Okullarda öğretilmesi gereken esas şey

3 Haziran 2008

Bir okurumla atıştık. Haşur huşur bir e mail trafiği içinde. Geçen gün yazdığım “A plus dayakları” için onlar “A plus değil C minustur” demiş. “Yok” dedim. “E o zaman İslam kültürlü entellerdir onlar. Cumhuriyet bana böyle öğretmedi” dedi. “Cumhuriyet mi sizin kendi vicdanınız mı?” dedim, sonra film koptu. Bir sürü laftan sonra beni, 1970 sonrası boş beyinlilerden biri olmakla suçladı. Mektuplaşma orada sona erdi. 1970’ten önce eğitim nasıldı bilmiyorum, bir zamanlar bu ülkede adabımuaşeret (TDK sözlükte böyle yazıyor) kitapları basılıp satılmış gerçekten. Bir tanesi kitaplığımda duruyor. “Sopa atmayın”ı geçtim, limuzinin kapısı nasıl açılır, martini kadehindeki zeytin yenir mi yenmez mi, yenirse nasıl kürdan tutulur ona kadar varan prens ve prenses yetiştirme gayretinde kitaplar. Okullarda öğretildi mi bunlar bilmiyorum ama onda birini kapsaydı millet yine faydası olurdu. Ama benim, kötü bir dönemde, kötüden de öte berbat bir dönemde, berbat koşullarda eğitim gördüğüm doğru. Okulum bırakın bize aile içi şiddette karşı olmayı, böyle bir durumla karşılaşırsak yasal haklarımız nediri öğretmeyi, bizlere sistemli olarak şiddet uygulamış bir kurumdur. Ailemden fiske yemedim, aile tokadının tadını yemin ederim bilmem ama okulda ha bire çekiştirildim, itelendim, kakalandım, aşağılandım. Bana özel bir durum değildi, biz “mikroplar” yığınına yapılan genel bir muameleydi. Ve görüyoruz ki bu “eğitim tarzı” coşkuyla devam etmekte eğitim kurumlarımızda. (Çok şahane öğretmenler, müdürler de var. Biliyorum. Mail bombardımanı yapmanıza gerek yok)Müdürüm beni evire çevire dövdü diye çocuklarımı dövecek değilim. Amma çocuğuma bunu yapacak olana hiç acımam, harbi girişirim, şimdiden söyleyeyim. Demek istediğim okurum Ali Bey’e katılmayı çok isterdim ama Cumhuriyetimizin öğretemediği bir sürü şey arasında bu da var. Aile içi şiddet yokmuş gibi büyüdük biz. Ders konularımıza hiç girmedi. Hani zamanında komünist ülkelerde nasıl bazı şeyler (mesela fahişelik) yokmuş gibi davranılıyordu (komünist kadınlar fahişe olmaz!) bizim eğitim sisteminde de aynen öyle bir numara vardı. Çağdaş, laik Türk ailesinde şiddet olur mu canım hiç? Tabi tabi.. Bilmiyorum şu an mesela öyle bir ders var mı? “Aile içi şiddet. Cezalar ve yasal haklar” mesela. Var mı? Yanlışım varsa düzeltin. Yanılmaktan en mutluluk duyacağım şey olur. Genel insan hakları dersi de olabilir. Ona bile fitim. Şerif Mardin, “öğretmen imama yenildi” deyince ağızlarda pek bir ekşi tat bıraktı ama yalan mı? Öğretmen yokmuş taklidi yapıyor/yapmak zorunda bırakılıyor, bir cevap vermiyor ama imamın koca dayağı konusunda yazık ki bir yanıtı var. Duymaktan hiç hoşlanmadığımız bir cevap üstelik. İmamın sesini kısmak istiyorsan senin gür bir cevap vermen lazım. “İmamın dediği yanlıştır ey ahali, Cumhuriyet’te aile içi şiddet olmaz, yapanı bin pişman ederiz, aha yasalar, aha polis, aha sığınma evi, aha ceza” demiyorsan, vatandaşını hakları konusunda eğitmiyorsan, polisini ona göre yetiştirmiyorsan yapacak bir şey kalmıyor o zaman. İş gazetelere (Hürriyet Gazetesi bu konunda hakikaten saygı değer bir çalışma yapmakta) birkaç kadın yazara ve avukatlara falan kalmakta. Boş geçiniz. Kaldı ki geçen gün Emre Aköz’ün dediği gibi artık imamın da hükmü yok aslında. Komple bir başı bozukluk, komple bir “cevapsızlık” ile karşı karşıyayız. Türkiye Orman Cumhuriyeti’ne doğru bodoslama gidiyoruz.

