Sevdiğim havalar başladı. Evet bazıları gri ve puslu havaları sever. (Yazık ki aynı zamanda bir “kurt” değilim. Benim ki tamamen boş bir sevgi. Anneler babalar tarafından “nasıl kurt olunur?” derslerinin henüz verilmediği çağdan kalmayım.)Bu gri havalar bende tuhaf bir çalışma isteği uyandırıyor. Gökyüzüne bakıp bakıp “evet tam çalışma havası” diyorum. Yaratıklandıracağım romanları, filmleri, senaryoları falan düşünüyorum. Evet diyorum, zamanı geldi. Gün bugündür. Daha ideal bir çalışma havası olamaz!Çalışıyor muyum peki? Hayır. Ama bir tembelin de kendini teselli etmesi lazım. “Çalışmak istemiyor olup çalışmamak” ve “çalışmak istiyor olup çalışmamak” tümüyle ayrı şeylerdir. (Aradaki farkı fark etmiyorsanız sizi ‘haftada sekiz yazı, bir program, bir kitap formatındaki’ çalışkan köşeciler köşesine alalım hemen..)Netice olarak bir farkı olmayabilir. Ve lakin ikinci önermeden çok istendiği taktirde en azından “istedim, denedim, olmadı” gibi bir sonuç çıkartılabilir. (Netekim çıkartıyorum.) Ve bu da tembel gönlümü bir nebze olsun rahatlatıyor. Zira bütün millet çılgınlar gibi çalışırken, har har har bir şeyler yazarken - (kitapçılar patlayacak bir gün lüzumlu lüzumsuz kitap fazlalığından!) benim hem yapmıyor olmam hem de daha fenası istemiyor olmam, bir nano gramcık dahi olsa vicdan yükü yaratıyordu. Özetle o vicdan rahatsızlığını yaşamadığım aylara girdik, çok mutluyum. Gene bir şey yapmayacağım ama istiyor olmam bile benim rahatlatıyor. (Neyi istediğimi bile bilmiyorum bu arada.. ama olsun!)Çalışkanlığın bir gurur meselesi yapıldığı bir devirde böyle bir düşünce tarzı biraz demode değil mi diyenleriniz olabilir. (Hayır asla “bir başarı öyküsü” röp.üne konuk olamayacağım) Ama yalana gerek yok. Çalışmak sevdiğim bir şey değil. Bir mirasyedi olmayı çok isterdim. Fakat ne zaman Amerika’da falan şirketler batsa, (hem de finans!) hain bir keyif alıyorum. (Şu an olduğu gibi.) Deli gibi çalıştınız, başarı öyküsü röp.lerinde gergin (ve küstah) fotolar verdiniz, bir takım elbiseye 45 bin dolar bayıldınız da ne oldu? Kimseler batmasın tabii (çoluk çocuk var) ama ne olur çalışkanlığın övgüsünü de yapmayalım artık. Ben artık “23 yıldır tatil yapmadım” diyen patronlardan çok sıkıldım. (Ayrıca yalan! Her hafta sonu Bodrum kaçamakları neyin nesi oluyor? Matil mi?) Çalışmak kutsal değil bir gerekliliktir. Hepimiz vazifemizi yapıyoruz. Daha fazla boş vakit olmayacaksa, boş vakitlerde de başka şeyler için çalışacaksak ne işe yarar yaşamak? Bu mudur hayatın manası? Ev sahibi değilim, olmayacağım da. Zira bu bir tuzak. Bir yandan çalışmanın ne kadar iyi bir şey olduğu pompalanıyor (yine o nefret ettiğim bir başarı öyküsü röp.lerinde) bir yandan deli gibi ev kredisi dağıtılıyor. Niye? En azından 15 yıl boyunca “yetti artık” diyemeyesin diye. Patronuna devamlı “eyvallah” diyesin diye. Çalışma hayatına zincirle bağlı olasın diye. Üç kuruş maaşına itiraz edemeyesin diye. Kanmamak lazım. Çok ciddiyim! Ne demiş Yıldırım Türker: “Özgürlük sandığımız, köpek gibi çalışabilmek, kullanmaya kışkırtıldığımız, aslında ihtiyacımız olmayan binlerce ürüne sahip olabilecek parayı kazanmak. Tembellik, insanın en insani hakkıdır. Emeğin kutsallığı safsatasına karnı tok olanlar özgürlüğü tanımlamaya en yakın duranlardır.” (Nöbetçiler! Atın bunu dışarı! Sisteme çomak sokuyor!)
