Tiksindirici bir dönem

3 Ekim 2008

Öyle iğrenç öyle berbat bir dönem ki, şimdi ne yazsan bağlı bulunduğun grubun yazarı olarak vazifesini yaptı diyecekler, konulara elin fena halde kaşınsa da girmek istemiyorsun. Hem nalına da hem mıhına da vuralım diyorsun, bakıyorsun birinci paragraf D takımı tarafından lanetleniyor veya göklere çıkarılıyor, ikinci paragraf L takımı tarafından lanetleniyor veya göklere çıkarılıyor. Ömür Gedik hadisesini kaç gündür yazayım diyorum. Neresinden tutsan sapır sapır dökülen bir şey. Hadise şu: Hürriyet Kelebek’te yazan Ömür Gedik, Taksim’de iftar çadırını görünce, köpekler için de böyle bir çadır yapılsa iyi olmaz mı, hem karınları doyurulur, hem aşıları yapılır, hem çoğalmaları engellenebilir diye bir fikir aklına gelmiş. Bu kadar. Niye iftar çadırı kuruluyor, bu ne biçim bir şovdur, o çadır kurulacağına bilmem ne yapılsa, Atatürk olsa çok kızardı, laiklik elden gidiyor falan gibi şeyler demediği gibi ima da etmiyor. Aklından bile geçmemiş. Belli yani. Yazısı ortada. Ömür, belli ki biraz ileri düzey bir hayvan sever. Bazılarının anlayamayacağı bir şekilde sokak hayvanları için en az insanlar kadar üzülüyor. İnsanı ve hayvanı eşit sayıyor. Bir çare yaratılamaz mı diye düşünüyor. İftar çadırı bunları aklına getirmiş. Talihsiz, yakışıksız, zamansız, çocuksu, saftirik falan denilebilir. (Bana göre abartılacak bir şey yok.) Ama “Müslümanlığa karşı sistemli bir kampanyanın bir parçası” olarak değerlendirmek!? “Müslüman’a köpek dedi” demek!? Bu grup bunu hep yapıyor nümerosuyla, kızın nal gibi bir fotosu ile manşetlere taşımak?İdeolojik savaşların haddi hesabı olmuyor hakikaten. Star’ın halt yemesinden başka bir şey değil. Hani yeni bir şey mi var diye merakla okuyoruz, bildiğin çoktan bayatlamış “göbeğini kaşıyan adam” yazısı, “bidon kafa” yazısı, “deniz kenarında mangal yapıp geviş getiren kısa kollu, kıllı ahali” yazısı vs vs. “O da o lafı etmeseydi” demek kolay ama manşete çıkmak bildiğiniz gibi bir şey değil. Bu memlekette hakikaten ürkütücü bir şey. Zira manşete “İslam düşmanı” diye adam taşımanın vebali son derece ağır olabilir. Takır takır adam vurulan bir ülke burası. Allah’tan kız güzel de “çirkin kadın konuştu” diyememişler. Zira daha önce de Perihan Mağden ve Ece Temelkuran da bir başka gazete tarafından İslam düşmanı olmakla suçlanıp manşetlere taşınmıştı ve lakin (kalpleri daha çok kırılsın diye herhalde) “güzelliklerine” de dem vurulmuştu. (Kadın ya. Hepsi güzelliğine düşkündür, hazır vurmuşken oradan da vuralım kafası) D takımı bunu yapmayı seviyor da L takımı sevmiyor mu? Aynı çamura öbür taraf da bulaşmış durumda. Atatürk düşmanı diye manşetlere taşınan Atilla Yayla örneği mesela hiç de gurur duyulası bir şey değildi. Kimse de diyemez fanatikler sadece dinciler tarafından çıkar diye.Sonradan çok üzülündü falan ama Hrant Dink de yine böyle bir manşet yüzünden öldürüldü. “Damarındaki kirli kan lafı ne demek oluyormuş”, “Türk’e kirli kan dedi” laflarını unutmadık daha sonra en hüzünlü manşetleri atan gazetelerin yine aynı sayfalarında yer almış olan...Bana sorarsanız büyük suç. Korumasız, sıradan insanları “bilmem ne düşmanı” diye manşetlemek yasalarca suç sayılmayabilir - davası geçtiğimiz gün sonuçlanan “her şehide karşılık 5 DTP’li” yazısı suç teşkil eder sayılmadı biliyorsunuz, Amerikan stayl fikir özgürlüğü nedendir bilinmez bir tek bu konuda görüldü pek yüce mahkemelerimizde- ama benim vicdanımda suç. Özetle: BİR) Ömür Gedik saftirik ama iyi niyetli bir önermede bulunmuş. Ota b.ka alınma da sıktı artık. İKİ) Star belden aşağıya vurmuş.ÜÇ) Ama bunu öbür taraf da yapıyor.