Devamını Oku

Ne mutlu YouTube’um kapalı diyene!

2 Haziran 2008

YouTube diye bir hadise var. Daha doğrusu yok. Zira yasaklı. İçinde yer alan on binlerce video arasında bir veya birkaç tanesi Atatürk’e hakaret ettiği için, yok o kadar bile değil, hakaret bile sayılmayan deli saçması şeyler için site toptan yasak. Sulh ceza mahkemelerimiz arı gibi çalışıyor maşallah! Birinin kapatma süresi bitince hop diğerininki devreye giriyor. Hatta bazen sayfayı açınca mesela dördünün birden mahkeme kararıyla karşılaşıyoruz. Bakıyoruz 2. Ankara Sulh Ceza Mahkemesi’nin kapattığını 6. Ankara Sulh Ceza BİR KEZ daha kapatmış! Oradan gelmiş Sivas 1. Sulh, BİR KEZ de o kapatmış... Hey yavrum hey.. Duble kilitler, tribleks (emlakçı imlası!) engellemeler! Kapalı siteyi bir kez daha kapatan ülkeme kurban olayım ben! Memlekette meşhur olmak isteyen ne kadar sulh ceza mahkemesi varsa hepsi birer kere kapattırsın bence. Reklamın iyisi kötüsü olmaz. Sayelerinde hem memleketi tanırız, nerede sulh ceza mahkemesi varmış, nerede yokmuş öğreniriz. “Ordaaa bir sulh ceza mahkemesi var uzakta, yargılansak da yargılanmasak da bizim sulh cezamııııızdır!” H H HFakat kötü haber: Şimdi temelli kapatılacakmış! Dünyada bir ilki biz gerçekleştireceğiz yani. Dünyanın en çok ziyaret edilen, internette YT (YouTube)’dan önce YT’dan sonra şeklinde bir milat yaratabilmiş olan, alt tarafı bir video paylaşım sitesi olan (hazırladığın videoyu orada yayınlıyorsun, millet de seyrediyor) bir site, sulh mahkemelerimiz açıp kapatmaktan yorulduğu için (herhalde) toptan kapatılacakmış! Oldu mu şimdi! Halbuki Ardahan, Çemişgezek, Ezine, Pülümür, İvrindi, Ardanuş, Tatkavaklı ve Engürücük mahkemelerindeydi sıra.. Onların da isimlerini bir kez olsun görmek isterdik youtube açılış sayfasında. (Buralarda mahkeme yoksa ben ne yapayım! Açılıncaya kadar beklerdik, ne olacak..)(Editörün notu: Hayır mahkemeler tek tek yorulmasın diye değil Türkiye’de temsilcilik açmadıkları için kapatılıyor site. İnternet güvenliğine ilişkin yasaya göre YouTube’un Türkiye’de güvenlik ve yetki belgesi ile lisans almasını, ofis açmasını ve vergi mükellefi olması gerekiyormuş. İnternette yüz milyonlarca site olduğu düşünülürse, hepsinin Türkiye’de ofis açması, ruhsat alması ve vergi vermesi gerekiyor bu durumda.)Şimdi insan ağız tadıyla dalga da geçemiyor. Çünkü bir şeyle dalga geçebilmek için gülünçlüğün veya saçmalığın belli bir alt sınıra kadar dayanmış olması lazım. Gülünçlük veya saçmalık o alt sınırı geçince artık dalga geçemezsin. Demek istediğim: Aptalla dalga geçebilirsin ama zihinsel özürlüyle dalga geçemezsin mesela. Zihinsel özürlü, söz konusu dalga geçebilme sınırının altındadır. Bizim durum bu. Dalga geçebilme sınırının altına indik. Ve bu çağdaş, ilerici, aydınlık, demokratik, tekrar çağdaş, ilerici, aydınlık, demokratik Türkiye’de oluyor öyle mi? Biz bu değerlerimizi kaybetmek korkuyoruz değil mi? Peeee...

