Kito yaylasında bir kartal yuvası: Koçira

28 Ağustos 2008

Karadeniz, artık Ayşe Arman sayesinde midir nedir acayip turistik olmuş. Tabii belli noktaları. Uzungöl mesela feci! Uzun değil “Korkunçgöl”! Aklı olan gitmez. Bir zamanlar dünya güzeli küçük bir gölcük varmış, etrafında otelleri kondurmuşlar da kondurmuşlar. Ama öyle düzgün yerler değil. Beton üstü ahşap kaplattırmaca/kakalamaca. Hepsi birbirinden keko. Plastik sandalyeli Kıro Palaslar. Gruplar gelsin gruplar gitsin, fiks menü yesin, çeksin gitsin, tam bir doldur boşalt sistemi. Hele bir tanesi var, tam bir askeri gazino gibi. “Oraya oturma”, “burada ayakta durma”, “hayır aynı anda masada hem balık yenilip hem kahve içilemez”.. Çok caz yaptın mı “masa rezerve, kalkın” demeler... Eaaah! Hiçbir yerde de bu kadar “yürüyen lira” yerine konulmamıştık yani. Sinirledik mi? Sinirlendik. Manita Bey de ayıptır söylemesi sinirlenince on kaplan gücünde oluyor. Ne oluyor ondan sonra? Açlıktan geberilse bile gidiliyor. (Merak ediyorum: Güzel bir doğa parçasını bizden daha hızlı bozabilen bir millet var mı dünya üzerinde?)Anında indik sahile, bastırdık Çamlıhemşin’e. Gece Fırtına Deresi kenarında adı da Fırtına Pansiyon olan çok sevimli bir pansiyonda kaldık. İlkokuldan bozma dünya tatlısı bir yer. Sabah kalktık kendimizi Kito yaylasına vurduk. Zilkale’yi falan geçiyorsun sonra çılgın bir orman yoluna giriyorsun. 2300 metrede. Her seferinde aynı lafı ediyorum biliyorum ama bu yol bütün rekorları kırdı. Geçtiğimiz en kötü yoldu. Adı yol. Ağaçların arasında bir boşluk yaratılmış da diyebiliriz. Dünyanın bütün çukur ve tümsekleri oradaydı. 15 kilometreyi birinci vitesle gitmekten arabanın beyni kafayı yedi. Bir “yakıtınız 20 kilometrelik kaldı” diyor bir “70 kilometrelik”.. Sonra “110”... Sonra gene “20”.. Çıkana kadar çok küfür ettik. Orayı yayla yapana da yerleşene de.. Çıktıktan hemen sonra da bir şey anlamadık zira sis içindeydik. Derken güneş batmaya başladı, sis dağılır gibi oldu ve muhteşem bir şey oldu. Sislerin arkasından bütün heybetleriyle Kaçkar zirveleri çıktı. Uyyyyy! Harbiden “uy” yani...Haftalardır yayladan yaylaya koşturuyoruz ama en heyecan verici manzara kesinlikle burada. Kaçkar Zirvesi’ne en yakın olduğumuz yer burası sanırım şimdiye kadar. O dağlar nasıl görkemli, nasıl yakın ve aynı zamanda uzak.Bir de dünya şirini bir pansiyon kurmamış mı Serhan Ağbisi oraya... “Koçira”. Ne demek bilmiyorum, Hemşince bir manası vardır muhakkak. Yorgun argın bütün dağcılar oradaydı. Zira insanlar bizim gibi “oturing” değil ciddi “treking” yapıyorlar. Tanışıldı, kaynaşıldı, nefis bir mangal yakıldı, içinde ısırgan otundan, fasulyesine, eriştesinden acısına aşure gibi her şeyin olduğu nefis bir çorba içildi, dia gösterileri yapıldı, şaraplar içildi ve akabinde dağcılar odalarında biz çadırımızda horul horul uyuduk. Biraz üşüdük ama olsun. Şimdi bu yazıyı, Kaçkarların arkasından doğan güneşe karşı, ineklerin çan sesleri eşliğinde çadırımın içinde yazıyorum. Hımmm.. Kito’yu yaylaların şahı ilan ettim.

