Dağdaki çoban, Diyarbakırlı moron, sahnedeki sersem

22 Mayıs 2008

Manken kökenli arkadaşlarımıza bir haller oldu son zamanlarda. Ruh açılıp saçılması konusunda fena halde müstehcen olmaya başladılar. İçlerindeki ırkçı, faşist, ayrımcı ne kadar safra varsa sızmaya başladı. Aysun Kayacı’nın “dağdaki çobanla benim oyum bir mi?” lafından sonra Demet Akalın da sahnelerde gürüldemiş “Niye moron moron bakıyorsunuz? Dağdan mı indiniz? Diyarbakırlı mısınız?” Madonnalardan, Kylie Minoguelardan apartma kriko sahnelerinde millet yeterince alkışlamadığı için. Bu arada, o millet de konsere giderek lafı baştan hak etmiş zaten demekten kendimi alamıyorum. Hadi o kadar kötü olmayayım, “Affedersin” şarkısını bağıra çağıra benim de söylemişliğim var. (Sarhoştum) Aysun’un zekasının daha ileride olduğu su götürmez.. En azından cümlesinin bir mantığı var.. Öbürü hepten zırvalamış (“siyaseten yanlışçılığın” zirve noktası) ama her ikisi de belli ki ırkçı bir takım ablalarının ağbilerinin kötü birer kopyzası. Okumalara, örnek almalara doyamadıkları zevatın laf cambazlığı becerilerine sahip değiller o kadar. Aradaki fark sadece bu. Sonra üzülüp büzülmeleri de zaten bu yüzden. “Çoban değil de göbeğini kaşıyan adam deseydim keşke”, “Moron değil de bidon kafalı deseydim ah”... Zira o zevat ki bu laflarıyla yuhalanmayı geçtim bir güzel de transfer olmayı başarıyorlar. İnsanlığın bir bölümü morondur elbette. (Bazılarına göre büyük bölümü) Moron değilse de ’durgun’ diyelim. Kürdün durgunu ile Türkün durgunu veya Almanın durgunu arasında bir oran farkı olduğunu sanmıyorum. Aziz Nesin yüzde altmış diyerek biraz abartmıştı, bana sanki her toplumun yüzde otuzu durgunmuş gibi geliyor. Üç kardeşten biri illa ki dumkopf çıkıyor zira. Almanya gibi kategorizasyonda bir numara olan ülkede nüfusun üçte biri hauptschule denilen durgunlara özel ortaokullardan mezun oluyor. Bu iş beslenmeye meslenmeye, hormona, antibiyotiğe bakmıyor yani. (Bu arada o okulların baş müşterisi Türk öğrencilermiş, bu da böyle tatsız bir bilgi)Yani aptallık mühim bir mevzuu değil. Her ülkenin yeterince aptalı var, ırkçısı da var fakat Türkiye’deki kadar densizi, patavatsızı var mıdır emin değilim. Bu ülkede fütursuzlukta şiraze ne zaman kaçtı, bu neye bağlıdır ben esas bunu merak ediyorum. Hangi hormon, hangi antibiyotik veya böcek ilacı buna sebep oldu var mı mesela araştıran?Siyaseten doğruculuk bu kadar mı yabancı bir maddedir bizler için? Arkadaş arasında bile sesimizi alçaltarak söylediğimiz şeyleri bazıları nasıl bu kadar rahat sahnelerde, TV programlarında ve de köşelerde edebiliyor? Bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi tümüyle şüphe içindeyim. Şeffaf toplum bu değil di mi?