Devamını Oku

A plus dayakları

1 Haziran 2008

Üç dört gün önceydi. Gülşen Yüksel arka arkaya iki dayak haberi yaptı. Ece Erken ve Ayşe Özyılmazel’in kocalarından/sevgililerinden dayak yemiş olabileceğine dair haberlerdi..Umarım yememişlerdir. Umarım pis bir dedikodudan ibarettir. Kızları tanımıyorum etmiyorum ama gerçekse üzülürüm. Dayak yiyen her kadın için üzüldüğüm gibi onlar için de üzülürüm.Ama işte memleketin münasebetsiz gerçeği: Beyaz, kara, kırmızı, eğitimli, cahil, şehirli, köylü, varoş, entel, A plus, Z minus fark etmiyor, Türk kadınları ha bire dayak yiyor. Ha bire ha bire ha bire. Bunların çoğunu ne anneler babalar biliyor, ne kardeşler, ne arkadaşlar, ne de polis. Belki Hintli, belki Alman kadınları da yiyordur bilemiyorum ama bildiğim memlekette çekirdek çitlemek kadar yaygın bir alışkanlık kocaların karılarını dövmeleri veya buna benzer kötü şeyler yapmaları. Bir tokattan, bir itelemek, bir kakalamaktan söz etmiyorum. Bayağı bildiğiniz, yıllarca süren sistematik işkencelerden söz ediyorum. Ve evet bayağı bildiğiniz entelektüellerden söz ediyorum. Ve bu üst katınızda, yan apartmanınızda oturan pek saygıdeğer, pek sevdiğiniz, pek hayranlık duyduğunuz prof. amcanız, doç. ağbiniz, öğretim görevlisi kardeşiniz olabiliyor.. Oluyor.. Görüyoruz. İlişkiler nasıl bu raddeye geliyor anlamak güç. Gözler, ruhlar nasıl bu kadar kararıyor, bu kadar kapkaranlık hale gelebiliyor kavramak mümkün değil. Ama oluyor. Köylünün, varoşlunun B planı yok, yiyecek günlük sopasını, ölmediğine şükredecek (cinayete kurban giden kadınların büyük bir çoğunluğu kocaları tarafından öldürülüyor) tamam ama entel / eğitimli kadının var! B olmazsa, C, o da olmazsa D planını kurabilir! O zaman nasıl oluyor da oluyor? Hakikaten nasıl?***Bir yerde bir hata var. Belli. Evlilik kurumunda mı, bir türlü tesis edemediğimiz ayrılık kurumunda mı.. Bilemiyorum...Kadınlar mağdur, tamam, yalan değil, fakat sormadan da edemiyorum: “Çektiren” kadar “çeken” de kabahatli değil midir?Zira ayrılmasını beceremeyen bir milletiz. A, B, C, D grubu, entel, dantel, kıro, keko fark etmiyor. Yaygın bir ruh hastalığı bu. Ayrılamamak. Eşinden, ortağından, annesinden, babasından, işinden, çocuğundan, koltuğundan, partisinden, köşesinden... Ayrılmasını bilemediğimiz için sonu birbirini öldürmeye kadar giden delibozuk ilişkiler içindeyiz. Kim daha erken kalkarsa.. Kim daha iyi plan yaparsa...Terk etmek ile öldürmek arasında DA bir şeyler vardır, medenileşmenin birinci koşulu budur, esas bunu öğretsek çocuklarımıza...

Devamını Oku

Dinle barışık olmak zorunda mısınız?

