Memlekette ne olup bittiğini herhalde bir Allah’ın kulu anlamıyordur. Tutuklanan tutuklana, felaket bir toz duman. Karşı darbe mi yapılıyor, yoksa darbelerin hukuk dışı olduğu demokratik ülkelerde yapılması gereken midir bu en ufak bir fikrim yok. Dün yana yakıla bir lise arkadaşım aradı. “Mutlucuğum sen işin içindesin bilirsin. Neler oluyor memlekette? Hangi gazeteyi okumamız lazım? Kim doğruyu söylüyor? Batıyor muyuz yoksa çıkıyor muyuz?” Ah! Beni kiminle karıştırdı kim bilir.. Ben nerede işin içindeyim?!? Kıyısında köşesinde dolanıyorum mevzuların. İşin kötüsü: Herkes öyle. Öyle olmadığını iddia edenler DE.Okuyoruz tabii. En çok TARAF gazetesini ki bana yana yakıla telefon eden arkadaşım nasıl oluyorsa ilk defa duyuyordu ismini. Kodlamak zorunda kaldım. Trabzon, Ankara, Rize, Antalya (bir Ankara’ya daha tahammül edemedim) Fatsa...Ah bu nasıl bir memleket böyle? “Erken kalkanın darbe yaptığı ülke” diye bir tanım vardı benim çocukluğumda. Bir takım Latin Amerika ve Afrika ülkeleri için kullanılırdı. 20 yaşın altındakiler zinhar duymamıştır. Ben bunu antika bir laf sanıyordum. Tedavülden kalkmış. Böyle değilmiş meğer. Böyle değildi bizim hayallerimiz. En azından benim. Bu yaşıma geldiğimde bu ülkenin hâlâ bir Muz Cumhuriyeti kıvamında olacağını/olabileceğini hayal etmemiştim doğrusu. Gelenin darbe, gidenin cinayet işleyebileceği, yapmayı akıl edeceği, yapınca da bundan gurur duyabileceği...Hrant Dink mahkemesi rezaletini izliyorsunuz tahmin ediyorum. Bu nasıl bir gözü dönmüşlük? Tuvalet penceresinden bağırmalar, slogan atmalar... Mahkeme ile alenen dalga geçmeler, “yok beni Cenifer Lopez aradı” diyebilmeler... Ve buna müsaade etmeler... Mahkemelerimiz ne zamandır böyle hababam sınıfı tadına geldi? Bu nasıl bir ekstra larç durumu böyle? Atışmalar, itişmeler, kakışmalar, hakimle dalga geçmeler? Hayır. Hayal ettiğim ülke bu değildi. Ben belli ki başkalarının hayalinde yaşıyorum. Çok üzücü.. *****Sessizlik noktalarıBugünkü tavsiyeler biraz matrak. Emre Tekgür göndermiş... “Merhaba, gürültüden maalesef kurtuluş yok. Hollywood tarzı bir cevap olsun: Kaçabiliriz ama saklanamayız. Benim önereceğim yerler öyle tatil yerleri, oteller falan değil. İETT otobüsleriyle gidilebilen, sıradan, hiçbir özelliği olmayan yerler. * Uğur Mumcu Mahallesi otobüs son durakları.* Burgazada’daki Sait Faik Müzesi’nin balkonu. * Esenler Carrefour’ın otoparkı (Otogara dönük olan tarafı)* Maltepe’deki M1 alışveriş merkezini Praktiker’e bağlayan küçük köprünün altındaki otobüs durağı.* Anadolu Feneri - Rumeli Feneri* Sarıyer’e giden sahil yolu (Sadece hafta içi günler).* Beyazıt Kütüphanesi (Kimse uğramadığı için sessiz).* Bostancı sahilindeki herhangi bir otobüs durağı.* “Lost Room” dizisindeki otel odası. (Tamam bu sonuncusu saçma oldu, kabul..)” ***Dürtünce mektuplar yağmur gibi gelmeye başladı. Eyvallah. Süper tavsiyeler geliyor. Hepsini yazacağım. Bu sonunda “Türkiye’nin en sessiz noktaları” diye bir kitaba dönüşecek gibi bir his var içimde. Hadi bakalım! (Bu arada Park Orman’a tekrar gittim. Müziğin sesini son derece makul bir seviyeye indirmişler. Artık benim yazım yüzünden mi yoksa başkaları da mı vızıldadı bilmiyorum ama şu an iyi. Hafta sonunu bilemem tabii...)