Devamını Oku

Sütlaççı Osman Usta’da tanrı misafiri olmak Hamsiköy

27 Ağustos 2008

Bu köşeyi arada sırada okuyup “Ne diyor bu yav” diyenlere küçük bir özet geçeyim: Tam 21 gündür Doğu Karadeniz’in ne kadar vadisi, ne kadar yaylası, ne kadar deresi, ne kadar kovuğu varsa Manita Bey ile beraber gezmekteyiz. Yaptığım yalandan da olsa planın tam 8 gün gerisindeyiz. Sümela Manastırı’ndan biraz daha yukarı çıkalım bakalım ne varmış derken bildiğiniz gibi dağı aşıp, Korom Vadisinde kaybolmak suretiyle kendimizi Gümüşhane’de bulduk en son. İtiraf edeyim ki hayli sıkı bir macera idi. Medeniyeti tekrar görebilecek miyiz diye düşünmeye başlamıştım doğrusu. Zira yol ve yer tabelası söz konusu vadide en fazla sözlükte güzel bir madde. Gümüşhane’de Çimenler Otel’de bir gece konakladıktan sonra Karadeniz’in en meşhur geçidi Zigana’dan Trabzon’a geçelim dedik. (Bu arada Çimenler Otel Gümüşhane’den hiç beklenmeyecek kadar havalı bir otel. Duvarları kırmızı, mobilyalar seçmece, röprodüksiyonlar Miro falan..) Ama 1990’da açılan tünelli münelli yeni kısa yoldan değil, eski tarihi yoldan.Klasik bir Mutlu-Manita Bey yolculuğu yine gerçekleşti ve herkesin taş çatlasa 4-5 saatte aştığı geçidi biz bir türlü aşamadık. Önce bir Limni gölünü bulacağız diye tutturduk. Otelde fotosunu gördük pek beğendik. Üç kere denedik. Oradan giriyoruz olmuyor, buradan giriyoruz olmuyor. Bu arada yollar berbat, arabayı yeniden patlatacağız diye de ödümüz kopuyor. Cep çekmiyor, civarda yerleşim de yok gidip telefon edesin. Zigana’da kurda kuşa (ve ayıya) yem durumu yani. Sonunda vazgeçtik. Bir şeyi de posterinden görelim sadece dedik. Fakat Zigana Köyü’ndeki Azmi Aytekin’e uğramadan olmazdı. Azmi Bey, Zigana’dan çıkmış bir ressam. 72 yaşına süper bir ağbimiz. İlkokul 3’te iken “Ben resim yapacağım” demiş bir daha da kimse elinden alamamış kağıdı, kalemi, fırçayı. Dünyanın her yerini gezmiş dolaşmış. Zigana’ya dönüp Güneş Sanat Galeri’sini açmış. Tabii ki köyü kaçırdık. Zira devletimiz yapabileceği en lüzumsuz şeyi yapıp her yerin adını değiştirmiş. Aman Rum kökenli olmasın, aman Gürcü kökenli olmasın, ama Ermeni tınılı olmasın diye binlerce köyün binlerce yıllık isimleri saçma sapan isimlerle değiştirilmiş. Artvin’de Gürcistan sınırında EFELER diye bir köy var mesela. (Eski adı Eprati. Gürcüce. Kayalık demekmiş.) Artvin’de efenin işi ne? Hiç olmazsa zahmet edip çevirin, yeni ismi öyle koyun ve Artvin’e durduk yere efe göndermeyin. Ben bundan daha büyük bir vahşet bilmiyorum. Türkiye’ye ve bütün tarihine yapılmış koca bir terbiyesizlik. Köylü haklı olarak eski isimleri kullanıyor. Elimizdeki haritada ise yeni isimleri var. Yani bu nasıl karışıyor, nasıl sinir bozucu bir hal alıyor anlatamam. Zigana Köyü’ne de “Kalkanlar” şeklinde süper uyduruk isim vermişler. Köylü karşı çıkmış gitmiş eski ismini geri almış. Almış ama tabela karışıklığına bir son verilmiş mi? Yok. Ne oluyor? Fazladan bir 20 kilometre. Muhabbet, çay, laf üstüne laf, çıkamıyoruz bir türlü yola. Sonunda bir şekilde kopardık muhabbeti. Hamsiköy’e kadar sisler içinde vardık. Hava nasıl kapadı, nasıl kapadı. Ha gümbürdeyecek, ha gümbürdedi. Sütlacı ile meşhur Hamsiköy, güzergah değişince pek hüzünlü bir köye dönüşmüş. Millet har gür yeni yoldan gidiyor, bizim gibi meraklılar dışında uğrayan yok. Eskiden bir sürü sütlaç dükkanı varken kala kala Osman Ağbi’nin Yayla Restoran’ı kalmış.Ama ne kalma! Dünya üstündeki hiçbir sütlacı Osman Ağbi’nin sütlacıyla değişmem. Beş dakikada ikişer sütlacı anında devirdik, hani utanmasak birer tane daha götüreceğiz. Bizim niyet de Hamsiköy’de çadır kurmaktı. Zavallı zavallı bakınıyoruz, suya gömülmeden nerede çadırlanabiliriz diye. Yağmur da başladı, başlayacak. Osman Ağbi, sonunda dayanamadı patlattı. “Ha bizde kalın daa!” Yok mok demeye kalmadı bir baktık benim kırmızı çanta Osman Ağbi’nin evine doğru gidiyor. İşte Türkiye böyle bir ülke. Az evvel alelade bir müşterisi iken şimdi Osman Usta’nın tanrı misafiri olarak mis gibi çarşaflarının üstünde yatıyoruz. Bunu anlayabilecek başka bir millet daha var mıdır acaba?