29 Mayıs 2008

Radikal Gazetesi’nin geçen günkü manşeti gibi şeyler açıksa artık gına getirdi. Diyanet İşleri Başkanlığı İnternet sitesinde “Flört de günahtır” demiş, vay efendim nasıl dermiş. Çağdaş Türkiye’mizde bu nasıl olurmuş. Papa da aynı lafları ediyor, ne olmuş yani! Flört zinadır demelerini geçtim AIDS ile savaşanlar 20 yıldır adamlara (bir evvelkine ve şimdikine) “prezervatif kullanabilirsiniz” dedirmeye çalışıyor ve lakin adamlar nuh diyor prezervatif demiyor. Niye? Çünkü prezervatif aynı zamanda bir doğum kontrol aracı ve Katoliklikte doğum kontrolü bildiğiniz gibi günah! AIDS yayılsın milyonlarca insan ölsün, hiç önemli değil. Yeter ki doğum kontrolü yapılmasın. Din bu! Der. Demesi için var o adamlar. 2000, 3000, 5000 yıllık dini kuralları ha bire söylesinler diye. Aksini söyleseler varlıklarını inkar etmiş olurlar. Kilise dünyanın yuvarlak olduğunu kabul etti mi mesela emin değilim. (En azından böyle inatları yok bizimkilerin)Bizimki de diyecek, o demezse müftü diyecek, müftü demezse mahalledeki hoca diyecek... Diyecekler de diyecekler. Müslümanlık libidosu yüksek bir din. İstemiyor kardeşim kız erkek bir araya gelsin. Nokta. Da bize ne? Beni hiç ilgilendirmiyor. Ne derse desin. Bana uzak bu işler. Müslümanlığı yeni mi keşfettiniz? Kuran’daki her ayeti, her hadisi her gün manşet yapalım o zaman. Bol miktarda malzeme verir. Radikal okurlarından biri harikulade bir yorum yapmış. “Dinle Barışık Olmak Zorunda mısınız? Ülkemizdeki düşünen, okuyan, yazan insanlar dine bir türlü rest çekemedi. Hem dinden uzak olalım, hem de din bizim hakkımızda bir şey söylemesin derdindeler. Onun adı din, o söyleyecek bir şeyler. Bırakalım zina desin. Ben o dinden değilsem niye umursuyorum ki? Yoga yapmayanlara atıp tutan bir uzak doğu dininin varlığı beni burada nasıl gocundurmuyorsa İslam’a karşı da tutumum aynı umarsızlık olmalı.” Evet aynen de bu! Beni mesela hiç ilgilendirmiyor. “Ben dine uyamıyorum, din bana uysun” diye son derece komik bir umut var bazı arkadaşlarda. O da olmayınca öbürünün Müslümanlığına laf ediyor. “Onların yaptığı Müslümanlık değil ki.. Hem kapanıyorlar hem makyaj yapıyorlar, olmaz ki... Namazdan çıkıp üç kağıt yapıyor olmaz ki.. Hacca gidip en lüks otomobilde geziyor olmaz ki... Kuranda kapanın diye bir şey, yok olmaz ki...” Evet öyle! Kazıklayanı da var dedikodu yapanı da var yalan söyleyeni de var. Ama baba sana ne!? Günahı onun boynuna. İtikadı o kadarmış. Seninki de bu kadar! Herkesin herkese karıştığı ne acayip bir ülke burası yahu! Kapalılar açıklara karışır, açıklar kapalılara karışır... ***Burada esas olan şudur: Yasalar flört etmeyi yasaklıyor mu? Yasaklamıyor. Peki kanunları uygulamakla yükümle hakimler, savcılar, polisler, bekçiler bu “yasal serbestiyi” korumaya yönelik mi davranıyor yoksa korumamaya mı? Parklarda yan yana oturan kız ve oğlanları kovalıyorlar mı kovalamıyorlar mı? Karakola çekiyorlar mı çekmiyorlar mı? Zira gençliğinde leş bir taşra kentinde sırf parkta yan yana oturduğu için (el ele tutuşma yok ha!) karakola çekilip itilmiş kakılmış, anası babası çağrılıp rezil edilmiş bir vatan evladı olarak benim esas derdim bu! Hocadan bana ne! Benim “zebanim” bekçim, polisim, karakol amirim, savcım, hakimim olmuşsa işler o zaman sarpa sarmıştır. Ki evet nitekim sarmıştır.

Devamını Oku

Birimiz İsviçre’den bildiriyor ama kim?

