Yıkıyorum, koruyorum, ben bunu hep yapıyorum. İmza: TC

16 Ağustos 2008

ŞavşatArtvin il sınırları içinde dolanıp duruyoruz. Varmamız zor oldu, belli ki çıkmamız daha da zor olacak. Yanlış anlaşılmasın. Şikâyetçi değiliz. İsteyerek buradayız..Dün Ardanuç’un rüya gibi köyü Tanzot’tan çadır içinden bildirmiştim hatırlarsanız. Bugünse Şavşat yolunda yıkık bir kilisenin bahçesinden. Türkiye’nin süper güç ulaşılan ne kadar ilçesi, bucağı, köyü, mahallesi, mevkii varsa anladığım kadarıyla hepsi Artvin il sınırları içinde. Bölge tümüyle yüksek yüksek dağlardan, derin derin vadilerden ve gürül gürül akan ırmaklar sayesinde jilet gibi olmuş kanyonlardan oluşuyor. Yolların hepsi nehir kenarından ve vadinin en dibinden gidiyor. Dağlar adamın üstüne üstüne geliyor. Artvin’in doğusundaki ilçesi Şavşat’a giden yol da aynı öbür ilçesi Ardanuç’a giden yol gibi. Hem nehir kenarından hem kıvrım büklüm. Fakat hadi ilçe merkezlerine giden yollar en azından asfalt ve iki şerit. Bir de bunun köyleri var.Şavşat yolu üzerinde Opiza diye bir manastırı görmek için Bağcılar (eski adı Berta, halk hâlâ bu isimleri kullanıyor) diye bir köye saptık. Hayatımda gittiğim en manyak yoldu diyebilirim. Korkunç (ama hakikaten korkunç) bir uçurum kenarında ancak ve ancak tek bir arabanın sığabileceği genişlikte bir toprak yol. Bırak karşıdan bir araba gelmesini yaya bile gelse yan yana geçmek mümkün değil. “Hadi vazgeçtik dönelim” demek de seçenekler arasında değil çünkü dönecek yer de yok. Manzara kapatmıyoruzÖdümüz bir taraflarımıza karışa karışa çıktık köye. Ben hayatımda böyle bir şey görmedim. Köy sanki bir duvara yapışmış gibi! Dimdik bir yamaçta, kuş yuvası gibi üst üste evler.. Gönderdiğim fotoğraflar yer yokluğundan yazık ki yayınlanamıyor ama zaten fotoğraftaki etkisi gerçeği gibi değil. Neden insanlar gidip o (yemin ederim en az 70-80 derecelik) yamaca ev kurmuşlar anlaşılır gibi değil. Tamam memlekette düz arazi yok anlıyorum ama duvara yapışır gibi yaşamanın da ne alemi var bilmiyorum. “Kimse kimsenin manzarasını kapatmıyor oh ne âlâ” diye mi düşündüler nedir.. Hayır manzara dediğin de başka bir duvar. Karşı yamaç da en az kendi yamaçları kadar dik ve yüksek. İşin kötüsü manastırdan geriye de bir şey kalmamış. Orman yolu açmak için beş on sene önce ortasından bir güzel yıkmışlar manastırı. Köylü değil devlet üstelik! Şimdi çanını arıyorlarmış manastırın ama bu sefer jandarma kontrolünde! Önce yık sonra koru.. Türkiye Cumhuriyetine hoş geldiniz! Velkaaam velkam... Tek bu olsa gene iyi. Yine Artvin Şavşat yolu üzerinde Tbeti Kilisesi diye bir yer var. (Tabelalarda da “Tibet kilisesi” diye yazmış durmuşlar. Sanırsın Himalayalar’dayız) 1967 yılında, sapasağlam ayaktayken, Şavşat Kaymakamı, taşlarından cami ve okul yapılsın diye bir güzel dinamitletmiş koca katedrali. Düşünebiliyor musunuz? 1100 yıllık sapasağlam bir tarihi eser var topraklarında ve sen onu resmi resmi dinamitliyorsun!! Ayasofya’yı dinamitlemek gibi bir şey! Ama yapılmış! Fakat yapı o kadar sağlam ki çatı çökmüş, 3 duvarı sağlam kalmış. Şimdi korumak için çılgın bir uğraş veriliyor. İşte ben de o kilisenin yıkıntıları arasında, kocaman bir ağacın gölgesinde yazıyorum bu yazıyı. Ülkemiz komik bir yer.. “Şaka ise hiç komik değil, gerçekse çok komik” denilen türden..

