Memleket kendini maça kaptırmış gitmişken bugün sizlere çook ama çook başka bir mevzudan söz edeceğim.. Yazıyı erkekler okumasa da olur zira tümüyle kadınları ilgilendiren bir yazı olacak. (Merak buyurmayın: “ay erkekler ne fena diiiil miyy! Çorapları da kokar zaten.. Şarap içmesini de bilmezler..” tarzı ucuz ve bayat feminist müsveddesi yazılardan olmayacak)Rahim ağzı kanseri diye bir şey bilmem hiç duydunuz mu? Dünyada her iki dakikada bir, bir kadın rahim ağzı kanseri nedeniyle ölmekte. Ya da şöyle diyelim: 15-45 yaş arası kadınlarda en sık görülen ikinci kanser tipi. Her yıl 500 BİN kadın bu kansere yakalanmakta ve bunların yarısı da ölmekte. Ve en acıklı tarafı şu: Öyle ununu eleyip duvara astığında çıkmıyor bu lanet insanın karşısına. Tam da aile kurdukları, çocuk büyüttükleri, kariyer mariyer yaptıkları o en güzel, en verimli, en şahane yıllarında vuruyor. Ve işin garibi görülme yaşı giderek düşüyor. Bazı ülkelerde genç kadınlar arasında daha çok görülmeye başlandı. Nedeni diğer kanserlerden çok farklı: Bir VİRÜS! Evet insan papillomavirüsü (HPV) denilen bir virüs yol açıyor bu kansere. Bu virüsün yol açtığı inatçı enfeksiyon (iltihap) bir süre sonra (bu altı ay da olabilir 20 yıl da) kansere dönüşüyor. Üstelik kadın enfeksiyon geçirdiğinin farkında bile olmayabiliyor. Hesap şu: Kadınların %80’inde yaşamlarının bir anında HPV enfeksiyonu gelişeceği hesaplanmış. On kadının sekizinde enfeksiyon mevcut. Bu virüs sanıldığı gibi az görülen bir virüs değil. Bulaşması da zor değil. Cinsel ilişkisi olan her kadında olabiliyor. Sevgililerden bulaşıyor, kocalardan bulaşıyor. Daha ileri gideyim: Cinsel ilişkisiz “oynaşmalar”da da bulaşabiliyor! En küçük bir faaliyeti yok ve de evlenene kadar da olmayacak diyelim ama kocasının evvelki faaliyetleri nedeniyle yine bulaşabiliyor. (Erkeklere de etkisi var bu virüsün ama kadınlara olduğu kadar değil.) ***Tanıdığım iki kadın var etrafımda rahim ağzı kanserine yakalanmış. Birinin kocası dışında hiç partneri olmamış üstelik. Çok meşakkatli ve masraflı bir süreçten sonra tedavi oldular ve kurtuldular. Geç kalsalardı kurtulamayacaklardı. Üstelik birinin çocuk sahibi olması artık mümkün değil. Yapılacak olan şey çok basit: AŞI! Rahim ağzı kanserine karşı aşı yapmak mümkün ve aşı yüzde yüz koruyor. Aşı 10 yaşından itibaren yapılabiliyor. Koldan, bildiğimiz diğer aşılar gibi. Farkı üç doz yapılması. 1.’si yapıldıktan sonra 2.’ yi bir ay sonra, 3.’yü de 6 ay sonra yaptırıyorsunuz. Bir daha yok. En güzeli şu: Genç kızlarımızı, evlenmeden veya hadi tutucu olmayayım, cinsel yaşamları başlamadan önce aşılatmak. Aşı, bir kadını ömür boyu koruyor. Peki cinsel yaşamları başlamış kadınlar? İşin güzel tarafı aşı onları da önemli ölçüde koruyor. Zira yaşlandıkça bağışıklık sistemi zayıflıyor ve HPV enfeksiyonun gelişmesi ve inatçı olması daha olası oluyor. Aşının hiçbir zararı yok. Zira verilen canlı virüs değil. Basit anlatımla virüsün kabuğundan alınan bir parçadan elde edilen bir aşı. Ucuz mu? Değil. Şu anki fiyatı 700 lira. Fakat çocuklar için yapılan olur olmaz binlerce liralık harcamanın ve hasta olduktan sonra yapılması mecburi olacak olan on binlerce liralık masrafın yanında bana sorarsanız lafı bile edilmeyecek bir para. (Bana “ siz insanlarımız ne koşullarda yaşıyor farkında mısınız” edebiyatı yapmayın sakın. Öyle olanı da var, her ay çocuğuna cep telefonu alan da var. İkisini de görüyoruz..) Anneler ve kızlar! Doktorunuza danışın ve fırsatınız varsa bir an önce yaptırın.