27 Mayıs 2008

Ruhat Mengi Hanım evveli günkü yazısında 19 Mayıs gösterilerini karşı çıkanlar için bir hayli ağır bir yazı yazmış. İsmimi anmamış (Halbuki artık takma değil! Çekelemek serbest, elde kalmaz, sapı düşmez...) ama ortada bu konuda yazan ben ve Engin Ardıç’tan başka kimse olmadığı için “yağmur yağdı yarabbi şükür” diyemeyeceğim. Tanrıçamızın şimşeklerini üzerime çekmek uğruna cevap veriyorum.Demiş ki: “Tek dertleri gençlerin yüreğinden tarihlerini, atalarının (özellikle de Ata’larının) anılarını söküp almak, böylece onları “köklerinden bihaber”, kendilerine bırakılan hiçbir mirası sahiplenmeyen (devrimler, Cumhuriyet başta) ve atılan yalanlara, sürüklenmek istedikleri yanlış yollara kolayca çekilebilen bir hale getirmek.Yoksa değişen bir şey yok. Gençlerin senede bir kez böyle onurlu bir törene katılmaktan şikayeti filan yok. Ama birilerine fena halde dert bu durum. İlla ki yaza çize, söyleye beyin yıkayarak yıldan yıla bu duyguyu da çürütecek, yozlaştıracaklar. O coşku yok edilmeli ki bu ülkenin rejimi daha kolay oyuncak edilebilsin.” Hay Allah.. Bu kadar kötü olduğumu bilmiyordum. Rejim düşmanı olmak, sınıf geçmek gibi her geçen gün kolaylaşıyor anladığım kadarıyla. Eskiden en az üç dört yazı yazmak lazım olurdu şimdi bir paragrafla tamam! Ülkenin rejimi stadyumlarda çekelenen ve fakat sahip olunamayan öküzlere, Bandurma vapuru taklidi yapan otomobillere, temsili milis kuvvetlerine, yerlerde yuvarlanan temsili “düşman”lara, dünyanın en anlamsız koreografilerine ve de gürbüz delikanlılardan oluşan etten piramitlere kaldıysa vay halimize. Es kaza piramit yaparkan delikanlılar yuvarlansa bitecek mi yani rejim? Elif’in kağnısı tartan pistte “yedemeze” teslim ettik mi yani bayrağı hacıya hocaya? Ruhat hanım kusura bakmasın ama ben tam aksine varsa eğer rejime karşı bir düşmanlık tam da bu törenler yüzünden olduğunu düşünüyorum. Kendisi Ankara’da yetişti, muhtemelen yaptıkları gösteriler daha izlenir, daha çekilir ve belki hadi biraz daha “sportif”ti diyelim. (Aynı zamanda Spor bayramı zira biliyorsunuz 19 Mayıs) Bir yılını taşrada geçirseydi ne büyük komedi olduğunu görecekti. Bir rejim, törenlerle değil, vatandaşına sunduklarıyla sevilir, sayılır. Bu ülkenin gençlerine hala ve hala spor yaptıramayan bir rejimin evlatları hangi spor bayramını kutlasın? Yalan dolan diyorsunuz buyrun. Neyimiz yoksa onun bayramını kutluyoruz. Stadyumlarda sportif millet, sportmen gençlik taklidi yapıyoruz. Ama okullarımızdan ne spor salonu var, ne malzeme var ne de spor yaptıracak insan. Hepsi olsa bile ruh yok ruh! Lise hayatı boyunca yaptığı tek spor sıraya geçip “Hazrol! Rahat! Hazrol! Rahat!” antrenmanı olan biri olarak spor bayramını kutlamak sahtekarlıkların en büyüğüdür benim indimde. (Ankara Deneme Lisesi’ni bilemem tabii) Etrafımda da ders kırma hakkı vermesi dışında 19 Mayıs törenlerini seven, gurur duyan tek kimse bilmiyorum. Ayrıca hangi tarih bilincinden, sevgisinden, “köklerden haberdarlıktan” söz ediliyor anlamış değilim. Ruhat Hanım’ı okuyup da memleketi bilmeyen de sanır ki gençliğimiz bir tarih meraklısı bir tarih meraklısı, böyle sular seller gibi o dönemde ne olmuş ne bitmiş, an an, saniye saniye bilir, her ay, her ayı geçtim her yıl en az bir tane ders kitabı olmayan GERÇEK bir tarih kitabı okur, analizler yapabilir, yürekleri Türkiye’mizin engin tarihi ile çarpar, elinde kitaplarla tarihi eserleri gider arar bulur, üzerlerine sevgilisinin adını (üstelik de yanlış imla ile) kazımaz, bilhassa kitabeleri hedef tahtası yapmaz, ilk bulduğu “tarihi boşlukta” hacetini gidermez, müzelerimizi sadece yabancı turiste terk etmez, tarihten çıkara çıkara “biz Türkler var ya çok büyükmüşüz ağbi ya, Palamut Paşa bir oturuşta bir kuzu yermiş..” dersini çıkartmaz... Yani böyle 70 milyonluk bir tarihçi topluluğu falan zanneder. Ruhat Hanımla ayrı ülkelerden söz ediyor gibiyiz. 25 yıldır dünyana kendini bağımsız bir cumhuriyet olarak kabul ettirmeye çalışan, kendi cumhurbaşkanı, kendi başbakanı, kendi meclisi olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden söz ederken “Niye dış hatlar oluyor ki? Orası Türkiye değil mi?” diyebildiğine göre acaba diyorum kendileri Türkiye derken mesela İsviçre’den falan mı söz ediyor?Veya ben nereden bildiriyorum? Bizim Türkiye’miz Türkiye sayılmıyor mu? Burası “dış hatlar” mı?