Üzülerek şunu anladım ki benim gibi kat’i sessizlik meraklıları çok fazla değil. Zira ben böyle binlerce mail beklerken “evet kardeşim biz de bıktık car car car müzikten” diyen, topu topu yirmi tane mail geldi. Ben buradan ne anlıyorum? Ya sessizlik meraklıları okuma yazmayı komple bırakıp Lost adası gibi yerlere gittiler, burada bir kampanya yapıyoruz farkında değiller (ve şu an gözlerden uzak çırılçıplak denize giriyorlar... agghh!.. ne büyük zevktir o...) veya halk bu durumdan son derece memnun arkadaşlar. Millet tokat yer gibi müzikle alışveriş yapmaktan veya yemek yemekten veya denize, havuza girmekten belli ki çok zevk alıyor.Yapacak bir şey yok o zaman. Herkes hak ettiği şekilde yönetilir. İtiraz eden bizim gibi sadece üç beş hassas kulak olduğu için de müziği sonuna kadar açmakta en ufak bir beis görmüyorlar.. Ben dünyanın başka hiçbir yerinde satıcı ile konuşamayacak kadar açık bir müzikle alışveriş yapmaya çalıştığımı hatırlamıyorum. Alışveriş merkezlerinden kafamın şişerek ayrıldığımı da.. “Hesap” diye seslenirken avazım çıktığı kadar bağırmak zorunda olduğumu da hatırlamıyorum. Ama madem seviliyor bu sapıkça durum, yapacak bir şey yok. Moralimi bozacak değilim. Mail atamayanlar telefon edip (0212 354 58 04) telesekretere not bırakabilir. Veya aynı numaraya faks çekebilir. Bütün notları dinliyorum, denk düşerse cevap bile veriyorum. Memlekette varsa bildiğiniz kat’i surette sessiz, kat’i surette müziksiz yerler bana yazın. Başımızın çaresine kendimiz bakacağız mecburen. Bu konuyu devam ettireceğim ve korkarım sonunda “SESSİZ OTEL” diye bir yer açacağım.. *****BugÜnÜn noktaları: AYVALIK SARIMSAKLI TÜRKEVİ OTEL: Kendim gitmedim. Ama web sitesinden anladığım kadarıyla hoş bir yer. Sahibi Ender Bey, yıllarca çok gürültülü işlerde çalışmış, “artık yeter” demiş ve sessiz bir otel açmış. Ayvalık’ın enfes Sarımsaklı plajında büyük bahçeli, 12 odalı bir otel. Çocuk kabul ettikleri gibi çocuk bakıcılığı hizmetini de sunuyorlar. www.sarimsakliturkevi.com tel: 0 266 324 01 01İSTANBUL RUMELİHİSARI SADE KAHVE: Denizin kenarında dev bir çınarın altında harikulade bir kahve. Simitli falan nefis bir kahvaltı veriyorlar. Türk kahvesi de güzel. Müzik hiç duymadım şimdiye kadar. Yan komşuları da müzik yapmıyor, en azından gündüzleri. FETHİYE PASTORAL VADİ: Fethiye’nin yanıklar köyünde nefis bir vadi içinde bir eko-otel. Yolunun güzelliği için bile gitmeye değer. Hayli sade, hatta basit bir yaşam biçimi sunuyorlar. Okaliptüs ağaçları altında ahşaptan bungalovlarda kalınıyor. Her şey odun ateşinde pişiyor. Kaba undan nefis börekler, ekmekler yapıyorlar. Küçük sevimli bir havuzu bile var. Yegane gürültü kaynağı deredeki kurbağalar, cır cır böcekleri, meleyen koyunlar ve kayan yıldızların hayalî vıssss’ları. Denize 5 km. Servis var. www.pastoralvadi.com Tel: 0252 633 66 27