Dünkü yazımda, bir okurumun gönderdiği bir kutu dolusu meyve çekirdeğini yol kenarına serpmemin bir manası var mı yok mu sormuştum hatırlarsanız. Filizlenme ihtimalleri nedir, filizlenseler bile tutma ihtimali nedir vs vs.. Posta kutumda sabahtan beri kıran kırana bir savaş var. Okur, tam manasıyla ikiye bölünmüş durumda. “Katiyen olmaz” cephesi ile “bal gibi olur” cephesi feci surette propaganda yapar durumdalar! ***Önce olur cephesi: “Mutlu Hanım. Umutsuzluğa düşmeyin. Attığım çekirdeklerden evimin bahçesinde şu anda bir şeftali (1 metreyi buldu boyu) bir erik ağacı var. Bir de karpuzla üzüm... İnanılmaz keyifli. İnsan bulmuş gibi oluyor. Saygılar, Raci Aksop” “Yol kenarına atacağınız çekirdekleri başta kuzgunlar olmak üzere kuşlar yiyip başka yerlere götüreceklerdir. Hepsi değil belki ama bir bölümü illa ki filizlenecektir. İyi de bir kış geçerse tutmamaları için bir neden yok. Referans gazetesi tarım muhabiri Bora Erdin” “Sevgili Tönbekici, Manisa Devlet Hastanesi’nde çalışan Dr. Fahrettin Er benzer bir çalışma yapıyor meyve çekirdekleriyle. Spil dağında her yere çekirdek ekiyor, ondan etkilenen binlerce insan da aynısını yapıyor. Hastaları bile mendil içinde çekirdek, zenginleştirilmiş toprak koyarak minik paketler hazırlıyorlar. Ormana uzun sopalarlar kuyucuklar açarak dikiyorlar. Necla akbulut” Ve “olmaz” cephesi“Hanımefendi, boşa umut harcamayın. İnsanları da yanıltmayın. Yediğiniz meyvelerin hepsi genetiği ile oynanmış tohumdan elde edilen meyve ve sebzeler. Artık domatesten domates, mısırdan mısır üretmek mümkün değil, bitti o günler. Ramiz Eren” “Mutlu hanımcığım. Doğa çekirdekten çoğalmak için tasarlanmıştır ama söz konusu çekirdekler bu çekirdekler değil. Yediğimiz meyveler tümüyle insanların yarattığı şeyler. Kendi köklerinde büyümemişlerdir. Bu meyvelerin çekirdeklerinin çoğalma yetisi de tahmin edeceğiniz gibi olamaz. Doğanın tasarladığı çekirdek olmaktan çıkmıştır zira. Doğa koşullarında dayanamayıp giderler. Murat Kaplan” “Çekirdekten ağaç üretme ancak orman ağaçları için geçerlidir. Dikim maliyeti düşük, imkansız yerleri ağaçlandırma gibi avantajları vardır. Toroslarda denenmiştir. Ömer Pusat” Yarı olumlu cephesi“Tutmasına tutarlar ama istediğin meyveyi elde edemezsin. Çünkü yediğin meyvelerin hepsi aşılanmış ağaçlardan. Çekirdekten üretmeye kalkarsan meyve aslına döner ve sen yabanisini elde etmiş olursun. Ceviz, badem ve kestane hariç. Bunlar aslına dönmeyen meyve. Maksat yeşillikse olur tabii niye olmasın..” “İhtimal yok değil. Ama meyve ağacının kendi kendine çıkabilme ihtimali biraz zor. Çıksa bile ölür. Fakat çam kozalağı toplayıp oraya buraya serpersen daha mantıklı bir iş yapmış olursun. Çam türleri daha dayanıklı ve toleranslıdır. Umulmadık yerlerde çıkabiliyorlar. Bir de ladinlerini gölge bir yere dik. Unutma doğada da analarının dibinde büyürler. Kızgın güneşe ancak 15 yaşından sonra dayanabilirler. Orhan Unalan” Ne yapacağız yav?