Devamını Oku

Sigara sopalarına az kaldı

21 Mayıs 2008

Sonumuzun ne olacağını şiddetle merak ediyorum zira sigara yasakları başladığından beri, yani topu topu iki gündür, 5 kere falan sopa yeme tehlikesi geçirdik. Niçin? Çünkü Partner Bey azılı bir sigara düşmanı! Hayatında hiç içmemiş ve sigaraya karşı ideolojik bir nefret duyuyor. Şimdiye kadar ikili bir terör yaşıyorduk: Kendi kendine sinir olan ve yanındaysam beni de sinir eden asabi bir kıvırcık durumundaydı. “ Dövücem şu adamı... Şeytan diyor git patlat herifin ensesine bir tane... Gebersin hayvan! Bak çocuğun yanında içiyor... Bak hamilenin yanında içiyor! Bak burnumun dibinde içiyor! Bak şu, bak bu... Tutma beni girişiyorum...” Günlerimiz şimdiye kadar böyle geçiyordu. En azından vukuat yoktu. “Onlara sinir olurken esas sen kendini kanser edeceksin” deyip sakinleştiriyordum ama artık bitti! Artık o “yasal” olarak haklı! Diyebilecek hiçbir şeyim yok. Ve ben artık onu tutamıyorum! İki gündür iki taksiciye, bir kafe sakinine, bir otoparkçıya ve de durakta bekleyen bir vatandaşa çıkıştı. Diğerleri nispeten sakindi, pek bir şey demediler, ters ters baktılar sadece ama araya girmesem durak-adam paralayacaktı benimkini. Hadi paralama demeyelim, bozulur şimdi ama “durak-adam lehinde karşılıklı zarar verme” diyelim. Zira hayli iri yarıydı. (“Adam açık havada içiyor, derdin ne?” dedim, üstü kapalıymış durağın..)Böyle İtalyan komedi filmleri tadında yürüyoruz sokaklarda. Benim adam birilerine çıkışıyor, onlar el kol hareketleriyle cevap veriyor, benim adam aynı el kol hareketleriyle karşılık veriyor ve sonuç: ben benimkini çekiştirirken ortaya çıkan bir uzamış, yırtılmakta olan tişört manzarası. Rezalet!Hakkının ihlal edilmesine göz yummak veya kavga etmek (ve bazen sopa yemek) gibi bir ikilemle karşı karşıyayız. Tamam, Dilek Önder’in dün anlattığı “ sigaraya bırakan çok bilmiş teyze/amca” olmayalım ama hakkını koruma diye de bir şey var. Ve lakin memleket bu konunda taş devrini aşabilmiş değil. Hak mı? Al sana onun yerine sopa!Geçen yaz “başka” türlü ikiye ayrılmıştık, bu yaz da sigaracılar ve anti sigaracılar diye ikiye ayrılacağız korkarım ki.. *****Stadyumda Bandırma Vapuru olmuş meğer! Bu arada geçen gün yazdığım “Bundan sonra stadyumlarda neler göreceğiz acaba? Mesela yüzdürülen bir Bandırma vapuru olabilir mi” diye sormuştum. Meğer o da olmuş! Üstelik bu yıl! Üstelik yine aynı stadyumda! Yani öküzlerin dellenip rol çaldığı İnegöl Stadyumu’nda. Dışı, Bandırma vapuru şeklinde düzenlenmiş bir motorlu araç stadyumda bir tur atıp çıkmış meğer. Yapmışlar yani! “İnegöl köftesi”den sonra “İnegöl azmi”! Bu arada 19 Mayıs törenlerinin “hastaları” da varmış meğer. Çok severlermiş çiçek gibi açılmaları, gonca gibi kapanmaları falan. Ağır bir dille suçlamışlar beni. Atatürk düşmanı da olmuşum AKP yardakçısı da. “Öfff” diyorum başka bir şey demiyorum.

