Patlayan kuran değil bina

3 Ağustos 2008

Mühim bir sorunumuz var. Biz bina yapmasını bilmeyen bir toplumuz. Koca bir millet olarak son 50 yılda bina yapmasını komple unuttuk. Bina adını verdiklerimiz insanı kanser hastası yapacak kadar çirkin bir takım tuğla ve beton yığıntıları sadece. Ne dayanıklı, ne de güzel. Acıklı bir takım üst üste, yan yana hücreler. Ama kesinlikle bina değil. Mağara devri adamına ver aynı malzemeyi, o da aşağı yukarı bu kadar çirkin ve entipüftü şeyler yapmayı becerir. Bu ülke nasıl oldu da bu kadar geriledi insan inanamıyor. Zira çok uzak değil bundan yüz yıl öncesine kadar bu ülke insanı “gerçek” binalar yapmayı beceriyordu. Hem güzel hem dayanıklı olan sivil mimari örneklerinin üç beş arta kalanını memleketin her köşesinde görmek mümkün. Çayelili de yapabiliyormuş, Bursalı da yapabiliyormuş, Mardinli de Konyalı da... Bu topraklar gerçek bina nedir biliyor yani. Üç kuşak öncesi, zengin değildiyse bile bir görgüye sahipti ve haysiyetli, estetik ve dayanıklı binalar yapabiliyor, yaptırabiliyordu. Başka türlüsü düşünülemiyordu bile. Ama şimdi tümüyle unutmuş durumda. Sadece 100 yıl içinde 10 bin yıl geri gidebilmiş bir ülkeyiz. Açıklamalara şiddetle muhtaç bir durum. Ben açık söyleyeyim apartmanlara zaten ama gökdelenlere falan da güvenmiyorum. Sadece boyu çok uzatılmış gecekondular gibi geliyor bana onlar. Zira ultra modern bir alışveriş merkezinde yağmur yağdığında camlardan içeriye şakır şakır su aktığını görmüş bir insanım ben. Yalıtımda bu kadar özensizlik varsa temelde niye olmasın? Yalıtımı da temeli de aynı adamlar yapıyor, aynı mühendisler denetliyor zira. Planlar pek güzel, pek doğru, pek depreme dayanıklı çizilmiş olabilir (şimdi durduk yerde Mühendisler Odasının protestolarını üzerimize çekmeyelim) ama uygulayan da bakalım o kadar özenli mi?Kaçak kuran kursu patladı, 18 yoksul kızcağız öldü, aileleri perişan oldu şimdi millet kaçak kuran kurslarına taktı. Takalım tamam ama patlayan kuran değil ki! Patlayan ne kuran ne kurs. Patlayan bina. Yani Konyalı da olsa, Çayelili de olsa, Mardinli de olsa Türklerin (ve Kürtlerin) yapmayı beceremedikleri o “şey”. Ne temelini, ne planını, ne tesisatını, ne çatısını, ne giderini, ne fosseptiğini ne bahçesini becerebildikleri o “şey”.Bundan bir iki hafta önce hatırlarsanız bu ülke köpük faciasını da yaşadı. Otelin birinde birkaç kişi saçma bir tesisat hatası yüzünden hayatını kaybetti. Turizmi sorgulayan oldu mu? Söz konusu binada diyelim fen dersleri, matematik dersleri ve hatta inkılap tarihi dersleri verilseydi durum değişecek miydi? Matematik öğrencileri hayatını kaybetseydi suçlu matematik mi olacaktı? Çağdaş, laik, demokratik eğitim veren okulların tesisatlarına, temellerine, çatılarına güveniyor musunuz yoksa siz? “Bu analar babalar nasıl insanlardır, nasıl evlatlarını buraya terk edebilmiş? Bu nasıl bir dini gözü dönmüşlüktür? Kuran kurslarının hepsini derhal yasaklayalım” diye feveran etmiş bir okur. (Okurlar karışıyor böyle arada..)Üniversitedeki ilk yılım korkunç barakalarda geçti. Zira binası henüz olmayan üniversiteleri eğitime açmak gibi saçma bir huyumuz vardı. (Halen var mıdır bilmiyorum) Ana binanın inşaatı devam ederken bizleri de barakalara tıkmışlardı. Çok soğuk günlerde aynı kampus içindeki Atatürk Eğitim Fakültesi’nin sınıflarında ders görürdük zira barakalarımıza ısıtma tertibatı yapmak kimsenin aklına gelmemişti. (Burası Antalya ya! Veya bizler kutup ayısıyız ya...) Biraz daha güvendeyiz derken rüzgarlı bir günde iki sıra arkamdaki kızın başına çerçevesi ve camıyla birlikte komple pencere düşmüştü. Dehşet verici bir şeydi. On on beş dikiş atılmıştı kızın başına. Kuran kursunda değildik, siyasi bilimler dersindeydik. Bu durumda ne diyeceğiz? “Bunlar nasıl analar babalardır, bu nasıl bir ‘fenni’ gözü dönmüşlüktür? Üniversitelerin hepsini yasaklayalım” mı? Resmi veya sivil, okul binalarımız da çok kötü, iş yerlerimiz de çok kötü, evlerimiz de çok kötü... Kuran kursu olarak kullanılan bina da tabii ki kötü. Bina yapmasını bilmeyen toplumlar ilkel toplumlardır. Binalarına bakıp zihni gelişmişlikleri hakkında bir fikir sahibi olabilir insan. Türkiye topraklarını fazlasıyla gezmiş biri olarak söylüyorum ki manzara feci.