Gazetedeki masamın üstünde bir kutu dolusu meyve çekirdeği duruyor. Okurum Ekmel Güvener göndermiş. Geçen sene bizim gazetenin ilavesinde bir pilotla röportaj çıkmış. Bir orman mühendisi, ormanlardaki ağaç türlerini zenginleştirmek için meyve çekirdeklerini toplayıp zirai uçaklarla ormanların üzerine serpiyormuş. Ekmel Bey bu pilotun e posta adresini kaybettiği için topladığı çekirdekleri bana yollamış. “Ormanlara olan duyarlılığınızı ve ağaç sevginizi biliyorum. Manita Bey ile gezerken bu çekirdekleri yol kenarlarına serper misiniz?” demiş. Uzun zamandır bu kadar sempatik bir vazife üstlenmemiştim. Yaparım tabii yapmam mı!Umut böyle bir şey işte. Karaya vurmuş milyonlarca deniz yıldızını tek tek denize atan adamın hikayesini bilirsiniz. Köşecilerin anlata anlata bütün tadını tuzunu kaçırdıkları bir hikayedir ama yine de yeri geldi yazayım: Demişler yahu hangi birini kurtaracaksın? Demiş bir tanesi bile kurtulsa benim için yeter. Bir saattir plastik kutuyu evirip çeviriyorum. Kutu içinde en az 200 tane çekirdek var. Şeftalisinden karpuzuna, kirazından zerdalisine, zeytininden emin değilim ama hünnap veya iğdesine kadar bir sürü cins çekirdek. Ekmel bey ne yemişse hepsinin çekirdeğini kenara koymuş. (Ekmel Bey tam bir şeftali sever bu arada. Heh!) Bir saattir hayal kuruyorum. 200’den acaba kaç tanesi tutar? 10? 20? 30? Şeftalilerden mesela biri tutsa fena mı olur? Veya bir kirazcık çıksa ortaya. Anlamadığım şey şu: Lütfen varsa aranızda ağaççı, ziraatçi, fideci, tohumcu bana açıklasın. Tabiat, çekirdekten çoğalmak üzere tasarlandığı halde bu neden bu kadar zor bir iştir?Evde ağaçtı, maydanozdu, naneydi, domatesti yetiştirmeye çalıştığımdan beri anladım ki yüz tanede bir tane falan şansınız var. Geçen sene bir torba dolusu kestaneyi, daha markette filizlenmeye başladığı için yemeyip tek tek saksılara ekmiştik. Hepsi filizlendi, hepsi yarım metreye yakın uzadı, güzel güzel yapraklar verdi, ev yer gök kestane fidesi oldu ama bir buçuk yıl sonra kala kala bir tane kaldı. O da can çekişiyor. Başlarına kırmızı örümceğinden bilmem ne küfüne kadar her şey geldi. 30 tane fidan bir bir gitti. Biliyorsunuz bir tane de nazlı limon ağacım var, beş yıldır kendilerinden hiç olmazsa birrrrr tanecik limon almaya çalıştığım. Başına onun da türlü musibet geldi. İlaç milaç beş yıldır uğraşıyorum. Bu yaz tam limonlanmış, durum iyi gidiyordu, biz yokken kapıcı sulamayı unuttuğu için sizlere ömür. Hadi bunlar saksı deneyimleri. Sokağa diktiklerimde biraz daha başarılıyım. Kaldırıma diktiğim yasemin ve iki oya ağacı, insanların (çok affedersiniz ama) bütün hayvanlıklarına rağmen yaşamaya devam ediyor. (İki ay önce gördüm. Hıyarın biri hiç acımamış, hiç merhamet etmemiş ağacımın üstüne langır lungur PARK etmiş! Bir metrelik ağaç kıvrılmış kalmış arabanın altında. Ağaç hayrettir yaşıyor!) Ama mesela geçen kış diktiğim çamlar anında kurudu. Gittim geldim suladım falan ama ı-ıh. Olmadı. Ceviz ve ladin fidanlarını da ekeceğim bir yerlere (sağolsun mahallemizdeki otoparkçı Hasan Ağbi bize yer gösterdi) ama umutlu muyum? Hayır. Hayır zor bir iş değil. Ekmel beyin bir kutu dolusu çekirdeklerini de serperim oraya buraya hatta bundan sonra yediğim bütün meyvelerin çekirdeklerini de toplarım toplamasına da sorum şu: Çekirdek serperek ağaç yaratmak mümkün müdür? Mümkünse bile kaçta kaç şans vardır? Şansı arttırmak için ne yapmak lazımdır veya?