Dün de yazdığım gibi hayatımda ilk defa bir devlet kokteyline davet edildim. Üstelik Cumhurbaşkanlığı daveti. Biliyorsunuz devletle ilgili her tür şey canımı sıkar. Sırf nüfus müdürlüğüne gitmemek için 4 yıl nüfus kağıtsız gezmiş bir kadımım ben. (Halbuki 10 dakikada verdiler)Ne ilgisi var demeyin. Ben de bu model bir adamım işte. Tırsıyorum. Devlet memurluğu, devlet görevi, devlet sanatçısı, devlet protokolü dedikleri anda içim sıkılıyor. Ama bir yandan da merak böceği sokmuş biriyim. Hayrünnisa Hanım’ı yakından görmek istiyorum. Tanışmak istiyorum. Ben niye gazeteci oldum sanıyorsunuz? Meraklı turşuculuk yüzünden. Neyse. Dün detaylarıyla anlattığım gibi önce Tünel’den Galatasaray’a kadar yapılan “darbeye karşı dur de” mitingine gittim. Oturma eylemi, kalkma eylemi derken üst baş pisletip bir de üstüne sandalet parçaladıktan sonra ve de motosiklet tepesinde Hayrünnisa Gül’ün Sultanahmet’teki “Konuşan Kitap” şenliği açılış kokteyline gittim. Vayyy AKP’li demeyin herkes ordaydı. Deniz Türkali, Lale Mansur (ki o da mitingdeydi), Güler Kazmacı (ki beni görür görmez “ne olmuş sana böyle?” diyerek fazladan sekiz kilomu altını çizerek, boldlayarak ve de hatta italik yaparak vurguladı) Vahe Kılıçaslan (ki en ufak bir fikrim yok) AKP İstanbul Milletvekili Nursuna Memecan ve kocası karikatürist Salih Memecan, Suna Vidinli (ki kendisini Ermeni tehciri tartışmasındaki cevval tutumuyla tanımıştık, sonra televizyoncu oldu) ve bir sürü tanınmış sima daha. Kimisi şenlikte halka kitap okumuş, kimisi haber için kimisi başka nedenlerle buradaydı. Bir plan değişikliği nedeniyle Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül de geldi Hayrünnisa Hanım’la beraber. İzzet ikram bol miktarda ve her çeşitten vardı. Krepe sarılmış somon, dürüme sarılmış döner, limon suyuna batırılmış brokoli, kabak ve havuç, hiçbir şeye sarılmamış ve batırılmamış ızgara köfte, et, tavuk, bilumum meşrubat ve beyaz ve kırmızı olmak üzere mebzul miktarda da şarap... Gayet laik bir kokteyldi yani. Nitekim açılışı da laik, çağdaş, demokrat yaşlıca bir hanım yaptı. Doğru Gül çiftinin önüne gidip “Memleketi satıyorsunuz! Sattırmayın memleketi! Yabancılar tek tek toprak alıyor! Elimizde bir şey kalmayacak! Sattırmayın memleketi!” şeklinde bir konuşma yaptı. Kameralar, fotomuhabirleri uçarak toplandılar hemen. O kadar ki yaşlıca hanımefendi gitmek istiyor ama çemberi yarmak ne mümkün... Yaşanan küçük bir hareketlilikten ve hanımefendiyi uğurladıktan sonra Hayrünnisa Hanım tek tek davetlilerle konuştu.. Orada kaç kişi varsa hepsiyle el sıkıştı, hepsini hatırladı, hepsiyle de bir mevzu üzerinde konuştu. Coşkusundan en ufak bir şey yitirmeden adım adım dolaştı. Turkuvaz renkli bu sefer benim bile beğendiğim bir takım vardı üzerinde. Abdullah Bey de aynı şekilde sempatikti ama sıra bana gelinceye kadar hayli yorulmuştu herhalde (veya davetin sahibi olan hanımından rol çalmak istemiyordu) daha durgun, daha az konuşkandı.Ve Mutlu Tönbekici ne yaptı? Edilebilecek en salak lafı etti.“Ben esasen buraya eşinizi görmeye gelmiştim.. E he he.. Ama sizi görmekten de memnun oldum tabii.” Yuh!!! Devletin en başına edilecek laf mı bu? Abdullah Bey “Hayrünnisa Hanım’ın eşi olarak anılmak da hoş tabii” diyerek kırdığım potu espriyle telafi etmeye çalıştıysa da ben bir gaf abidesi olarak tarihin tozlu sayfalarında teneke harflerle yerimi aldım. Sonuç? Bu kadar. Biraz daha kalındı, biraz daha sohbet edildi, biraz daha memleket kurtarıldı, bol bol dedikodu yapıldı ve nihayetinde kokteyl hediyesi olarak ellerimize Cengiz Aymatov’un kitabı “Gün olur asra bedel” ile (ki Hayrünnisa Hanım şenlikte bu kitaptan pasajlar okumuş) harikulade bir İstanbul akşamında evlerimize dağıldık.