Devamını Oku

Yalancılığı bırakın! Kimsenin coşkuyla kutladığı yok

19 Mayıs 2008

Ah tabii ki tüm yurtta ve yavru vatan Kıbrıs’ta “coşkuyla” kutladık. (Bugünlerde güney komşusuyla haddinden fazla içli dışlı olan ikincisinden emin değilim) Elbette ki yüreğimizin en derinlerine kadar gurur duyduk. Tabii ki unutmayacağız ve unutturmayacağız.. Neyi? Yaşlılık, anlamsız hareketler ve Atatürk’ü anamama bayramını. Zira ne gençliğin g’si, ne sporun s’si ne de Atatürk’ün a’sını görebildim ben. Karşımda bir “zombi” vardı. Engin Ardıç dün yazmış: “Böyle kutlamalar faşistlerin ve komünistlerin işidir. Yani Mussolini İtalyası, Hitler Almanyası ve Stalin Rusyası... Biz onlardan aldık. Zaten yapılanlar da spor gösterisi değil ” stadyum ayinleridir “. Elli yıldır okuyoruz, Samsun’da neler olmuş, artık çekici gelmiyor. Hep aynı şeyler.” demişBu yıl küçük bir fark var hocam! Bu yıl öküzler rol çaldı! Elif’in öküzleri! Şu kağnısı “yedip” duran Elif’in. İnegöl’deki 19 Mayıs gösterileri sırasında temsili olarak Kurtuluş Savaşı canlandırılmak istenmiş ve dekor olarak getirilen öküzler (iki ayaklı “temsilisi” yeterince var halbuki) yüksek sesten ürkünce ortalığı birbirine katmış. Öğrencilerin arasına dalan öküzleri polisler stadyumdan zor bela çıkartmış. Üç öğrenci korkudan baygınlık geçirmiş, hastaneye kaldırılmış. Veliler ayaklanmış, Kaymakamlık soruşturma açmış...Son seksen yılın en başarılı 19 Mayıs gösteri budur herhalde. Stadyumda öküz faciası! “Temsili” değil gerçek! ***Gerçek bir spor bayramına, hadi daha sevilen lafla “spor festivaline” dönüşeceğine, giderek absürdleşiyor bu 19 Mayıs zırvalıkları. Stadyuma canlı canlı iki öküzü niye getirirsin? Hayatında öküz denilen hayvana 100 metreden daha çok yaklaşmamız gençlerin arasına niye sokarsın? Bu nasıl bir dibine kadar zorlanmış gerçekçi dekor anlayışıdır? Fakat esas mesele bu değil. Bu yalancılık, bu sahtekarlık daha ne kadar devam edecek? Hayır! Kimse “coşku” duymuyor. TRT istediği kadar bangır bangır bağırsın, gazeteler istedikleri kadar bilmem kaç yüz puntoluk manşetler atsın, hayır hiç bir genç bu törenlere çıkmaktan, o aptal kıyafetleri giymekten, öküzlü veya öküzsüz temsili komedilerde oynar gibi yapmaktan, asker gibi yürümekten, yürümediği vakit güneşin altında saatlerce ayakta beklemekten hoşlanmıyor, bundan dolayı “coşamıyor”. (Bunun bir de haftalarca süren provası var!) Ben de nefret ederdim, şimdi lise 1’de olan yeğenim de nefret ediyor. 20 yıldır değişen hiçbir şey yok! Ama manşete bakıyoruz: Coşkuyla kutladık! Yok böyle bir şey. İçinde kutlama hissi olan gençler artık Anıtkabire gitmekten hoşlanıyor. Ellerinde, sırtlarında bayrak sokaklarda yürümekten hoşlanıyor. Başlarına kalpak takıp dolaşmaktan hoşlanıyor. Modernize edilmiş Onuncu Yıl Marşı’yla deli gibi dans etmekten hoşlanıyor. Beğenirsin beğenmezsin ama yaptıkları, yapmak istedikleri bu. Bu kadar basit! Bunun üzerine git, yap kocaman partiler, bak nasıl şahane bir “coşku” olur. Kimsenin gücü yetmeyecek tabii bu “stadyum ayinlerini” kaldırmaya. Daha doğrusu herkesin gücü yeter de kimse elini taşın altına koymak istemez. Hele de adın dinci, Atatürk karşıtı partiye çıktıysa daha da beter. Kaldırmayı bırak daha da abartırsın! Stadyumdaki öküzler falan Allah bilir bu yüzdendir. Seneye ne ile karşılaşacağız şiddetle merak ediyorum. Stadyumda bir adet Bandırma Vapuru mesela? Olabilir mi?