Daha önceki yazılarımdan anlamış olacağınız gibi 13 yaşındaki yeğenimle beraber harikulade bir yaz beraberliği yaşıyoruz. Sadece o ve ben.. Gecikmiş teyze yeğen ilişkisini tesis etmeye çalışıyoruz.İkimizde de fazla kilo var. Şöyle diyeyim: O benden (38 yaşındaki teyzesinden yani) bir beden daha geniş. Alarm zilleri çoktan çalmış durumda. Dedim el ele vermezsek tarihe tombalak teyzesiyle tombalak yeğeni olarak geçeceğiz: Bu işe bir dur demenin zamanı geldi. 10 gündür evi zayıflama kampına çevirdik. Koşu bandı salona baş köşeye getirildi. Step aleti onun hemen yanına. Yardımcı kuvvet olarak Manita Bey bize bir adet ayaklı vantilatör de aldı. Çılgın bir tempoda kilo vermeye çalışıyoruz. Bir çocuğu zayıflatmaya çalışmanın ne kadar zor bir şey olduğunu bilmem bileniniz var mı.Öncelikle adınız “canavar teyze”ye çıkıyor. Anında! Hiç ne yediriyorsun, ne yapıyorsun diye sormak yok. “Ne yani aç mı bırakıyorsun kızı? Aman tanrıaaam!” Ulan 13 yaşında bir kız aç bırakılır mı hiç? Tabii ki aç bırakmıyorum. Büyüme çağında böyle bir salaklık yapacak değilim herhalde. Tam tersi. Günde 6 öğün falan yiyoruz. Ama nedir? Dondurmasız, pastasız, patatessiz, makarnasız, pizzasız, hamburgersiz, kızartmasız, smootiesiz, çiğ böreksiz, panesiz uzun lafın kısası sağlığa zararlı ve şişmanlatıcı ne kadar şey varsa onlarsız bir sağlıklı beslenme programı çerçevesinde. Evde ne kadar doğru beslen kitabı varsa (ki emin olun az buz değil) hepsini indirip yeniden okudum. Kolay mı? Değil. Çünkü bir de bunu eğlenceli yapmak zorundasın ki havlu atmasın. Beraber pazara gitmeler, Ayşe kadın fasulyeyi beraber ayıklayıp beraber pişirmeler, salatanın yüz on çeşidini yapmalar, bezelye güzellemeleri, semizotu şahanelemeleri, ev yapımı meyve suyu mütehassıslığı, yoğurttan dondurma mühendisliği...Diyet lafını kullanıyoruz. Diyette değiliz zaten. Sağlıklı beslenmedeyiz. Ama gel de bunu komşulara, arkadaşlara, arkadaşların annelerine anlat... “Günde iki külah dondurma tüketmeyen çocuğa çocuk denir mi alaaaşkına” introsuyla krem karamel üzerine dondurma getirip 10 günlük çabanın altını rahatlıkla oyabiliyorlar mesela. Bütün o ikna turları, açıklamalar, sabah yürüyüşleri, akşam gezintileri, Kuruçeşme parkındaki fitnes aletlerinde (belediyemize sonsuz teşekkürlerimi sunarım bu vesileyle) teyze yeğen rekabetiyle yapılan mekikler falan balon olup uçuyor. Dondurmasız çocukluk geçmez tabii ki. Ama günde 2 taneden haftada bir taneye indirmek diye de bir şey var. Sorum şu: Benzer deneyimi yaşamış olanlarınız var mı? Ne yapmalı, ne yapmamalı? Kendimden nefret ettirmeden nasıl devam edilebilirim buna?
Yok aga! Ben harbiden bıktım usandım bu her yerde car car car müzik çalınmasından. ÜLKEMİZ BİR ADET TIMARHANE! Bu kadar basit. Dev bir gürültü makinesi. Plaja gidiyorsun dangırtı, ayakkabı dükkanına giriyorsun dangırtı, doktora gidiyorsun dangırtı, ormana gidiyorsun dangırtı, arkadaşının yerinde gidiyorsun dangırtı... İşin komik tarafı bu dangırtı miktarı mütevazı/lüks ayrımı da yapmıyor. Allah’ın köy çay bahçesi de aynı halt, memleketin en halli kulübü Büyük Kulüp veya boğazın en şık yeri Reina da aynı halt. Türkiye’de müzik yemeğinize, alışverişinize, sohbetinize eşlik etmiyor, cehennemden çıkma bir kırbaç gibi ha bire sizi dövüyor. Dinlemezsen iki kere dövüyor. Canlı ise hele eşek sudan gelene kadar dövüyor. İki laf ettirmemek üzerine kurulu bütün düzen. İnsanlar gelsin ve tek kelime konuşamadan çektirip gitsin. Neden? Bilmiyoruz. (Bir takım iddialara göre insanlar konuşamayınca daha çok içki içermiş. O nedenle gece kulüplerinde dangırdatılırmış. Yani sizi içirmek ve paranızı yolmak için yapılan bir numara bu. Sanat sevgisinden falan değil. İyi peki orada öyle olsun. Peki ama ayakkabıcıda? Bir