Devamını Oku

İki kaşarlı tost, bir köpüklü yazı, çok acil!

2 Ağustos 2008

Editörüm aradı ve çok acil 1500 vuruşluk bir yazı istediğini söyledi.Kendini paket servis yapan büfeci gibi hissettim bir an. “Vatan gazetesine iki tost, bir ayran, bir 1500 vuruşluk yazı, bir de su.. Çok acil!” Bizim iş böyle. Her gün sana kaç kilo yazacağını söylerler, zira önce ilanlar konulur sayfalara, sonra kalan boşlukları da kenar süsü dadında köşeci olarak doldurursun. İşini overdoz ciddiye alanlar böyle düşünmese de hadise aşağı yukarı budur. İlanın boyutunun veya yerinin değişmesiyle ilgili kavgalar boşunadır. Söz konusu ilansa gerisi teferruattır.Şikayetçi değilim, yanlış anlaşılmasın. İlan bol olsun, her gazete, her dergi yaşasın. Nice güzel yayın ilansızlıktan kuruyup gitti bu topraklarda. Bilhassa da gerçekleri takır takır yazanlar... İlanverenler en az onları sevdi. İlginç bir durumdur bu. Gazete istediği kadar satsın, istediği kadar sevilsin, ne var ne yok her şeyi bodoslama yazıyorsa, korkusu yoksa, ilan veren ruh görmüş gibi kaçışıyor. Amerika’da Avrupa’da bakıyorsun çok marjinal gazeteler dergiler de ilan alabiliyor. Birisi seviyor o yayını, orada da müşteri var diyor, veriyor. O sayede irili ufaklı bir sürü yayın çıkıyor. Sırf tekellere kalmıyor iş. Çok ses, çok iş çıkıyor. Bu topraklardan birrrrr tanecik iş adamı çıkmayacak mı “evet ağbi, ben bu yayını seviyorum, ilan verip destekleyelim” diyen? O yayını alan okur da zira araba alıyor, ev eşyası alıyor, tıraş oluyor, çocuk doğuruyor, banka kullanıyor... Hibe paradan söz etmiyoruz. Bu nasıl bir uyuz iş dünyasıdır böyle komple dümen suyunda kulaç atan? Aman ağbi bulaşmayayım diyen? Tavşan kulağından hallice olan? Tornadan çıkmış gibi aynı şeyleri düşünmek, yemek, içmek zorundalar mı?Eksantrik tek bir patron göremeyecek miyiz emekliliğinde şarap ve zeytiyağı üretmek veya 56 kere hacca gitmek dışında hayali olan? Kemalizm veya İslam dışında ideolojisi olan? Şeffaflığa inanan?Demokrasiye güvenen?Mesela sanat severliğini resim koleksiyonu yapıp eşine dostuna hava satmak yerine sanat veya tasarım dergisine ilan vererek göstermek isteyen?İş yerinde saça sakala kafayı takmak (ve şirketinin prestijini kullanıp ucuza mühendis çalıştırmak) yerine entelektüel bir şey de yapmak isteyen? Hayatta bir tek şeyi de PR maksadıyla değil de gönlünden geldiği için yapan?Kalbi olan?Ruhu olan?Gerçek olan?Yok mudur?Zengin böyle ise fakirinden niye bekliyoruz ki yaratıcı, samimi, demokratik ve saire olmasını?Boş.