Son zamanlarda duyduğum en uçuk şey bu oldu: Amerikalı bir seyahat şirketi özel uçakla 24 günde dünya seyahati yaptırıyor müşterilerine. Peru’dan Moğolistan’a kadar her yer! Bir ömürde ancak gidilecek yerleri 24 günde bitiriyorsun! Evet 60 bin dolara ama nasıl!Alıyor seni evinden, özel havaalanında bekleyen özel jetine bindiriyor sonra nokta nokta görülmesi gereken yerlere uçuyorsun. Uçak ziyaret edilecek noktaya en yakın küçük bir havaalanına iniyor, çekin çekout, bagaj al, bagaj ver, sıra bekle, aktarma yap derdin olmadan uçuyor, hop otobüsüne biniyor gidiyorsun. Uçaklar tümüyle özel olarak yeniden tasarlanmış. 228 kişilik bir Boeing 757 mesela, 88 kişilik hale getirilmiş. Veya 110 kişilik daha küçük bir uçak 25 kişilik hale. Yatabiliyorsun, kalkabiliyorsun, dolaşabiliyorsun, mecbursan işini takip edebiliyorsun vs vs. Uçaklarda pilot ve hosteslerden başka bir de aşçılar ve doktorlar var. Yemekler tümüyle özel yapım. Elbette ki gurme işi. Uçakta yol boyunca gidilecek yerler hakkında seminerler veriliyor. Afrika’ya giderken National Geography’ciler, Tibet’e giderken bir Budist rahip, Efes’e giderken bir Bizans uzmanı gibi konusunda bir numara insanlar uçakta harıl harıl mevzuu anlatıyor. Yetmezse uçaktaki kütüphaneden kitap veya DVD alıp kendin de bilgini arttırıyorsun. O kadar acayip ki pazartesi Tanzanya’da çita peşindesin, Çarşamba günü Kamboçya’da Angkor tapınağındasın, Cuma günü Hindistan Taç Mahal’desin, Pazar günü deve üstünde Moğolistan Gobi çölünü aşıyorsun, Salı günü Nil nehrinde bir gemide Luksor’a gidiyorsun, Çarşamba Fas Marakeş’te yılan oynatıcılarına bakıyorsun, Cuma günü Peru Maçu Piçu trenindesin.. Yahu insanın aklında hangi biri kalır ki! Hayatımda duyduğum en berbat seyahat biçimi. Tur hadisesine oldum olası gıcığımdır. Otobüsten in otobüse bin, müzeye gir, müzeden çık, lokantaya gir, lokantadan çık, otele gir otelden çık dışında bir haltın olmadığı bir şeydir benim için tur. Fakat bu hepten uçuk. Disneyland kültürünün iyice hormonlanmış bir başka versiyonu! Gitmiş olanlar bilir Disneyland’larda dünyanın her köşesinden bir parça vardır. Sabah kahveni New Orleans köşesinde içip, öğlen yemeğini Hindistan köşesinde yiyip, öğleden sonra çayını pek ala Mont Blanc’ın tepesinde içebilirsin. Üstelik hepi topu 33 dolara! Duyduğumdan beri düşünüyorum. Kim gider ulan bu tura? Sitesine girdim şirketin, baktım bir dahaki seneye kadar olan tüm turları satılmış! Millet kişi başına 60 bin dolarlarını çatır çatır yatırmış yani! Karı koca gitseler 120 bin! En küçük bir dokunma yok, en küçük bir hadisenin içine girme yok, en küçük bir anı, macera, heyecan, tutuklanma, arabayı patates etme, otostopçu alıp cenaze konvoyu arasında sıkışıp kalma, bağırsakları bozma, yolu kaybedip kendini Gümüşhane’de bulma... Yok. Tam bir hap! Hatta fitil! Dünya turu fitili!“Yahu otursunlar televizyon karşısında belgesel seyretsinler ne farkı var?” dedim arkadaşıma kıkır kıkır güldü. “E o zaman bilmemne tapınağının önünde bir fotosu olmadan nasıl hava atacak?” Hava atmak uğruna duyduğum herhalde en acayip şey. Yeni yetme zenginlere veya hayatı boyunca çalışmak dışında bir şey yapmamış keko eski zenginlere 24 günlük anti kıro paketi. Fotoşopla da halledilirdi halbuki bilmemne tapınağı önündeki foto olayı.Hızlı okuma diye bir şey vardı bir zamanlar. Woody Allen, benim bir türlü bitiremediğim “Suç ve Ceza”yı mı ne okumuş. “Ne anladınız?” diye sormuşlar. Dalga geçmek için “Olay Rusya’da geçiyordu” diye cevap vermiş. Gittin mi Timbuktu’ya? Gittim. Ne hatırlıyorsun? Yemeğimde kum vardı. E bravo.
