Futbol yazarı Bilgin Gökberk, nedendir bilinmez, Milliyet Gazetesi’ndeki yazısında Cenevre’ye gidip maceralarını anlatanlara fena köpürmüş. Benim yazımı baz alarak (Ama adımı ‘özenle’ anmayarak. Hani anarsa ezkaza meşhur olurum diye korkuyor herhalde. Ama çok geç. Bir hostes tanıyıp ismimle hitap etti bile!) “Avantacıdan lavantacıdan sıtkı sıyrıldı milletin” başlıklı bir yazı yazmış. Neyi eleştirdiği tam olarak belli değil zira her kelimeden sonra üç nokta koyup satır başı yapıyor, araya da yıldızlar serpiştiriyor ve ben de yazık ki aptallar kolay anlasın diye geliştirilmiş olan bu “idiot proof” yazı stiline pek alışık değilim. Ama anladığım kadarıyla demek istediği şu: Basın gezileri yapılıyor, bir sürü insan çağrılıyor, bunlar da gidip şunu yaptık bunu ettik diye yazılar yazıyor, davet eden firmaya minnetlerini böyle gösteriyor, (onun deyimiyle ‘ödüyor’) millet de bu nedenle gazetecilerden sıkılıyor. Şık da değilmiş, zarif de değilmiş, hoş da... Kendisini en son Bodrum’da bir basın gezisi (kendi deyimiyle avanta lavanta gezisi) dahilinde konser izlerken görmüştüm. Çok değil, bir yıl önce idi. Tenceremin dibi kara seninki benden kara muhabbeti yapmak istemiyorum ama hadise tam da budur.Basın gezileri vardır ve buna ya katılırsın ya da sayısı çok çok az olan bir takım köşeciler, yazı işleri müdürleri, genel yayın yönetmenleri gibi prensip olarak karşı çıkar ve katılmazsın.Hem katılıp hem de “niye şamatasını yapıyorsunuz ki” demek manalı mı? Ama daha manasız olan “gazetecilerden bu yüzden sıtkı sıyrılıyor milletin” demektir zira memleketin en ünlü gazeteci/köşecileri promosyon gezilerini anlatarak geçirdi son 20-30 yıllarını.Hıncal Uluç örneğin bu tarz yazıların en meşhurudur ve geçen sürede en küçük bir azalma görmedik okunurluğunda. Ayşe Arman, artık gitmiyor ama yazarlığının ilk yıllarında neredeyse dünyayı dolaştı basın gezileriyle. Millet de zevkle okudu maceralarını. Röportajlarından evvel onu “o” yapan, tatlı tatlı anlattığı promosyon gezileriydi. Bilgin Bey takip etseydi Türk basınını, pek iyi görecekti ki basın gezileri olmasa ve de onlar anlatılmasa gazetelerin yarısı boş çıkardı. Milyonlarca insanın okuduğu hafta sonu ekleri neredeyse bu sayede çıkıyor. Yok ama “futbol bizim işimizdir, mahallemize başkalarını istemeyiz, bütün avantalar bize gelsin” deniyorsa, buna verecek bir cevabım yoktur. Hadise bu kadar düşürülmüşse o zaman elbette bütün avantalar da lavantalar da sizin olsun. Alınız tepe tepe kullanınız. “Avanta pazarında” benim ve eminim ki isimlerini geçirdiğim o bir uçak dolusu gazetecinin hiçbir şekilde alışverişleri olmayacaktır. Basın gezisi, kavram olarak ahlaksızlık mıdır tartışacaksak tartışalım. Ama bu bizim alanımıza birisi girdi diye -ki ne gireyim futbol denilen zırva mevzua- belden aşağı vurmanın, yok böyle ödüyorlar herhalde diyetlerini, böyle yapıyorlar herhalde gelecek rezervasyonlarını falan deyip bir uçak dolusu yazara çizere hakaret etmenin ne kadar “şık”, ne kadar “zarif” ne kadar “hoş” olduğundan şüpheliyim. Ayrıca isim vermeden ‘geçirmek’de spor yazarlığı “zarafetine” giriyor herhalde. Bizim mahallede ‘ayıba’ giriyor da.. Bilmem (üç nokta, satır başı), anla (üç nokta, satır başı) ta (üç nokta, satır başı, üç yıldız) bildim (üç nokta, satır başı) mi (üç nokta, satır başı) nokta (üç nokta, satır başı, otuz üç yıldız, beş gol, sekiz haydaaa...)