Devamını Oku

İpek yolu zamanından kalma han bulduk!

24 Ağustos 2008

GümüşhaneYolculuğumuzun 18. günündeyiz. “Baştan aşağıya Karadeniz, aman görülmedik, ayak basmadık yer kalmasun” isimli seyahatimiz giderek Marko Polo’nun Çin seyahatine dönüşüyor. 2 haftada döneriz dedik, daha yolun yarısını bile yapamadık. Anayoldan saptın mı (ki sık sık onu yapıyoruz) kaybolmamak mümkün değil. Zira bu memlekete iki şey gelmemiş: Bir: Sifon. İki: Yol tabelası. Tümüyle yok değil. Ara ara “Kadırga Yaylası” falan gibi tabelaları görmüyor değiliz. Ama tabelası olanları harita ile de bulmak mümkün.. Ama ne zaman lazımsa, diyelim ki Korom Vadisi’ne girdik, yol yok iz yok, medeniyete dair tek iz lastik izleri işte o zaman tek bir tabela yok. Hem de kilometreler boyunca. İpek Yolu zamanlarından kalma bir han bulma uğruna Camiboğazı geçidinden sonra tümüyle kaybolduk. En son yazımda “kuş uçar ama kervan geçmez” diye yazmıştım Camiboğazı için ama yanılmışım. Meğer buradan da geçermiş kervanlar. (Hatırlatırım: 2300 metre) Ve onların konakladığı yüzlerce hanlardan bir taneciği HALEN ayakta! Boğazın biraz ilerisinde. Kemerli tonoz şeklinde, en az bir metre kalınlığında duvarları olan U şeklinde bir han! Üstü komple toprakla kaplı. İnanılır gibi değil! İpek yolu günlerinden kalma bir yapı!Niye ayakta? Çünkü içinde insan yaşıyor! Bildiğimiz köylü. Bir güzel sıvamışlar, kapıyı bacayı tamir etmişler, mis gibi oturuyorlar. İçerisi sıcacık. Bir soba her yeri ısıtıyor. Sahibi Coşandere muhtarı. Dedesi imiş hanın sahibi. İşte ondan sonrası tam bir macera oldu. Bulutyayla diye bir yere çıktık. Daha doğrusu çıkmışız. Haritaya bakıyoruz etraf kilise kaynıyor. Girdik bir kahveye sorduk. “Ha böyle inin daa. Hepsi orda..” dediler yolladılar bizi. Aşıtı aşar aşmaz başka bir ülkeye girdik sanki. Tek bir ağacın bile olmadığı, komple çıplak, komple kaya, çorak mı çorak bir vadi. Adeta Mars. Dağların Gümüşhane tarafıymış meğer. Allah’ın da insanların da unuttuğu bir yer. Kiliseler indikçe çıkıyorlar gerçekten karşımıza. Her biri bir başka tepede, birbirini görür şekilde en az 20 tane kilise. İki tanesi hariç (çünkü bir tanesi cami olmuş, öbürü de ahır) hepsi yıkılmak üzere. Çatıları gitmiş. Duvarlar ayrılmak üzere. Bu arada ahır olanda muhteşem freskler (resim) vardı. Meleklerin falan gözlerini oymuşlar ama olsun. İyi ki ahır olmuş dedik. Çatısı sağlam oldukça ayakta kalır. Ayakta kaldığı sürece de kurtarılma ihtimali var demektir. (Kim yapacak tabii bilmiyorum)Aşağıya ine ine İmera köyüne kadar vardık. Son kiliseyi de gece yarısı fenerle gördük. Fakat harita üzerinde neredeyiz en ufak bir fikrimiz yok. Ortalıkta tek bir insan yok soracak.En küçük bir bilimselliği olmayan bir yöntemle doğu batı tayini yaparak yola devam ettik. Tesadüf tanrısı yardım etti. Baktık Gümüşhane’deyiz. Oh! Medeniyet medeniyettir!Zigana’yı tersten yapacağız mecburen.. Tabii yine bir han, bir göl, bir manastır uğruna yoldan çıkmaz isek. Yarın “Allah Kerim”den bildirmek üzere.

