Nikâh şahidinin yol çilesi

21 Temmuz 2008

İstanbul’dan İzmir’e 17 saatte gelmeyi başarmış bizden başka bir dörtlü var mıdır şiddetle merak etmekteyim.Malum: Evlenme mevsimindeyiz. İki haftada bir birinin düğününe gidiyoruz. Yine bir düğün, yine bir nikah ve tabii ki yine bir İzmir... Üstelik hayatımda ilk defa şahitlik de yapacağım!!!Sabahın köründe yola çıkma planlarımızı tabii ki gerçekleştiremedik. Zira aramızda kimse saati kurmayı akıl etmemiş. Bunca yıldır kendi kendimize bir kez olsun istediğimiz saatte uyanamadığımız halde nasıl oluyor da hâlâ böyle bir iddia taşıyoruz bu da ayrı bir araştırma konusu. Bandırma feribotu haftalar öncesinden tedbirli sinir karıncalar tarafından doldurulmuş olduğu için Yenikapı’dan kös kös Eskihisar’a gittik. Ve çok şahane bir manzara ile karşılaştık: Uzaydan bile görülecek kadar uzun bir feribot kuyruğu. An itibarıyla memleket komple hareket halinde. AMA KOMPLE! Koca bir yarımada kımıl kımıl. Hareket edenlerin yüzde 80’i de İstanbul İzmir hattında. Fakat beklemesi değildi sinir bozan. Medeni insanlar kuyruğa girmiş efendi efendi sırasını beklerken, açıkgöz eşolueşeklerin orta ve dahi emniyet şeridinden önlere geçme hareketiydi insanı çileden çıkartan. Herkes hakaret ediyor, herkes kornaya basıyor ama bu edepsizler hiç aldırış etmeden haşur huşur bizi sollayıp (veya sağlayıp) en öne geçiyor ve hiçbir yetkili de onlara “Hop hemşerim nereye? Sırada bekleyenler hıyar mı? ” demediği için de bir güzel vapura biniyor. Ve sen, medenilik ederek esasen sadece ve sadece enayilik etmiş oluyorsun. Türkiye’nin sorunu da işte tam da budur. Manita Bey “ben biraz daha burada durur ve biraz daha enayi yerine konulursam kesin cinayet işlerim” deyip nefis bir U dönüşü ile geri dönüp haşırt diye İzmit yoluna saptı. Kıroluk ve cinayet arasında gidip gelmektense uzun yolu seçti. Ve lakin o sinirle yanlış yola girdi ve biz, hiç bilmediğimiz bir takım ilçe ve beldelerde dolanmaya başladık. Hem yol soralım hem bir tas çorba içelim diye ilk bulduğumuz kebapçıya gittik. İşte oradan sonrası bir acayip oldu. Yolculuk yemek yeme ayinine döndü. Bursa’da İskender, Susurlukta tost, Akhisar’da köfte... Aralarda çay, kahve, sigara molaları.. Ve bu nasıl bir şeyse aynı anda bir kere bile çişimiz gelmediği için yirmi beş ayrı yerde ihtiyaç molası.. Tamam suçun büyük bir kısmı bize ait. Durmadan acıktık, durmadan çişimiz geldi, durmadan birimizin sigara ihtiyacı geldi, arada alışveriş de yaptık ama bütün bunlar 9 saatlik yola 8 saat ekler mi?Karayollarının da muhteşem katkısıyla evet! Zira yolun üçte biri inşaat halindeydi diyebilirim. Bir tırın arkasında bir saat takılıp kalıyorsun. Anladığım kadarıyla benim ömrüm İstanbul İzmir arasının tam olarak bağlandığını görmeye yetmeyecek. Ankaralılar adam yerine konuldu, İzmirliler konulmadı. Çocukluğumdan beri bu yolu en az 500 kere gidip gelmişimdir, her seferinde “bir dahaki sefere kesin bitmiş görürürüm, şahane olacak” demişimdir ama belli ki bir 500 kere daha gidip geleceğim ama yolun bittiğini göremeyeceğim. Duble yol denilen şey bu kadar mı zor yapılan bir şeydir? İzmir İstanbul bu kadar mı umursanmaz bir hattır? Yılda sadece 2 ay mı çalışılmaktadır? Bu da Temmuz Ağustos mu olmak zorundadır? Peee pee nereye kadar? ***Son olarak bir İzmirli klasiği yapıp gece yarısı kordonda bir tepsi kadar midye dolma da yedikten sonra nihayet evlere varabildik. Çok güzel oldu, zira zor bela 2 kilo vermiştim, hepsini fazlasıyla geri aldım. Düğüne dev bir göbekle gitmeye hazırım komtanım.