Bu kot taşlama işi hakikaten pis bir iş. Her paçasından kan akan rezil rüsva bir “bizınıs”. Dün Ertuğrul ile Salih’in hikayesini anlattım hatırlarsanız. Bugün gazetemizin 5. sayfasında detayları var hadisenin. Üzerinizdeki kotları beyazlatmak için pantolonların üzerine büyük bir basınçla kum püskürtülüyor. Kum dediğimiz kuvars denilen çok sert bir mineral. Normal koşullarda bunun hava sızdırmaz kapalı kutularda yapılması veya bilmiyorum o kadar özel maske var mıdır öyle şeylerle yapılması lazım. Niye? Çünkü o kum tanecikleri ciğerlere girdi mi cam parçası etkisi yapıyor ve çok kısa bir süre sonra ciğer iş göremez hale geliyor. Sonuç: Ölüm. Hiç kaçarı yok.Bu bilinmeyen bir şey mi? Değil. Çok eski tarihlerden beri madencilerde, taş ocağı işçilerinde, cam imalatçılarında, tünel kazıcılarda, kiremit, tuğla, çimento işçilerinde görülen ama ÖNLENEBİLİR bir hastalık. Gerekli önlemleri alırsan olmak zorunda değil. “Tekstil sektörü meslek hastalığı” olarak dünyada bir tek Türkiye’de girdi literatüre. Düşünün umursamazlığı. Bir biziz bunu açıkta, uyduruk bez maske ile merdiven altlarında yaptıran.. Beş bin kişiden söz ediliyor! Türkiye’de kot taşlama işinde beş bin kişinin çalıştığı söyleniyor. Zira biliyorsunuz ülkemiz bir fason cenneti/cehennemi. Gel memlekete “baba kimyasalı, zehiri, tozu, pisliği bol bir iş var. Bizde yaptırmak pahalıya patlıyor. Sen yapar mısın?” de atlar hemen anında yüz, iki yüz, üç yüz tane “bizınız men”. Millet ölüyormuş ne gam! Nasılsa bol miktarda varız. Üçü gider beşi gelir. E birinin de nüfus planlaması yapması lazım di mi ama...Peki nerde bu devlet, nerde bu millet? HİÇBİR YERDE. Yok. İş güvenliği yasası diye bir şey çıkarmaya kalktılar iki yıl önce, iş güvenliği uzmanı olsun diye bir sürü insana kurs verdiler Bursalarda, Eskişehirlerde... Güya her iş yeri mecburen bir iş güvenliği uzmanı istihdam edecekti, iş yerinde iş güvenliği zaafından bir kaza/hastalık olursa, hatalı muhasebeden nasıl mali müşavirler de firma gibi sorumlu ve yükümlüdür, onlar da öyle sorumlu ve yükümlü olacaklardı vs vs...Ne oldu? Havagazından teyyare...Avukat arkadaşımın bin bir rica ile adlarını yazmamı istemediği ama emin olun ki dudaklarınızı uçuklatacak kadar ünlü bu yabancı markalar masum mu peki? Değil. “Biz işi fason verdik, nasıl yaptıklarından haberimiz bile yoktu!” diyebilirler mi? Tanesini 500, 700, bin dolardan satıyorsan uyduruk bir çaputu, DİYEMEZSİN! Bugün (dün) mahkeme oldu. 10 dakika bile sürmeyen dava “ne malum o iş yüzünden hasta oldukları, gidin birkaç yüz bin rapor daha getirin” denilerek 16 Ekim 2008’e atıldı. Nisan 2007’de açılan dava, çocukların ciğerini delik deşik eden o kum taneleri kadar bile yol alamadı. SSK meslek hastalığı olduğunu kabul etmiş, malulen emekli maaşı bağlamış, çocukların çalıştıkları ilk ve son işyeri burası ama ne önemi var... Ne malummuş daha önce bu hastalığa sahip olmadıkları. Zavallıların hasta olmadan evvel ömrü hayatları boyunca çektirdikleri tek film askere alınırken olduğu için şimdi Askeriye’den filmleri beklenecek. Ölme eşeğim ölme diyeceğim onu da diyemiyorum zira öldüler. Binlercesinin önümüzdeki yıllarca yapacağı gibi...Taşlanmış, beyazlatılmış kotunuzu her giydiğinizde aklınıza gelsin: BEŞ BİN CİĞER!