Devamını Oku

Allah’ın dağında bir çadırdan notlar

14 Ağustos 2008

An itibarıyla bir tarlaya kurduğumuz küçük köpek çadırımızın içine sığınmış, tıpırdayan yağmuru dinlemekteyiz. Bilgisayarımın ve fenerimizin pilinin yettiği yere kadar yazımı yazacağım. Türkiye’nin en güzel köyündeyiz şu an. Ardanuç’a bağlı yeni adıyla Aydın, eski adıyla Tanzot olan köyde. Sonunda Artvin il sınırlarına intikal edebildik. Uzun bir yoldu, arada türlü badireler de atlattık ama nihayet vardık. Artvin merkez için olumlu şeyler söyleyemeyeceğim, Türkiye’nin ekseri şehir ve kasabaları gibi şehircilik faciası ve lakin civar, göz yaşartıcı güzellikte. Artvin merkezde döner yiyip hiç vakit kaybetmeden Ardanuç’a gittik. Ardanuç, Cehennem Kanyon dedikleri nefis bir kanyondan kıvrım kıvrım giderek ulaşılan sevimli, uykulu bir kasaba. Ortasında bir park var. Vakti zamanında Ruslar yapmış. (Bu bölgeler 1878-1917 arasında Ruslarındı biliyorsunuz) Parkta bir süre oturup çay bahçesinin sahibi Orhan Aksoy’la sohbet ettik. Son derece sempatik, zeki ve her şeyden haberli bir insan. Sonra Tanzot’a çıktık. Çık Allah çık bir köy. Fakat her yüz metrede daha da güzelleşiyor doğa. Sonunda gözlerimize inanamadık. Heidi’den fırlamış gelmiş gibi bir yeryüzü parçası. Ağustos’ta bile yeşil çayırlar, çayırların etrafında koyu yeşil uzun uzun çamlar, bir yerden bir derecik akıyor, ahşaptan nefis evler güzel güzel serpiştirilmiş... Dünyanın en güzel doğasını ve köyünü yap deseler ancak böyle bir tablo çizilirdi. Her şey planlanıp konulmuş gibi. Köye girdiğimizde benim yazı zamanım gelmişti. Ekibi çadır kurmaya yollayıp köy kahvesinin önündeki kamelya gibi bir yere oturdum. İki dakika köyün bütün nüfusu etrafımdaydı. Çoğu renkli gözlü, aydınlık yüzlü insanlar. Meraklı meraklı bakıyorlar. Soru şu: “Kimlerdensin kızım sen?” Son on yıl içinde akrabasını ziyaret dışında gelen 20 kişinin dördü bizdik herhalde. (Bu 20 kişinin biri de Şoray’mış bu arada. Ne gezmiş haa o da... Bravo valla..) “Ben sizden değilim, meraktan geldim” cümlesini 20 kere etmişimdir herhalde. Sonra bana elektrik lazım oldu. Hemen bir eve götürdüler. O kadar az vaktim vardı ki insancıklara ne olup bittiğini açıklayamadan evin bir köşesine kurulup hızla yazdım yazımı. Sonra yazımı gönderme faslı başladı. Köyde cep çekmiyor. İnternete ceple bağlanıyorum. Bir yerde çekiyor dediler oraya gittik ama yeterli gelmedi sinyal. Bağlanamadım.Güneş battı batacak, gazete yazı bekliyor, yollamak zorundaydım. Ekibin yarısını orada bırakıp arabaya binip hızla aşağıya inmeye başladık. Yol aşırı virajlı, vakit az ve yağmur bulutları yüzünden midir nedir bir türlü sinyal alamıyoruz. Bilmediğimiz yollardan ben elimdeki cebi sinyal alsın diye böyle havalarda falan tutup paldur küldür iniyoruz. Sonunda, ama hayli indikten sonra, bir yerde aldık sinyal. Allah’ın dağında internete bağlandım ve yolladım. Dönüşte gündüz girdiğim eve misafir olduk. Demirci Mustafa’nın eviymiş. Bize nefis bir sofra kurdular. Bulgurlu taze fasulye, ceviz, dut pekmezi, teleme peynir, patates ve çaydan oluşan harikulade bir tanrı misafiri sofrasıydı. Ellerinde ne varsa çıkardılar. Babaanne durup durup sarıldı bana. İlla kalın dediler ama çadırlarımıza döndük. Şimdi mutluluktan ve uykudan gebermek üzere uyku tulumuma girmiş çadırımızın üzerine yağan yağmuru dinliyorum. Abartmazsa iyi olur zira çadırımız yazlık. İki kedi köyde fena kapıştı, sesleri buraya kadar geldi. Serin, nefis bir hava var. Altımda çimler hışırdıyor. Yapmak istediğim her şeyi yaptıktan sonra el ayak çekmek için daha iyi bir yer olamaz. Kendimi uzun zamandır bu kadar mutlu hissetmemiştim. Pilim bitiyor.. Şimdilik bu kadar...