Bunca yıllık gazeteciyim hayatımda ilk defa bir devlet kokteyline davet edildim. Eee ne olmuş yani demeyin! Bizim gibi geyikçilere basın kartının bile nazlanarak verildiği (benim hâlâ yok mesela. Ama bu konuda kimseyi suçlayamam. Hem inanmadığım bir kart -devletin basın kartı verdiği tek ülkeyiz, her yerde sivil basın meslek kuruluşları verir-, hem de çok üşeniyorum) bir ülkede cumhurbaşkanlığından davet almak...“AHA! İşte yakaladık seni! Hani AKP’li değildin?” Değilim ulan! Ama davet geldi işte! Hayrünisa Hanım’ın kitap okumayı teşvik etmek maksadıyla başlattığı “Konuşan Kitap” şenliğinin açılış kokteyline davet ettiler. Ve hiç kusura bakmayın, bir gazeteci üstelik meraklı bir gazeteci olarak, davete icabet etmeyecek değildim. Semra Hanım da çağırsaydı giderdim (ama öyle bir şey olmadı) Hayrünisa Hanım çağırınca da giderim. Ve lakin şöyle saçma bir durum oldu. Aynı gün ve neredeyse aynı saatlerde başta Genç Siviller olmak üzere (hani şu Can Ataklı’nın ne olduğu ve ne olmadığı konusunda bir türlü düzgün bir fikre varamadığı oluşum) bir çok sivil toplum kuruluşunun bir araya gelip düzenlediği “Darbeye karşı 70 milyon” mitingi de vardı. (Ayrıntılar için www.70milyonadim.org)Ve elbette ona da katılacaktım. Zira bu ülkede öcü gibi korkmamız gereken bir şey varsa o da darbedir. Hani diyorlar ya bana “sizin şimdi savunduğunuz o türbanlılar var ya, ellerine ilk geçen fırsatta ilk sizi harcarlar, haberiniz yok, salaksınız, körsünüz vs”. Ben de aynısını o arkadaşlara söylüyorum. Darbe olsun da kurtulalım diyorsunuz ya, askerimiz iyidir hoştur ama ilk fırsatta (beni zaten ama) emin olun SİZİ de harcarlar, haberiniz yok. Zira onların yöntemini biliyoruz. (Halk arasında buldozerleme dediğimiz..) Cumhuriyet Gazetesi’nin sansür nedeniyle neredeyse komple siyah çıktığı günleri, kendileri pek fena unuttuysa da (nedendir bilinmez) en azından ben unutmadım. Şöyle bir plan yaptım: Mitinge katılıp dayak, olmadı biber gazı, olmadı renkli su yiyecektim, sağ kalırsam ilk cafede üstümü değişip Cumhurbaşkanlığını davetine katılacaktım. Üstüm başıma paralanmış olursa şikayetimi kanıtlarıyla yaparım hem.. Üstelik devletin en başına!Bu tabii söylendiği kadar kolay değil zira mitingin rengi beyaz, kokteylin rengi siyah. Bir bavulla gidemeyeceğime göre?Bütün gardırop indirildi, hepi topu 25 santime 35 santimlik bir el çantasına sığabilecek biri siyah, biri beyaz olmak üzere iki kıyafet kombini arandı. Çılgın bir arayıştan ve yirmi tane bluzu, eteği, pantolonu çantaya sokup çıkardıktan ve çantaya sığabilecek uygun giysileri saptadıktan sonra siyahları çantaya tıkıp, beyazları üstüme geçirip gittim Tünel’e. ***Miting harikulade geçti. Kimi gazete 7 bin, kimi gazete 3 bin, kimisi de abartıp 20 bin (o kadar da değil) katıldı demiş. Kalabalık denilen şeyi saymayı bilmediğim için bir şey diyemeyeceğim. Ama kuvvetli bir kalabalık vardı. Fakat millet beyaz kuralına uymamış, ortalıkta Sütaş peynir gibi dolaşan neredeyse bir tek bendim. Biber gazı yemedik (ama polislerin gaz maskeleri yanlarındaydı, düz mantıkla: demek ki biber gazları da yanlarındaydı!) nasılsa cop da yemedik, üzerimize su da sıkılmadı ama ne oldu? Taksim’e yürütülmedik. Tünel’den Galatasaray Lisesi’nin oraya kadar