Devamını Oku

İnsanın suç ortağı S. Duman olacağına 100 milyar dolar borcu olsun

18 Mayıs 2008

Dakka bir gol bir. Daha ilk gün tutarsız beyanatlarla ortalığı karıştırdık gene.. Ben 6. sayfada “Tuğçe Baran’ın fotoğrafını Levent Ertem bulduydu” diyorum, o 24. sayfada “maça gitmeden önce Savaş Atalay buldu” diyor. Ben diyorum soyadımın üçüncü harfi Niğde’nin neeesi o diyor Malatya’nın meeesi...Yani beraber gidip banka soysak, onu geçtim ağaca tırmanıp erik çalsak, yakalasalar, karakolda ayrı ayrı sorgulasalar “tutarsız beyanattan” anında kodesi boylayacağız...“Erik değil badem, yok yok badem değil kabak, o zaten benim amcamın oğlu/komşumun kızı” derken hakim “Ne diyorsunuz kardeşim siz?” deyip durduk yerde iki ay hapis verir mi verir yani...Selahattin Duman harikulade bir dost, ona hiç şüphe yok, Allah razı olsun pek de güzel bir yazı yazmış hakkımda ama belli ki suç ortaklığı yapmamak lazım. Daha “erik” derken yanarsınız alimallah! (Doğrusu benim yazdıklarım)Okur yorumlarında da biri şöyle yazmış: “Ben adının Mutlu Tönbekici olduğuna da inanmıyorum artık...” Bu da über paranoyak!Gerçi ne dese haklı! Daha peşrevde senkron tutturamadık.Fakat ah be güzelim. Sorarım: Dünya üzerine tek bir kimse hayal edebiliyor musun böyle “korkunç” bir soyadı takma isim olarak kullanmaya kalksın? Var mı böyle enayilik? Hayatım, soyadımın uğradığı tahrifatları izlemekle geçti. Bir ben bir de tahmin ediyorum meşhur heykel sanatçımız Handan Börüteçene bilir neler çektiğimi. (İnşallah doğru yazmışımdır soyadını)“Tönbekçi”, “Tömbelekçi”, “Tönbe-KEÇİ”, “Tömbölce” “Tünbüklüce”, “Tömelenci” ve en güzeli: TÖHBELİKEN! (Soyadımın İsveç, Danimarka versiyonu!) Tüm bu harf kombinasyonlarında mektup, davet ve hatta giriş kartı almış bulundum şimdiye kadar. Gazetedeki odamın kapısına iftiharla asıyorum böyle gelmiş olan davetiyeleri. Şöyle diyeyim: Kapıda yer kalmadı! Telefonda görüştüğüm her hangi bir sekreter daha yok ki soyadımı duyduğunda “oha” ifadesiyle aynı tonda bir “NE?” çekmesin. Nasıl şaşırıyorlarsa, kibarlığı mibarlığı komple unutup yüksek perdeden “ne?” liyorlar. “Tünbek NEY? A hi hi ho ho ho..” İlkokuldayken soyadı “As” olan bir sınıf arkadaşım vardı. Allahım nasıl özenirdim anlatamam. As ya As! Dünyada hiç kimse yanlış anlayamaz, hiç kimse yanlış yazamaz, hiç kimse dalga geçip kıkırdayamaz! Soyadların en mükemmeli! Bir soyadı şaheseri! Lö kral dö la soyad! Çocuk mıymıntının tekiydi fakat ben yine de niyeti bozmuştum. Lise biter bitmez bununla evlenip sekiz vagonlu tren soyadımdan kurtulacaktım. “Mutlu As” diye imza provaları bile yapıyordum. Sondaki s’nin kuyruğu tekrar baştaki m’ye kadar uzanıyor falan.. Heyhat! Beşinci sınıftan sonra okullarımız ayrıldı ve bir daha onu görmedim. Bu mükemmel soyadın kıymetini (o ve varsa karısı) biliyorlarsa ne mutlu onlara!Üstelik daha da komiği şu: Akrabaların yarısı Tömbekici (doğru imla bu. Selahattin Duman’ın bir suçu yok yani) yarısı Tönbekici. (Nüfus memuru denyoluğu). Sülalede BİLE birlik yok. İyi haber: Devam ettirebilecek erkek yok! Son erkek amcamın oğlu ve onun da çok şükür iki kızı var! Özetle: Selahattin Duman’dan suç ortağı, Tönbekici’den takma soyad olmaz.