Devamını Oku

Soyulduk ey halkım, bizi unutma!

11 Ağustos 2008

Karadeniz gezimizin 5. günündeyiz fakat ancak Çayeli’ne kadar ulaşabildik. Güya hızla Artvin’e gidip yavaş yavaş geri dönmek gibi bir niyetimiz vardı, zira beraberimizdeki arkadaşlarımızın süresi kısıtlı, batıya ne kadar yaklaşırsak dönüşleri o kadar kolay olur diye düşündük ama bu Artvin denilen yer hakikaten uzakmış. Amasya Artvin arasındaki bitmek bilmez yolculuğumuzda bir gece de Trabzon’da da konaklamak zorunda kaldık. Bizi yavaşlatan tek neden tabi yolun uzaklığı değil. Başımıza türlü türlü işler de gelmedi değil. Memleket eskisi gibi değil. Köy yerinde bir şey olmaz diye düşünmemek lazım. Benim daha önce Doğadan Çay basın gezisi sırasında gittiğim Kenan Amca’nın çay bahçesine gitmek istedik tekrar. Yolları karıştıra karıştıra gittik de. Dünya tatlısı Fatma Abla bize yine çaylar demledi, kızı kurabiyeler pişirdi, biz yine çok mutlu olduk, köyün ve yan yana dizilmiş yeşil koyunlar gibi duran çay bahçelerinin keyfini çıkardık, çocuklar gibi neşelendik.. Bir saat sonra aşağıya Çayeli’ne indik, hızla devam edeceğiz Artvin’e. Bir şeyler almak isteyince baktık cüzdanlar boş. Bankamatik bulmak zor olur diye de hayli bir miktar çekmiş idim.. Hepsini boşaltmışlar. Arabayı boş bıraktığımız tek yer tepedeki köydü. Ne olmuşsa o arada olmuş. Girmişler, yürütmüşler. Muhtemelen çocuklar.Jandarmaya gittik. Sağ olsunlar çok yardımcı oldular. Bölük Komutanından Uzman Jandarmasına kadar herkes işini gücünü bıraktı, bizimle ilgilendiler. Fakat ne kadar uzun sürüyor o prosedür size anlatamam. Muhtar çağrıldı, muhtarla tekrar köye gidildi, bir iki eve gidildi, sonra meydanda toplanıldı, köylü tabii ki “bizim burada olmaz öyle şey” dedi, hatta aralarından bazıları bayağı bayağı diklendi, neredeyse “iftira atıyorsunuz” noktasına getirildi, az daha bir arbede çıkmak üzereyken daha fazla gerginlik olmasın diye aşağıya indik, sonra tek tek ifadelerimiz alındı, ondan sonra arabada parmak izi testi yapıldı, (CSI Çayeli) sonra hepimizin parmak izleri alındı, sonra fotolar çekildi, sonra şu sonra bu... Bütün bu işlerin kaç saat sürdüğünü tahmin bile edemezsiz. TAM 4 saat. Esasen hiç bu prosedüre girmeye niyetimiz yoktu. Öyle laf olsun diye gittik. Daha doğrusu insan bir an çok sinirleniyor ve saçma bir intikam duygusuyla doluyor. Ve sanki bir şeyler olabilirmiş gibi naif bir düşünceye kapılıyor. Tabii ki ne o para ne de hırsız bulunacak. Böyle bir şey mümkün değil. Jandarma gibi tek tek ev mi arayacak? Zaten “bizim burada olmaz öyle şey” denilen bir köyde böyle bir şeyin ortaya çıkması mümkün müdür? Bir hırsızın en büyük kalkanı. Üzücü olan şu: Ben bu memleketin şehirlerinden çoktan umudumu yitirmiştim. Balkona da mı demir yaptırsak, hırsız efendi buradan da tırmanabilir mi, bu kapıyı da açar mı, bir kilit daha mı vursak mı diye geçiyor zaman. Ama köylerine dair hala umudum vardı. Beni takip edenler bilir her zaman “insanca yaşam köylerdedir” derdim. “İnsanın kapısını bacasını açık bırakabilme lüksü bu ülkede hala var orası da köylerimizdir” derdim. Artık diyemiyorum. Bitmiş. Kapınızı bacanızı açık bırakabileceğiniz tek yer yok artık. Lütfen bana “bizim orda olmaz” mektupları atmayın. Hırsızların zaten en çok güvendikleri şey bu. “Bizim orda olmaz” kalkanı yoldan çıkmış bir ahlaksızın sırıtarak altına girdiği yorgan. Nasılsa kimse üstüne alınmayacak, nasılsa çaldıranlar iftiracı konumuna getirilecek ve ben çaldığımda kalacağım diyecek ve huzur içinde işine devam edecek. Ve çocuklara da daha dikkat edin. Cami bolluğu onları yeterince ahlaklı yapmıyor. Ağır bir ahlak erozyonu yaşıyoruz. Yine umarım ihtiyacı vardır da ondan yapmıştır diye teselli etmekten alamıyorum kendimi. İnsanın memleketine dair umudunu topyekun yitirmesi çok acı bir şey.