Devamını Oku

Ha ben yeniyum da!

22 Ağustos 2008

Sonunda 25 liralık bilmem ne hortumumuz geldi de yola çıkabildik. Hazır yakalamışken 20 bin bakımı da yaptılar, araba umarım cillop gibi olmuştur. Şimdi kız gibi kullanıyoruz. Dağ yolunda en fazla 40 km. hızla böyle Elif’in kağnısı tadında... N’apalım... Sütten ağzı yanan Kedi’sini Porşe gibi kullanırmış. Neredeyiz? Camiliboğaz yaylasında. Trabzon-Maçka-Sümela Manastırı’ndan yukarı vurdun mu... İşte orada bir yerlerde. Atlas dergisine göre 2300 köylüye göre 2600 metre yükseklikteyiz. Hava buz gibi. Öğle vakti 15 derece. Gecesini düşünmek istemiyorum. Köyün kahvesinde üzerimizde kazaklar, ceketler, atkılar mavi gözlü amcalarla beraber oturuyoruz. “Nerelisiniz?” “İstanbul” “Olsun...” 17 gündür en az 130 kere falan soruldu nereden geldiğimiz ama “Nerelisiniz-İstanbul-peki” soru cevap soru üçgeninin en komik versiyonu bu idi sanırım. Sempatik maviş Amca bizim için üzüldü resmen! “Olsun” dedi. Heh! Gülmekten konuşabilseydim “üzülme amca, tedavi oluyoruz” falan diyecektim. Öyle bir sis bastı ki şu an göz gözü görmüyor. Buralarda artık ağaç yok. Orman bölgesini geride bıraktık. Sonsuz çayırların, güzel güzel poz veren ineklerin, koyun sürülerinin, Lada Niva’ların, köylünün “Garlan Bufa” dediği sevimli köstebeklerin, yine köylünü “vargit” dediği sarı çiçeklerin bölgesindeyiz. (O çiçek açınca aşağıya inme vaktinin geldiğini anlarlarmış. Adı o yüzden var-git’miş) Tepemizde uçuşan hayvanı da söyleyeyim de tam olsun: KARTAL! Koca kanatlarıyla planör gibi uçuyorlar. Ürkütücü mü? Kesinlikle. Bir köstebek olarak yaratılmadığıma pek memnunum şu an. Yaylada güzel et mangal yapıyorlar. Mütevazi de olsa kalacak yer de var. (Karadeniz Zirve Camiboğazı dinlenme tesisleri. 0462 515 10 70) ***Trabzon’daki zorunlu ikamet günlerimizde şehri dolaştık bol bol. Şehrin tarihi bölgesine gidelim dedik, fakat bir türlü mahallenin ismi aklıma gelmiyor. Aklımdan çıkmış. Esnaftan yaşlıca bir amcaya muhakkak bilir diyerek sorduk: “Amca eski mahalleye nasıl gidilir?” “Eski mahalle mi? Yok öyle bir mahalle..” “Var yahu, hani eski güzel evler var, tamir edildiler, bir vadi var, üzerinde köprü..” “Valla ben yeniyim. O yüzden bilmiyorum.” Şeytan dürtü sordum:“Amca kaç yıldan beri buradasın?” “Yirmi beş...” E güzel! Trabzon ölçülerinde eski olmak için 150 yıl falan lazım herhalde. Adını hatırlayamadığım yer Tabakhane imiş. 25 yıllık yeni Trabzon’lu amcanın dükkanından sadece iki sokak sonra çıktı karşımıza. Şehrin tarihi bölgesi çok güzel toparlanmış. Hafiften Bursa’yı hatırlatan başarılı bir restorasyon geçirmiş. Henüz turistik değilse de (belki de daha iyi) meraklısını mutlu edecek türden.Sonra favori yerim Ayasofya Müzesine gittik. Müzeyi gezdikten sonra bahçesinde oturup “guymak” yedik. Mısır unu ve tereyağ katılmış eritilmiş tel peynir.. (Rize taraflarında “muhlama” diyorlar. Ama bir Trabzonluya sorarsanız ısrarla bambaşka şeyler olduğunu söyleyecektir. Değil da! Aynu.) Turşu kavurmasını da çok güzel yapıyorlar. Gideceklere tavsiye ederim.. Da.. Hadi yola devam. Nereye? Zigana!