çift daha mı alacağız? Güzellik merkezinde? Radyo frekansı üzerine bir de LPG mı alacağız şevke gelip? Doktora bir diş daha mı çektireceğim?)Tamam. Millet memnun ki gidiyor. Bakıyorum sözünü ettiğim bütün yerler tıka basa dolu. Memnun olmasalar gitmezler. Hem dünya para ver hem beynin iğfal edilsin... Türkler belli ki işkence görmeyi seviyor. Zengin fakir ayırt etmeksizin hem de. Ya sağırlar ya da bilmediğim bir mazoistçe zevk söz konusu. ***Ne halt ederseniz edin. Sizi müzik adını verdiğiniz dangırtınızla baş başa bırakıyorum. Bugünden itibaren benim gibiler için yerler tavsiye edeceğim burada. “Sessizlik noktaları” adı altında, her gün olmayabilir ama gördükçe veya okurlardan bilgi geldikçe yazacağım. Zira yapacak başka bir şey yok. Kendi çareni kendin bulacaksın. *** Sessizlik Noktaları VİLLA KONAK KUŞADASIKuşadası’nın göbeğinde kocaman bir bahçesi ve havuzu olan bir otel. Dış dünya ile neredeyse ilgisi yok. Bahçede bir sürü portakal ağacı, begonvil. Odalar gayet sempatik ve rahat. Aynı şekilde ev sahipleri de son derece cana yakın. En büyük özelliği ASLA ve KATA müzik çalmıyor olması. Üstelik 12 yaşından küçük çocuk da almıyorlar. İki kişi oda kahvaltı 80 dolar. Tel: 0256 612 21 70ARKADİA ÇIRALI/OLYMPOSBurası da başka bir huzur dünyası. Türkiye’nin en güzel plajlarından biri olan Çıralı Plajı’nda, neredeyse plajın üzerinde. Harikulade bungalowları var. Özellikle yenileri resmen bungo-lüks. Nefis bir bahçede, yaşlı bir çam ağacının altında yemek yeniliyor. Ballı bonfile olağanüstü. Ve en güzel haber: Müzik yok. Çocuk da yok. Sıfır gürültü. Sadece dalgaların hışırtısı ve cırcır böceği konserleri. İki kişi oda kahvaltı 110 euro. Tel: 0242 825 73 40DEMİRCİKÖY PLAJLARIGitmedim ama okurum Figen Uysal tavsiye etmiş: “Sarıyer’den Kilyos’a giderken Demirciköy yönünü takip ediyorsunuz. Uzanya, Dalyabeach (bizim geldiğimiz yer), Solar veya Burç Beach’i tercih edebilirsiniz. Giriş kişi başı 20 YTL. Güzel bir kumsal, çim güneşlenme alanları, balık lokantası ve kafesi var. Soyunma kabinleri, tuvaletler falan temiz. Ne tiki ne avam, rahat bir ortam. Hafta içi geldik, müzik yok. İnşallah hep böyle kalır.” İMROZ VE ÇİYAOkurum Ayfer T. Ünsal tavsiye etmiş: “Nihayet bir köşeci ülkemizdeki gereksiz ” gürültü “ üzerine bir yazı yazdı... Yazınızı okuyunca çok mutlu oldum, çünkü mustarip olduğum gürültü hadisesine tam teşhis koymuş olduğunuzu gördüm. Nevizade’de İmroz meyhanesi var. Duvarda: ” müzik çalınması yasaktır. Müdüriyet “ yazıyor. (Fakat Nevizade hayli gürültülü ve kalabalık bir yer, dışarıdan içeriye ses gelebilir. M.T.)Bir de Kadıköy çarşındaki Çiya lokantasının üç şubesinde de dostlarınızla rahat rahat konuşup, çalan telefonunuzu duyabilirsiniz. Afiyet olsun” (Çiya yemekleri için DE gidilmesi gereken bir yer. Hakiki Antep yemekleri yapıyorlar. Kebapçı olana da değil de sulu yemekçiye gidin. Hemen karşısında zaten. M.T)