Devamını Oku

Yeşilırmak kenarında bir Eylül Buğusu

10 Ağustos 2008

AmasyaDört gündür Artvin’e ulaşmaya çalışıyoruz fakat klasik durum: Başaramıyoruz. Memleket büyük. ÇOK büyük! Arabayı en çok Manita Bey kullandığı için ona göre hatta “gereksiz” büyük. (Siyasi manalar çıkartmaya gerek yok. Yorgunlukla söylenmiş bir laf..)Mudurnu’dan yola çıktıktan sonra Göynük’e de bir uğrayıp (burası da Mudurnu’dan 45 dakika uzaklıkta görülesi bir yer. Nehir kenarında nefis konakları olan yine Mudurnu gibi yeşil bir vadi içinde bir yer. Kalmak isteyenler için Akşemsettin Konağını tavsiye ederim) hiç oyalanmadan Amasya’ya kadar geldik. Amasya da yazık kokulu güzel elmasıyla sadece meşhur olmuş ama elma şöhretinden çok daha fazlasını hak eden bir yer. (Üstelik artık o elmadan da kalmadı) Gece yarısı şehre vardığımızda gözlerimize inanamadık. Tarihi Avrupa kentleri gibi ışıl ışıl, Yeşilırmak kenarında bir kuğu gibiydi. Uzun süre nehrin kenarındaki banklarda oturup seyrettik şehri. Kayalara kazınmış kral mezarları tepede, hemen altında yan yana dizilmiş eski güzel cumbalı evler, sakin sakin akan bir nehir... Her ne kadar yakalardan biri komple beton olmuşsa da tek bir yakaya bakınca hakikaten büyüleyici bir yer. Gözlerden ve ziyaretçilerden uzak olması ciddi bir utanç.Kalınacak çok da hoş yerleri var. Konaklar restore ediliyor ve her yıl yeni güzel bir yer açılıyor. “İlk Pansiyon” bizim ilk gece kaldığımız konak. Hiç orijinalliğini kaybetmeden, betonlaşmadan son derece yumuşak bir şekilde ayağa kaldırılmış bir ev. Şehrin ilk restore edilen ve otel olarak hizmete açılan yeri olduğu için sahibi Ali Kamil Yalçın “İlk Pansiyon” gibi sempatik bir isim vermiş ki kendisi Amasya’ya güzellikler katmaya devam eden çok başarılı bir mimar. Kaldığımız odada bir tavan vardı, olamaz güzellikteydi. Bir diğer yer “Eylül Buğusu”. Bundan daha romantik bir otel ismi hiç duymuş muydunuz? Ahmet Altan gelmiş geçen sene, girer girmez sormuş: “Eee hanginiz şairsiniz?” Şair değiller belki ama gayet neşeli ve sempatik iki kardeşler. Bina çok güzel restore edilmiş. İçi de eski güzel eşyalarla çok başarılı döşenmiş. Çok hoş bir bahçesi var. Akşamları canlı müzikli falan bir barı da var ki Amasyalı gençler pek seviyor. ***Durum budur. Gideceğiz bir gün Artvin’e ama bakalım ne zaman..