Haftalardır Ayşe Arman’ın naklettiği Ercan Arıklı’nın sözü dolanıp duruyor kafamda. “Bu devir zayıfların devri. Zayıfsan çirkin de olsan yırtarsın!” Peki öbür türlü? Şişmanı geçtim, tombulsan? Tombulu da geçtim hafif kilolu isen? Onu da geçtim NORMAL isen?Bittin. Yırtamazsın. Genişçe bir kalçan mı var? Sorry alt sınıfsın. Göbeciğin mi çıkmış? Daha da alt sınıfsın. Memeler biraz iri mi ne? Temizlikçi Güllü’sün. Bacaklar kalın mı? Konuşmayalım bile...Tefken Holding Yönetim Kurulu Üyesi Leyla Akçağlılar iki gün önce vefat etti. 21 yıl boyunca salata yediği için böbreği iflas etmiş, böbrek naklinden sonra da enfeksiyon kaptığı için ölmüş.Her ölüm gibi bu da üzücü bir ölüm, kendisini tanımıyorum ama muhakkak seveni sayanı vardır, ailesine ve dostlarına sabır dilerim ancak değerlendiremeden geçemeyeceğim bir ölüm. Leyla Hanım’ın ölümü son derece sembolik bir ölüm. “Bak görüyor musun bütün o zenginlik, para, pul, şan, şöhret fayda etmedi” diyemiyoruz çünkü zaten bütün bunlar esasen zenginlik, para, pul yüzünden olmuş bir şey. “Zayıflık” çok fena bir şekilde güzelliğin, üst sınıfın, asaletin, güvenirliğin alameti farikası haline geldi. Bir raddeye kadar erkekler için de geçerli bu ancak bu korkunç anlayıştan kadınlar tahmin ettiğinizin çok ötesinde etkileniyor. On fazla (olduğu iddia edilen) kilonun yükü sadece on kilo değil kadınlar için. Geçen gün çok tartışma yaratan bir cümle etti Vakit gazetesi yazarı Serdar Arseven: “Benim çifte standartlarım vardır. Örneğin itham Müslüman’a yönelmişse, ‘iftira olduğu önyargısından’ hareketle çıkarım yola. ‘Kafir’e yönelmişse, ‘doğru olabileceği’ önyargısından...” Bu cümledeki “Müslüman” ve “kafir” yerine “zayıf” ve “şişman” sözcüklerini koyarak çok daha yaygın bir başka çifte standardı rahatlıkla tanımlayabiliriz. Zayıfsa haklıdır, şişmansa haksız! Zayıfsa al işe, şişmansa alma. Zayıfsa pas ver, şişmansa verme. Şişman kadınların sevilmemesi gereken insanlar olduğuna dair kanı yayılmayı falan bıraktı kesin olarak yerleşti. Ve daha da fenası şişmanlık giderek “zayıfladı”. Şişman olmak için eskiden en az 44 beden olmak gerekiyordu şimdi 40 yetiyor. 38 tombul, 36 eh işte, 34 tamam, 32 ideal! “Zayıfsan yırtarsın”... Yırtarken başka nelerimizi yırtıyoruz peki? Ruhumuzu olabilir mi?***Hangisi daha büyük baskı? Kadına çarşaf giyeceksin demek mi “güzel=zayıftır” demek mi?İkisi de sonuçta “yırtmamız” için deniliyor değil mi?