Devamını Oku

Depreme ne gerek var bunca sorumsuzluk varken

2 Ağustos 2008

Ülkemiz hayır bir İsveç olamayacak. Hani şu tek dertleri “plastik biriktirme çöp kutusuna nasıl olur da biri kağıt çöp atmış” olan ülkeler grubundan galiba en dertsiz olanı. Yoksa Norveç miydi o? Ne fark eder. Son yirmi iki yılda bizim ayar attıkları tek manşet Olof Palme’nin öldürülmesiydi. Her gün aynı şey: Yazıyı yazmaya başlamadan önce bir kez, yazının ortasında bir kez daha ve yazının sonunda bir kez daha olmak üzere üç kez korkarak editörüme soruyorum: “Hocam var mı bir facia?” Hani atlamış olabilirim hıyar gibi diye. Bunca yıllık yazar editör işbirliğimizde “facia yok” dediği gün sayısı aşağı yukarı 20 falandır. Yazdıktan sonra faciaların koptuğu ve benim yine hıyar gibi kalmalarım da ayrı konu. Al işte bugün: Hangisi daha az trajik? Konya’da 17 küçücük kızın ölmesi mi tersanede bir başka işçinin daha ölmesi mi Manavgat’taki tüm zamanların en büyük orman yangını mı?Bazı köşecilere bakıyorum hiç umurlarında olmadan takada takada devam ediyorlar temcit pilavlarına. Memlekette ne oluyor ne bitiyor hiiiiiç umurlarında olmadan. Bir yandan ayıplarken bir yandan imrenmiyor değilim. Zira çok müsterih. Yazıyor “ona öyle demezler, peynir ekmek yemezler” yazısını, vicdanı rahat bir şekilde alıyor havlusunu iniyor plaja. Bir kampın üyesi olmak ve gerisini zerre düşünmemek herhalde son derece mutluluk verici bir şey olmalı. Konya’daki yurt faciasını okuyorum satır satır. Ve de dehşet içinde. Ben yazıyı yazarken 17 kız idi hayatını kaybeden. Biterken kim bilir daha kaç olacak..Lokantacı arkadaşım delirmiş bir şekilde mesaj atıyor. “Yahu küçücük yerim var, her gün paranoyak gibi beş kere kontrol ediyorum aman ha gaz kaçağı var mıdır, borular gevşemiş midir, olur ya bir tarafı ısınmış, yamulmuş mudur diye, tepemde koca bir apartman var, yüzlerce insan yaşıyor, nasıl ama nasıl çıkar boru yerinden yahu?” Evet gerçekten bir tüp borusu nasıl yerinden çıkıverir? Bahçe hortumu mu bu? Daha öte bir sorumsuzluk olabilir mi? Bu memlekette oluyor işte.. Kuran kursu diye dikkatler daha bir yoğun haliyle. Faciadan vazife çıkarmaya çalışanlar “yurt izni yoktu” diye başlık atmışlar. Ne fark eder? Olsaydı “izinli facia” diye rahat mı edecektik? “Aaa ama bak işte varmış izinleri o zaman Allah’ın takdiri” mi diyecektik? 17 yıl boyunca erkek yurdu olarak kullanılmış. Kız yurduna çevirmek isteyince tekrar izin almak gerekmiş. Yeni çıkan deprem ve itfaiye yönetmeliğine uygun değil diye izin verilmemiş. İyi çok ama bu değil ki hadise. Deprem veya yangın yüzünden ölmedi bu kızlar. Aptallık ve sorumsuzluk yüzünden. Deprem yönetmeliğine uygun olsaydı da olacaktı bu facia. Zira söz konusu coğrafyada deprem yok ama görüldüğü üzre aptallıkla gayet iyi telafi edebiliyoruz Allah’ın vermediği faciaları.