Devamını Oku

Tüm zamanların en şahane komedisi: Örövizyon 2008

25 Mayıs 2008

Aradan iki gün geçti, hani bayatladı mı acaba diye tereddüt içindeyim ama yine de söz etmeden edemeyeceğim. O neydi öyle yav! Gül Allah gül, geberdik! Son zamanların hilafsız en komik olayıydı! Avrupa Avrupa olalı böyle bir komedi yaratmadı! Eski Dünya bir araya gelip ancak bu kadar zırva, bu kadar gülünç bir gösteri yapabilirdi! Her biri birbirinden “güzide” 40 küsur grubu en değme “Freak Show”cu (acuze organizatörü) bir araya getiremezdi! Harbi bir başarıydı yani. Tek kelimeyle nefis bir “hilkat garibeleri” gösteriydi. İzlemeyen başını duvarlara vursun. Hangi birinden başlamalı bilmiyorum. Daha Sırp TRT’sinin hazırladığı tanıtım filmlerini izlerken koptu film. Ne yapmışlar? Her şarkı öncesi 20 saniyelik esprili bir klip hazırlamışlar, boyalar falan atılıyor havaya, o ülkenin bayrağı çıkıyor ortaya vs. vs. Başladılar patenlerle falan İsveç’in, Norveç’in bayrağını çizmeye, “Allah!” dedim! Ayvayı yedik! Bizimkini de böyle patenle, ayak mayakla, oraları buralarıyla falan yaparlarsa ayvayı yeriz. Üç ay boyunca “Vay Türk bayrağını nasıl olur da ayaklarıyla çizdiler, yerlere düşürdüler, edepsizler, zaten bizi sevmezler, hepsi düşmanımız, şudur budur” diye hiper ulusalcılar, ultra milliyetçiler, mega bayrakçılar sakız yapar mevzuu, çekilmez olur gene ortalık” Diye yüreğim ağzımda izlerken çok şükür çilekli, elmalı bir şiş kebap esprisiyle çizdiler bayrağımızı. (Birileri belli ki Sırpları uyarmış. Türkler hassastır, aman ha demiş, pek de isabet etmiş.)Fakat şu an eminim ki Yunan ulusalcıları kıyameti koparıyordur. Zira ufak çaplı bir soft porno tadında idi. Bir abla ile bir ağbi ateşli bir şekilde öpüşüyor, bir süre sonra ağbinin tişörtündeki Yunan Bayrağı ablanın tişörtüne geçiyor falan şeklinde harbi cüretkar bir şeydi. Sırp’ın aklına niye böyle bir şey gelmiş hiç anlamadık ama çocuğu mutfağa su getirmeye gönderecek kadar edepsiz bir şeydi öyle diyeyim. (Ne yani Türkler ha bire yer, Yunanlılar ha bire sevişir mi demek istediler? Al sana bir hakaret daha!) Ama hadise tanıtım klipleriye kalsa gene iyi. O ne kötü şarkılar ve o ne kötü müsamere tadında gösterilerdi inanılır gibi değil! Rusya sahnede buz pateni yapar, Letonya korsan taklidi yapar, Gürcistan üç saniyede bir kılık kıyafet değiştirir, Fransa sahneye elektrikli arabayla gelir, Sırbistan en kötüsünden çocuk tiyatrosu yapar, İspanya çiki çiki çiki deyip tavuk taklidi yapar, Norveç hostes gösterisi yapar... Allahım bu ne derken...Sahneye Azerbaycan çıktı... Film ikinci kere de burada koptu. Yani “kardaşlarımıııız” bizi ancak bu kadar rezil edebilirlerdi. Adamlar Azerbaycandan değil “ahiret”ten katılmışlar sanki! Ama bir acayip ahiret. Gay melekler, peruklu zebaniler, g-stringli zebaniler... Peeee... Bir rezil şov... Öyle böyle değil. Kardaşlarımız, balalarımız diye bağrımıza bastık, mecburen 12 puan verdik ama bir 12 puan ancak bu kadar ziyan edilirdi! Türk dünyası ayaklar altında, öyle böyle değil!Tabii ne oldu? Ukrayna Rusya’ya, Kıbrıs Yunanistan’a, Bosna Sırbistan’a, Türk Azeri’ye, Azeri Türk’e tam puan vere vere (en iyi komşu yarışması) saçma sapan, hakikaten ağır komedi bir Örövizyon seyrettik. Seneye daha ne olabilir. Dalak ne kadar yarılabilir cidden merak içindeyim...