geldik, orada “tamam yeter bu kadar darbe protestonuz, daalın” dediler. Dağılırken harikulade bir şey oldu, biri arkadan ayağıma bastı ve ben sandaletimin tekini parçaladım. Bu tabii olabilecek en saçma şeydi çünkü aynı sandaletle davete de katılacaktım. Çok şükür yanımda Manita Bey vardı ve de motosikletiyle gelmişti. Bir ayağım sandaletli, bir ayağım çıplak olarak İstiklal Caddesi’nde yarım saat dükkandan dükkana koşuşturduktan sonra uygun bir ayakkabı bulup satın aldım. Daha komiği aynı dükkanın personel tuvaletinde üst baş değiştirdim (bu arada ayak da yıkanmak zorunda kaldı). Ayakkabı satıcılarının şaşkın bakışları arasında Süpermen gibi tümüyle başka bir şekil şemal ile dükkandan çıkarken fark ettim ki taksiyle yetişmem imkansız. Yapılacak tek şey vardı: Davetin olduğu yere, yani Sultanahmet’e motosikletle gitmek. Cumhurbaşkanlığı davetine, çantasında yırtık bir sandalet ve leş bir beyaz kıyafet, elinde “darbeye karşı ses çıkart” pankartıyla ve de motosiklet arkasında siyah dar eteği ve kırmızı topuklu pabuçlarıyla giden benden başkası var mıdır bilmiyorum. Komik ve saçma ama yemin ederim virgülüne kadar gerçek. Daha da komiği şu oldu. Kokteyl yerine yaklaşırken polisler elimdeki pankart yüzünden alarma geçti, protestocu sanıp durdurmaya, meydana sokmamaya kalkıştı. “Yok sandığınız gibi değil ben davetliyim” deyince iyice şaşırdı, peki dedi, polislerin ayakkabı satıcılarından da şaşkın bakışları altında motordan indim, pankartı manita beye teslim ettim, üstümü başımı düzelttim ve sanki çok normal bir şey yapıyormuşum gibi içeri girdim. Demek ki neymiş? İnsan hem mitingci hem de davet kuşu olabiliyormuş. Peki kokteyle ne oldu? Artık o da yarın...
Akşam maç var diye (herhalde) yanı başımdaki çocuk yuvasından sabahtan beri “marş” yayınlanıyor. İçinde “Türkiye ileri!” “Türkiyem yaşa var ol” “Türkiye sen en büyüksün” “Türkiye ez onları, döv onları, biç onları” sözleri geçen (halk arasında “Türk’ün Türk’e propagandası” yani TTP dediğimiz) ne kadar şarkı varsa hepsi tek tek çalındı. Kendi kendilerine çalsalar gene itiraz etmeyeceğim. Hoparlörler dışarı çıkartılmış ama nasıl bir bangırdatma, anlatılır gibi değil.. Göz gözü görüyor, kulak kulağı duymuyor vaziyeti.Sözünü ettiğim çocuklar bu arada sıfır altı yaş arası. Bilmiyorum gözünüzün ve kulağınızın önüne geliyor mu? Bir yanda çığlık atmaktan büyük bir zevk alan 0-6 yaş arası 20 tane velet, bir yanda “ez, gebert, yala, yut” diyen korkunç marşlar! Üçüncü tura gelindiğinde çıldırmak üzereydim zira tam o sırada öğle ezanı da okunmaya başladı. Marş, ezan ve çılgın çığlıklar!Korkunç bir günahın cezasını çekiyorum belli ama neydi bu günah bilmiyorum. Tenor müezzin modası var biliyorsunuz. (Müezzinin modası yoktur demeyin sakın döverim!) Piyasaya ne zaman İbrahim Tatlıses, Mahsus Kırmızıgül, Özcan Deniz gibi kedi sesliler hakim oldu camilerden de o sesleri duymaya başladık. Gitti o davudi sesli müezzinler geldi miyavlar gibi ezan okuyan müezzolar. Bunu belirtmek zorunda değilim ama ben ezanı severim. Daha doğrusu severdim. Sabah sessizliğinde, tek bir camiden gelen, efendi bir sabah ezanı cidden çok hoşuma gider. Ve bunu en son 5 yıl evvel Şirince’de duymuştum. Bir daha da kalın sesli bir hocadan güzel bir