Devamını Oku

Hayat normale ne zaman dönmeli?

28 Temmuz 2008

Galiba bugüne kadarki en alçak saldırı Güngören’dekiydi. Zira diğerlerinden farklı olarak amaç hadise yaratmak değil, mümkün olduğunca çok insan öldürmekti. Önce ses bombası patlatıp, 20 dakika sonra esas bombayı patlatmanın başka bir açıklaması olamaz. Zira insanlar ilk patlamadan sonra, ister yardım amaçlı olsun ister merak amaçlı olsun, olay yerine toplandığı için öldü. Yardımseverliklerinin, yakınlarının peşine düşmenin veya meraklarının kurbanı oldu. İşte bu yüzden en alçağı idi. “İyiliği” kullandıkları için. “Yardımseverliği” suiistimal ettikleri için.. ***Arkadaşım sordu: “Sence Güngören’deki patlamamın izlerini silmek mi daha doğrudur yoksa bırakmak mı? İzler gidince hatırlayan olmuyor zira” Bilemedim. İzler kalmalı mı kalmamalı mı?Ankara’daki çarşı, bombalanmasından sonra hatırlarsanız rekor bir sürede hiçbir şey olmamış gibi yeniden hizmete açılmıştı. Tek bir iz bırakmamacasına...Dört yıl önce New York’a gitmiştim hatırlarsanız. Yıkılan ikiz kulelerin bulunduğu yer o vakit tümüyle temizlenmiş, açık bir alana dönüşmüştü. Buraya bir bina veya park yapsalar kimse hatırlamaz derken karşıma o dev haç çıktı. Muhtemelen binalardan dökülmüş iki çelik putreli haç haline getirip alanın bir köşesine dikmişler. Ölenlerin hatırasına. Tüylerim diken diken olmuştu. Daha etkileyici bir şey görmedim ben. Bir felaket daha iyi hatırlatılamazdı. Hiçbir kelime, hiçbir cümle bir bölümü erimiş iki çelik putrelden oluşan haçtan daha fazlasını anlatamazdı. Ankara’daki Anafartalar Çarşısında bir plaketçik olsun bir anma var mıdır bilmiyorum. Veya olmalı mı onu da bilmiyorum. İsrail mesela, terörle ilgili izleri anında yok eden bir ülke. Kudüs’te dolaşırken orada yaşayan arkadaşım gösterip duruyordu.“Bak burada 4 kişi öldü” “Bak bu kafeye iki hafta önce intihar bombacısı girip 12 kişiyi öldürdü” “Bak burada beş gün önce çatışma oldu”... Tek bir iz bırakılmamıştı. Hayat o kadar çabuk normale dönmüştü ki bunları konuştuktan sonra gidip söz konusu intifada saldırısının olduğu kafeye oturup çay içmiştik naneli naneli.. Kimsenin umururda değildi. Kafe ağzına kadar doluydu yine. Saldırıdan önceki tek fark kapıda bir güvenlik görevlisinin üst baş aramasıydı. Ama yani gir bir kamyonetle dağıt ortalığı, güvenlik görevlisini kim tıklar! New York’taki çelik haç hala yerinde mi bilmiyorum. Yeni binalar diktiler zira. Hayatlarında ilk defa saldırıya uğradıkları için muhtemelen koruyorlardır veya daha etkileyicisini yapacaklardır.Bizim gibi, İsrail gibi terörle yatıp, terörle kalkan ve çok acı kayıpları olan ülkeler orada burada iz bırakmaya kalksa herhalde sokaklar yürünmez hale gelirdi. Zira acı bir hatırası olmayan neredeyse tek bir köşemiz, caddemiz, meydanımız kalmadı.. Ama şunu düşünmeden edemiyorum: Hayatı hemen normale döndürmek teröriste verilecek en büyük ceza mıdır? Yoksa “acımadı ki.. acımadı ki” diyen çocuk gibi olmak mıdır?