Pirelenme olup olmadığından da tam olarak emin olamadığım bir tuhaf böcek saldırısından beridir evi toplamaya çalışıyorum. “Onlar kedi köpek piresi değil toz/kum piresidir, hayvan düşmanlığına lüzum yok, temizlik yap gider!” diyen bir takım “hayvan sever” okurlarıma güvenerek evdeki toz yığınlarını ortadan kaldırmaya çalışıyorum. Niyet bu... Toplansın gerekiyorsa ilaç da yaparım. Ve fakat süper paradoks şu: Topladıkça dağılıyorum.Hakiki bir toplanma olsun, Ayşe/Fatma/Dudu usulü “torbalara doldurup dolap içlerine tıkıştırma” olmasın diyerek...Dağıldıkça dağıldım. Ev girilmez vaziyete geldi. Bütün dolaplar indirildi, bütün torbalar boşaltıldı, bütün çekmeceler yerinde çıktı, bütün kağıtlar, kitaplar ortalığa saçıldı.Bir enkazın içinde gibiyim. Kendi ruhumun enkazı. Daha yorucu, daha kafa sulandırıcı bir şey düşünemiyorum. Korkunç bir şey. Bir kere matbuat denilen bir şey var. Dünyanın tüm basılı kağıtları benim evimde sanki. Annem gibi evinde gazete dışında tek bir basılı kağıt sokmamış, okuduktan sonraki beş dakika içinde de evinden uzaklaştırmış insanlara İŞTE şu an fena halde özeniyorum. Evi topluyorum dedikten 2 saat sonra annem, duşunu almış, tertemiz bir vaziyette, elinde orta şekerli kahvesiyle balkonda oturur olurdu. Ve ev de pırıl. Bense 3 gün 3 gecedir yerlerde sürünüyorum. Yere çömelmiş, kamburum çıkmış, bel ağrılarından kıvranır vaziyette kağıt, kitap, mektup ve dünyanın her yerinde karıncalar gibi taşıdığım ıvır zıvırı ayıklıyorum. Son 56 saattir okumadığım şey kalmadı. Biriktirdiğim tüm Atlas dergilerini, tüm Toplumsal Tarih dergilerini, ne için kestiğimi bilmediğim bütün o gazete kupürlerini, üniversite notlarımı, dilbilim notlarımı, Osmanlıca ders notlarımı, master notlarımı, bana gönderilmiş bütün kitapları, mektupları gözden geçirdim. Yeniden Timbuktu’ya gittim, flanör oldum, İttihat ve Terakki oldum, lam oldum elif oldum. Hepsi bir şekilde düzenlendi, atılacak atıldı, raflanacak raflandı...Fakat mektupları ne yapacağım bilemedim. Tarihi eser gibi elimde kala kaldılar. Aşk mektubu da değiller üstelik. Onlar olsa kolay olurdu. At gitsin. Fakat bir zamanlar ruh ikizin olduğuna inandığın, istese ciğerini verebileceğin, ahanda esas kardeşim işte bu diye naralar attığın kız arkadaşlardan gelen en değme aşk mektubundan daha hisli, daha yoğun, daha içten mektupları ne yapmalı en ufak bir fikrim yok. Ağlamaktan gözlerim şişmiş vaziyette okuyup duruyorum.Zira hayat katmanları kız arkadaşlarına göre oluşmuş bir insanım ben. Açıklaması zor bir şey ama böyle.Mektuplar kutsal mıdır? Saklanmalı mıdır? En atılmaz şeyler onlar mıdır? Atarsam kendimi de atmış mı saymalıyım? Ve neden bu kadar acı veriyorlar onu da bilmiyorum. Özetle: Durumum çok vahim.