Devamını Oku

Yolcudur Abbas, bağlasan durmaz

8 Ağustos 2008

Milletin deniz kenarlarında fırında tavuk gibi kendini döndüre döndüre kızarttığı bir mevsimde ben muhakkak surette tersini yapmak zorunda olduğum içün, Türkiye’nin en güzel beş altı kasabasından biri olan Mudurnu’dayım. Yer gök, köşe bucak Bodrum, Türkbükü, Eda Taşkızartma haberlerinden sonra Anadolumuzun güzel bir kasabası ne kadar ilginizi çeker bilemiyorum ama hava sıcaklığı gündüz 23, gece 15 derece, püfür püfür denirse işte tam öyle. (Sıcaktan hoşlanmayan bir tek ben değilimdir diye umarak, bari onların ilgisini çekeyim diye bilhassa belirttim) An itibarıyla gece yarısını 1 saat 40 dakika geçmiş durumda ve benim üzerimde hırka var. Öyle diyeyim. Uzun zamandır yapmayı planladığımız gezimize nihayet üstün bir gecikme marifetiyle başlayabildik. Niyet Karadeniz’i baştan uca dolaşmak. Ekibimiz ben, Manita Bey ve İzmirlere kadar gidip düğünlerine alınmadığımız yeni evli güzeller güzeli çiftimiz Ömer ve Nurcan. (Allah tek yastıkta kocatsın...) Ayşe Arman’ın yaptığı Karadeniz gezisindeki gibi yakışıklı “prens ağbi” rehber arkadaşlar da daha sonra aramıza katılır mı bilemem. (Lütfen lütfen lütfen!)Kafalarımıza “Mudurnu Frayd Çikın” ile kazınmış olan Mudurnu esasen harikulade bir yer. Her ne kadar ilçenin girişinde 8 metrelik bir tavuk heykeli varsa da (evet bildiğin tavuk!) kesinlikle tavuğundan daha çok tanınmayı hak eden bir yer. (Bir gün “memleketin komik heykelleri sergisi” açmazsam ne olayım..) Kasaba, kıvrım kıvrım yemyeşil nefis bir vadinin içine kurulu. Betonun hakimiyetini henüz kuramamış. Görmeden insanın inanamayacağı güzellikte bir yer. Türkiye’nin bir zamanlar ne kadar güzel bir memleket olduğunun kanıtlarından biri. Buraya üçüncü kez geliyorum, kışı hariç her mevsimini biliyorum ve her gelişimde açıklayamadığım bir ferahlama yaşıyorum. Belki ormanlardan gelen taze havasından, belki her seferinde tanıştığım güzel insanlarından dolayı seviyorum burayı. Memur olsaydım ve buraya tayinim çıksaydı çok uzun bir süre işimi büyük bir mutlulukla yapardım gibi geliyor. (Memur olmadığı halde “tayin hayalleri” kuran da bir benimdir herhalde...) Görkemli nefis konakları var. Her biri, artık memlekette zerresi bile kalmayan müthiş bir yaşam zevkini ve sevincini yansıtıyor. İki üç gün evvel yazdığım “biz, bir zamanlar ev yapmasını biliyorduk” yazımın referansı olan binalardan söz ediyorum. Gerçek evlerden. İçinde yaşadığımız acıklı hücreler bütünlerinden değil yani. Kaldığımız yer işte bu konaklardan biri. Hacı Şakirler Konağı. Müthiş bir sevgi ve tevazu ile ayağa kaldırılmış. Restore edeceğim diye buldozerle girilen, betonlanan yerlerden değil. Yüzyıllık döşemeler, kapılar, kulplar, tavanlar, merdivenler olduğu gibi bırakılmış. İnsanın üzerine gelmeyen, tersine mahcup bir şekilde kucaklayan bir bina. Yorgan yün, yatak kenarı elbette ki kanaviçe. Bahçe ayrı bir güzellik. Kahvaltıda hiçbir yerde yemediğim güzellikte bir gözleme. Salatalık iki adım ötede dalında. Ev sahibi aydın bir Mudurnulu Mehmet Cantürk. Muhteşem bir adam! ***Gecenin ikisinde el ayak çekilmişken yazıyorum bu yazıyı. Odalardan tatlı tatlı uyuma sesleri geliyor.. Mışıldayanlar, kıpırdayanlar, horuldayanlar, mırıldananlar... Koca bir ailem varmış gibi mutlu hissediyorum. Mutluluk buralarda. Güvenin bana. Gelin buralara. (Hacı Şakirler Konağı 0374 421 38 56.)