Devamını Oku

Nazım Usta bizi dağdan kurtardı...

21 Ağustos 2008

Hakikaten zorlu ve yorucu bir yolculuktan sonra bir çekici tepesinde (zira dağ başında aracımız cofladı) Trabzon’da aracımızın servisine gelebildik. Yolda gelirken, Manita Bey’e aynen şöyle söyledim. “Bu korkunç dağlardan kurtulduk çok şükür ama ister misin arabanın kırık parçası bulunmasın Trabzon serviste?” “Yok artık!” dediydi. “Alt tarafı radyatör hortumu. Yetkili serviste de olmazsa artık nerede olsun...” Gazetemiz kibar bir gazete olduğu için o lafı etmeyeceğim ama n ile başlayan ve h ile biten malum kelimeyi siz benim için h’yi vurgulayarak söyleyin lütfen.25 liralık bir hortum! Hatta hortum bile değil, hortum ucundan söz ediyorum ama yok! Daha doğrusu bana yapılan açıklama şöyle: Firma nedendir bilinmez her model için ayrı parça üretiyormuş! Yani aynı model, aynı yıl, tıpa tıp aynı olması fark etmiyormuş. Bir modelin parçası aynı modeldeki diğer araca uymayabiliyormuş. Daha saçma bir şey duymuş muydunuz hiç? Alman mühendislerin dünyadan bir intikam alma planı falan mı bu? Trabzon servis elinden geleni yaptı. Eldeki yedek parçalardan başka servisteki hasarlı olsun, sıfır olsun bütün modellere baktı fakat çok tuhaf ama hiçbiri hiçbirine tutmadı. Hepsinin radyatör hortum başı farklı! Birinden söktüğün öbürüne uymuyor. Ve babamdan miras aldığım berbat şansım sayesinde elbette ki benim arabama uygun olan parça o sekiz araç içinde bulunamadı! Sadece Trabzon değil, Samsun ve Giresun’da da yok. O model (“bulunmaz ama bana düşer model”) radyatör hortum başı Karadeniz sınırlarından hiç girmemiş! Nereden gelecek? İstanbul’dan. Ne kadar zamanda? ÜÇ GÜNDE!E bravo! İstediğin kadar yalvar, yakar, kız, sinirlen, bağır çağır, servisteki insanları çileden çıkar, İstanbulları ara, torpil yaptırmaya çalış ı-ıh! Yok. 25 liralık bir hortum ucu için 3 gecelik otel masrafı yapacaksın, programı da unutacaksın. “Pahalı arabalara gerek yok. Kartalla çık. Yedek parçası bakkallarda bile bulunuyor” diyen sinir illeti malum akrabamı anma da dur şimdi! Gerçi Kartal devri de kapandı. Herkes benim tip hafif ticari denilen kamyonetlere geçti. Ve lakin böyle bir saçmalığı diğer markalar da yapıyorsa hadise biter yani. Yok aynı hortum başından 56 ayrı tip yap, yetkili servislerine de sadece bir tipini yolla, tesadüfen senin tipin değilse yedekteki parça, üç gün bekle... İş mi şimdi bu?Böyle. Yersen...