Devamını Oku

Bayramda tatil yapanlar canavar değildir

3 Ekim 2008

Bayramda tatile çıkmak gibi bir alışkanlığım yok. İşimi istediğim yerde yapabildiğim için zaten benim için her gün bayram. Bayram kalabalığı da sevdiğim bir şey değil, mümkünse evde kalmayı tercih ederim. Bazen bir yerlere gittiğim de olur ama bayramlarda akrabalarımı ziyaret etmeyi de severim. Nitekim bu bayramda da yine memleketimde idim. Ama “bayramda tatile çıkanlar bencil, canavar, adi alçaklardır” noktasına gelinmesi de sinir bozucu.Beni devamlı okuyanlar çok iyi bilirler ki saçma genellemeler kadar sinir olduğum bir şey yok. Namaz kılanlar dincidir, alkol içenler ayyaştır, oruç tutanlar gericidir, başı açıklar orospudur, türban takanlar militandır, itikatsızlar ahlaksızdır, dindarlar namusludur yaklaşımlarını hakikaten kusturucu bulurum. Bu konuda da taraf tutmam, basma kalıpçıların hepsine kılım. Hasan Celal Güzel, Başbakanımızdan aldığı gazla herhalde, şöyle yazmış Radikal’deki dünkü köşesinde. Konu bayramda tatile gidenler: “Yahu, zaten senede sadece bir iki defa hatırını soracağınız büyükleriniz, akrabalarınız, dostlarınız, komşularınız var bırakıp lüks otellerde para yemenin bir âlemi var mı? Sonra gelsin visa kartı borçları, uzayıp giden taksit ödemeleri, bıkıp usandıran tüketici kredileri...” Türk filmi gibi değil mi? Ak ve kara. Zenginler şımarık, hırslı, geçimsiz, sadakatsiz ve de mutsuzdur, fakirler altın kalpli, kalender, kuru bir dilim ekmeği bütün mahalle ile paylaşacak kadar gani, ailesine düşkün ve çok mutludur. Ben galiba sonunda dayanamayıp “Klişelerin ben ta dibine...” diye bir program yapacağım. Böyle her akşam delirmiş vaziyette bağıra çağıra... Hasan C. Güzel iki cümle ile neler dememiş ki..BİR: Bayramda tatile çıkıyorsan mutlak surette anne babanı ihmal ediyorsundur. Kötü, bencil, hayırsız bir evlatsındır. Ayrıca dostluk, kardeşlik, arkadaşlık kavramların da gelişmemiştir. Kimseye yardım etmez, kimseye destek olmaz, borç vermez, selam almaz alçağın önde gidenisindir. Anne babanı her gün görüyor, altlı üstlü oturuyor, hatta beraber tatile çıkmış olmazsın yani. Veya önce akraba ziyareti yapıp ondan sonra yola çıkmış da olmazsın. Hatta daha da ötesi bütün akrabaların bir yazlıkta toplanmış ve sen de yanlarına gitmiş ve aynı anda hem tatil hem bayram ziyareti yapmış falan da olamazsın. Ya ak ya kara. İKİ: Bayramda tatile çıkacak kadar kötü isen o zaman lüks düşkünü bir görgüsüzsün de aynı zamanda. Üstelik de ayağını yorganına göre uzatamayan, ekonomi yapmaktan bihaber bir aptal. Birikmiş paran olamaz mesela. Veya arabanın arkasına bir çadır atmış olmazsın. Ucuz bir pansiyonda falan asla kalıyor olamazsın. Sen çünkü bayramda tatile çıkacak kadar feci feci feci bir yaratıksın. O yüzden öyle pansiyon, yazlık, çadır gibi “zavallı” alternatifler senin iğrenç eğlenme, para yeme, lüks tüketme hırsını tatmin edemez. Neden? Çünkü geleneksel takılmayan aynı zamanda rezil bir savurgandır. N’oluyoruz yahu? Namaz kılan, oruç tutan süper gericidir, dünya görüşü daracıktır, onun bilim adamlığı da olmaz, gazeteciliği de olmaz, efendim doktorluğu da olmaz demek ne kadar ahmakça ise bu da aynı şey. Üstelik lüks tüketme konusunda muhafazakarların da ne kadar azgın olduğunu görüyoruz. Hasan Celal Güzel ki bakanlık yapmış, dünya görmüş, kendi çevresi dışında insanlarla ilişki kurma durumunda olmuş bir insan. Üstelik Radikal gibi kendi dünya görüşüyle komple alakasız ve okurlarının büyük bir bölümü bayramda tatile çıkmış bir gazetede yazıyor.Köyünden çıkmamış sofu bir köy imamı gibi yazması/düşünmesi nasıl ama nasıl mümkün oluyor anlamak mümkün değil. (Bkz: Ofli hocanın Cuma hutbeleri. “Langırt oynayan kafirdir”) Türkiye’de milyon çeşit insan var, milyon çeşit yaşam biçimi var, milyon çeşit kombin var. Hiç mi sokağa çıkmıyor, hiç mi kimseyle konuşmuyorsunuz? Dizi de mi izlemiyorsunuz? Şimdi ben de “Bayram ziyaretleri son derece sahtekarca bir şeydir. Senede iki kere yapılan ziyaretlerde, hal hatır sormada ne sevgi ne şefkat vardır. Müslüman protokolüdür, gereksiz bir çay, kahve, tatlı ve benzin tüketimidir. On dakikada üstelik 20 kişi aynı odada otururken kim ne derdini paylaşacak? Bayram ziyareti bir vazifedir, sevinç, mutluluk, coşku, küskünlerin barışması falan hikayedir. Yapılan sadece ve sadece bol bol dedikodudur. Ekonomiye de bir katkısı yoktur. Tatile çıkmak en azından otelci esnafını kurtarır” desem nasıl olur? Aynı merhametsizlikte, aynı gereksizlikte ve aynı basma kalıpçılıkta olur. Değil mi?