Devamını Oku

Bir vosvos kardeşliği iyilik hikayesi

7 Ağustos 2008

Dün gece yine çok saçma bir şey geldi başımıza. Manita Beyle bir yerden motorla dönüyoruz. Adamcağızın biri, en az yetmiş beş var, Maçka’dan lunaparka inen yolun üzerinde, siyah bir vosvosun önünde elinde bidon öyle zavallı zavallı bekliyor. Saat gece saat 11 gibi.Önce bastık gittik. Sonra ikimizin de aynı anda vicdanı sızladı. Zira ikimiz de eski kaplumbağa sahibiyiz ve bir vosvosla yolda kalmak nedir gayet iyi biliyoruz.U dönüşü yapıp döndük adamın yanına. “Dayı nedir olay?” “Benzin bitti” “Tamam ver bidonu alıp gelelim” “Tamam fakat acele edin, arabayı stop ettirmedim zira aküsü dolmuyor, durunca bir daha çalışmıyor”.Atladık motora gittik en yakın benzinciye. Benzinci veremem dedi. Bidona benzin vermek yasakmış. Polisten gidin kağıt getirin dedi.Ne yapalım derken yanımızdan ekip otosu geçti. İzah ettik durumu, yok dedi, sorumluluk alamam. E o zaman gelin arabanın yanına dedik, onu da yapamazlarmış, işleri varmış. Karakola gidin deyip gittiler. Madem bir iyilik yapmaya karar verdik, vazgeçmeyelim dedik gittik Teşvikiye Karakoluna. Önce kapıdakine izahat verdik, sonra içeride nöbetçi memura, sonra yanındakine, sonra bir üstündekine... “Benzini bitti, adam yolda kaldı” kadar sıkıcı bir hikayeyi “adam kim”, “nereden tanıyorsunuz”, “siz kimsiniz”, “ne iş yapıyorsunuz” “her yardım isteyene koşar mısınız böyle” “kimlikleriniz yanınızda mı” gibi sorularla dört kere anlatmak da ayrı bir azap. Sonuç: Katiyen olmaz! Adamın kendisinin gelmesi gerek. Bir kundakçı muamelesi görüyoruz öyle böyle değil. Bir yeri yakmak isteyen neden karakola gitsin, neden karakol kameralarına kendini bol bol kayıt ettirsin, yüzünü göstersin, kimliğini versin? Elimizde pis bir bidon oflayıp puflarken nihayet mantığa geldiler, GKS midir, GBK mıdır, BKZ midir bir güvenlik soruşturması yapmayı teklif ettiler. “Ama yarım saat sürer”Saate baktık olmuş yarım! Eh sorun anasını satayım. Sordular, o “yarım” saat 45 dakika sürdü. 2 saat sonra aldık benzini gittik adamın yanına. Adam tümüyle umudunu kesmiş, çimlerin üzerinde kestirme moduna geçmişti. Araba tabii ki çoktan durmuş, marş basmıyor. Arabayı ittirmek için birilerini durdurmaya çalışıyoruz, bir Allah’ın kulu durmuyor. Ben, üzerimde elbise, ayağımda 10 santimlik topuklarla geçtim manita beyin yanına başladık arabayı itmeye. Amca da vurduracak arabayı.Araba aldı hızını gidiyor, dedik tamam, adam kurtuldu. Ama yoook! Allah bizi fena halde sınamaya kararlı. Yokuş bitti ama araba çalışmadı. Ve de nasıl saçma bir yerde kaldı! Hadeee bin motora, in aşağıya, yetiş amcaya, it gene. Saat bu arada olmuş 2! Yarın da erken kalkıp yola çıkacağız.. 118’leri ara, kurtarıcı telefonları bul, onları tek tek ara, kimseyi bulama, onu yap bunu yap.. Son olarak aşağıdan yukarı tek yön trafiği olan bir yokuştan aşağıya TERS YÖNDE itmemizi istedi aracı. Arabaların üzerine üzerine yani. Dedik vosvos kardeşliği de bir yere kadar. Zaten adamın parası da yokmuş, benzin parası da bizden çıktı, 24 tane arabanın hasar parasına da girmeye hiç niyetimiz yok. Sabahtan beri “Dolmabahçe taraflarında ters yönde gelen bir vosvosun açtığı felaket” diye bir haber arıyorum internette zira şiddetle merak ediyorum yaptı mı yapmadı o korkunç projeyi... Görürseniz link yollayın.