An itibarıyla yeğenimle beraber Park Orman’a kendimizi atmış, bir nebze olsun serinlemeye çalışıyoruz. Hafta içi olduğu için kalabalık değil. Çocuklu ev kadınları ve benim gibi yeğenli bir köşeci haricinde on on beş de emekli olduklarını düşündüğüm orta ve üstü yaş grubunda hanım ve bey var.Bundan dört beş yıl önce geldiğimde çok hoşuma gitmişti burası. Ormanın hemen dibinde kocaman nefis bir havuz, esintili, şahane bir yerdi. Havuz hâlâ güzel, orman hâlâ nefis, esinti de hâlâ limonata gibi... Öte yanda tuvaletler biraz yıpranmış, kapı kulpları bozulmuş, yerine en yakındaki nalburdan alınmış sürgüler takılmış ama onlar da bozuk, kapılar kapanamıyor, askılar kopmuş, çeşmeler eskimiş, sifonlar yarım bozuk, basınca geri gitmediği için foş foş su akıtmaya devam ediyor (bu susuzlukta..) ama olsun. Bütün bunlar beni rahatsız etmezdi...Ve lakin bir müzik olayı var ki... Olacak şey değil! Cızır cızır korkunç bir ses düzeneğinden bir bangırdatma, bir bagırdatma... Ne kadar saçma elektronik disko zırvalıkları varsa hepsi arka arkaya. Yeğenle yan yanayız ve birbirimizi duyamıyoruz! Cep telefonum beş kere çalmış, duymamışım. Ortadaki bangırtıya bir de lokantaların bangırtısını ekle...Doğanın ortasında daha güzel bir cehennem yaratılamazdı! ***Ben bundan bıktım usandım! Yemin ediyorum içimden gidip kabloları falan kopartmak geldi.Yav gelmişiz çamların altına, kuşların cıvıltısını dinleyelim, biraz huzur bulalım, üzerimizdeki stresi atalım diye resmen kafamızı dikiyorlar. Ne umuluyor? Hafta ortasında emekli kadınların çılgınlar gibi dans etmesini mi? Ev kadınlarının disko figürleri sergileyip transa geçmesini mi? Manyak mıyız biz? Bu ülkede bir Allah’ın restoran, cafe, çay bahçesi, havuz patronu yok mu gürültüden hoşlanmayan?Şuna bile razıyım: Hafta sonu istedikleri kadar bangırdatsınlar. Cumartesi pazar bilelim ki cehennem günleri. Çıkmayız o günlerde sokağa olur biter. Ama hafta içlerini HİÇ OLMAZSA, beyinlerini sokakta bulmamış, kulak ve zihin sağlıklarına özen gösteren, ruh sağlığı yerinde insanlara bıraksınlar. İstediğiniz tanımlamayı yapabilirsiniz. Emekli ruhlu, hassas nane, içi geçmiş, uyuz kulak... Ne derseniz deyin umurumda değil. “Aaa herkes çok memnun ama...” dedikleri o “herkesin” kim olduğunu açıkçası bilmiyorum. Benim etrafımda 13 yaşındaki yeğenim dahil olmak üzere kimse bu kakafoniden memnun değil. Ben bundan sonra gürültü teröründen bıkmış usanmış insanların sözcüsü ilan ediyorum kendimi. Nasıl Hürriyet Kelebek’teki köşesinde Yurtsan Atakan amansız bir sigarasızlık mücadelesi veriyor, benim de böyle bir misyonum olsun. *****Gürültüyle Mücadele Timiİçimden gelen esasen şu: Tim Robbins’in başrolünü oynadığı bir film var: Noise (Gürültü). Adam, araba alarmı, dükkan alarmı, gıcırdayan salıncak, siren gibi New York’un lüzumlu lüzumsuz gürültülerinden usanıyor, önce milleti mahkemeye verip duruyor, sonuç alamayınca kendi adaletini kendi uygulamaya koyuyor ve öten arabaları falan parçalamaya başlıyor. Sonunda bunu nefis bir anarşist tavra dönüştürüyor ve bir efsane oluyor.İçimden gelen böyle bir şey yapmak. Baltalı İlah Zagor’dan sonra Baltalı köşeci M.T. Her nevi hoparlör itinayla parçalanır! Bu işin fantezisi ama karar verdim bundan sonra bu köşede MÜZİKSİZ yerlerin tanıtımını yapacağım. Küçük Oteller Kitabı’nın bu yılki güncellemesini ben yaptığım için aklımda bir kaç otel var, yarın başlayacağım yazmaya. Buradan işletmecilere sesleniyorum. Varsa MÜZİKSİZ, huzurlu bir tesisiniz yazın bana, yukarıda Allah var, en küçük bir karşılık beklemeden, tümüyle benim gibilere hizmet için yaz boyunca tanıtacağım tesisinizi. Otel, pansiyon, cafe, havuz, çay bahçesi... Her tür olur.