Devamını Oku

Bayram harçlığı bir düzene bağlansın

1 Ekim 2008

Küçüklüğümde 15 kapı yapmışlığım var. Annem hem kendi neslinin en küçüğüydü hem bayram ziyaretlerine önem verirdi. Kendi tarafı, koca tarafı ayırt etmez ne kadar büyük hala, küçük hala, büyük teyze, küçük teyze, amca, dayı, yenge, enişte varsa hepsini dolaşırdık.Hatırımda kalan: 1) Çok ama çok sıkılırdım. 2) Bayramlık kıyafetlerim daima berbat olurdu 3) Mendil verenlerden nefret ederdim. 4) Ziyaretlerin birinde ya kendimin ya annemin üzerine mutlaka çay dökerdim. Bu yüzden ya annem ya ben yarı yıkanmış bir etekle dönerdik eve. 5) Anneannem dağ gibi köfte ve patates kızartırdı. 6) Yengemin çikolatalarını aşırmaktan büyük zevk alırdık 7) Hem namazında orucunda hem de son derece kültürlü bir insan olan eniştem biz çocuklara DA nane likörü ikram ederdi. 8) Yengemle teyzem arasındaki yaprak sarma ve baklava rekabetinde teyzem daima sarmada, yengem ise daima baklavada kazanırdı 9) En cömert dayımdı. O dönem en yüksek banknot ne ise onun verirdi. (Bunun bugünkü karşılığı yüz YTL oluyor.) Bu bayram, üzülerek gördüm ki kuzenlerimin birbirinden güzel ve yakışıklı çocuklarının hepsi “bayram harçlığı” alma yaşına fena halde gelmiş. Ve ben artık genç değilim. Kocaman bir teyze/hala veya başka bir şeyim. Yani harçlık dağıtmamak için tek ama tek bir nedenim kalmamış... Dayım kadar cömert olamadığım ama yine de beni iyi ansınlar diye (en azından mezarıma gelsinler diye) vermek için ikinci büyük banknotu seçtiğim halde harçlık dağıtma operasyonu küçük bir servete mal oldu. Fakat değdi mi değdi. Gel bir öpüp mıncıklayayım dediğim zaman nazlanan veletler gel harçlık vereceğim dediğim zaman nasıl bir mutlulukla, nasıl bir sevinçle yanıma geldiler anlatamam. Yeni nesil para göz falan demeyeceğim, kesinlikle bunu demek istemiyorum çünkü öyle değiller. En azından benim kuzen çocukları öyle değil. Ama paranın müthiş bir büyüsü var belli ki. Benim de hoşuma giderdi para almak. Mendil verenler zaten kara listeye alınırdı, onu söylemeye bile gerek yok ama doğum günümde mesela hediye yerine para verselerdi (mendilin parasına bile razıydım) çok daha mutlu olacağımı biliyordum. O yüzden bayramda harçlık sistemine bayılırdım. (Mis kokulu bayram mendili nostaljisi yapanlara da nanik yapıyorum buradan. Hadi len!)Topladığım paralarla bir şey aldığım yoktu ha. İki hafta sonra annem, kim bilir hangi gediği kapamak için, “ben sana sonra vereceğim” deyip güya benden borç alırdı onları. Bayram harçlığım bana kıymalı makarna olarak geri dönerdi yani. Tamam servetim, değerlendremeden elimden uçar giderdi (halen de öyle, iyi mi!) ama o üç kuruş, ne hayaller kurdururdu bana anlatamam. Bahçe alıp tarıma girmeler mi istersiniz, okulda kalem, pazarda limon satmalar mı... Sonu dev fabrikalarla sonuçlanan bin türlü iş.Sonuç? Göz açıp kapayıncaya kadar harçlık alma yaşını geçtik. Eller boş boş öpüldü. Şimdi düşününce, dükkan dükkan dolaşıp hediye aramaktan ve sonra düşündüğünden çok daha fazlasını verdiğin o hediyeyi üç dakika içinde kapı arkasında, divan altında terk edilmiş bir şekilde görmektense çocuklara para vermek galiba en iyisi. Kursun hayalini sonra ne halt ederse etsin. Hatta çocuklar için bir kıyak daha yapayım: Harçlık sistemi doğum günlerinde ve milli bayramlarda da sürsün! Hatta bunun bir nizamnamesi olsun. Asgari harçlık mikarı saptansın, altında verenler akrabalıktan çıkarılsın. Hediye saçmalığı bitsin. Para konuşsun.. En derin hürmetlerimle. İmza: Serveti tükenmiş ve herkesinki tükensin isteyen bir bayram büyüğü.