Devamını Oku

Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı sadece WC’de okunarak kaç ayda biter?

18 Temmuz 2008

Geçen Nur Çintay’ın çok gülümsediğim bir yazısı vardı. “Klasikleri yeniden okumak” geyiğiyle ilgili. Orta yaşın üstü bir adamın elinde bir klasik görürseniz muhakkak surette kitabı “yeniden” okuyordur. Klasikler asla ilk defa okunmazlar! Daima “yeniden” okunuyorlardır. Yaşlıyken de aynı zevki veriyor mu onu merak ediyordur!! Zira klasik okumak dediğin yeni yetme iken yapılması gereken bir vazifedir. Sonra yaptın mı belli ki kültürsüz bir aileden geliyorsundur vs.. E bunu da saklamak gerekir değil mi ama...Ve lakin şöyle bir saçmalık var: Dostoyevski “Suç ve Ceza”sını mesela, yeniyetmeler için yazmamıştır ki! Hangi yeni yetme bir katilin çılgın iç hesaplaşmalarını, vicdan bunalımlarını, suçluluk yanmalarını deli gibi merak eder ki? Hangi yeni yetmeye Allah’ınızı severseniz 644 sayfa okutabilirsin ki? Teklemeden, bir lahzada “Raskolnikov!” diyebilecek tek bir 12 yaş tanıyor musunuz? Hadi Raskolnikov’u dedi, peki diğer bin yüz kırk altı en az 13 harflik Rus ismini?Dolayısıyla gerçeği açıklıyorum: Birinin elinde Dostoyevski varsa bilin ki o onu ilk kez okuyordur. Torunsuz torbasız, zır emekli biri değilse hiç kimsenin 644 sayfayı yeniden devirecek kadar boş vakti yoktur. Klasik bir kere okunur. (Ve bu klasikler niçün bu kadar kalın olmak zorundadır, o da ayrı bir konu..)İtiraf ediyorum: Dört beş tanesi hariç ben de okumadım klasikleri. Lisede bir Kafka sapıklığım vardı bir ara, zaten depresif, zaten asosyal bir tiptim, “hepiniz böceksiniz!” diye bağırınca bir gün, kalorifer kazanında yaksın diye annem hepsini kapıcıya verdi. Geriye bir tek Polyana’yı bırakmıştı hakaret olsun diye. (O da bir klasik sayılır tabii de hayatımda daha sıkıcı başka bir şey bilmiyorum) Ama tabii bir iki tane hariç klasik okumamış dıngıl mahcubiyeti de bir yere kadar. Yine bir rakı sofrasında biri “Neeee? Suç ve Ceza’yı okumadın mı? Sen yaşamıyorsun kızım” deyince soluğu Remzi Kitabevi’nde aldım. Tamam ulen! Okuyacağım! Kaç sayfa? 644! Oha! Sadece Murat Belge’nin önsözü 11 sayfa. Fakat korkunç gerçek şu ki benim tuvalette geçen zaman dışında boş vaktim yok! Nasıl oluyor bilmiyorum. Yanlış anlaşılmasın memleketi kurtaracak bir proje ile falan uğraşmıyorum. Dünyayı da kurtarmıyorum. Fakat sabah kalk, yarım saat goşu bantında koş, kahvaltı hazırla, öğlen alışveriş yap, yazı yaz, arada yemek attır, yeğene kuşluk, ikindi yiyecekleri hazırla, akşam sofra kur, bulaşık yıka, mutfağı temizle, banyoyu temizle, yer hareketleri yap, popoyu erit, duş al, haberleri izle, ortalığı topla, yürüyüşe çık, Kuruçeşme Parkı’ndaki “halk fitnes” dediğim kamu jimnastik aletlerinde debelen, eve gel meyve hazırla, manita beyle muhabbet et, tekrar ortalığı topla vs vs derken.. Dostoyevski nanay. Şimdi tuvalette duruyor. Haftada bir gelen temizlikçi onu her seferinde alıp kütüphaneye kaldırıyor, bulması iki gün sürüyor falan filan ama yine de 3 haftada 170 sayfa okumuşum. Çok hızlı sayılmaz farkındayım ama yapacak bir şey yok. Ç. molasında bu kadar oluyor. Temizlik Ayşe müsaade ederse 2 ay sonra bambaşka bir Mutlu olacağım, hepiniz göreceksiniz gününüzü...