Devamını Oku

Ergenekon türküsü

27 Temmuz 2008

Ergenekon mevzuunu yazmayan neredeyse tek bir köşeci yoktu Pazar günü. Bir Pakize Suda, bir de Bekir Coşkun yazmamış gibi bir şeydi. Bekir Bey, Cumartesi günkü şifreli yazısından anladığımız kadarıyla hafif çaplı bir sansüre uğramış belli ki, o da böyle durumlarda adeti olduğu üzre hayvanlar hakkında yazmış. Görgüsüz beyaz Türklerin attığı havai fişeklerden kötü etkilenen, yaralanan ve hatta ölen martılardan söz etmiş. (Görgüsüzlük benim eklentim)Hayvanlar hakkında yazalım tabii. Herkes Ergenekon veya kapatma davası hakkında yazacak diye bir kaide yok. Hazır bir ufak bir siyasi tatile girmişken ve hayvanlardan başlamışken ormanlar hakkında da yazalım. Mesela Doğu ve Güneydoğu’daki yanan ama söndürülemeyen ormanlar hakkında. Memleketin her tarafı yangın yerine döndü. Biz burada Ergenekonla ve kapatma davasıyla yatıp kalkarken ülkemizin öbür tarafında ise savaş şiddetini iyice arttırmış durumda. Bu konuya karşı hassaslığınız varsa gazetelerde artık yine (nedendir bilinmez) küçük küçük verilmeye başlanan şehit haberlerine takılır gözleriniz hemen. Ölüm sayacı yine fır fır dönmeye başladı. Dört polis öldü geçen gün. Bugün de Şemdinli’de üç asker ölmüş. Başka haber kaynaklarına bakarsanız kayıplar bunun en az dört beş katı. Say say bitmez yüzlerce gencecik insan ikişer üçer gitmekte... O taraftaki kayıp nedir bilmiyoruz. Çok kızıyorsunuz biliyorum ama beni o taraftaki kayıp da ilgilendiriyor. Zira onlar da çok fena bir oyuna kurban, en az bu taraftakiler kadar genç, en az bu taraftakiler kadar bizim insanımız. Kötü yoldalar, Allah belalarını versin, gebersinler, şu bu ama kabahat sadece kötü yola düşende midir? Bana hakaret yorumları döşenmeden önce bir saniyecik olsun düşünemez miyiz bunu? (Bu arada hatırlatırım: Yazara yorum yapma imkanı, gazetenin yazarı cezalandırma aygıtı olarak geliştirdiği bir şey değil. Bir çok yazar farkındaysanız kaldırttı o imkanı. Bırakıyorsak suiistimal edesiniz diye değil. Yorum yaparken efendiliğimizi koruyalım lütfen) İnsanımız fena halde kırıma uğruyor ve bu arada olan ormanlarımıza da oluyor. Bugün Taraf gazetesinde bununla ilgili tüyler ürperici bir haber vardı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da son üç haftada meydana gelen orman yangınlarının büyük bölümü PKK’ya karşı yürütülen operasyonlarda atılan bomba ve aydınlatma mermileri yüzünden meydana gelmiş. 1 Temmuz’dan itibaren operasyonlar nedeniyle Elazığ, Hakkari, Siirt, Mardin, Bingöl, Diyarbakır, Şırnak’ta da benzer nedenlerle 20’den fazla orman yangını çıkmış. Ve lakin ormanlar mayınlı olduğu için yangınlara müdahale edilmemiş, edilememiş veya ettirilmemiş. Elazığ Orman Koruma Müdürü hadiseyi doğrulamış.Bu, yıllardır duyduğumuz bir şey ama galiba bu sefer durum en zirve noktasında. Açıklama yapan eden yok tabii. Genelkurmay’dan yapılan tek açıklama: 12 PKK noktası vuruldu. Ah... Bu gidişle korumak zorunda olduğumuz bir çölümüz ve koca bir mezarlığımız olacak.

Devamını Oku

Ülkemizde söndürülmeyen yangınlar da mı var?