Devamını Oku

Bayramınızı hangi isimle kutlayayım?

29 Eylül 2008

Şeker mi Ramazan mı tartışması herhalde bu yılın en lüzumsuz tartışması oldu. Bunun Müslüman cemaat içinde bir yara, bir dert olduğunu bilmiyorduk. Peki kendi adıma söyleyeyim: Bilmiyordum. (Bizim ailede ne denirdi? Ramazan galiba. Ama şeker denince hiddetlenen birini de hatırlamıyorum) İnternette dolaşınca gördüm ki yıllardır tartışılır dururmuş. Google’da “Ramazan Bayramına Şeker Bayramı demek” diye girdim ne kadar “sözlük” varsa (İTÜ, Uludağ, ekşi) hepsinde har har tartışılıyormuş.En ateşlisi itüsözlük’te. 2007 yılında yazılmış bir madde:“Bu önemli güne başkaca isimler takmak günün anlam ve öneminin atlanması demektir. Cumhuriyetimizin ilan edildiği 29 Ekim 1923’ün yıldönümüne tekabül eden güne Cumhuriyet Bayramı yerine örneğin “Resmi geçit bayramı” veya “Şiir Bayramı” demek ne kadar yanlışsa Ramazan Bayramına da Şeker Bayramı demek o kadar yanlıştır.” demiş smbs kod isimli bir arkadaş mesela.(Katılmıyorum. “Resmi Geçit Bayramı” bir küçümseme, bir olumsuzlama içeriyor. Şeker Bayramı lafında böyle bir niyet yok..) Atlejant kod isimli bir başka arkadaş ise ona şu cevabı vermiş: Peki “şeker bayramı” Allahsız solcuların uydurması mı? Değil. Peki, neden şeker bayramı? Zira bu bir temayül. Yıllardan beri Ramazan’da şeker yer çocuklar. Kapı kapı dolaşır ve şeker ister. Başka bir zaman, kapına şeker istemeye geldiğinde def edeceğin çocuk grubuna, bu bayramda gelenek olduğu üzere şeker verirsin. Bu sebeple, bu gelenekten ötürü buna şeker bayramı denir. Ha iddia edebilirsin ki “Ramazan demek farzdır, zorunludur çünkü islam dünyası böyle diyor” Ben de derim ki halt etmişsin sen onu! ‘îd ul-fitr’dir Araplarda bu bayramın adı. Ve bu da “oruç açma bayramı” demektir. (veya “oruçtan sonraki ilk yemeği, kahvaltıyı” da sembolize eder.) N’oldu? Hani ramazan? Bilelim öğrenelim. Bu da pek bilimsel bir açıklama değil, zira çocuklar Kurban Bayramı’nda da şeker için dolaşırlar, baklava o bayramda da yapılır. Ayrıca Ramazan Bayramı’nda davulcu da dolaşıyor bahşiş için. Davul bayramı demiyoruz. Kurban Bayramı’na da Pirzola Bayramı demiyoruz. Geçen senelerde bir kutlu/mübarek çekişmesi vardı. Dini bayramların “kutlu” olamayacağını ancak “mübarek” olabileceğini şiddetle savunan bir grup ile karşı karşıyaydık. Bayramımız kutlanıyorsa mütedeyyin, mübarek olması dileniyorsa hayli dindar birinden geldiğini anlıyorduk mesajın. Bu bayramda “rengini” belli etmenin yolu ise Ramazan veya Şeker Bayramı’nı kutlamak belli ki. Madem o kadar etimoloji meraklısıyız, “doğrusu id-ül fitr’dir,”ler falan o halde “bayram” kelimesine gelelim. Soğdca’dan (Orta Asya’da konuşulan Hint-Avrupa dil ailesine bağlı, İran kökenli antik bir dil) gelme bir kelime: “Patram”. Neşe, huzur, mutluluk, sükûn demek. İslamla ilgisi yok. Ama fark eder mi? Neşe, huzur, mutluluk, sükûn. Hepsi sizin olsun. “Renginiz” ne olursa olsun.