Bugün, bir grup gazeteci ile Mavi Jeans’in ve bir çok markanın daha üretildiği ERAK fabrikasındaydım. Mevzu tahmin edeceğiniz gibi kot kumlama olayı. Takip edememiş olanlar için hatırlatma yapmak istiyorum: Ülkemizde bir “kumlama” faciası yaşanmakta. Ne demek “kumlama”? Şu demek: Bazı sektörlerde ürünlere kum püskürtülerek bir takım işlemler yapılıyor. Kot sektöründe kotu beyazlatmak için, tencere sektöründe pürüzsüz bir yüzey elde etmek için, diş protezi sektöründe parlaklık elde etmek için, cam sektöründe bir takım dokular elde etmek için ürüne kum püskürtülüyor. Bu kum püskürtme işlemi, uygun olmayan koşullarda yapıldığı zaman işlemi yapan kişilerde silikosis denilen bir hastalığa yol açıyor. Bu hastalık solunum yoluyla alınan maddelerin akciğerde birikmesi ve ciğeri iflas ettirmesi anlamına geliyor. Sonu mutlak ölüm. Kumlama işinde 2 yıl çalışmak yeterli. Facia şu: Memlekette bir sürü kumlama atölyesi var ve bu kumlama atölyelerinde “gereksiz” masraf olmasın diye en küçük bir güvenlik önlemi almaya gerek görmeden işçilere ha bire bir şeyler kumlatılıp duruluyor. Gencik insanlar patır patır ölmeye başladı. Veya çoktandır ölüyorlardı da hadise silikosis olarak anca kayıtlara geçti de farkına varmaya başladık. Tıpta madenci hastalığı olarak geçtiği ve ancak 30 yıl maruz kaldıktan sonra oluştuğu şeklinde tanımlandığı için doktorların uzun süre aklına silikosis gelmedi. İnsanlara verem tedavisi yapıldı. (“Verem hortladı” haberlerini hatırlayın!) Nice sonra gerçek anlaşıldı. Durum çok daha vahimdi. Silikosis yüzünden en az 5000 kişinin öleceği tahmin ediliyor. Peki kotu beyazlatmak için kumlama şart mıdır? Tasarımcıların yaptığı bu abidik gubidik orasında çizik, burasında bıyık, burasında beyaz leke hadisesi başka türlü yapılamıyor mu?Yapılıyormuş. Ben de bilmiyordum. Sanıyordum ki başka yolu yok. Bitsin bu lanet moda deyip duruyordum. Bu gün fabrika gezisi sırasında öğrendim ki kumaşlara gerekli deseni vermek için uzun süredir kumlama yerine lazer kullanılıyormuş. İstediğiniz her tür efekti verebiliyorsunuz. İsterseniz jilet gibi bir Bob Marley resmi de çizmek mümkün, 10 yıldır kullanılan bir kot efekti vermek de. Yüklüyorsunuz bilgisayara istenilen “yıpranmış” efekti, lazer, çeyrek dakikada pantolonunu “yaşlandırıyor”. Ortada kum mum yok. Tabii bu bir yatırım. Makineler dünyanın parası. Kendini bilen firmalar bu yöntemi kullanıyor. Fason üretim yapan merdiven altı dediğimiz küçük atölyeler elbette bu yatırımı yapmıyor. Ver işçiye kum tabancasını püskürtsün. Ancak yatırımı yapan firmalar da haliyle töhmet altında kalıyor. Devlet devletliğini yapmadığı ve bu atölyeleri denetlemediği için Türkiye, insanlarını bile isteye ölüme yollayan bir ülke statüsüne gelmek üzere. O kadar yazdım, belli ki biz umursamıyoruz insanlarımızı ama elin gavuru çok umursuyor. Türkiye’nin adı “ölüm tarlasına” çıkarsa en güzel ihraç kalemlerimizden biri olan blue jean ihracatı fena halde sekteye uğrayabilir. Bir kampanya ile “Made in Turkey” lafı “Made in Killing Fields” haline gelebilir. Bari bu açıdan bakalım.