Devamını Oku

Esnaf cipimiz sonunda patates oldu

20 Ağustos 2008

An itibarıyla üzerinde “Yetişen Oto Kurtarıcı Nazım” yazan bir çekicinin üzerinde Trabzon’a doğru gitmekteyiz. Sonunda patates etmeyi başardık arabayı. Caddy’miz memleketin yollarına dayanmadı. “Esnaf cipi” değil gerçek cip lazımmış. (Gerçi yanı başımızda bir adet Range Rover da bozuk bozuk bekliyordu) Olay şöyle oldu: Maçahel’de işin suyunu çıkardık. Şimdi yalan yok. Üç dört kere altını fena vurduk. Peki “Maçahel” neresi yahu? Maçahel, (resmi ismi Camili) Gürcistan sınırında manyak ötesi bir bölge. Artvin’in şirin olmayan ilçesi Borçka’dan yukarı dağlara vuruyorsun, 1600 metrelik bir aşıtı aşıp Gürcistan’a bakan tarafa iniyorsun. Yol çok kötü. Sonuç: Yeşil bir halıyla kaplı gibi duran vadiler ve vadilerin içine dağılmış altı yedi köy. Köy diyorum ama tekrar edeyim buralarda bizim anladığımız anlamda köy yok. Herkes kendi bahçesinde ev yapmış. Evlerin arası en az 2 kilometre. İş olsun diye köy denmiş. Ne yapıyorlar? Arıcılık yapıyorlar. Özel Kafkas arısı denilen bir arı yetiştiriyorlar, nefis kestane balı çıkarıyorlar. Gürcüce konuşuyorlar. Akordeonla ve nefis Kafkas hareketleriyle müthiş güzel horon oynuyorlar. Oynarken ara ara “yi hu hu” diye bağırıyorlar. Evler hiç bozulmamış. 150 yıl önce nasıl yapıldıysa öyle. Komple ahşaptan. Soğuk savaş döneminde yasak bölge idi. Sadece köylüler girip çıkabildi yıllarca. SSCB ortadan kalkınca Türklere serbest oldu, yabancılara hâlâ yasak. Kışın gitmek mümkün değil. Yollar altı ay kapalı. Ekseriyeti göç etmiş. Yazın geliyorlar. Bir bereket çanağı. Ladin ağaçları en az 30-40 metre. Doğa meraklısı gruplar geliyor, köy pansiyonlarında kalıyorlar, yürüyüş yapıyorlar. Yaptığımız iş gereği köylerdeki bütün pansiyonları görmek istedik. Her bir köy birbirinden en az 10 kilometre uzaklıkta ve yolların kötülüğü yüzünden yarım saatten önce alınmıyor. Fakat Maçahel geçidi’ni geçmiş bir araç eh bu yolları da haydi haydi aşar dedik. Maral vadisi’ni bitirdik, oradan Efeler Vadisi’ne geçtik, Kayalar köyü’nde gitmemiz gereken yere gittik, tam Efeler Köyü’ne girer iken Manita Bey şu lafı etti: “Vosvogen de amma sağlam araba yapıyor ha! Bana mısın demedi!” Yukarıda Allah var, yemin ederim 5 dakika geçti geçmedi hayvancık bağırmaya başladı: STOP! STOP! STOP!Haydaaa.. Kapattık motoru, açtık kaputu... Soğutma suyu komple boşalmış. Alt muhafazayı açtık baktık radyatör hortumu kopmuş. Daha güzeli: Cep çekmiyor. Yürü Allah yürü yarım saat sonra telefonlu bir ev bulduk. Kimse yok, kapı kilitli değil, girdim aradım. (Kapıların kilitlenmediği bir dünya!) Minibüsçüyü çağırdık. 1 saat sonra geldi. Aracı bıraktık döndük merkez köye. Yerleştik bir pansiyona. Koç Alianz’ı aradım, hallederiz dediler. Hakikaten sabah sekize on kala geldi çekici. Nazım Ağbi namazdan sonra basmış gelmiş Arhavi’den. En yakın ilçe merkezi Borçka’ya gelmemiz 5 saat sürdü. O korkunç yolları çekici ile döndük. Trabzon’a da ekle 3 saat, akşama doğru servisin önündeydik. Tam bir rezillik. Tek güzellik: Çekici tepesinde manzara çok güzel oluyor. Fil üzerinde gider gibi. Heh.