Devamını Oku

Sonsuz kederler içindeyim. Çünkü...

29 Eylül 2008

Başlık, eski zaman reklam cümleleri gibi oldu. (“Çok genç görünüyorum çünkü Venüs yüz kremi kullanıyorum”.) Fakat sakın yanlış anlaşılmasın: Siyasi, ideolojik her hangi bir çiğlik içermiyor. Sadece gerçeği yansıtıyor. Orhan Pamuk, okuduğum bir yazar. Bütün kitaplarına bayılmış olmayabilirim ama “En çok satan ama hiç okunmayan/kitabı bitirilemeyen yazar” lafını da söyleyenin kendi zaafı veya beceriksizliği olarak görüyorum. “Patates satsaydı da Nobel alırdı” lafını ise hayli ayıp buluyorum. Masumiyet Müzesi, Nur Çintay’ın dediği gibi “mıknatıslı” bir kitap. Elime yapışması, kendimi okumaktan alamıyor olmamım yanı sıra son derece de “depresyona” sokucu. Şöyle diyeyim: Yataklara düştüm. 4 Gündür aralıksız olarak kitabı okumaktayım. (600 sayfayı bir gece okuyabilen Marslı köşecilerden değilim. Bunu yapabildiklerine inanan kerizlerden de..) 4 gündür kederler içinde yüzüyorum. Sevgilim beni yataktan çıkartmakta zorlanıyor. Yüzüm gülmüyor, canım konuşmak istemiyor, iştahım yok... Zorlamasam kendimi, yıkanmayacağım, üstümü başımı değiştirmeyeceğim, okuduğum sayfanın yönüne göre bir sağa bir sola dönerek yatağın içinde bütün gün (ve gece) kitabımı okuyacağım. Çok çok pijamalarım üzerinde evimin önünden inen yağmurdan ıslanmış gri sokak merdivenine bakıp tekrar yatağıma ve hüzünlü kitabıma döneceğim.. Önce anlamadım ne olduğunu. Hepsi depresyon belirtisi bunların. Yediğim bir “dost” kazığı sandım. Sonra hanımlara mahsus depresyon sandım. Sonra fark ettim ki hayır Orhan Pamuk ruhumu ele geçirmişti. Bir roman insanı bu kadar mı etkiler? Bu kadar mı kederler? Bir aşk acısını bu kadar mı derinden hissettirir? Kitabını konusunu söylemeyeceğim. Gerçi ilgili olanlar az buçuk ip uçlarını yakalamıştır. Bir erkeğin genç bir kıza duyduğu aşkın hüzünlü hikayesi. Kendim aşıkmışım da acı çekiyormuşum gibiyim. Engelleyemediğim bir hüzün içindeyim. Aşk acısı galiba insanın en derinden, en kuvvetlisinden sarsan şey. Bir zamanlar ben de böyle bir acı yaşamıştım. Sekiz buçuk ay sürmüştü sadece ilk şoku. İkinci dalga, üçüncü dalga erken “tedavim” iki üç yılımı almıştı. Damarlarımdan kan değil de beton akıyor gibiydi. Her gün uyanmamak dileğiyle uykuya dalıyordum. Her uyanmam hüzün dolu idi. Yaptığım tek şey aşk acımı yazıp durmaktı. Kendim için. Bir gün geriye dönüp bakabileyim diye. Henüz kendi acıma dokunamadım.Ama Kemal’le ortak duygular yaşıyor olmamız değil tabii tek neden. Orhan Pamuk yapıyordu bunu. Zira aynısı Yeni Hayat’ı okurken de olmuştu. Ve Beyaz Kale’yi da, Hatta sırf bu yüzden bitiremediğim İstanbul kitabında da. Orhan Pamuk insanın çok acayip bir hüzne sokup çıkartan tuhaf bir yazar. Edebi depresyon diyeceğim. Sonbaharda yapılacak en güzel şey evet Masumiyet Müzesini okumak. Şimdi müsaadenizle kederime geri dönmek istiyorum.