Bilmiyorsunuz. Bilemezsiniz. Ne kadar kötü olursanız olun bu kadarını düşünemezsiniz. Hadise şu: Blue jean veya kot denilen bu pantolonları beyazlatmak için kum kullanılıyor. Kum, çok yüksek bir basınçla kumaşlara püskürtülüyor ve orası beyazlıyor. “Taşlama” dedikleri şey bu. İş güvenliği gelişmiş ülkelerde bu tamamen kapalı cam kutularda, neredeyse uzaktan kumanda ile yapılıyor. Neden? Çünkü o kum ciğerlere girdiği anda sonu muhakkak ölüm olan Silikosis denilen hastalığa neden oluyor. Zira kumlar küçük çam parçaları gibi ciğerlere batıyor ve bir süre sonra ciğeri paramparça ediyor. Peki Türkiye’de? AÇIKTA! Gencecik delikanlılar odalara sokuluyor, ağızlarına iş olsun diye, her nalburda bulunan uyduruk, alelade bir maske taktırılıyor ve veriliyor ellerine püskürtme aletleri. Bilmiyorlar mı çocukların öleceğini? BİLİYORLAR. Bile bile ölüme yolluyorlar. İnsanımızın cahilliğine, iyi niyetine, kimsesizliğine ve Türkiye’deki iş güvenliği denetiminin laçkalığına güvenerek. Söz konusu kotlar öyle uyduruk markasız falan kotlar değil. Tanesi 350, 500 hatta 600 YTL’ye satılan çok ama çok bilinmiş dünya markaları.. Arkadaşım Nurgül, bir seneden beri bu çocukların avukatlığını yapıyor. Artık avukatlığını yapacağı kimse kalmadı çünkü birer birer öldüler.. Yazdığı mektubu olduğu gibi yayınlıyorum..***“Geçen yıl nisan ayında tanıştık. 24 yaşında, lise mezunu. ÖSS’yi kazanamamış askere gidene kadar kot işinde çalışmış. Askerden sonra öksürmeye başlamış. Para yok, doktora gidememiş. Ama öksürükler her geçen gün artmış. Sonunda arkadaşı Ertuğrul ile futbol oynayamaz olmuş. O zaman ne yapıp edip doktora görünmüş. Teşhis koyamamış doktorlar. Bu arada yeşil kart çıkartmış. “Üşüttüm herhalde, geçer” derken kankası Ertuğrul da öksürmeye başlamış. Biri yirmi iki, diğeri yirmi beş. Gencecik yaşlarında başlamışlar dertlerine derman bulmaya. Ertuğrul’un tekstil işinde çalışan sevdiği bir kız varmış. Onu daha çok görebilmek için girmiş fabrikaya. Asgari ücret gözüküyormuş maaşları ama daha az veriyormuş patron. Olsun. Kızı görüyormuş ya sık sık. Daha ne ister bir delikanlı...İşi kotları beyazlatmak. Nasıl? Kum püskürterek.. Kapalı bir odada 8 kişi çalışıyorlarmış. Yere saçılan kumlar ziyan olmasın diye de gelberi ile toplayıp bir daha bir daha püskürtüyorlarmış. Bu kumun minik minik cam parçacıkları gibi ciğerlerine saplanıp orada kaldığını, patronun onlara iş değil de ÖLÜM verdiğini bilememişler tabii. Nasıl bilecekler ki. Doktorlar bile bilememiş. Tıp literatüründe “tekstil işçileri hastalığı” diye geçmiyor çünkü. Maden hastalığı, çömlekçi hastalığı diye geçiyor. O da ancak 30 yıl çalışmışsa. Evlerine gittiğimde Nisan ayında olmamıza rağmen üşümesinler diye gürül gürül yanıyordu sobalar. İkisi de 40 kiloya kadar düşmüştü. Salih, iki metrelik oksijen tüpüne “bu benim sevgilim” diyordu. “Onsuz bir şey yapamam ben abla” diyordu.Bir işveren daha ne kadar kötü olabilirdi ki.. Ertuğrul’un artık iyileşme umudu yoktu. 