Bugün okur mektubu günü.. “Bugünkü (‘Bütün köşecilere ve feminist düdüklere’) yazınız olmadı... Keşke düşüncelerinizi kendinize saklayıp gizemli tavrınızı koruyabilseydiniz... Ekmek paranıza nasıl sahip çıktığınızı anlama işini -zekâlarına hiç güvenmediğiniz- biz okurlarınıza bıraksaydınız...Ailenizin son günlerde ne büyük zorluklar yaşadığını tahmin etmek için biraz insan olmak yeter. Teselli olur mu bilmiyorum ama yarım yüzyılı aşan ömrümde hep büyük acıların ardından gelen büyük mutluluklara tanık olmuşumdur. Gelelim şu 3 kuruşluk işinden istifa ederek sizi çok kızdıran isimsiz kadına. Onu biraz tanımış olsaydınız yazınızın bu paragrafını hiç yazmamış olmayı isterdiniz emin olun. Sizin belli ki çok aşina olduğunuz ‘rating, tiraj’, ünlü isimler üzerinden ün kazanma türünden bir tarza sahip olacak dünyadaki en son kişidir ve Agos’tan istifa ederek sadece feministlerin değil biz bütün kadınların kalbini kazanmıştır Nuran Ağan. Bu noktada tamamen yanlış anladığınız bir konuya da değinmeden edemeyeceğim. Agos’ta kadınların protestosu ablanıza değil sadece ve sadece gazete yönetimine karşıdır. Bir kadın, eşinin saldırgan tutumuna karşı evliliğini sürdürmekten yana olabilir, bu başkaları tarafından kolayca anlaşılamayabilir, ama sonuca kimse sesini çıkaramaz. Fakat bu tür bir saldırganla aynı iş yerinde çalışmak istememek doğrudur. Çünkü iş yerinde aile ortamı ve kuralları geçerli olmaz. İş yeri yönetiminin de benzer saldırganlara karşı tutumu tavizsiz olmalıdır. Kadın varlığına ilişkin tutum belirleyişinde şiddet kullanmayı üstelik bir de ‘sembolik’ sözcüğüyle en küçük bir pişmanlık belirtisi göstermeksizin ısrarla savunabilen bir kişinin, benzer sembolik örnekleri iş yerinde göstermeyeceğinin garantisini kimse veremez.Bu kişiyle aynı iş yerinde çalışmamayı seçip istifa etmek bir kadın açısından en doğru karardır.Sevgili Mutlu Tönbekici,Ailece yaşadığınız zor günlerin farkındayız. Bütün bunların basına, nasıl ve hangi gerekçelerle sızdırılmış olabileceğini de tahmin edebiliyoruz. Ama bütün bunlar Agos’ta çalışan kadınların doğru tavrını görmemizi engellemiyor.SevgilerimleSaynur Çetiner”***Ve bu da ikincisi: “Sevgili Mutlu, Kendini feminist sanan düdüklerden biri olarak birkaç kelime etmek istedim... Anlaşılan o ki, bütün bu süreç, seni de çok doğal ve anlaşılır bir şekilde çok yaraladı, bugünkü yazından keskin bir can yanması ve öfke çıkıyor zira... Yazının bir sürü yerine katılıyorum, ama bütün meseleyi ‘feminist düdüklere’ mal etmek acımasızca olmuş. Nuran Ağan, Agos Gazetesi’nde kurulduğundan bu yana, Hrant’la birlikte, yani 10 kusur yıldır çalışıyordu. Geçen sene kız kardeşi ve kız kardeşinin kocası, kadının eski kocası tarafından vurularak öldürüldü. Hatta davası da bugündü... Dolayısıyla, Nuran hiç de öyle sandığın gibi manşet olmak için yapmadı bunu, bu şiddetin ne demek olduğunu tıpkı senin gibi içinden hissettiği için yaptı. Ayrıca ‘üç kuruşluk kıytırık iş’ Agos Gazetesi için içten gelerek kullanılacak bir tanım değil sanki... Agos’taki olayın ve dolayısıyla asıl meselenin de son birkaç gündür manşetlerde olmasının asıl sebebi Etyen Mahçupyan’ın Cuma günü çıkan Agos Gazetesi’ndeki yazısıydı... Jandarma konusunda çok haklısın, keşke bu iş olduğu anda bizim atladığımız bu çok önemli meseleyi, bize fark ettirseydiniz, biz de ona göre birkaç laf etseydik... Bütün olanların faturasını ‘feminist düdüklere’ çıkartırsan eğer, biz ‘düdükler’ hem Etyen Mahçupyan’ın hem de Sevan Nişanyan’ın söylediği gibi oluruz ki, üzgünüm kendimi hiç de öyle hissetmiyorum... Ben sadece çok zor bir durum yaşayan bir kadına, bir hemcinsime omuz vermek istedim, benim gibi onlarca, yüzlerce kadın gibi... Sevgiler Çiğdem Mater.”