Devamını Oku

İki buçuk yaprağın sırrı

17 Temmuz 2008

Bir çay hikayesine başlamış idim değil mi ben? Araya bir toz duman girdi, fırtınalar koptu.. Her neyse.. Ne diyorduk? Çay. Bildiğiniz gibi çay memleketi Rize’deydim. Dünyada kişi başına en çok siyah çay tüketilen ülke olduğumuzu biliyor muydunuz? Kişi başına 2.8 kilo!Şaşılacak bir şey değil tabii. Sabah akşam çay tüketen bir milletiz. Bu çay tüketimine tek başına yılda en az 4 kilo ile hayli katkıda bulunanlardanım. Küçük bir çay sapığıyım yani. Fakat gördüklerimden sonra artık elime her çay aldığımda bir durup düşünüyorum. Önce gördüğüm o olağanüstü güzel vadiler geliyor aklıma (bizim Çayelili Muzaffer Abi’nin deyimiyle “buruşturulmuş kağıt gibi” duran dağlar) sonra da o emek. Müthiş bir şey çay işi! Çay denilen şey sadece ve sadece çay bitkisinin sürgünlerinden yapılıyor. Şimşir gibi bir bitki çay. Kendi haline bırakılsa 3-4 metrelik bir ağaç haline geliyor ama toplaması kolay olsun diye sürekli budanıyor ve böyle top gibi yarım insan boyunda bir çalıya dönüştürülüyor. İşte çay dediğimiz şey bu bitkinin yılda üç kere verdiği sürgünlerinden yapılıyor. Sürgünün tümü de değil toplanan. Ucundaki iki buçuk yaprak. İkisi normal birisi küçük olduğu için iki buçuk yaprak deniliyor. Çayın lezzetini veren her şey bu sürgünlerde oluyormuş. Geri kalan yapraklarda bir numara yokmuş. Elle toplanan en makbulü. Sri Lanka’da (Seylan) öyle yapılıyormuş. Ama o iş zor. O nedenle torbalı bir makas var, onunla toplanıyor çay sürgünlerinin ucu. Çoğu zaman yağmur altında, yarı kuru yarı ıslak ve tabii çoğunlukla kadınlar tarafından tek tek... Fakat sonrası daha da zor. Çaylar önce solduruluyor. Soldurma dedikleri çay yaprağının esnek hale getirilmesi. Sonra bu esnek hale getirilmiş yapraklar makinelerde kıvrılıyor. İki taş arasında (diyelim) birbirlerine sürttürüle sürttürüle bir büklüm oluşturuluyor. Kıvrıldıktan sonra içine hava veriliyor, çayın tadını veren enzimlerin yaprağın dışına çıkması sağlanıyor. En son olarak da fırınlanıyor. Sonra da içindeki çöptü, saptı gibi gereksiz unsurlarından, bayağı ilginç metotlarla ayıklanıyor. Yemyeşil giren şey simsiyah çıkıyor.***Doğadan’ın çay fabrikasında duyduğum kokuyu asla unutamayacağım. Bir kazan çayın içine düşmüş gibi. Doğadan, yeni bir uygulama başlatmış. Çayda İkinci Hayat projesi. Türk çayının Seylan çayı gibi kaliteli ve dünya çapında bir çay olması için geliştirilen bir proje. Çayların elle ve sadece 2 buçuk yaprak toplanması için (zira bizimkiler beş buçuk, altı buçuk, yedi buçuk Allah ne verdiyse topluyormuş) çay bahçesi sahipleriyle görüşmüşler, eğitim vermişler, taban fiyatın üzerinde fiyat vermişler. Zira yanlış toplanmış çaydan iyi çay yapılmıyormuş. Aldıkları sonuçtan çok memnunlar. Giderek daha çok bahçe projeye katılmış. Rize’de acayip bir hareket gelmiş. Yılların “zor dem veren tozlu Türk çayı” intibaını kırmışlar. Çok güzel, temiz bir çay üretmişler.Önce yanlış yapıp sonra doğrusunu bulmak da tam bize göre bir iş. Neresinden başlansa kar. Bir bardak çay deyip geçmemek lazım. Şu beton binalar işine ne zaman el atılacak benim de derdim o.