1.80 boyunda olup da 40 kg kalınca kemikleri fena batıyordu. Doktorlar son umut akciğer nakli olabilirsiniz diyordu ama o artık buna da inanmıyordu. Bir kaç ay sonra Salih’in kafası kızdı “Ben İzmir’e gidip akciğer nakli olacağım” dedi. “Erbaa’dan İzmir’e 40 kilo bile yoksun, yola dayanamazsın” demedi diyemedi kimse. Bir tek Ertuğrul dedi. Bu sefer ben yokum kanka. “Sen git” dedi. “Ben artık sadece rüyalarımda mutluyum” dedi. Rüyalarında sevdiği kız vardı, futbol vardı, koşmak, rahat nefes almak vardı. Gitmedi. Ağustos ayının ortalarında bir rüyaya daldı, bir daha uyanmadı... Salih bir ay kadar daha direndi İzmir’de. “Abla yoğun bakımdayım ama iyiyim, nakil yapacaklar bana” diyordu. Eylül ayında Salih de rüyasına daldı...İkisi de “abla biz ölsek de sen bizim davayı bırakma” dediler. Yarın duruşmaları var. Aynı işi yapan iki işçi daha hasta, işyeri kapandı. Ama tahmin ettiğimize göre 5000 işçi daha var bu işte aynı koşullarda çalışmaya devam eden. Yani ölecek olan. Ve buna dur diyen yok.. Türkiye’de iş hukuku alanında en yüksek manevi tazminat duyumlarımıza göre 100.000 YTL. Biz istedik 250.000 YTL. Ama ne olur bilemiyoruz. Bir Türk işçisi 100 tane marka kot edecek mi bakalım göreceğiz... Ben cevabı biliyorum ya siz?
Cenevre’den geldik bir de ne görelim!? Herkes bir güzel başını açmış, türbanlar fora edilmiş, bikinilerini giymiş, plajlara koşturmuş, başlayacağım günahına münahına deyip barlara meyhanelere doluşmuş, ezanlar kesilmiş, camilerin kapısına kullanan olmadığı için kilit vurulmuş, kuran kursları şarap tadım kurslarına dönüşmüş, cami yardımlaşma dernekleri gezelim görelim derneklerine dönmüş.. Neden? Çünkü Anayasa Mahkemesi, biz İsviçre’de maça takılmışken, tutmuş meclisin iki anayasa maddesinde yaptığı değişikliği reddetmiş. “Yasaaah kardeşim” demiş. “Diskoya damsız, üniversiteye türbanlı girilmez” demiş. Mahkeme öyle deyince ne olmuş? Necip halkımız hemen hatasını anlamış. Yanlış yolda olduğunu, bugüne kadar AKP’yi falan seçmek gibi hiç de hoş olmayan şeyler yaptığını fark etmiş ve gitmiş önce CHP’den, sonra elit laik Avrupai bürokrattan, daha sonra da tüm ulusalcı, laikçi basın büyüklerinden, sonra da yüzde yirmiden özür dilemiş ve hemmmencecik çark etmiş. “Bundan böyle ne derseniz onu yapacağıma, kime isterseniz ona oy vereceğime, neye inanmamı istiyorsanız ona inanacağıma şerefim üzerine yemin ederim” diye de ant içmiş.. Ay bir mutlu olduk, bir mutlu olduk! Cumhuriyet’in 85 yılda yapamadığını bak, Anayasa mahkemesi bir kararla, bir günde yapıverdi!Artık memleket düze çıktı! Bundan sonra korkacak hiçbir şeyimiz yoktur çok şükür! Dört beş bin tane Atatürk heykeli de diktik mi dereye tepeye.. Tamam... Havada karada irtica yok bize.. Ha şöyle! Neydi o öyle? Ha geliyor ha gelecek (irtica), ha olduk ha olacağız (İran, Malezya, Brunei, Endonezya, Sudan, Sittirinya..) diye bekleşmekten perişan olmuştuk. İsviçre gibi oluvermişiz işte.. Medeni, Avrupai, müreffeh.. Nasıl olduysa birden o betonlar, gecekondular da gitmiş, yerine bahçeli, bakımlı, iki katlı şirin mi şirin evler gelmiş, bütün yollarımız düzelmiş, okullarımız pırıl olmuş, insanlarımız güzel güzel, sigortalı sigortalı işler bulmuş, üzerime bugün ne düşecek de öleceğim acaba diye düşünmekten kurtulmuş, geleceğinden emin.. Mutlu Ayşeler, mutlu Mehmetler ülkesi olmuş...