Bir hikaye vardır, bilmem bilir misiniz. Padişahın biri üzüldüğü zaman sevinmeyi, sevindiği zaman üzülmeyi hatırlatacak bir şey yapmasını istemiş halkından. Bir sürü şey demişler, bir sürü şey hazırlamışlar hiçbiri padişahı tatmin etmemiş. Sonunda bir kuyumcu bir yüzük hediye etmiş. Yüzüğün üzerinde “Bu da geçer yahu!” yazıyormuş. Padişah “hah!” demiş “İşte aradığım buydu”. ***Ailecek zor günler geçiriyoruz. Detayına girecek değilim. Bilen biliyor. Bilmeyen de bilmesin. “Bu da geçer yahu” demek dışında ve ne ise itikadımız ona sığınmak dışında yapacak bir şeyimiz yok. Ancak şunu söylemeden edecek değilim: İyilik yapacağım derken ne büyük kötülükler yapılıyor birtakım şuursuzlar farkında bile değil. Haldır haldır yayın yapar, manşetler saçar, birbirinden değerli yorumları haşır haşır fışkırtırken köşelerde, köşe başlarında, çeşme önlerinde..Küçük akıllarınca “kadın hakkı” koruduklarını sanırken..Her şeyden önce: Çocukların DA okuma yazması var hatırlatırım. Tabi kimin umurunda... Bunca konu sıkıntısı varken köşecilik, manşetçilik aleminde atlanır mı hiç?! Ayıp olur... Buyrun tepe tepe kullanın pek değerli mağribi kardeşlerim... Ama Allah büyük. Gün olur çocuklarınızdan, yeğenlerinizden fellik fellik gazete saklamak zorunda kalırsanız evlerde, feribotlarda, market önlerinde anarsınız beni. Fakat daha önemlisi: Bütün bunlar feministlik adına yapılıyor! CV’sinde çok havalı dursun diye üç kuruşluk kıytırık işinden istifa etme numaraları yaparken, hayatında ilk ve son kez manşet olmanın gururunu yaşarken, güya koruduğu kadının hayatı nasıl kararıyor düşünmek yoksa, yerim ben o feminist kolektifliği! Feminist kolektif değil, feminist şuursuzluktur onun adı. Mercimek kadar akılları olsaydı, bir kadın jandarmaya sığındığında, ifadesi nasıl oluyor da basına sızdırılıyor bunu sorgularlardı. Jandarmaya sığınmak ifadenin çarşaf çarşaf yayınlanmasını istemek demek değildir. İnsanların başlarına ne gelirse gelsin gizli tutma hakkı vardır. Mağdur da olsa kendinde kalsın isteyebilir. Mağara devrinde yaşamayan ülkelerde bu böyledir. İsterse kendi açıklar, istemezse kendinde kalır. Ve bunun da tahmin edebileceğiniz veya edemeyeceğiniz bir sürü makul ve mantıklı nedeni olabilir. “Ben olsaydım jandarmaya gitmezdim” diye yine köşe başından sallamak da kolay. Bunun da tahmin edebileceğiniz ve edemeyeceğiniz bir sürü makul ve mantıklı nedeni olabilir. Bizim polisimiz ve jandarmamız ise Doğan Haber Ajansı servisi gibi çalışmakta. Geleni servis, gideni servis...Ama tabii gazeteci milleti bunu hiç sorgular mı? Sorgulamaz. Aksi taktirde gazeteler nasıl çıkacak? Feminist şuursuzlardan bunu sorgulamalarını beklemek de herhalde benim şuursuzluğum..Unutulan çok mühim bir şey daha var ki bilhassa Ahmet Hakan’a lafım, bugüne kadar yapılmış çok güzel işler var, bir dolu kitap var, bunların bir kısmında benim de yoğun katkım var, bu işlere “artık foseptik kokuyor” demek mağdur bir kadına ve üç tane çocuğuna yapılacak en büyük kötülüktür zira bu işler bu ailenin yegane geçim kaynağı ve bu işlerde aklınca koruduğu kadının da en az cezalandırmaya çalıştığı adam kadar emeği var. Yazıdan para kazanan bir adamın böylesine düşüncesizce hareket etmesi affedilir gibi değil. Fabrikatör/zabrikatör/para basar babalarımız yok. Ekmeğimizi kadın başımıza taştan çıkartarak, alnımızın teriyle ve evet çok büyük emeklerle kazanıyoruz ve aklınızca “destek” vermeyi keserseniz kazanmaya da devam edeceğiz. Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla, lafım bütün köşecilere ve de kendini feminist sanan düdüklere. Üç çocuğun vebali boynunuza.