Devamını Oku

Blackberry ile cebelleşme

26 Eylül 2008

Parayı gönül rahatlıyla harcamak pek yaptığım bir şey değildir. Berbat bir aile alışkanlığı. Para olsa bile harcanmayacak o! Bankada dursun, yastık altında dursun, mutfakta un kutusunun içinde dursun, bir halta yaramasın ama harcanmasın. Zira ultra pesimist babamın başımıza korkunç felaketler geleceğine dair inancı o kadar derin ve kuvvetli idi ki (para ancak o zaman harcanabilirdi), başımıza gelen felaketlerin para harcamamak nedeniyle geldiğinin farkına bile varamadı. Veya felaket anlayışı Marslıların saldırısı gibi cidden çok uç noktadaydı. Bilemiyorum. Bende kalan tortusu: Gereksiz yere para harcamamak için gösterilen aşırı temkin ve olası bir yanlış harcamadan sonra duyulan yine aşırı bir suçluluk duygusu. ***Gittik bir Blackberry Bold aldık. Köşeci milleti neredeyse kırk yıl önce sahip oldu bu zımbırtıya, farkındayım ama işte yukarıdaki maddeden dolayı...Kırılma noktası nasıl oldu bilmiyorum. Birden böyle bir alete ihtiyacım olduğunu düşündüm. Bundan sonra o ana kısaca GA diyelim. (Gaflet Anı)GA’dan sonra IPhone mu Blackberry mi diye kırk gün kırk gece, internette dolandım. Girmediğim site kalmadı. Bildiğim bütün dillerde karşılaştırmalarını okudum. Hangisi daha başarılı, hangisi daha iyidir.. İyi olmaktan öte hangisi benim işimi görür... Gönlüm bas bas IPhone derken yazık ki bir ama çok önemli ve benim çok işime gelen bir fazladan özellik nedeniyle aklım Blackberry dedi. (Telefonu modem olarak kullanabilme ve bluetoot ile PC’ye bağlanabilme özelliği)Bir yandan Turkcell’de ha bire mesaj yolluyor, bizden alırsanız şu kadar indirim vs vs.Şimdi bir de bu müşteri temsilcisi gençlerin süper soft sesleri diye bir hadise var. Ben mi şefkate çok açım bunlar mı özel olarak seçiliyor (veya laboratuarda özel yetiştiriliyor) bilmiyorum ama insanı yapmaya ikna edemeyecekleri bir şey yok. Hayır kimse benim kandırmaya çalışmadı, herkes yasal görevini yaptı fakat o ses tonuyla başka şeyler de anlatsaydı Kaan Bey, muhtemelen onu da yapacaktım. Neyse. Cihazı ayağıma kadar da getirdiler. Güzel şıkır şıkır bir şey. Çok güzel gözleri olan bir başka müştem (müşteri temsilcisi) viddiri viddiri güzel güzel cihazı anlattı, ben anlamışım gibi kafa salladım, çok acil ihtiyaçlarımı söyledim, bir iki ayar yaptı ve beni BB’m ile baş başa bıraktı. 4 gündür kafamı kaldırıp Manita Bey ile iki kelime edebilmiş değilim. Kelimenin tam anlamıyla aletle cebelleşmekteyim. Deli gibi güreşiyoruz ve lakin ben tek bir lafımı dinletememekteyim. Kullanım kılavuzunda vaat ettiği hiçbir cennetine kavuşamadım. Bilgisayarıma ne bluetoot ile ne kablo ile bağlamayı beceremedim, sekiz tane mail kutum var ama gerekli olan bir taneyi kurmayı beceremedim, haritalarında aradığım sokağı bulmayı beceremedim, daha fenası telefon numaralarımı aktarmayı becermedim... Aranırsam ne mutlu, ama ben elimde 900 liralık alet, arayamıyorum! ***Yaşlıların, daha doğrusu öğrenmeye dükkanı kapatmışların şöyle bir huyu vardır: Beceremedikleri zaman aleti suçlarlar. Çok kötü bir şeymiş derler. Geri vermeye kalkarlar. Satıcı ile komple sağırlar diyalogu şeklinde kavga ederler. Bir gün böyle olursam köprüden kendimi atarım diyordum. O gün geldi mi yoksa bu alet düşündüğüm kadar karışık ve kullanıcı delirtici mi diye derin düşünceler içindeyim. Var mı cevabı olan?