***Oldu yani şimdi öyle mi? Hakikaten müsterihsiniz öyle mi? Öyle ya da böyle memleketi büyük bir beladan kurtardığınızı düşünüyorsunuz öyle mi? Üstüne AKP de kapatılsın, olacak yani öyle mi? Düze çıkacağız yani? Ah be güzel ağbilerim ablalarım. Ah.. Kendi dünyanızdan çıkıp biraz dolaşsanız... Biraz ceketlerinizi, cübbelerinizi çıkartasınız.. Üzerinizde gazetelerinizin, kurumlarınızın etiketi, rozeti olmadan şöyle takılsanız... Gerçek Türkiye’nin farkına varsanız... “Öyle olacağını düşünürsem olur” sularından bir kurtulsanız.. Kim inanır ki artık bu düzene, bu sisteme, bu hukuka, bu meclise, bu üniversiteye? Rejim düşmanlığına bir de bu yönden bakılsa...
Maçtan dönüp futbolcular kadar yorulan da bir benimdir herhalde. İsviçre dağlarında, yok bilmem ne şatosunu, yok peynir yapım atölyelerini, yok şu gölü, yok bu ormanı göreceğiz diye koştur Allah koştur.. Şimdi bu basın gezilerine katılıp “şöyle yedik, şöyle içtik, böyle gezdik” diye yazanlara bazıları fena halde gıcık oluyor biliyorum. Eh olunmayacak gibi de değil. Gayri safi milli gelirin kişi başına 39 bin dolar olduğu, pencerelerinden mutsuzluk yerine sardunyaların sarktığı huzur içindeki ülkelerden değiliz. Çok bir yanımız taş devrinde, az bir yanımız uzay çağında hakikaten bir acayip memleketiz. Bir ölüm tersanemiz var mesela, anladığım kadarıyla Nazi Toplama Kamplarıyla rekabet halinde.. (Neydi o laf? “Arbeit mach frei” Çalışmak özgür kılar. Naziler gibi koyalım biz de bu tabelayı tersanenin girişine, olsun bitsin!) bazı mahkemelerimiz var engizisyonla rekabet halinde, bazı emniyet güçlerimiz var yeniçerilerle rekabet halinde..Şimdi sen nereye “yahu bir peynir yedik, ama yani bu kadarı olur” diye yaz..Saçma tabii. Bir nevi vicdansızlık, bir nevi umursamazlık, ekmek yoksa pasta yiyincilik falan filan.. Ama yedik kardeşim! Bu da bir başka gerçek. Memleketin spesiyalitesi peynir diye ha babam yedik. İçimiz dışımız yeminle peynir oldu! Öğlen föndü, akşam raklet, (bizim Karadeniz muhlamasının İsviçre versiyonları) sabah bilmem ne.. Biraz daha kalsaydık, büyük bir ihtimalle üzerimde böyle küçük küçük delikler açılmaya başlayacaktı. Sabah uyandığımda bir bakacaktım ki bir dilim “grüyer” peynirine dönüşmüşüm. (Mandırasal metomorfoz by Kafkakici!) Güzel miydi? Allah için evet. Gene olsa gene yerim. Peynir tükettiğimiz yetmiyormuş gibi bir de bir dağ köyünde, ahşaptan bir şalede hayli basit ve ilkel koşullarda peynir yapımını da izledik.Daha Heidi’sel bir ortamda olamazdık yani. (Uyanık bir esnafa benden fikir: Bize gelen turistleri lokum atölyelerine götürsünler. Yoksa gidilecek uygun koşullarda bir atölye, Sultanahmet’te biri böyle bir şey açsın! Akide şekeri de olur. O da seyretmesi çok zevkli bir şey.) Sonra ormanlar içinden giden bir trene binip rüya gibi bir yoldan Montrö’ye indik. Bol bol kıskandık mı? Evet. Çaktırmadıysak da, “aman abi insan burada sıkılır yav”ladıysak da kanımızın son damlasına kadar kıskandık. Aklı başında bir Türkün İsviçre’ye gidip de oraları kıskanmaması mümkün değil. Bir tanecik çirkin bir şey görmeden üç gün geçti.***Bizim memleket de öyle hiç bozulmadan kalabilirdi. Apartman belasına bulaşmasıydık olabilirdi. Eski resimlere fotolara bakınca görüyor insan bunu. Fazlamız varmış, eksiğimiz yokmuş. Yazık ki bitmiş. Şimdi de birbirimizi bitirmeye çalışıyoruz.