Devamını Oku

Kartal yuvasında parasız bir hayat

19 Ağustos 2008

Ayşeme ziyaret beni çok etkiledi. Ayşe bana haftada bir gelen temizlikçim. Her Çarşamba, çocuklarını okula yolladıktan sonra gelir, bütün gün hiçbir şey yemeden, hiçbir şey içmeden, neredeyse hiç konuşmadan, beş dakika bile dinlenmeden evimi dertop eder gider. Nereden buluyor bu gücü, nasıl bu kadar disiplinli merak ederdim.Sohbetlerimiz hep kapı önünde, giderayak olurdu. O başörtüsünü özenle, iğnelerle miğnelerle bağlarken anlatırdı köyünü. “Yüksekte” derdi. “Manzarası çok güzel” derdi. “Ama bir şeyimiz yok” derdi. “Böyle senin evin kadar bir tarlamız var. Ekersen doyarsın, ekmezsen aç kalırsın” derdi. Gülümserdim. Maaşa çalışan bir ailenin maaşa çalışan bir evladı olarak yediği içtiği giydiği her şeyi para ile satın almış bir insan ne kadar ikna olabilirdi ki böylesine ‘kapalı’ bir ‘ekonomiye’?Sonra gördüm. Dağların en tepesinde, uçurumun ta kenarında, kuş belki uçar ama kervan asla geçmez bir noktada, yol, su, elektrik, telefon, cep, doktor, avukat, devlet, hükümet, Avrupa Birliği, Amerikan seçimleri gibi aklınıza gelebilecek her şeyden uzakta bir köy. Elektrik 5 sene önce, şebeke suyu 1 sene önce gelmiş. Ondan evvel kovalar ve bidonlarla öteki köyden taşıma. Tuvalet dediğin bir çukurun üzerinde bir tahta parçası. Özetle ancak bir kartalın yuva yapmak isteyebileceği bir yer. Kan ter içinde yukarıya vardığımızda Ayşe muzır muzır gülüyordu. “Sana yolumuzun böyle olduğunu bilhassa demedim. Sonra gelmekten cayarsın diye..” Bu kadını gel de sevme şimdi!Sabah kalktık, baktık yine güzeller güzeli bir kahvaltı hazırlamışlar. Bir sofraya bakıp oradaki her şeyin sıfırdan ve o ev halkı tarafından üretildiğini bilmek o kadar tuhaf bir şey ki... Biz şehirlilerin mümkün değil anlayabileceği bir şey değil bu. Ev reçeli diyoruz ama meyve pazardan. Ev ekmeği diyoruz ama un bakkaldan. Ev yoğurdu diyoruz ama süt mandıradan. Bu sofrada ise her şey İNEĞİNE kadar ev yapımı... Süt inekten, buğday tarladan, un dibekten, meyve ağaçtan, mısır yan komşudan yonca karşılığı, buzağı inek abla boğa ağbiyle buluştuğunda... Para yok! Olsa tabii çok mutlu olurlar ama yok. Çünkü satacak bir şeyleri yok. Taşıma su ile minicik tarlalarına ancak kendilerine ve ineklerine yetecek kadar ekebiliyorlar. Fazladan bir mısır tanesi bile yok. Bütün yaz kışlıklarını yapabilmek için sabahın köründen gece yarısına kadar didiniyorlar. Hiçbir şey satın almadan bir yaşam hayal edebiliyor musunuz? Ama gerçekten hiçbir şey! Zor. Çok zor bir hayat. Gençlerin hepsi kaçmış, batıda başka hayatlar kurmuşlar. Beş on yaşlı kalmış. 50-60 yaşında kadınlar yüz yaşında gibi görünüyor. Dönerken gençlerden biri de geldi bizimle. O da Balıkesir’e kaçmış. Kırık dökük yollardan aşağıya inerken “Allah Yusufeli’ni kullarını cezalandırmak için yaratmış” dedi. ***Kendilerini cezalandırılmış gibi gören insanlardan oluşuyoruz. Haklarında ileri geri konuşmadan önce bir kez daha düşünmek gerek...