ezan dinleyemedim. (Hayır AKP’li değilim... Hayır AKP’li değilim... Hayır AKP’li değilim..)Ama bu ince sesli, inleye inleye, mıyklaya mıyklaya ezan okuyan müezzinlerden cidden nefret ediyorum. (Hayır din düşmanı değilim.. Hayır din düşmanı değilim.. Hayır din düşmanı değilim...) Hele bizimki iyice abartmış durumda. Bir nağmeler, bir nağmeler... inanılır gibi değil! Arada “Alaaaaahhh” diye bağır, rakı sofrasına bir yumruk indir yani. Öyle bir “gazinosal” ezan durumu. Ve tabii ki son seste! Niye? Çünkü anladığım kadarıyla camiler arasında bir rekabet de söz konusu! Zira eskiden gayet normaldi ses düzeyi, ne zaman ki Hareket Sitesi tarafından gür bir ezan duymaya başladık, bizimki de sesi yükseltmeye başladı. O bir gıdım daha, bu bir gıdım daha derken şu an ezan okunurken mahallede kimse konuşamaz durumda. (Aynı durum daha da berbat olmaz üzere Sultanahmet bölgesi için geçerli. Milleti yerinde hoplatacak kadar sesler açık. Üstelik dip dibeler ve hepsi birden okuduğu için de çekilmez bir ses karmaşası söz konusu. Şu ezanları nöbetleşe okusalar olmaz mı? Bu arada o kadar bağırttırıyorlar, yiyorsa hoparlörsüz okusunlar bakalım..)Velhasıl kelam marş üstü ezan da başlayınca kendimi yuvada buldum. Dedim “Bu ne yav! Delirdiniz mi?” Ah o tatlı ana okulu öğretmenleri nasıl şaşırdı nasıl şaşırdı anlatamam. Ben uzaylıyım ve hepinizin burunlarını almaya geldim demişim gibi nasıl masum ve şaşkın bakıyorlardı. Aynı şeyi daha önce hoca da yapmıştı. Yüzüme dünyanın en acayip şeyini söylemişim gibi baktıydı uzun uzun. Aha işte sorun tam da bu! O kadar kaptırmış gitmişiz ki kendi yaptıklarımıza iyice saçmaladığımızın farkında değiliz. Normali bu abartılı hal sanıyoruz. Yok mudur bunun arası yahu?
Haber şu: “Washington Post gazetesi Yemen’de ‘Keyfi’ ahlak polisini sayfalarına taşıdı. Yemen medyasına dayanılarak yapılan haberde 50 yaşındaki Nadir Abdül Kadus Aden kentinde mafya ve sakallı bir gruptan oluşan kendi ahlak polisini kurdu. Elleri sopalı sakallı grup, resmi yetkileri olmamasına rağmen, insanların önlerini kesiyor, evli olmayan öğrencileri tokatlıyor. Uygulamanın Taliban zamanında Afganistan’da yapılandan bile daha sıkı olduğu vs vs.” ***Yok bu sefer Türk medyasına bir eleştirim yok. (Olsa ne yazar...) Şimdi bunların kafayı yediğinden hiç kuşku yok. El alemin namusundan nasıl bir cennet rantı görüyorlarsa.. Fakat ne yalan söyleyeyim bu sopa işi hoşuma gitmedi değil.. Ben bu düşü ne çok kurdum anlatamam. Yıllardır böyle hayalî bir “ahlak” sopası ile dolaşıyorum. Hadisenin tabii bu hıyarların anladığı ahlakla ilgisi yok.. Gerçek, evrensel ahlaktan söz ediyorum. Şehir ahlakından, bir arada yaşama ahlakından söz ediyorum.Kırmızı ışıkta geçene sopa...Yayaya yol vermeyene sopa... “İyi günler”ime cevap vermeyen taksiciye sopa...Manken kızların bacak aralarına kamera sokup görüntü alana sopa...Yaşlı teyzeyi azarlayan pazarcıya sopa...Yere çöp atana sopa...Işık daha sarıdayken arkamda dıt dıt yapana sopa...Göğüs dekolteme gözünü öküz gibi dikene sopa...Leş gibi kokana sopa...Kapalı yerde sigara içene sopa.. Kızların popolarına dönüp dönüp bakana sopa...Yolda omuz atana sopa...Maçta düğünde havaya silah sıkmaya yeltenen (Hıncal Uluç’un gayet yerinde deyimiyle o. çocuklarına) sopa, sıkana kötek! Elli metre sonra ışıkta duracağı halde makas yapıp önüme geçene sopa...Gecenin köründe yatak odamın önündeki merdivende bağıra çağıra konuşup ana avrat küfredene sopa... Sekiz günde çeşmemi monte edemeyip tesisatçıyım diye dolaşana sopa...Cep telefonumu alıp 21 günde tamir edemeyen sözde büyük telefon servisi kurumuna sopa...Tarihi semtin ortasına apartman yapana da ona ruhsat verene de sopa...