Devamını Oku

Masaldaki en güzel kraliçeye

16 Temmuz 2008

Bazen çok güzel paslar gelir insanın ayağına.. Nefis bir açıdır. Kesin gole gidecektir. Hiç şüphe yoktur. Top ağları havalandıracak ve gol olacaktır. Ancak her gol hayırlı değildir. Zira hayat futbol gibi değil. Gollerin bazıları orman yangını gibidir. Attığın anda hiç ummadığın kadar kişiye zarar verirsin. Hadise kalp kırmaktan, bir zekâ oyunu yapıp üç beş kişiden bravo almaktan öteye gider. İşte golü atmadan önceki düşünme anı senin insanlığındır. Aile terbiyesi falan değil düpedüz vicdandan söz ediyorum. Top ayağında düşünürsün. Atmasam daha mı iyi olur diye. Hedeflediğin kişi ve kişilerden başkaları (mesela bir kadın ve üç çocuk) da zarar görür mü diye bir beklersin. Ve vazgeçersin. Nefis olacağını düşündüğün o golden evet, vazgeçersin. Bile bile, isteye isteye.. Ve o vazgeçiştir senin kazancın. H H HHiçbir başarı, hiçbir güzellik, hiçbir reyting, hiçbir ödül benim gözbebeğimin gözyaşından daha değerli değil. 13 yaşındaki yeğenim (evet onun da soyadı Nişanyan) sabah elinde gazete ile ağlayarak yanıma geldiğinde, dünya benim için artık sadece o gözyaşıdır. Soyadıyla yapılmış beter bir kelime oyununu görüp “Ben artık okula gidemem ki..” dediğinde sesinin titremesidir artık benim bütün hayatım. Haftalardır yazılan çizilenlerden deli gibi korumaya çalıştığım (ve bunu da yine bu köşede yazdım altını çize çize..) o küçük tatlı insanın dünyasının tuz buz olmasıdır benim her şeyim...Benden bin kat daha güzel olsan ne olur.. Benden bin kat başarılı olsan ne olur.. Dünyanın bütün reytingleri senin olsa ne olur... Kimin umurunda... Ben o gözyaşını bir reytinge değişir miyim ki? O hüznü bilmem kaç ödüle satar mıyım ki? Gözbebeğimin saçının tek bir telini Türkiye’nin en bilmem ne yazarı olmaya takas eder miyim ki? Umurumda olabilir mi ki bu, o yaş, orada, o gözde dururken? Gözüm görebilir mi ki başka bir şeyi? Hayır. Dünyanın bütün başarıları senin olsun. Masaldaki en güzel kadın sensin kraliçem. Ne olacak... NE OLACAK? Ne zaman umurumda oldu ki bu zaten? Ne önemi var ki? Gün olur devran döner herkes bir emekli maaşına kalır. Sevenin varsa gelenin gidenin olur, yoksa yalnız yalnız kurur gidersin. Olacağı budur. Ne başarısı, ne reytingi? Aile terbiyesi falan değil, net vicdandan söz ediyorum. İnsanın en içindeki saf iyilik veya kötülükten söz ediyorum. Hiçbir aile terbiyesinin yerine koyamayacağı veya yok edemeyeceği o tılsımlı şeyden söz ediyorum. Çocuklara zarar verme diyen o sesten.. Çocuklara zarar ver-me!Kulaklar sağır, gözler kör, fena halde farkındayım ama umarım anlatmışımdır... İdeolojik farklılıkla falan ilgisi yok bunun..