Devamını Oku

Başkalarının savaşı davası

25 Eylül 2008

Bülent Ersoy davası görülmeye başlandı. Baştan söyleyeyim: Bülent Ersoy gibi düşünüyorum. İsteyen beni de dava edebilir. Bu ülkede 30 yıldır felaket bir kan dökülüyor. Mevcut halin bir çözüm olmadığı ortada. Fakat zaten mesele de bu: Çözüm bulunmak isteniyor mu gerçekten? Benim inancım tümüyle kaybolmuş durumda. 37 yılımı devirmek üzereyim, on yaşından itibaren yurt olaylarıyla ilgileniyor olsam demek ki 27 yıldır duyduğum, okuduğum şey hep aynı. Saldırı oldu, şu kadar şehidimiz var, şu kadar terörist ölü ele geçirildi/etkisiz hale getirildi.. Üzgünüz, şehitler ölmez, vatan bölünmez. Bugüne kadar bir araba dolusu rapor yazıldı, yüzlerce kitap yazıldı, binlerce köşe yazısı döktürüldü, aralarında orada vazife yapmış üst düzey askerler de olmak üzere onlarca insan verdikleri röportajlarda yapılan hataları sıraladı, muhtelif öneriler getirdi, bir takım hükümetler ve bir takım muhalefet partileri sözüm ona bir takım Kürt açılımları yapmaya kalkıştı, Sezen Aksular konser verdi, yok işte Mahsun Kırmızıgüller “hapimiiiz kardaşıız” şarkıları yazdı...Bir saf kalpli olarak inanın her defasında heyecanlandım. Bu sefer olacak galiba dedim. Bu sefer şapkalar öne alınıp ciddi paketler yapılacak, PKK öyle değil ama böyle çökertilecek, oraları taş devrinden kurtulacak, insanlar dağa çıkmaya ihtiyaç duymayacak, ülkemizin her tarafı zengin olacak vs dedim... Yani o kadar ki Mahsun Kırmızıgül’ın beter şarkısından BİLE medet umdum. Sonuç? Tek bir taş yerinden oynamadı. Şimdi. Eğri oturup doğru konuşalım. Bu size normal geliyor mu? Bu kadar uzun sürmesi? Bunca teknolojiye, bunca donanıma rağmen nasıl bitirilemiyor demeyeceğim (İlker bey kızıyor) hadiseye öbür türlü bakacağım: Bir insan istediği kadar hain olsun eninde sonunda bıkar. Çok özel bir psikopat değilsen hainlikten bile bıkılır yani. Solculuktan nasıl bıkıldı, (aynı şey değil tabii ama hani en ağır ideolojilerden bile bıkılır manasında) bir süre emin olun dincilikten nasıl bıkılacak, hainlikten de bıkılır yani. (Dindarlık demedim, dincilik dedim. Arada fark var) Ortada “ideolojik çılgınlık” “ezilenin isyanı” gibi bir şeyle açıklanamayacak doğal olmayan bir şey var. (Bu arada oradaki vatandaşa yapılan çoğu uygulama yanlış o da ayrı bir mevzu.) Belli ki ortada süper bir tezgah var. Belli ki birileri bu işten çok ciddi paralar götürüyor. Kaçakçısı, silahçısı, ocusu bucusu.. Orada yaşayan bir arkadaşım çok açık bir şekilde şunu söylüyor: Bu savaş biterse Türkiye çöker. Türkiye’nin bu savaşa ihtiyacı var. Kimdir bu arkadaşım nedir vazifesi söylemeyeceğim elbette ama sözüne güvenirim. Hadise üç beş çapaçulcu hain terör yapıyor, askerlerimizi öldürüyor, biz de onlara haddini bildiriyoruz, topraklarımızı koruyoruz hadisesi değil. Bu görünen kısmı. Ve yazık ki “harcanan” kısmı. Veya alet edilen diyelim. Dünya para dönüyor ve bu para işinde kimler kimler yok ki. Dolayısıyla Bülent Ersoy’un dediği gibi esasen bu savaş “başkalarının savaşı”. Biterse çöker miyiz gerçekten bilmiyorum. Ama “kanlı” bir “ayakta durma” iyi ve haysiyetli ayrıca da sürdürülebilir gelmiyor bana. Arada çocuklarımıza yazık oluyor. “Hepimizin” çocuklarına..Eveeet.. Hangi mahkemedeyiz?

Devamını Oku

Müjde Ar olduğu gibi kalsa olmaz mıydı?