İstanbul’u pireler basmış durumda. Veya en azından bizim mahalleyi. Nasıl bir durumdur bu en ufak bir fikrim yok. Fakat üç gündür beş ayrı evden aynı ihbarı aldık. Biz Amasra’da iken Manita Bey’in yeni ev arkadaşından mesaj geldi. Manita Bey’in yeni ev arkadaşı bir adet Alman. Boğaziçi’nde misafir öğrenci. Türkiye’ye gelişi bizim gezide olduğumuz günlere denk geldi ve yazık ki delikanlıyı bizden evvel başka yaratıklar karşılamış. Zehir zemberek bir mesaj: “Ev pire dolu. Ne yapayım?” Hadeee. Önce Alman abartması dedik. Olabilir mi canım böyle bir şey? Tamam bir kedisi var Manita Bey’in ama düzenli olarak ilaçlanıyor. Beş saat sonra Manita Bey’in yan evdeki komşusundan telefon geldi. “Çabuk gel, senin kedi yüzünden bütün mahalleyi pire bastı. Kaşıntıdan ölmek üzereyiz.” Allaah allaaah.. Yav nasıl olur? Mahallede yüz tane kedi var ayrıca, niye bizim bakımlı kedimiz tek suçlu oluyor ki? ( “Kedimiz” dediğime bakmayın, aramız hiç iyi değil ama ne olsa bir aileyiz ya.. Kayınkedi.. Heh)Bu da komşu abartması dedik ama yine de apar topar döndük. MB kediyi hemen veterinere götürdü, yeniden ilaçlarını yaptırdı vs. Dün sabahtan itibaren deli gibi kaşınmaya başladım. Vücudumun çeşitli yerlerinde kırmızı kırmızı lekeler çıkmaya başladı. Ne Manita Bey’in evine gitmişliğim var ne de kedisiyle temasım. Nedir bu? Bir saat sonra ev sahibimle karşılaştım. Hadi bakalım. Meğer kedi sever alt komşum biz yokken taşınmış ve ev sahibimin demesine göre eve girince bir bakmışlar ev pire doluymuş. “Böyle” diyor “cambazhane gibiydi.” Bütün halıları atmışlar, evi komple ilaçlamışlar vs. İyi güzel peki beni ısıranlar nedir? Ayrıca kediler gittiğine ve ev ilaçlandığına göre pire kalmış olabilir mi? Kuvvetle muhtemel ilacı yiyince ağaca geçtiler, ben camları açınca da hop benim eve. İşin kötüsü Karadeniz gezisi sırasında numaralı gözlüklerim kırıldı ve 2 buçuk miyop bir şahsiyet olarak evimde zıplayan bir yaratık var mı yok mu göremiyorum. İddialar teorik düzeyde yani. Kanıt yok. Fakat daha da kötüsü dün sabah korkunç bir işe daha girişmiştim. Kütüphaneyi alfabetik ve tematik sıraya göre dizme işi! Taşındığımdan beri kitaplarım karmakarışık duruyorlardı ve aradığım bir şeyi bulmam 3 saatimi falan alıyordu. Bu şu demek: Bütün kütüphane şu an yerde. Evde yer gök kitap yani. Hesapça lüzumluları alfabetik sıraya göre dizecektim, lüzumsuzları da kolileyip isteyene postalayacaktım. O yüzden feci şekilde dağıtmıştım. Kitaplar, notlar, kartvizitler, ortalık bir “matbuat çöplüğü” şeklinde. Peki buna ilaveten bir kabus daha ister misiniz? Buyrun: Sular kesik!Evi ilaçlayıp gitmek lazım ama gidecek yerimiz yok. MB’nin evi pireli, komşu arkadaşın evi pireli, alt kat pireli, duyduk ki birilerinin daha evi pireli. Yine otele mi gideceğim? Daha yeni kurtulmuştuk yav. Ne lan bu? İsraillilerin alçak bir oyunu daha mı? Karadeniz’den yeni gelmiş biri olarak ister istemez biraz onlar gibi olup her musibetin altından İsrailli arıyoruz tabii. Baksanıza Ladin’lerimize musibet olan kabuk böceğini de İsrailliler atmış köylü iddiasına göre. İstanbul’a pire, niye olmasın?Şimdi sorum şu: Kendi haline bırakayım, bir süre sona geberip giderler mi yoksa o korkunç böcek ilaçlarından sıkmak zorunda mıyım eve? Var mı bilen?