Devamını Oku

İtiraf ediyorum: Tuğçe’yi ben öldürdüm

18 Mayıs 2008

Bu kumral da kim, nerede bizim sarı kafa, ne oldu ona, kovdunuz mu, öldürdünüz mü diyenlere bodoslama cevap vereyim: O bendim. Tuğçe Baran takma ismi ve takma fotosuyla altı küsur yıldır ben yazıyordum o yazıları. Nedeni niçini uzun hikaye... Veya kısa: Rahat etmek için diyelim. Doğal olabilmek için diyelim. Ve hatta utangaç oluğum için diyelim. Bir sabah yaz dediler, dedim ben kendimi hiç kasmayayım, kendi ismimle yazarsam sıkıcı olur, takma isimle ya Allah der dalarım dedim, iyi dediler, o zamanki editörüm (şimdi Akşam gazetesinde ekonomi müdürü) matrak adam Levent Ertem de nereden bulduysa bulmuş o fotoyu ve ismi, öyle gitti 7 yıldır. Ne yalan söyleyeyim iyi bir ‘manto’ idi TB mantosu. Bir nevi görünmezlik, bilinmezlik mantosuydu. Sayesinde hiç olmayacak yerlerde özgürce dolaştım, hiç olmayacak insanlarla rahat rahat sohbet ettim, arkadaş oldum ve rahat rahat da yazdım. Güzel, eğlenceli yıllarımız geçti TB mantosuyla. Avantajları pek çoktu yani.Ama işte gün oldu, devran döndü “manto” sıkmaya başladı. Avantaj dezavantaja dönmeye başladı. Soğuk günlerde iyiydi güzeldi ama “sıcak” günlerde bunaltmaya başladı. Yazılar değişti, mevzular ciddileşti, koca koca adamlar “Tuğçaaanım” diye telefonlar etmeye başladı. Bakan yardımcıları, müsteşarlar, oda başkanları vs. Yani “olacak şey değil” olmaya başladı durum. Sevenlerime karşı mahcup olmaya başladım. Sevmeyenlerime karşı da savunmasız çünkü onlar da vurmak için “sarışınlık” ve kardeşi “aptallık” üzerinden vurmaya çalıştılar. “Aptal sarışın gene şunu yumurtladı” gibi. Öte yandan mahalle bazında da fena halde deşifre oldum. Meğer mahallenin tamamı bilirmiş zaten benim kim olduğumu! Nasılsa tanınmıyorum, bilinmiyorum diye elektrikçiden “yakışıklı delikanlı ah ah” diye söz ediyorum, sonra dükkanına gittiğimde teşekkür ediyor çapkın çapkın. Hadeee.. Ben o an hangi priz deliğine gireceğimi bilemiyorum. Özetle artık neresinden tutsan elde kalan bir manto vardı elimde.Mahalle bildikten sonra cümle alem de bilsin dedim ve bu kararı aldım. Diyeceğim şu: Ruh aynı ruh. Kalem aynı kalem. Kafa aynı kafa. Değişen tek şey: kaporta. “Biz o sarı kafanın hastasıydık, yok illa onu istiyoruz” diyenlerdenseniz eğer yapacak bir şeyim yok. Üzgünüm. Tuğçe Baran öldü. Dead. Finito. The end. Nos. Bu saatten sonra da kafayı sarıya boyatamam.. Devir kumralların devri... (diye de sallayalım)***Peki ama mühim soru şu: Değişen bir şey olacak mı? Olmayacak. Tek bir konu hariç yazdıklarımın hepsi hakikaten başımdan geçen olaylardı. Çok içten, çok dürüst yazdım ne yazdıysam. Başımdan geçenler de sosyolojik, psikolojik, politik görüşlerim de arkadaşlarım da seyahatlerim de gerçekti. Gerçek olmayan tek bir konu da şu: Annem. Annem yazık ki yaşamıyor. Yazmaya başladıktan kısa bir süre önce annemi kaybetmiştim. Yokluğu kahrediciydi. Eksikliğini çok hissediyordum. (Halen de hissediyorum) O zaman dedim yazılarımda yaşatayım. Yaşasaydı yapmak istediklerini “sanal annem” Günay Hanım’a yaptırdım. Zira gerçek annem talihsiz bir kadındı ve bir sürü şey içinde kalarak veda etti bu dünyaya. Bugün, Günay Hanım da vefat etti. Ne yapalım. Böyle. Allah her ikisine de rahmet eylesin. “Ama bizi kandırdın” diyeceklere son cümle olarak şunu diyeyim: Aziz Nesin’in de onlarca takma ismi vardı. En ünlüsü de Vedia Nesin’di. Oğlu Ali Nesin’den öğrendiğime göre Orhan Kemal gerçek bir kadın sanıp aşk mektupları bile döşenmiş Vedia Hanım’a! Diyeceğim şu: Yatıp kalkıp dua edin, en azından bugünkü itirafı “pala bıyık bir bir ağbi” yapmıyor. Kısacası: Vatana millete hayırlı olsun. Hoş buldum.

Devamını Oku