22 Eylül 2008

Herkes Müjde Ar’ın ne kadar güzelleştiğinden söz ediyor. Dünkü yazısında Nur Çintay “Müjde Ar olağanüstü güzel olmuş. Başka biri değil, kendi gençliği olmuş, en mühimi bu. İfadesi değişmemiş..” Elif Aktuğ ise “Müjde Ar’ın yenilenmiş görüntüsünü büyük bir zevk ve gururla izledim, ondan hareketle ‘estetik çılgınlığı’ hadisesinde somut bir yere varabildim... Bu kadınların erkeklerden almak üzere olduğu fena ve feci ve acımasız bir intikam...” diye yazmış. Müjde Ar evet güzelleşmiş gerçekten. Ama ben kendi gibi kaldığı konusunda Nur ile aynı fikirde olamadım ne yazık ki. Aksine bu estetik ameliyatların herkesi birbirine benzettiğini düşündüm yeni halinin resimlerine bakarken. İlk tepkim “Aa Nükhet Duru olmuş” oldu. Ve açıkçası üzüldüm. Gerçi zaten dişleri yapılı idi. Gerçi zaten eminim ufak tefek müdahalelere daha önce de başvurmuştu. Ve ağır bir makyajla çıkıyordu. Ama açıkçası daha önceki halindeki -nispeten- doğallığını seviyordum ben. Kilolarıyla, evet birazcık aşağıya düşmüş göz kapaklarıyla, evet birazcık bozulmuş konturuyla bana tam da “hah işte! Bir kadın gençleşme çabaları içinde olmadan da pekala güzel olabiliyormuş, pekala güzel yaşlanma diye bir şey varmış, insan gerçek haliyle de yılın en başarılı programcısı olabiliyormuş” dedirtiyordu. Geçen sene durmadan kendisinden söz ediyor olmamızın güzelliği veya çirkinliği ile ilgisi yoktu çünkü. Biraz Aysel Gürelvari de olsa matrak, müdanasız, hadi klişe lafla söyleyelim cesur laflarıyla söz ettiriyordu kendinden. Herkesin toplum yalakası olduğu bir dönemde bu rahatlık hoşuma gidiyordu doğrusu. Yalan dolandan çok sıkıldım çünkü. O lafları yine gelecektir elbette. Bizi bu kış da oyalayacaktır yine. Ve ben kendimi onu sevmekten yine alamayacağım. Ama tuhaf bir “ihanet” hissi uyandırdı bende bu estetikler. Şimdi yalan yok. Her kadın gibi ben de aynanın karşısına geçip şakaklarımdan ve yanaklarımdan yüzümü geriye çekip bakıyorum kendime. Estetik olsam nasıl olurum diye “ev provası” yapmıyor değilim. (Ne yani, siz yapmıyor musunuz?)Fakat sonra hep aklıma şu geliyor: Daha mı çok sevileceğim? Beni sevmeyen varsa bozulmuş yüz konturum yüzünden mi sevmiyor? 15 kilo versem, dudaklarımı şişirsem erkekler kapımda kuyruk mu olacak? Olsalar bile bu nedenle kuyruk olmuşları ben isteyecek miyim? Sonra şunu da biliyorum ki bu bir hastalık! Bir kere başladıktan sonra kurtulamıyorsun. Başladım oramdan, o zaman buramdan da devam edeyim diyorsun. Dahası alay konusu oluyorsun. Zira estetik yaptırmış kadınların bunu cümle aleme anlatmak gibi bir huyları gelişiyor. Dayanamıyorlar, ha bire anlatıyorlar. Ve cidden çok korkunç dişler veya bir burun söz konusu değilse “estetik olmuş, iyi olmuş” denmiyor arkalarından. Bilhassa aynı iş yerinde çalışan ve daha az para kazanan gençler çok alay ediyor. Bu nedenle Elif’in dediklerine de katılamayacağım. İntikam falan yok ortada. Dahası buna zorlanmış olmak çok rahatsız ediyor beni. Geçen gün de yazdım. Sistem tümüyle kadının üzerine çullanmış durumda. Her şeyi kadından istiyor. Çalışan modern kadın olmasını da çocuk doğurmasını da 34 beden olmasını da genç kalmasını da sevimli olmasını da seksi olmasını da iyi giyinmesini de hanımefendi olmasını da ama aynı zamanda erkeğin namusu olmasını da kapanmasını da kapalı kapalı okula gitmesini de devlet yasaklıyorsa bununla mücadele etmesini de bunu yaparken görücü usulü evlenmesini de... Estetik ameliyat olmak zorunda hisseden bir kadın ne kadar özgürdür? Ne kadar sözüm ona “baskı altında” değildir? Müjde Ar olduğu gibi kalıp bir ikon olsaydı olmaz mıydı? Örnek alabileceğimiz? Kendimi iyi hissedebileceğimiz? Ve artık gazeteler “yıllar tüm güzelliğini aldı götürdü” haberlerini yapmasa? Rahat bıraksalar kadınları? Olmaz mı? Şart mı bıçak altına girmek?

Devamını Oku