Devamını Oku

Çay işi ne tatlı, yaptım bir beş katlı

14 Temmuz 2008

Haftasonu Rize’deydik. Rize’ye birkaç defa geldim, dağlarına çıktım ama hayatımda ilk defa çay bahçesine gittim. Çayeli’nde, taaa en tepelere Kenan Amca’nın bahçesine üstelik... Doğadan Çayları’nın özel bahçesine. Gitmekle de kalmadım, pamuk ellerimle çay da topladım. Bir torba dolusu “2 buçuk” yaprak! Çayeli bölgesi, açık ara Türkiye’nin en, ama en etkileyici yeri. Her vatan evladının (tabii hakikaten vatan evladı ise, tatlı su vatan evlatları Bodrum’a gitsin..) o dolambaçlı ve dar yolları göze alıp şöyle bir Haremtepe dolaylarına çıkması lazım. Başka bir ülke orası. Doğu Karadeniz’in diğer vadilerinden de farklı. Bambaşka bir coğrafya. Yüzlerce vadi, yüzlerce tepe. Üstelik her birinde başka bir doğa. Aynı zamanda hem vahşi hem de sevimli olabilen belki de tek yer. Yamaçlar ciddi olarak dik. Öyle ki ayakta durulduğu vakit rahatlıkla arkaya yaslanabiliyor insan. Ama işte o vahşi ve dik yamaçlar yuvarlak yuvarlak ve sıra sıra çay ağaççıkları sayesinde o kadar sevimli olmuş ki yuvarlansan bir şeycikler olmaz gibi geliyor insana. Zira çay ekilmemiş tek bir karış toprak yok. Yukarıya minibüsle çıktık. Yol o kadar dolambaçlı ki bazılarının midesi bulandı, başı döndü. Üstelik tek şerit. Karşıdan kamyon geldi mi bir boşluk bulana kadar geri geri gidiliyor. Ve tahmin edeceğiniz gibi Karadenizlilerin daima acelesi var. Kornalar, hööler eşliğinde bir ileri bir geri... Ama tepeye çıkınca göz yaşartıcı güzellikte bir manzara ile karşı karşıya kalıyorsun. Eşi benzeri olmayan bir manzara. Dünyanın en yeşil, en çılgın, en velut topraklarına hipnotize olmuş şekilde baka kalıyorsun. (Midesi bulananlar o sırada dağların yedi ceddine giydiriyor) Aralardaki sıvasız, korkunç çirkinlikteki apartmanlar olmasa rahatlıkla uzak doğuda bir yerdeyim diyebilir insan. Gitmedim ama Sri Lanka (Seylan) tahmin ediyorum böyle bir yer. (Apartmansız ve hasır şapkalı versiyonu.) Bu apartman meselesinde yapacak bir şey yok. Yani görmeyeyim diyorum, gözümü başka yere çevireyim diyorum ama yok. Gözüme çöp gibi batıyorlar. Fakat dediğim gibi yapacak bir şey yok. Zaten azıcık toprakları var, Karadenizlinin de apartmanda yaşamak hakkı değil mi madem komple bütün Türkiye ona geçti üzücü bir şekilde.. Eh o zaman. Bari modeller biraz güzel olsa diyor insan ama halkımızdan zevkli bir apartman modeli hayır gelmedi, gelmeyecek... Ama yine de, evet yine de hayatımda ilk defa bir yere anında yerleşmek istedim. Hemen o an, oracığa. Kenan Amcanın bahçesine Fatma Abla’nın yanında kalıvereyim istedim. Bütün gün o vadiye baksam bıkmam gibi geldi. Ömrüm boyunca aradığım şey sanki bu imiş gibi geldi. Bir çay bahçem olsun, kenarında evim olsun, kadrajda apartman olmasın ve dünyaya en tepeden bakayım. Çayımı toplayayım, satayım, odunumu alayım ve aşağıya inmek hiç gelmesin içimden. Yeterince aşağıda yaşadık da ne oldu... Bunca yıldır... Bunca kötülük arasında... Ne bulduk ki? (DJ fon müziği olarak Pink Floyd’dan Wish You Were Here’i dayar hemen: “We’re just two lost souls swimming in a fish bowl, year after year.. Running over the same old ground. What have you fooooooound? The same old fears... Wish you were heeeere...”)Yarın: Çay işi zor iş... Bir bardak çayda neler var!