25 Temmuz 2008

Orman yangınları konusunda bildiğiniz gibi hassasım. Herkesin “vatanseverlik”le ilgili farklı yaklaşımları var, benimki de bu kardeşim. Ülkemin ormanlarının yok olması/edilmesi beni her şeyden daha çok ilgilendiriyor. Ormanlar yanarken Ergenekon varmış, darbe olacakmış, AKP kapatılacakmış hiç ama hiç ilgilendirmiyor beni. Veya şöyle söyleyeyim: Ülkemin çağdaş, demokratik, barış içinde bir arada yaşamayı bilen bir ülke olması konusunda umudumu o kadar yitirdim ki bari ormanlarımız kalsın demekteyim. “Panter Emel” den sonra diyelim karşınızda artık “Sincap Mutlu” var.. ***Şirince’deki orman yangını sırasında oradaydım ve hatırlarsanız yangın söndürme helikopter pilotları için “gerçek kahraman onlardır” diye yazmıştım. Şirince yangınında bizzat görevli pilot Fikri Bulanık çok dokunaklı bir mektup yazmış.“O gece, ben de yattığımda göz yaşlarımı tutamadım. Sokaklarında yürüyüp, tarih kokan evlerin birinde o güzel kokulu şaraplarını zevkle yudumladığım Şirince’nin tepeleri alev ve dumanlar içinde... Buna benzer çok yangın gördüm, fakat bu bir başkaydı... O cehennemin içini gördüm, içini kokladım, içini avuçladım... Yirmi dakika boyunca, hemen her noktadan bulduğum, her bir seferde iki buçuk ton suyu alevlere boca ettim... Çok hızlıydım, acele ediyordum, en yakın yerden su taşıyordum ama nafile... Büyükçe bir mangalı sadece tükürerek söndürmek gibi bir şey... Diğerleri gelinceye kadar tek başına uçan o zavallı helikopterin pilotuydum ben...Üç gün sonra İzmir-Menderes yangınında da uçtum... Bu nasıl bir görevdir bilir misiniz? Sabah saat dörtte başlayıp gece dokuza kadar, sadece yakıt için indiğimiz, alelacele ekmek arası köfte yiyerek, uçuş esnasında da kan gibi olmuş suyumuzu içerek yaptığımız ulvi bir görev...İşte yazınızda bizleri düşünüp gerçek kahraman sıfatıyla hitap ettiğiniz için şimdi de ben göz yaşlarıma boğuldum... Orada, aşağıda koşuşturan herkesi gördüm. Yangın havuzuna su taşıyan vatandaşları, itfaiye araçlarını, canla başla çalışan herkesi... Onlara bakınca daha da hızlandım, daha bir şevkle uçtum...Hep birlikte üzerimize düşeni yaptık. Ben de sizlere, yerdekilere minnettarım. Müteşekkirim. Söylenecek, anlatılacak, paylaşılacak çok şey var bu yangında... Umarım yeniden Şirince de, şirin bir yerde, bu acı hatırayı yad ederiz. Allah daha büyük felaket ve belalardan milletimizi korusun... Fikri BULANIK, Ticari Havayolu Pilotu, Uçak/Helikopter Genel ve Teknik Havacılık Danışmanı” ***Fikri Bey gibi güzel insanların yaşadığı bir ülkemiz var. Bu mektubu özellikle yayınladım, çünkü bir yanda (yani ülkenin batısında) canlar tehlikeye atılarak orman yangınıyla mücadele edilirken öbür yanda (yani ülkenin güney doğusunda) çok ama çok acayip şeyler olduğuna dair haberler geliyor. Hakkari’nin Çukurca ilçesine bağlı Üzümlü köyü ormanları tam BİR haftadır yanıyormuş ve “askeri operasyon” gerekçesiyle kimse müdahale etmiyormuş/edemiyormuş. Yangın göz göre göre yayıldıkça yayılıyormuş.Haberi okurken içim parçalandı zira ülkemin doğusu batısı diye ayrım yapanlardan değilim. Üstelik oralara da gitmiş biriyim. Haberi tek bir yerde gördüm. Teyit edemedim. Zira bildiğiniz gibi “oralarla” ilgili bu tip haberleri bizim taraflarda görmek imkansızdır. Yalan da olsa gerçek de olsa gelmez oğlu gelmezdir o haberler. Bu haberin gerçek olmadığını, ormanların yanmadığını, yandıysa bile aynı burada olduğu gibi canla başla söndürülmeye çalışıldığını oralardan biri söylese bana nasıl mutlu olurum anlatamam.Yetkililere ve yetkisizlere soruyorum: Bu haber gerçek midir?