Öte yandan eski evini tamir etmek isteyene proje onayını en erken 2 yılda verene yine sopa...Kendini Mahsun Kırmızıgül sanıp gazinodaymışçasına son ses ezan okuyana da sopa... Müzik dedikleri garabeti sonuna kadar kökleyip her yaz asabımızı bozan sahil gazino bozuntusu adam düdükleme yerlerine de sopa...Sopa oğlu sopa yani! “Ne yazık ki yok”mu demek lazım “iyi ki yok”mu bilemiyorum. Ama olmayacak manasına gelmiyor bu. Bir gün ’biz medeni bir şekilde yaşamak isteyenler’de bir araya gelir elbet...
Gazetelerin İnternet sitelerindeki İran haberlerine bayılıyorum. Daha doğrusu İran-haberi-olduğu-haberi-sonuna-kadar-okuyunca-anlaşılan İran haberlerine.Başlık şu: Çevresi 4 metrelik demir bariyerlerle kaplı, her adımında silahlı nöbetçiler var İŞTE KADINLAR PARKINerede bu park? Bilmiyoruz Ama ne düşünüyoruz? Aksi belirtilmediği için tabii ki Türkiye’de. “Aman tanrım! Bunu DA mı yaptı memleketin iflah olmaz yobazları! Allah belalarını versin!” deyip yüreğimiz sıkışmış vaziyette haberi tıklıyoruz ve ne görüyoruz? Hayır. Hadise İran’da imiş. Geçen gün de şöyle bir şey vardı: “AHLAK POLİSİ AYAK BİLEĞİNE TAKTI..” Haydaaa dedim. Bizde ne zaman böyle bir birim kuruldu? Tabii ki kurulmamış. Olay gene İran’da geçiyor. Haberin sonuna kadar okumazsan anlayamazsın ama. Bu arada kadınlar parkı haberinin devamı da şöyle: “İran’ın başkenti Tahran’ın dünyaca ünlü parkı bu. Eski adı Neşat, yeni adı “Anneler Cenneti”. Bu park hep konuşuldu ama içerisini gören pek olmadı. Yeniden düzenlenerek geçen ay açılan parka, artık hafta içi sadece kadınlar girebiliyor. Tahran’da yerini bilmeyen yok. İçeri sadece kadınlar alınıyor. Erkeklere yasak. Sadece hafta sonları aileler girebiliyor. Hafta içi ise kadınlara mahsus. Kadınlar içeride erkek olmadığı için kara çarşaflarını çıkarabiliyor, bisiklete binip turlar atabiliyor. Hatta isteyen piknik yapabiliyor. Tabii tek başına piknik pek eğlenceli olmuyor.” Haberin neresinde tutmalı bilmiyorum. “Hep konuşuluyor ama kimse göremedi” diyor, internete bakıyorum: Uygulama 17 Mayıs 2008’de başlamış. Bir ayda kim neyi ‘ yıllardır’ konuşuyor? Tahran’da yerini bilmeyen yok diyor sanki gizli bir yermiş gibi, bin yıllık park, ben dahil her turist evvela buraya götürülür. Üstelik yeni uygulamayı da törenlerle duyurmuşlar ahaliye. Yani ortada sır mır yok. Zaten hafta sonu dileyen gidebiliyor. İçeride erkek olmadığı için kadınlar kara çarşaflarını atabilir diyor, çarşafın rengine o vurgu niyedir bilinmez... (Bu arada internetteki diğer fotolara bakıyorum her renk örtü var kafalarda) Demir perdelerle etrafı kapatıldı diyor, haberin esasına bakıyoruz: Kavuniçi ve sarı bezler gerilmiş sadece. Adım başı silahlı muhafızlardan da söz eden tek bir ajan haberine rastlamadım bu arada. (Çok merak eden varsa ek bilgi: Parkın içindeki bütün personal