Devamını Oku

Okuruna bak yazarını al

13 Temmuz 2008

Bir köşe yazarının başına gelebilecek en kötü şey, okurunun aptal olduğunu keşfetmesidir. Zeka ürünü sandığın bir kelime oyunu yap, bununla da pek gurur duy, altını çize çize, üstüne basa basa, yüz kere de geçir yazında, hatta o kadar beğen ki başlığına bile çıkar... Kasım kasım kasıl “baak, bunu ben yazdım, bunu ben buldum” diye bütün arkadaşlarını ara...Heyhat! Okurun anlamıyor! Anlayamıyor!Onca yıldır yaz çiz, onu iddia et bunu iddia et, belli bir kesim için saygın bir yere geldiğini düşün... Sonra bir bak ki sahip olduğun okur üç otobüs dolusu dumkopfmuş meğer. Senin o süper zeka kelime oyununu anlama kabiliyetine sahip değil. Edine edine açıklamalara MUHTAÇ bir güruhu okur edinmişsin! İlkokul 5 zekasında var yok bir kitleye yazıyormuşsun meğer ON koca yıldır...İttire kaktıra geldiğin yer bu: Aptalların kanaat önderi!Dumkopfların fikir kraliçesi! Ne zavallı bir durum!Ne üzücü bir gerçek!Daha büyük ne CEZA verebilir ki ilahi adalet sana! Yaptığın alçaklığın karşılığı olarak “Aptalların yazarı” payesini almaktan daha kahredici ne olabilir ki bir köşeci için! Daha bitirici? Daha öldürücü?Hemen söylüyorum: BUNUN FARKINDA OLMAMAK!***Zira aklı başında bir köşeci böyle bir gerçekle karşı karşıya geldiği vakit anında yazı çizi işine son verir, istifasını basar ve kuş uçmaz kervan geçmez bir yere yerleşip “overdoz botoksun beyne zararları” gibi bir konuda mesela uzman olmaya falan çalışır. Tecrübeyle edinilmiş bir uzmanlık olur üstelik.Daha aşağısı kurtarmaz yani. Beraber yaşaması zor bir gerçek zira. 35 yıllık kocanın gay olduğunu öğrenmek gibi bir şey.Bu münasebetsiz gerçeği kendine saklayıp işine devam etmeyi de anlarım. Hani parası yoksa eğer iş iştir. Ekmek ve kuaför parası deyip geçilesi bir şey. Ben nerede hata yaptım acaba deyip bir nebze olsun düzelmek, en azından orta zekalıların yazarı haline gelmek bile mümkün özeleştiri kurumu sayesinde..Ama bu korkunç gerçeği marifetmiş gibi bir de kamuyla paylaşmak?!? “Benim okurum benim kırk yılda bir yaptığım bir kelime oyununu anlamadı, o kapasitede değil, hadi açıklayayım bari” demek??Pess. Hakikaten pes.. İşte bu kitaplara geçirilesi bir şey. “Şuursuzluk Tarihi” adı altında yazılacak bir kitapta mesela genişçe bir bölüm olarak rahatlıkla yer alabilir. Veya iletişim fakültelerinde “ne olunmamalı” derslerinde özgüven zehirlenmesi ile pişkinlik arasında gidip gelmenin ideal örneği olarak da okutulabilir. Gerçekten ilginç bir ülkeyiz. Bu ülke yazarlarıyla da enteresan bir ülke. Gerzoların yazarıyım diye övünebilen bile var...