Devamını Oku

İzmir’de sessizlik noktası: Latife Hanım Anı Evi

24 Temmuz 2008

Karşıyaka’da, insanın içini acıtan mezbelelik bir yerdi. Faal olduğunu ben hiç görmedim. Halbuki tarihine baktığın zaman şoke edici bir öneme sahip. Latife Hanım’ın doğduğu ve büyüdüğü köşk. Mustafa Kemal, düşmanı denize dökmek için İzmir’e geldiğinde Latife Hanım’ın daveti üzerine karargahını bu köşkte kuruyor. Latife Hanım’la tanışmaları ve birbirlerinden etkilenmeleri de bu vesileyle oluyor. Henüz evlenmedikleri halde Zübeyde Hanım hastalanınca yine bu köşke getiriliyor ve ona bakan yine Latife Hanım oluyor. Nitekim Zübeyde Hanım’ın vefat ettiği yer de burası. Sonra? Sonrası acayip. Mülk Latife Hanım’ın ailesi olan Uşakizadelerin. (Resmi soyadları Uşaklı) Boşanmadan sonra aile Latife Hanım’ımı da alıp İzmir’i terk ediyor ve İstanbul’a yerleşiyor. Bina garip bir şekilde Adliye binası oluyor. Bir süre de dershane olarak kullanılıyor. Sonra kaderine terk ediliyor. Çok uzun bir süre buruk bir sessizliğe gömülüyor. Olağanüstü güzel bahçesi otopark olarak iş görüyor. Hikayede bir acayiplik olduğu muhakkak. İpek Çalışlar’ın muhteşem biyografisi “Latife Hanım” kitabını karıştırdım yeniden ama kesin bir şey bulamadım. Niye bütün etrafı gibi orası da apartman olmamış, niye Adliye olmuş, niye komple terk edilmiş, niye 30 yıl boyunca kimse sahip çıkmamış bilmiyoruz. Belki içeride binanın tarihi bir yerde yazıyordur. Benim zamanım uymadığı için içeriye giremedim. Bina 2005’te kamulaştırılmış. Sonra Karşıyaka Belediye’si 1 milyon YTL’ye yakın para harcayıp binayı orijinal haline dönüştürmüş. Bahçesinde de çok güzel bir çay bahçesi açmış. Saçımız enseyi örtüyor, sakalımız çeneyi kapıyor, çantamızda da mühim suç aleti fotoğraf makinesi olduğu için kankamızın orduevindeki düğününe giremeyince, kös kös geldik buraya oturduk. Üstelik: Şık şıkırdım düğün kıyafetlerimizle. Çay bahçesinde biraz acayip oldu ama yapacak bir şey yoktu. Eski metruk ve bitkin halini bilen için hakikaten muhteşem bir “yeniden doğuş”. Bilhassa bahçesi göz yaşartıcı güzellikte. Çamlar, manolyalar, palmiyeler hepsi bakımdan geçmiş, yeni çınarlar dikilmiş, harikulade bir şekilde çimlendirilmiş. Dejenere olmadan önceki orijinal halini bilemediğim için restorasyon bana makul geldi. Ama dediğim gibi içini görmedim. Fotoğraflara baktım, başarılı buldum. Bir tek, kafeterya olarak binaya ekledikleri müştemilat çok fena gözüme battı. Koskoca bahçede o müştemilatı koyacak başka bir yer bulamadılar mı da binanın güzelliğini ve orijinalliğini bozacak şekilde binaya yapıştırdılar, doğrusu inanmakta güçlük çektim. Kolay sökülebilir bir şeydir inşallah da kısa sürede düzelir bu yanlışlık diye umuyorum. Fakat bahçede oturmak hakikaten çok keyifli. Çimlerin üzerinde son derece rahat ve şık koltuklar, sandalyeler, masalar serpmişler. Çayı nefis. Üstelik 75 kuruş. Ama en önemli güzelliği: MÜZİK YOK! Sormadım ama inşallah geçici bir durum değildir ve daima müziksiz bir yerdir. Zira bu haliyle tadından doyum olmayan bir yer. Karşıyaka Belediyesi’ni teşekkür eder, İzmirlilere ve yolu İzmir’den geçenlere şiddetle tavsiye ederiz.