bahçıvanlar dahil kadın) “Tabii tek başına piknik pek eğlenceli olmuyor” cümlesi hele tam bir skandal! Kim demiş bunu? Gidilmiş parkta yalnız yalnız piknik yapan kadınlarla mı konuşulmuş? Öyle ise nerede o kadınların ismi ve cismi? Ayrıca haberde niye muhabir veya haber ajansı ismi yok? Gökten mi indi bu haber? (Haberin esasında ise kadınların parkı ağzına kadar doldurduğu ve çok eğlendikleri yazıyor)Esas sorular bunlar değil elbette. Esas soru şu: Niye düzenli olarak iki günde bir ballandırılmış bir “İran ve kadınlar” haberi verilmek zorunda? Çok mu ilgilendiriyor İran bizi? Çok mu endişeleniyoruz komşumuz için? Çok mu dertleniyoruz İranlı kadınlara? O kadar dertleniyorsak neden o zaman kadınlar parkı haberini 1 ay gecikme ile veriyoruz? Aha işte bunlar da böyle yapacaklar, bütün niyetleri bu demenin bir başka yöntemi herhalde bu komşu haberleri. İçerde haber tükenince ver elini İran’a, Sudan’a, Nijerya’ya.Benden söylemesi: En ürkütücü olan recm görüntüleri. Altı ay süreyle her gün bir tane servis edin, bu ülke anında kendine gelir. Mahkemeye falan gerek bile kalmaz.
Bu sabah, beni çok eskiden beri, yani Tuğçe Baran adıyla yazdığım dönemden beri okuyan ve esasen kim olduğumu çok önce kendi kendine keşfetmiş bir okurum aradı. Son derece yumuşak bir üslupla, beni eskiden çok severek okuduğunu, onun için günün neşesi olduğumu ama son dönemlerde sevmediğini, bendeki bu değişime alışamadığını, onu çok şaşırttığımı, sadece “bugün ne yumurtlamış acaba” diyerek okuduğunu ve buna çok üzüldüğünü ifade etti. Beni yıllarca bir “Cumhuriyet kızı” olarak tahayyül etmiş, neden şimdi “onları” yani türbanlıları savunduğumu bir türlü anlayamıyormuş. Benim “AKP’li” (!!!) olduğuma inanamıyormuş. Ne işim varmış “o” insanlarla... Başkası olsaydı çok sinirlenirdim ama Aylin Hanım o kadar düzgün, o kadar kibar anlattı ki derdini birden karşımda annem varmış gibi hissettim. Ve sanki annemi üzmüşüm gibi tuhaf bir iç burukluğu yaşadım. Sorun şu: Galiba derdimizi anlatamıyoruz. Tabii ki Cumhuriyet’in bir kızıyım. Tabii ki etrafım yobazlarla dolsun istemiyorum. Şimdi söylemeyeceğim bir dolu arzum daha var toplumla ilgili. AKP’li de değilim. Hiç olmadım. Partinin kapısından bile girmedim. Onu geçtim, oy bile vermedim. Bundan sonra da verecek değilim. Demokratik hakları savunmak başka, kim tarafından yönetilmek istiyorsun seçmek başka. Peki dindar mıyım? Dindarı geçtim inançlı olup olmadığım bile şüpheli. Tek derdim şu: Bir yerde bir “hata” yapılıyor. Belli. Yapılıyor ki 85 yıldır biz aynı noktada debelenip duruyoruz. Yıl 2008, Türkiye’de şeriat devleti kurulur mu kurulmaz mı tartışıyoruz. “Bu” hatayı “biz onlara çağdaşlık verdik, batılılık verdik, hak verdik, hukuk verdik, o aptallar değerini bilemedi, gittiler gene kafalarını bağladılar” zihniyetiyle sadece ve sadece karşı tarafta aramak yapılacak en büyük sersemlik. Sadece giden değil kalan da suçlu olabilir. Bu kadar zamandır ‘ikna’ olmamışlarsa ya ikna yeteneğimiz zayıf ya da ikna edilemez bir şeyde ısrar ediyoruz. Veya daha vahimi ‘ikna’ etmeye bile zahmet etmiyoruz. Ha bire iğneyi kendi tarafıma batırıyorsam bu hatayı görebilmek içindir sevgili Aylin Hanımlar... Sadece bu. Hatalardan biri de yine yapılmak üzere zira.