Devamını Oku

Yangında açan çiçekler

11 Temmuz 2008

ŞİRİNCEBir zamanlar sevdiğim bir adam “yangın yeri çiçekleri”nden söz etmişti bana. Tohumları sadece yangında çatlayan bir çiçekmiş. Yirmi otuz kırk, senelerce kalırmış toprağın üstünde, ne zaman yangın çıkarmış o zaman çatlarmış tohumu ve o zaman yeşerirmiş. Şimdi geçmiş zaman, overdoz romantizm nedeniyle ben ağacı çiçek, böceği börtü de anlamış olabilirim. Yani yangında tohumu çatlayan bir çiçek değil bir ağaç da olabilir. Gerçi internette sorgulayınca “yangın yeri çiçeği”nin bir fotoğrafı bile çıktı karşıma ama yine de emin değilim. Ex-düdük efendinin beyanı dışında bilimsel bir veri yok elimde. Ancak karşımdaki kara tepelere bakınca inşallah böyle bir çiçek vardır diyorum. Hatta inşallah yangında tohumu çatlayan ağaçlar da vardır. Zira dün salya sümük anlattığım gibi (Manita Bey’in deyimimle “maç anlatır gibi”) Şirince’mizin etrafındaki ormanlar kısmen yandı. Köyün kendisine bir şey olmadı çok şükür ama 5 kilometre uzağındaki tepelerin bir bölümü yazık ki kül oldu. Yangın helikopterlerinin amansız mücadelesine rağmen yangın sabaha kadar yer yer sürdü. İnsanın hemen dibinde bir ormanın için için yanıyor olması kadar hüzünlü bir şey yok. Kocaman, uğursuz bir canavarın gözleri gibiydi. Orman söndürmek hiç kolay bir şey değilmiş... İlk defa bu kadar yakından bir orman söndürme çalışmasına tanık oldum. Şu kadarını söyleyebilirim: İnsan üstü bir şey!Dün de dediğim gibi helikopter pilotları olağanüstü bir şekilde çalışıyor. Yüzde yüz eminim her yangında en az üç dört kilo kaybediyorlardır. Öyle böyle bir iş değil yaptıkları. Bu arada dün yanlış yazmışım. Buldukları her yerden su taşıyorlar dedim. Hayır öyle değilmiş! Şirince Muhtarı Levent Apak geçen sene bütün itirazlara rağmen köyün hemen tepesine bir yangın havuzu yaptırmış, (yazıyı yazdığım sırada bilmiyordum bunu) helikopterler buradan alıyormuş suyu. Muhtar an itibarıyla heykeli dikilecek adamdır. Ve böyle havuzlar her yere yapılası havuzlardır. Tabii iş havuzla kalmıyor. Havuz dediğin sınırlı bir su. Yangın sırasında sürekli doldurulması lazım. Ah işte o anı görmeniz lazımdı. Civar köy, kasaba ve ilçelerden ne kadar itfaiye arabası, arozöz, su tankeri ve su taşıyabilen ne varsa hepsi geldi. Havuzu doldurmak için akın ettiler. Zira bir helikopterin torbası (artık neyse onun teknik adı) her seferinde 1,5 ton su alıyor. Ve her beş dakikada bir de gelip alıyorlar. Sadece pilotlar değil tabii, muhtarından köylüsüne, çiftçisinden otelcisine herkes bir şekilde söndürme hadisesine katıldı. Ve yazık ki orman işçilerinden biri de ağır yaralandı. Gözümüzün önünde etrafını alevlerin sarışını gördük. Şu an İzmir’de hastanede yatıyor. Umarım tez zamanda iyileşir. Niye bu kadar detaylı anlatıyorum? Çünkü istiyorum ki bilin orman yandığı zaman neler olup bitiyor. Nasıl bir mücadele veriliyor. Ve yangın söndürme helikopterinin, uçağının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlayasınız istiyorum. Ve pamuk parmaklarınız tekrar cep telefonunuza gitsin ve “yangın” yazıp 3919’a kısa mesaj atsın istiyorum. İnanın ki saçma sapan melodiler indirirken, popstar yarışmalarında oy verirken, “nassıniyimisin” derken harcadığınız kontörlerden daha azını harcayacaksınız. Sadece 6 lira! Sadece!