Devamını Oku

Ha haaayttt! Düğüne alınmadık!

22 Temmuz 2008

En yakın arkadaşlarının düğünü için 17 saat şehirlerarası yolculuk yapıp, hediyeler alıp, kıyafetler düzüp, saçlar, makyajlar, manikürler yaptırıp düğüne alınmayan dünya üzerinde acaba kaç kişi vardır?Evet bu DA geldi başımıza! Şahitlik yapmak üzere geldiğimiz, 15 yıllık can ciğer arkadaşlarımızın düğününe katılamadık. Şanlı ordumuz bizi fena halde püskürttü. Zira düğün İzmir Konak Orduevi’nde idi ve biz, çok utanıyorum ama, pek sevgili ordumuzun “tek tip insan modeline” meğer uygun insanlar değilmişiz! Çok ama çok kötü insanlarmışız. Manita Bey, enseyi iki parmak örten saçları nedeniyle, bir başka arkadaşımız top sakalı nedeniyle ve kayınvalidem de fotoğraf makinesi nedeniyle içeri alınmadı. Nerelerden geldiğimiz falan tabii ki hiç önemli değildi, yönerge yönerge idi... TSK saç, sakal ve fotoğraf makinesi sevmiyor, nokta!Her kapıda bir kişiyi kaybettik. İlk yere düşen Manita Bey oldu. Arabadan bile indirmediler. Bir ara komutanla öyle hararetli tartışmaya başladı ki yeniden askere alacaklar diye endişe etmeye başladım. Sonra karanlıkta kalan top sakal arkadaş yakalandı. O munisti. Ses etmedi. Kaderine hemen razı oldu. En son kapıda ise kayınvalidem yakayı ele verdi. On yıllık en amatöründen Kodak makinesi ile çok fena yakalandı. Yeni başlayan fotoğrafçılık kariyerine halel gelmesin diye “makineyi bırakın öyle girin” tekliflerini şiddetle reddetti. Beş kişilik timimiz 20 metrede iki kişiye inivermişti. Standartlara uygun olan sadece ben ve kayınpederim kaldık geriye. Tırnak kontrolünden sanırım ben de geçemezdim ama karanlıkta fark etmediler. Çok kan kaybetmiştik ama biz geri kalan sağlar, binaya girmeyi başardık. İçerideki korkunç ses düzeyinden dolayı bir ara kayınpederim de düşer gibi oldu ama Allah’tan çabuk toparlandı. Standartlara uygun bir şekilde göbek atan, “Stangers in the Night” eşliğinde standartlara uygun “silov dens” yapan ve yine standartlara uygun bir şekilde koşturan çocukları yara yara mutlu çiftimize ulaştık. Göz yaşları içinde altınımızı taktık, tek yastıkta kocayın dileklerimizi ilettik. Bir ara Damat bey, camların arkasından Manita Bey’e el bile salladı. Güvenlik kapısının oradan el kol hareketleriyle mutluluklar dileyen asabi sevgilim yenilmiş de olsa bir kahraman gibiydi. Evet çok fena püskürtülmüştük. Şanlı ordumuz gerçekten çok güçlü. Bir adet menfur top sakala, bir adet enseyi iki parmak örten kalleş saça ve bir adet alçak küpeye karşı verdiği mücadele göz yaşartıcıydı. Hain bir fotoğraf makinesini de unutmayalım tabii. 60 yaşındaki kayınvalidemin evet bir casus olmadığı tabii ne malum değil mi ama.. ***Şimdi gel de bu ülkeyi sevme... Bir Finlinin böyle bir anısı olabilir mi? Veya uyuz bir İzlandalının? Ve hatta bir Avustralyalının? Kim ama kim 15 yıllık arkadaşının düğününe ensesini iki parmak örten saçı yüzünden katılamaz? Veya bir top sakalı yüzünden? Tabii ki karşı çıkmıyoruz. Aksine çok mutluyuz. Ordumuz, her şeye olduğu gibi halkını tıraş etme hakkına da sahiptir. Eh o zaman hep beraber tekrar edelim: Hayırlı traşlar..

Devamını Oku