kere aldık, bir kere daha alırız. Ben ona güveniyorum. Yapmaz benim kızım, pardon müvekkilim öyle şeyler!” Bakire çıkmadığı taktirde ne yapacaksın yani bacaklarını mı kıracaksın? Hani babalığı ve avukatlığı böylesine karıştırdığına göre. Ben bu davaya hakim olarak baksaydım herhalde iki tarafı da eşek sudan gelinceye kadar döverdim. (Kimse bu ceza hukuka aykırı demesin. Bekarete güvenip biseksüellik iddiası savunuluyorsa hukuk çoktan guguk olmuştur zaten) Ve varsa yasada “gerizekalılık derecesinde saçmalayıp kamuoyunu gereksiz yere meşgul etmek ve ayrıca kadının bekareti üzerinden iddia çürütmeye veya kanıtlamaya çalışarak düpedüz bakire - bakire değil ayrımcılığı yapmak ve mahkemeyi de buna alet etmek” şeklinde bir suç, verilecek en büyük cezayı verirdim. Girsinler bizim o caaanım mapuslarımıza da görsünler neymiş biseksüellik, bekaret turşuluğu vs.

Devamını Oku

Orhan Pamuk romanları bitirilebiliyor,

22 Ekim 2008

Masumiyet Müzesi sonunda bitti. Evet Orhan Pamuk kitapları bitirilebiliyor. O kadar da zor değil. “Ay ben bitiremiyorum” diyenlere “ilkokul” diye bir yer var, şiddetle tavsiye ederim. “Ali topu at”tan bir başlayın hele, gerisi gelecektir.. Masumiyet Müzesi güzel bir kitap. (Merak etmeyin konuyu anlatmayacağım.) Nefis bir dönem tasviri yapıyor. Daha önce kimsenin gönül indirmediği detaylarla sahte Jenny Colon çantalar, Tarabya restoranları, Meltem Gazozları, Türk kızlarının bakışları, 12 Eylül’ün değmeden geçtiği apolitik çoğunluk, zenginlerin normal insanlar olabileceği, sinemacı barları, Türk filmleri, kafası sallanan köpek bibloları... 1975 ile 1985 arasını anlatıyor. Evet bir müze. Her anlamda. Eski objeler, eski modalar, eski duygular, eski aşk hikayeleri, eski restoranlar, eski barlar, eski güzellikler, eski çirkinlikler, eski boşlular.. Ve eski İstanbul.. Bana sorarsanız bir aşk romanından ziyade bir “bekaret” romanı. Bekaretin kaybedilişi ve etkileri teması arka planda hiç durmadan çalan bir melodi gibi. (Almanların sevdiği lafla: Leitmotiv.) Bağır bağır bir bekaret mevzuu yok belki ama bakıyoruz romanın her üç kadın karakteri de (ikisi üst biri alt sınıftan) nihayet bu sorunla bir şekilde cebelleşmek zorunda kalıyor. Dönüp dönüp bekarete geliyoruz. Eski Türk filmi izlermiş gibi oluyor insan. Türk filmlerinin derini ve analizlisi de diyebiliriz ki az buz bir şey değil. Kerime Nadir romanı diye kestirip atmanın alemi yok yani. Eski Türk filmlerini izlerken yaptığımı da yaptım üstelik. Türk filmlerini izlerken, çoğu zaman konuya takılmam. Yahut zaten insanı zorlamayan konuları olduğu için çok da dikkatli takip etmek gerekmez. Esas yaptığım arka plandaki yerlerin neresi olduğunu çıkartmaktır. İstanbul son 30 yılda tüm Türkiye gibi tanınmayacak bir şekilde değişti ama yine de bir takım ipuçları yakalanabiliyor. Bakıyorsun kadraja Sultanahmet camii girmiş, ha diyorum demek ki kızın evi Cankurtaran’da. Veya pencereden vapurlar görünüyor demek ki diyorum oğlanın çalıştığı şirket Sirkeci’de. Sandal sefası yaptıkları kıyıda gözüme çarpan dantel gibi işlenmiş bir yalıdan oranın artık önünden koca bir kazıklı yolun geçtiği bizim Arnavutköy olduğunu, halen yıkmayı başaramadıkları o yüzden mecburen müze yaptıkları dünya tatlısı belediye binasından oranın artık felaket bir şekilde betonla kaplanmış ve otobüs durağı olsun diye bütün ağaçlarının kesildiği eski Kadıköy parkı olduğunu, küçücük bir tabeladan oranın artık köprülü kavşaklar altında ezilen Aksaray olduğunu, arkadaki fabrikadan Bomonti taraflarında gezindiklerini çıkartır, bundan tuhaf bir zevk alırım. Kitabı okurken de öyle yaptım. Kitapta anlatılan yerlere ben de gitmiş olabilir miyim, o çay bahçesinde, o masada oturmuş olabilir miyim, sözünü ettiği Fuaye Lokantası Nişantaşı’nda acaba hangi sokağındaydı, gerçekten böyle bir restoran var mıydı, yerine açılan Hünkar bildiğimiz Hünkar mı, Meltem Gazozu hakikaten var mıydı, Alman manken İnge’li reklamını görmüş olabilir miyim, o iğrenç tuzluk bizim eve de girdi mi, o biblo yoksa teyzemde mi vardı, al komşu teyzenin terliğinin aynısı diye diye okudum. Bu da hoş bir oyundu. Fakat itiraf edeyim bir noktada Kemal’in Füsun’a aşkı içime fenalıklar getirdi. “Ya yürü git kardeşim” dediğim bir iki yüz sayfa vardır. Ama zaten yazarın da amacı bu. Bir yandan içimize fenalıklar getirmek bir yandan da sonu ne olacak diye meraktan gebertmek. Biraz daha az fenalıklar getirseydi daha mı iyi olurdu? Mümkün. Ama o zaman da aralara serpiştirdiği müze nesnelerini kaçıracaktık. İki sene sonra romanın müzesi açılacak. Romanda geçen hemen hemen bütün objeler ve fazlası müzede sergilenecek. Muhteşem bir fikir olduğunu düşünüyorum. Ve şimdiden haber vereyim: Müze aşıklara ücretsiz olacak.

Devamını Oku