Devamını Oku

Bir orman gözümün önünde yanıyor.. Ağlıyorum..

10 Temmuz 2008

ŞİRİNCEŞu an yazımı göz yaşları içinde yazıyorum. Gözümün önünde bir orman yanıyor zira. Şirince’nin tepeleri şu an itibarıyla alevler içinde. Hayatımda hiç bu kadar üzücü bir şey görmedim. Yangının bir noktadan başlaması ve tüm tepeyi sarması 20 dakika bile sürmedi. Korkunç bir süratle aşağıya iniyor alevler. Büyüdükçe büyüyorlar. Yükseldikçe yükseliyorlar. Bütün hayvanlar çığlık çığlığa bağırıyor. Her yer duman içinde.. O kadar korkunç ki... Ancak cehennem bu kadar feci olabilir...Zavallı bir yangın helikopteri oradan oraya tek başına uçup duruyor 20 dakikadır. Bulduğu her yerden su taşıyor. Ağlayarak izliyoruz yangınla savaşını. Çok hızlı, çok seri ama yazık ki fayda etmiyor. Alevler yayıldıkça yayılıyor. Yangın o kadar büyüdü ki taşıdığı su kim bilir kaç litre, ama bir kova kadar su etkisinde.. Bu nasıl bir şey güzel Allah’ım?! Rüzgarı şimdi mi estiriyorsun?***Şimdi iki helikopter daha geldi. Tepemizde durmadan uçuyorlar. Sağlı sollu yangının etrafını çember içine almaya çalışıyorlar. Fakat durum imkansız bir mücadeleye dönüşüyor. Ormanın sonuna kadar yanası var.. ***Ben böyle bir şey görmedim. Bir yandan gözyaşları içinde yangını izlerken bir yandan pilotları düşünüyorum. Gerçek kahramanlar bu pilotlar! Alevlerin içine gözlerini bile kırpmadan dalıyorlar. Göz gözü görmez oldu, onlar hala uçuyor... Bir saniye bile durmadan. ***Durum çok kötü. Muhtar şimdi anons yaptı. Köyün hemen 5 dakika altındaki Kayser Dağı’na doğru yayılmış yangın. Ali Nesin’in bin bir emekle yarattığı Matematik Köyü’ne doğru. İçimiz gidiyor. Telefonlar ediyoruz, durum nedir diye, “Elimize kovalar, hortumlar, her yeri ıslattık, bekliyoruz” diyor. Muhtar bütün köylüleri yangınla mücadeleye çağırıyor.***Yangının külleri köye gelmeye başladı. Köy tümüyle duman altında. Dünya güzeli köy uğursuz bir perde altında. Bebekliler aşağıya Selçuk’a gitmeye başladı. Küçük ciğerlerinin kaldırabileceği bir şey değil zira. Rüzgar estikçe esiyor. Tanrım... Neden böyle yapıyorsun?***Yangın doğuya doğru yayılmaya başladı. Dumanların arasından yeniden alevleri görmeye başladık. Şimdi zeytinlikler yanmaya başladı. Zeytin çam ne varsa her şey yanıyor. Zeytinliklerin oradaki evler tahliye edilmeye başlanmış. Ne yapacak bu köylü?Rüzgar giderek hızlanıyor... Çok kötü. ***Bölgedeki bütün itfaiye ekipleri burada. Canhıraş bir mücadele veriyorlar. Muhtar tekrar anons yaptı. Hayır yangın durdurulamıyor. Yangın yaklaşıyor. Tüm köylü ve esnafı köy meydanına çağırıyor. ***Gitmek zorundayım..

Devamını Oku