Üç gün evvel Bilgin Gökberk sayesinde bodoslama bir medyada hediye, davet, basın gezisi olayına daldım. (Bu arada mühim not: Bilgin Gökberk hiçbir basın gezisine katılmıyormuş. Yanlış bilgi verdiğim için özür dilerim.)Yazı üzerine meslektaşlarımdan telefon üstüne telefon aldım. Hadiseyi tartışmaya açmamı istediler. Hediye, gezi, davet, avanta, lavanta olayını yaz dediler. (Bu arada “avanta” kelimesi, İtalyanca “avanto” kelimesinde geçmiş dilimize. Peki manası ne imiş? Ön ödeme!!!!) Neyi nasıl tartışacağımı tam olarak bildiğimi söyleyemem. Ayrıca burada kendim söyleyip kendim oynayacağımdan da eminim zira medya büyüklerimiz başka konuları tartışmakla meşguller. Medya etiğini yiyeyim, türbanıma/darbeme/çeyrek finalime bir şey olmasın noktasındalar. Gerçek şu: Çok azımız dışında kimse masum değil. En ünlüsünden en dış kapının mandalına kadar hemen hemen herkes basın gezilerine bayıla bayıla gidiyor, binlerce lira değerinde hediyeleri seve seve kabul ediyor, davetlere yemeklere ayıla ayıla katılıyor. Hatta sağdan soldan duyup da beğendiği bir gezi varsa “bizınıs klas”ta olmak şartıyla kendini zorla davet ettirenler bile var! Bu hediyeleri, bu gezileri kimi ballandıra ballandıra yazıyor kimi istemem yan cebime deyip yazmıyor ama Cumhurbaşkanı Gül’in Katar gezisi sırasında gazetecilere dağıtılan saat dışında hediye iadesi hatırlamıyorum ben. Çok önce de bir cep telefonu iadesi olmuştu.. Yıllaaar yıllar önce.. Ama işin komiği iade eden de kendi etmişliğiyle kalıyor, haftanın enayisi oluyor, iade etmemek ayıba falan dönüşmüyor.“Hediyeyi kabul ediyorum ama bu o firmalar hakkında eleştirel yazı yazma özgürlüğüme bir şeycikler olmuyor, yazarım ben her istediğimi!” diyerek hadise meşru kılınıyor olabilir ama bunun gerçek olmadığını hepimiz biliyoruz.Her “hediye” aynı zamanda bir “borç”tur. Hiçbir şeye yol açmasa bir “el tutukluğu”na yol açacağı kesin. Zira geziydi, davetti, yemekti derken şirketlerin CEO’larıyla, müdürleriyle, PR ajanslarıyla gereğinden fazla samimi oluyoruz, bu da ne olursa olsun tarafsızlığımızı (tabi öyle bir mefhum varsa) zedeliyor. Biliyoruz ki edeceğimiz en küçük laf birilerinin başını yakacak, en azından onu zor durumda bırakacak. Batıda bunun kuralları var. Bir gazeteci en fazla kaç paralık hediye kabul edebilir, hangi gezilere hangi koşullarda katılabilir bellidir. Maç bileti hediyesi aldığı ortaya çıktığı için istifa etmek zorunda kalan genel yayın yönetmenleri biliyoruz. Bizde ise en küçük bir sınırlama yok! Bir bakıyoruz çok meşhur bir marka çanta göndermiş, bütün kızların kolunda. Bir bakıyoruz biri cep telefonu göndermiş bütün köşecilerin elinde. Bir bakıyoruz biri yine son model bir MP3 çalar yollamış (veya gezi sırasında hediye etmiş), yine herkesin kulağında. Bilgin Gökberk’e o gün kızdım ama düşününce avanta lavanta olayı hakikaten almış i-pod’unu gitmiş durumda. Sınırlama denemeleri de oldu üstelik. Sabah Gazetesi üç dört yıl önce şöyle bir kural getirmişti: Muhabir veya yazar ancak haber değeri olan basın gezilerine, o da masrafını gazete ödemek koşuluyla katılabilir. Ne oldu bu kurala? Buhar olup gitti. Ama bundan daha vahim bir durum var: İlan baskısı. Bir daha ilan/reklam alınamaz diye kimse doğru düzgün bir şey yazamıyor markalar, firmalar hakkında. Eller kollar bir yere kadar zaten bağlı. Eee? Bu durumda madem bir şey yazamıyoruz bari domuzdan ne kadar kıl koparsak kardır mı deniyor?Ben bir cevap veremiyorum. Var mı bana mantıklı bir şey diyebilecek olan?