Devamını Oku

Oy Ayşeeem Ayşem

17 Ağustos 2008

Evveli gün Şavşat’ın ve Ardanuç’un yolları hakkında söylediğim her şeyi geri alıyorum. Onlar meğer otobanmış! Korkunç yol ne görmek için Yusufeli’ne gelmek gerekiyormuş. Yusufeli, Artvin’in güney batısındaki ilçesi. Çoruh Nehri’nin kıyısında, Kaçkarlar’ın eteğinde. 30 yıldır baraj gölünün altında kalma tedirginliği ile yaşayan, vadiler ve zirveler arasında sıkışmış kalmış bir kasaba. Kaçkar meraklısı İsrailliler sayesinde hani neredeyse Kuşadası kadar da turistik olmuş. Turizm rmeyşın ofisleri, irili ufaklı bir sürü otel, rafting tur organizatörleri falan ortalık hayli eğlenceli. Biz niye buradayız? Ayşemizi ziyaret için.Ayşe, bizim eve temizliğe gelen dünya tatlısı bir kadın. Ben de Manita Bey de bayılıyoruz ona. Çalışkan, gururlu, namuslu ve tuhaf bir şekilde içimizi açan, bize mutluluk veren bir kadın. Ayşe, Yusufelili. Ben Artvin taraflarına gideceğim deyip durdukça, bana Artvin hakkında kitap, broşür, dergi getirip durdu kış boyunca. Sonunda öyle denk geldi ki onun memleket ziyareti yaptığı vakit ben de bu taraflara gelmiş oldum. Onu görmeden dönmek olur mu? Olmaz. Onu kıracağıma kafamı kırarım daha iyi. Dört beş kere telefonlaştık, hangi köy, Çıralı, hangi mevkii Düzler mevki, nereden çıkacağız, Yusufeli’nden Öğdem tarafına.. falan filan bütün koordinatları aldık. Haritaya da baktım, tamam taş çatlasa bir saatlik yol. Merkezde ağbisi Lastikçi Mustafa’ya uğradık, dedi “Ayşe’nin oğlunu da katem size de kaybolmayın”. Kaybolmak? Niyekine? Ayrıca 11 yaşında velet mi bize yol gösterecek? Başladık çıkmaya. Bir yere kadar yollar gayet iyiydi. Sonra doğa da yollar da değişmeye başladı. Ardanuç kanyonunu öpeyim ben. Orası Cennet kanyonuymuş. Esas cehennem burası. Tek bir bitkinin bile bitmediği gipgri korkunç kaya kütlelerinin ortasındaki bir çatlaktan kıvrım kıvrım giden bir yoldan söz ediyorum.. Yol, kayalar oyularak açılmış. Yarım bir tünelden gider gibiyiz yani. Sağ taraf bir uçurum, öyle böyle değil. Güneş de batmak üzere, ortalık iyice korkunç oldu. Derken yağmur yağmaya başladı. Hafif panik olmaya başladık. Emrullah olmasa bitmişiz. Tek bir tabela yok. Kayaların iyice jilet gibi olduğu bir noktada korktuğumuz başımıza geldi ve lastiği de patlattık. Öyle bir yarılma ki lastikten çıkan fısss sesini duyuyoruz. Fener ışığı altında lastik değiştireceğiz ama işin kötüsü bu arabanın lastiğini hiç değiştirmedik bugüne kadar. Kriko nerede, yedek lastik nerede tam bilmiyoruz.İşte o noktada yaşın değil bilginin önemini fena halde kavradık. Ayşe’nin oğlu 11 yaşındaki Emrullah, dayısının yanında öğrendikleriyle 15 dakika içinde lastiğimizi değiştirdi. O talimatı veriyor, Manita Bey yapıyor. O minicik elleriyle nasıl becerikli inanılır gibi değil. Bir saatte alırız dediğimiz yolu tam 4 saatte aldık. Sonra çıkabileceğimiz en acayip yere çıktık. Kaçkar, Altıparmak, Ziyaret, Kurt, Büyük, tüm zirveleri aynı anda gören muhteşem bir tepe. Sallamayayım ama en az 1000 metre yükseklikte olduğunu tahmin ettiğim bir mezra. Sadece üç ev. Dünyanın sonu işte burası. Buradan ötesi yok... Ayşem, bizi nereye oturtacağını bilemedi. Üç gündür ha geldik, ha geliyoruz dedik diye bize bir dünya yemek hazırlamışlar. Hepsi minicik tarlalarında yetişmiş sebzelerden. Biber dolma, taze fasulye, bulgur, pekmez, reçel, ev peyniri, benim çok sevdiğim kaba undan yapılma kara ekmek ve “guymak”. İki göz evlerinde, tertemiz yer sofralarında, en fukara halleriyle bizi krallar ve kraliçeler gibi ağırladılar. Daha başka bir şey istesen biliyoruz ki yok. Kışlık, yazlık, bir dahaki senelik her şey önümüzde.. Anneannemden beri ilk defa yer yatağında, “Allah tek yastıkta kocatsın” dedikleri, artık bizim unuttuğumuz o uzun tek yastıkta uyuduk. Balayı çifti de hemen yanımızda. Uykuya dalarken bir gülme aldı beni. İnsanın balayında gelebileceği en son yerdeydik herhalde. Heh.. Onlarınki de şans işte...

Devamını Oku