Devamını Oku

Memlekette hayatın tadına varanlar sadece İzmirliler

24 Mayıs 2008

Hadise fakirliğe, zenginliğe bakmıyor. Hakikaten başka bir ruh var bu insanlarda. Bu overdoz, abartılı laikçilikleri bazen sinir bozucu olabiliyor ama insan anlıyor da. Hayatın keyfini bu kadar tatlı tatlı çıkartırken birilerinin öte tarafta “günaaaaah, ayııııııp, yasaaaaak” demesi asap bozucu olabiliyor. İki gündür buralardayız. Aslı’nın annesinin ‘küçükev’inde. Menemen Foça arasında, Allah’ın bir dağ başında, küçük şirin dünya tatlısı bir ev. Kendi elleriyle, taş üstüne taş koyarak, harç karıp, tuğla taşıyarak yapmış. Kadın başına! Oğlu evi çizmiş o da ustalarla cebelleşe cebelleşe, üç kuruşu oldukça bir taş daha, bir cam daha, bir kulp daha, bir musluk daha diye diye 4 yılda bitirmiş. Şimdi sabahtan akşama kadar bahçede. 20 tane ağaç dikmiş. Onun yaprağı, bunun dalı nasıl mutlu nasıl mutlu! Kocası da seviyor evi, İzmir’e neredeyse hiç gitmeyecekler. Sonra Kozbeyli köyüne gittik. Köyün biraz ötesinde Aslı’nın amcasının ve yengesinin kulübesine uğradık. Kulübe diyorum çünkü hakiketen öyle. 20 metre kare bir evcik. Paraları olunca büyüğünü yapacaklar, daha doğrusu niyetleri öyleymiş ama şimdi çok da umurları değil. Kulübe işlerini görüyor. Bütün malzeme gemilerden çıkma. Kapı, pencere, döşeme. Aliağa’ya gidip gelip malzeme almışlar. Her hafta sonu geliyorlar. Verandada yatıyorlar, çok üşürlerse el arabasında ateş yakıyorlar, olmadı İzmir’e evlerine kaçıyorlar. Onlar da dikmiş bir sürü ağaç, bir de yanaşma bir Bobi’leri olmuş. Çok mutlular! Dedim budur! Pazar arabasıyla çimento taşıyarak, gemilerden çıkma malzeme ile bir kulübecik yapıp bunun keyfini sürmek ancak bir İzmirlinin yapabileceği şey. Şortlar askılılar, şipidik parmak arası terlikler çoktan geçirilmiş bile üste başa! Sonra etrafa bakıyorum. Pancurları kapıları sıkı sıkı kapalı yüzlerce asık suratlı pahalı yazlık! İstanbullu bilmem kimin, Ankaralı bilmem kimin.. Kös kös, kupkuru, sevimsiz sevimsiz, mezar taşı gibi dizilmişler yan yana. Neden bu kadar büyük, neden bu kadar ihtiyacın üzerinde, neden böyle saray-şato taklidi yapar bu yazlık villalar o da ayrı mevzu. Biz burada komik bir fırında zeytinli ekmek pişirir, son bebek enginarları ayıklarken o sevimsiz yazlıkların sahipleri eminim şu an şu dakikada boğaz trafiğinde sinir krizleri geçiriyordur. Gel baba buraya! Madem dikmişin bir yazlık, madem dütmüşün doğanın içine, gel bari! Sula çiçeklerini, dik ağaçlarını! Bu Ege Bölgesi, “yeter ülen sizden çektiğimiz, ne haliniz varsa görün” deyip “Ege Cumhuriyeti” olmadıysa bugüne kadar tek bir nedeni var ama bunu söylemeyeceğim.