Ormanlarımız yine yanmaya başladı... Marmaris Armutalan cayır cayır yanıyormuş. Çok iyi biliyorum ki yine aynı sorular sorulacak köşecilerimiz tarafından. “Niye bizim yeterli yangın söndürme uçağımız yok?” Yılmaz Özdil yine bağırıp çağıracak, “şu kadar makam aracı var da şu kadar yangın söndürme uçağı/helikopteri yok. Onların kıçları rahat etsin bizim ciğerimiz yansın, faize şak diye para bulan adamlar uçağa niye bulamıyor” diyecek, okuyanlar “helal olsun be adama, peheee, işte bu!” diyecek...Ve sonra ne olacak?Biz yangınlara yine aval aval bakacağız. Uçak da yeterli değil helikopter de. Ciddi bir yangın söndürme uçağı 24 milyon dolarmış. Ve işin kötüsü çok talep var. Çünkü bu dert Yunanistan ve İtalya’da da var ve satın alma listesinin başında onlar var. THK’nın sitesinde yazdığına göre 13 tane küçük yangın söndürme uçağı varmış elimizde. TEMA’nın bir açıklamasında kiralıklarla beraber 51 tane olduğu yazıyordu. Yeterli mi? Değil. Askeriyeye harcadığımız paraların yüzde biriyle (bir Skorsky 30 milyon dolar, bir Stinger füzesi 110 bin dolar) memleketi yangın söndürme uçakları ve helikopterleriyle donatırdık ama tabii oraları karıştırmayalım değil mi.. Tek bir aykırı lafla vatan haini oluverirsin. Yan komşu çıkar “Beyynnnnn... Gurur duyuyorum ordumuza verdiğim her kuruştan.. Annem de duyardı, kızım da duyacakkkkk. Stingerlar patlasın tepemizde, F16’lar vızıldasın, inlesin memleket... Pe hey hey! Her kuruşumuz onlara feda olsun sun sun...” der işler sarpa sarar... Zaten ne yazarsak yazalım bir faydası yok. Aslan payı onların. Nokta. Ve hatta satır başı.. Ve hatta üç yıldız. ***İyisi mi bir kendi kıçımızı kendimiz toplayalım. Zira vatanseverlik deyince (şahinler kusura bakmasın.. veya baksınlar, çok umurumda değil) benim aklıma başka şeyler geliyor. Bu ülkenin taşını toprağını ağacını hayvanını korumak geliyor. İki tane mühim kampanya var. BİR: Türk Hava Kurumu’nun geçen sene mayıs’ta başlatığı “SUSMASIN AĞAÇLAR, KARARMASIN GELECEKLER” şeklinde biraz denyo bir adı da olsa ciddi bir kampanyası var. Kampanyayla amaç kendi yangın söndürme filomuzu kendimiz yaratmak. Zira uçak kiralamaya geçen sene 10 milyon euronun üzerinde bir para ödemişiz. Yapılacak şey çok basit: Avea, Turkcell ve Vodafone GSM operatörlerinden faturalı hatta sahip olanlar “Yangın” yazıp 3919’a kısa mesaj gönderecek ve 6 YTL yardımda bulunacak. Ben yaptım. “Yangın uçağı alımına katkıda bulundunuz, teşekkür ederiz” cevabı geliyor. Toplanan parayla (tabii eğer yeterince vatanseversek) 10 yıl içinde 12 büyük amfibik uçak, ilk aşamada ise 9 küçük, 2 de büyük amfibik uçak alınacak. (780 bin kilometrekareye ne yeter ya bu kadar uçak.. Yine de hiç yoktan iyidir..)Şimdiye kadar ne kadar toplanmış bilmiyorum. 6 liralarla olur mu onu da bilmiyorum. Ama tekrar tekrar bu numarayı hatırlatmakta fayda var. THK’nın www.thk.org.tr adresinden de kredi kartı veya banka hesaplarından bağışta bulunabilirsiniz. Bunun yanında THK şubelerine giderek de makbuz karşılığında bağış yaparak kampanyaya destek verebilirsiniz ama biliyorum ki çok üşenirsiniz o yüzden mesaj atın olsun bitsin. İKİ: Ağaç dikme kampanyaları. Zira şöyle bir gerçek var. Ne yaparsak yapalım yılda en az 5000 hektar ağaç yanacak. Yangın bölgesindeyiz, üstelik küresel ısınma var. Bunun önüne geçemeyiz. Önemli olan 5000 hektarın üzerine çıkmaması kaybın ve her yıl bu 5000 hektarı ağaçlandırmak. İş gene TEMA’ya kalıyor yani. Sitelerine girdim çıktım ama mesajla bağış yapma imkanı bulamadım zira çok iyi biliyorum ki ben dahil hepimiz aşırı tembeliz ve telefonla yapılıyorsa bağışımızı yapıyoruz yapılmıyorsa kimse kalkıp siteye girip kredi kartını falan girip bağış yapmıyor. Yazık ki tembeller atlanmış ve mesajlı bağış yapma imkanı yok. Ama siz yine de sitelerine girin (www.tema.org.tr) ve ne yapılabileceğini bir görün. Ücretsiz kampanyaları da var. Tohum yolluyorlar falan, kendin dikiyorsun. Bu kadar! Üç nokta.. Hatta üç yıldız..