Türkiye’de ‘türban gövdeyi götürürken’ Cenevre’de de inanılmaz bir Türk işgali var şu an. Bütün otellerde, bütün lokantalarda, bütün bistrolarda, bütün İsviçre çakıcılarında, bütün saatçilerde, bütün fondü, raklet malzemesi satan dükkanlarda, bütün peynircilerde, bütün çikolatacılarda, bütün purocularda, bütün H&M mağazalarında, bütün Starbucks’larda...Ha Cenevre ha İstanbul durumu yani. Daha doğrusu şöyle diyelim ha Cenevre ha Taksim.. Zira Cenevre dediğin yer Taksim mevkii kadar bir yer. Fındık kadar şehir, 6 uçak dolusu taraftar gelince tamam bitti: Türkler duruma hakim! Cenevre ekonomisi YTL üzerinden işlem yapacak hale gelmiş durumda. Televizyonda gördüğümüz ne kadar spor veya magazin ünlüsü varsa, Rıdvan’ından Mustafa Denizli’sinden Acun’ununa hepsi bir kol uzatımı mesafede. Ya yan masada oturuyor ya karşı kaldırımda yürüyor ya da yan odada kalıyor. Viyana değil ama Cenevre (en azından iki günlüğüne) ele geçmiştir arkadaşlar! Gazamız mübarek olsun!***Maç dün oynandı bitti ama ben bu yazıyı yazarken daha stadyuma bile gitmemiştim zira bildiğiniz gibi yazılarımız bir gün önce yazıyoruz.Eskiden “ortaya” böyle şahane yazılar yazılırdı bilmem hatırlar mısınız. “Aslanlarımız ellerinden geleni yaptı. Son derece iyi bir mücadele verdiler. Top hakimiyeti hemen hemen eşit gibiydi. Rakip de iyiydi. Her zamanki gibi yönetimde zafiyetimiz vardı. Havanın yağmurlu olması da etkili oldu. Sonuç bildiğiniz gibi..” Tipik bir maça gitmeden yazılmış maç yazısı. Sonuç mağlubiyet de olsa uyar, galibiyet de olsa uyar beraberlik de. Tek rezil durum maç iptal edildiğinde olur ama zaten böyle bir şey de binde bir olur herhalde.Dolayısıyla diyeceğim tek şey: Sahada her ne olup bittiyse sokaklar bizimdi! Taraftarımız böğürlerinden gelen tüm nefesleriyle bas bas bağırıyorlardı. Bayraklar pelerin yapılmış, suratlar boyanmış, uyuz İsviçre kenti Cenevre’ye bir renk bir doku katıyorlardı. En azından bu konuda galibiz!