Devamını Oku

1000 Deniz Akkaya. Her erkeğin rüyası!

23 Mayıs 2008

İddialı karılar (kocanın kadın versiyonu manasında) ülkesi Türkiye: “Bin Deniz Akkaya gelse yine de evliliğimi bozmam.” Hey yavrum hey! Kadın farkında olmadan her erkeğin rüyasını dillendirmiş. Gez dolaş, Deniz Akaya gibi (Sezar’ın hakkı Sezar’a) şahane kadınla takıl, yat, kalk ama evden tek bir itiraz gelmesin! Hatta neredeyse “Sefan olsun kocacım” desin! (Kadının kocası. Deniz Akaya başka adamla beraber oldu diye gitmiş adamı tehdit etmiş, hadise bundan patlamış. Kadın da nedendir bilinmez böyle hariçten dellenmeye kalkmış)Niye itiraz etmezmiş? Çünkü Akkaya basit. Ah tabii. Kendisini İstanbul Düşesi, Antartika Prensesi ve Mars Jüpiter Kraliçesi. Nasıl da unuttuk. Mavi kanlı prensi bir halktan bir kadınla beraber oldu, ne olmuş yani. (Gelir şimdi okuduğu kolejlerinin listesi. Türk kadınının birinci anti basit delili: Kolej! Seren Serengil sendromu da diyoruz halk arasında. Piyano da var tabii.)Haysiyet onur denilen şeyin nikahı sağlam tutmak. Nokta. Şu kadar yıldır kadınlar hakkında tek bir karara vardım: Kadınlar kendilerini sonsuza dek teselli edebilir. O basit, bu fakir, şu çirkin, beriki yılan, onu zaten hiç sevmemiş, ama çocuğunun anası benim... Maksat yapışmaksa boynuzlanma bahaneleri denizdeki kum kadar. Fakat hangisi daha dürüst düşünmeden edemiyorum: Üç karılı olup bunu cümle aleme ilan eden adam/aile modeli mi “aldat aldat geri dön, bir şey olmamış taklidi yaparım ben, merak etme sen” kadın/aile modeli mi?Veya daha başka türlü sorayım: Arada bir fark var mı?Bir taraf gerici, ilkel, dinci vs. vs., bir taraf modern, ilerci, aydınlık vs vs. Sonuç? Erkeklerin aynı anda bir sürü kadın merakı belli ki denetlenemeyen bir şey. O da olsun, bu da olsun, sistem müsaade ediyorsa nikahıma da alayım, etmiyorsa imama gideyim, yok ait olduğum zümre bu işlere çok kızıyorsa “metres kontenjanından” faydalanayım... Yok yani çaresi! Yale mezunu da aynı haltı yiyor, Sorbon mezunu da ilkokul mezunu da, Amerikalısı da Fransızı da. Gittiler Mormonculuk diye bir tarikat yarattılar Amerika’da. Çok karılı olmayı müsaade eden hatta destekleyen bir Hıristiyan tarikatı. Kendilerini tabii ki böyle açıklamıyor ama bariz belli işte: Aynı anda birden çok kadına sahip olmak. (Umarım bir Mormonumuz yoktur. Zılgıtı yerim yoksa!)Savunduğum yok. Ama karşı çıktığım da yok. (Ben mesela iki kocam birden olsun isterim. Heyhat! Henüz tarikatı kurulmadı!) Buradaki tek problem böyle bir üçgende, dörtgende bulunmak istemediği halde bulunanın hakkının savunulması. Yoksa prensip olarak çok eşlilik fikri beni çılgına çevirmiyor, çıkçıklatmıyor. Ama işte dürüst olmak lazım. Bin Deniz Akkaya’ya rağmen boşanmayacak kadının iki kumaya rağmen evlenmekte beis görmeyen öbür kadından hakikaten ne farkı var?

Devamını Oku