An itibarıyla Turkcell maç ekibi olarak dev kadro şeklinde İsviçre’ye gitmekteyiz. Türkiye-Portekiz maçını seyredeceğiz, canımız ciğerimiz milli takımımıza destek vereceğiz! (Ah! Hele ben! Hangisi bizim kalemiz onu bile maç sonuna doğru belleyebilen biri olarak ne de destek veririm! Neyse...)Ekibimiz adeta bir renk cümbüşü. Posta Gazetesi’nin güzel yazı işleri müdürü Betül Kabahasanoğlu, NTV’nin maviş prensi Mirgün Cabas, Marketing Türkiye dergisinin zarif Genel Yayın Yönetmeni Günseli Özen Ocakoğlu, Zaman Gazetesi’nin ekonomi müdürü Turhan Bozkurt, Hürriyet’in yazı işleri müdürü ve yazarı Tufan Türenç, yine Hürriyet yazarı Erdal Sağlam, Cumhuriyet Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Yıldız, Star Gazetesi’nin ekonomi müdürü Oğuz Karamuk, Akşam Gazetesi’nin yazı işleri müdürü Cengiz Kahraman, Dünya Gazetesi’nin yazı işleri müdürü Ömer Türkdönmez, Bugün Gazetesi yazarı ve Bahçeşehir Üniversitesi dekanı Ali Atıf Bir (AA1) veeeeeee gazetemizin assolisti, tek kişilik dev kadrosu, cabbarların en cabbarı Rehamız Muhtarımız!Daha havaalanındaki Gloria Jeans’te buluşmuşken başladı cümbüş. Dev bir kahve ve kaşarlı simit tüketme bulutu şeklindeydik. (Gazeteci iştahı da ansiklopedilere girecek kadar enteresan bir şeydir bu arada) Bir ara baktık aramıza Ülker ekibi sızmış, simitlerimize dadanıyorlar, ekip ruhuyla başarıyla bertaraf ettik. (Havaalanı zaten komple ekipler alemi şeklindeydi. Turkcell, Ülker, Canon, Coca Cola, ellerde kartonet herkes ekip elemanlarını koyun toplar gibi topluyordu) Herkes birbirine takılırken bir baktık uzaktan dev bir “sarı ceket” ve iki sarı ayakkabı yaklaşmaya başladı. Gözlerimiz kamaşıyor, kim bu “güneş”, kim bu “ışık” diyoruz... Aaa! Baktık meğer Reha Muhtar’mış. Sarı ceketi, sarı ayakkabılarıyla ve muhteşem güneş gözlükleriyle sabah sabah bir sükse yaptı, bir sükse yaptı öyle böyle değil! (Gazetemiz ulusalcı ve liberal olmak üzere iki kanattan da temsil ediliyor gördüğünüz gibi.)Sonra Ali Atıf Bir, kıpkırmızı Abercrombie tişörtüyle, dersi kırmış uzatmalı bir lise öğrencisi gibi çıka geldi. Hah dedim. Adamım geldi! Zaten Paris’ten de tanışıyoruz, oldu size iki tane dersi kırmış velet. Kakara kikiri derken uçak 45 dakika rötar yaptı. Fırsat bu fırsat havaalanında yapılacak ne kadar saçmalık varsa hepsini yaptık AA1 ile. Bütün parfümleri üzerimize sıktık, bütün kahveleri dolaştık... Sonunda işi o kadar abarttık ki su masajı bile yaptırdık! Aqua mesaj diye muhteşem bir şey.. Böyle emar makinesi gibi bir alete, üzerinizdeki kıyafetlerle giriyorsunuz, arada bir muşamba var, başlıyor tazyikli su masajı! Japon yapmış diyeceğim ama Japon değil Amerikan yapmış! Şiddetle tavsiye ederim. Fakat şiddetle tavsiye etmediğim şey uçağa geç kalmak! Hele de soyadınız “Tönbekici” gibi feci bir şey ise.. O zavallı anonsçu arkadaşlar soyadımı söylemek için Allahım nasıl zorlandılar anlatamam.. Tömbelekçi’den Torbakıcı’ya dönüştüğü noktada çok şükür kapıya varmıştım. ***Uçağımız, yukarıda saydığım bizim ekibin üyelerinin dışında Mehmet Altan’ından Cengiz Çandar’ına, yakışıklı Genel Yayın Yönetmenimiz Tayfun Devecioğlu’ndan Cengiz Semercioğlu’na Türk basının bütün güzide isimlerini taşımakta. Es kaza düşersek Türk basını diye bir şey kalmayacak diye düşünürken çok şükür sağ salım indik.. İsviçre, çocukluğumdan hatırladığım gibi (ya evet. Bir Heidi’lik var geçmişimde) yağmurlu ve kapalı. (Bu ülke hiç adam olmayacak ehe he he) Ama nedir? İnsanlar sevimli, ortam düzgün, gözü ve gönlü rahatsız eden hiçbir şey yok.. Özetle hava güzel, zemin müsait, aslanlarımız bol bol gol atar da mutlu mesut ayrılırız peynir, çikolata ve saat cennetinden. Şimdilik dağlar kızı Heidi memleketinden bu kadar.
Şehirlerimizde bir “Sex and the City” rüzgarları esiyor. Geçen hafta sonu 43 bin 144 kişi izlemiş filmi! Vay vay vay... New York’lu 4 gacının “seks ve şehir” maceralarının hayli meraklısı varmış meğer. Biz ise bu sayıyı yükseltmek yerine (zira seansa yetişemedik) gittik kendimizi alışverişe vurduk. Ama bizdeki durum şöyle: “No seks, no city, bolca kilo” Ve daha kötüsü: Yaz geldi anasını satayım. Bir diğer deyişle: Tombullar kış sever, (örtün Allah örtün) ve lakin o harikulade mevsim çoktan bitti. Kabus mevsim geldi, çattı. Bre Allahsızlar! Bre utanmazlar! Bre insafsızlar! Bütün mağazaları dolaştık, insan ilaç için BİLE mi yapmaz birrrrr tanecik dombul abla kıyafeti! Tombulu geçtim balıketi, balıketini geçtim, yuvarlak bile olsan nafile. Biz normal kadınlar için bir Allah’ın “dizaynır tosbağası” bir şeyler çiziktirmez miydi?“Bu yıl modeller bööööle hanfendi...” Yani? Pörtlek model yılındayız. Ne giysek oramızdan buramızdan bir şeyler pırtlıyor. Tabii girebildiklerimize. “Bu 40 beden değil, etiket/dikiş/zart/zurt hatası var herhalde” diye cıyaklıyorum kabinlerde, satıcı kızlar gülmemek için kendilerini zor tutuyor. (Gülün gülün.. Bir gün size de gülecekler!)Tamam zayıf değiliz. Kemiklerimiz sayılmıyor. Samantha, Carrie veya öbürlerinin adını unuttum, o hatunlardan değiliz. Evet ama biraz altlarda, biraz da ortalarda bir şeyler toplanmış o kadar diyelim. Obezite sınırlarına falan dayanmış değiliz yani.Hadi bakalım. Mevcut koşullarda bul bir yazlık pantolon da göreyim seni! Faik Sönmez’in (büyük beden markası) vitrinlerine de baktırdınız ya beni, eh alacağınız olsun. (Ama sadece baktım. Denemedim. Hayır denemeceyim. Hayır hayır.. Yok olmaz. Girmeyeceğim oraya.. Zorlamayın beni.. Noooo... Nooo!) Kader arkadaşım F. ile daha fazla sinir harbi yaşamamak için elimize üç beş x-large tişört ile Astoria’daki Café Clémentine’e gittik. Filme gidemedik ama Sex and the City kızları gibi olalım bari deyip yemek ısmarlayıp şarap içmeye başladık. Sonra N. de geldi başladık kaynatmaya ama ne seksi, ne sitisi! Varsa yoksa onun boşanması, bunun veledi, şunun ev kredisi.. Seri felaket haberleri şeklinde gidiyoruz.. “Bu ne lan..” dedim bonfileye dalarken. “Tek bir heyecanlı aşk macerası konuşulmayacak mı bu masada?” Pis bir suskunluktan, Astoria’da oturmak ister miyiz, Seda Sayan’la komşu olmak ister miyiz muhabbetinden sonra bu sefer de “nasıl acısız zayıflanır” mevzuu açıldı. O vella şeype gitmiş de göbeği gitmiş de o radyo frenkansı yaptırmış kolları incelmiş da.. Ama şimdi yeni yöntem şuymuş da esas hadise o olacakmış da... Bu arada bir iştah bir iştah.. Bonfileler gitti, makarnalar geldi, o bitti ananas içinde krokanlı tatlılar geldi, sapık güzel browniler gitti. Peheee.. Bir masalmış geçen yıllar, kaç ‘kırık’ kaldı elimizde, “Sex and the City” bir rüyaymış uyandık, tadı dilimizde kaldı... “Seks at home”, (o da olursa) food in the city (o da ay başında) şeklinde bir dünya kurmuşuz çoktan.Sonuç: Birbirimize yakışıklı arkadaşlarımızın telefonları yerine zayıflatma merkezlerinin telefonlarını verdik ve kalktık. Rezalet! (Café Clémentine’deki yemek güzeldi ama..)