Devamını Oku

Bir açıkhava sineması macerası

6 Ağustos 2008

Dün akşam mahallemizde büyük bir olay mevzubahisti. Yıllardan sonra ilk defa açık hava sineması! Beşiktaş Belediyemizin ücretsiz hizmeti olarak hem de!Sezar’ın hakkı İsmail Ünal’a, belediyemiz bu konuda iyi çalışıyor. Kültür sanat dedin mi akan sular duruyor. Bu konuda bugüne kadar ne istediksek hepsine canı gönülden destek oldu. İşin içinde olmayınca fark etmiyorsun ama Arnavutköylüler Derneği’nde faaliyette olduğumdan beri (ayıptır söylemesi yönetim kurulu üyesiyim) bakıyorum her etkinliğimizin arkasında kapı gibi duruyor Beşiktaş Belediyemiz. Elemansa eleman, paraysa para, ses düzeniyse ses düzeni, ne varsa elinde veriyor. Arnavutköy Şenliği olsun, Bebek Şenliği olsun, Boğaz’da tekne turu, Abbas Ağa parkı etkinlikleri olsun çalışıyor yani. Tamam meydandaki heykel yüzünden kendülerine çok fena geçirmiştim zamanında, heykel konusundaki fikrimden de caymış değilim ama yiğidi öldür hakkını yeme.. Rum İlkokulunun bahçesinde kurulan açıkhava sineması olayı fakat çok şahaneydi. Daha gündüzden başladı tangırdı. Hemen evimin önünde olduğu için balkondan adım adım izledim olayı. Zira insanımızı iş yaparken izlemek kadar eğlenceli başka şey yoktur. Topluca iş yapan Türkleri çek bir filme, olsun sana şahane bir komedi. En son yapılması gereken en başta yapılır, bu yüzden her şey sökülür, yeniden kurulur vs vs vs. Fakat açıkhava sinema olayında dev bir teknolojik yenilik olmuş: Şişme perde!Ne bu derseniz şudur: Filmin gösterileceği perdenin etrafında şişme bot malzemesinden bir çerçeve var. Gösterim yapılacağı zaman bu çerçeve şişiriliyor ve ortasında çerçeveye bağlı perde bir güzel geriliyor. Devrilmesin diye de iplerle bir yerlere bağlanıyor, oluyor sana şahane bir gezici perde. İmax değil tamam ama sinema işte!Hangi film gösterilecek en ufak bir fikrimiz olmadan süslendik püslendik gittik bizde Nurcan’la. Mahallemizin erkekleri pek ilgilenmemiş ama hatunları büyük bir hevesle yerlerini almışlar. Bakkalın karısı sağımda, kasabın kızı solumda, tesisatçının annesi önümde, terzinin kardeşi arkamda.. Tam bir kız kıza durumuydu. Film “Beyaz Melek” çıktı. Mahsun Ağbimizin izlenme rekorları kıran filmi. Veletler anında sıkılıp ortalığı toz dumana katmaya başladılar. Filmin içinde ha bire bir velet gölgesi çıkıp duruyor, oradan bir zırıltı, buradan bir mıyırtı, plastik sandalyelerin düşme sesi...Derken filmin orta yerinde bir tangırtı koptu. Veletler okulun bahçesindeki Atatürk heykelinin etrafındaki zincirlere oturmuşlar, sütunlardan biri çatır çutur kırıldı. Oğlanlardan birinin anası geldi, velede okkalı bir şaplak indirdi, oğlan zırlamaya başladı, hışımla eve yollandı, anası sinirle yerine oturdu... Sonra ortalık iyice hareketlendi. Ses düzeni o kadar şahaneydi ki millet sessiz film izler gibi yorum yapa yapa izlemeye başladı. Kadınlar hep beraber konuşuyor, o ona sesleniyor, bu buna işaret ediyor.. Bir mırıltı bir mırıltı... O adam kim, niye böyle yaptı, ne dedi, yok öyle değil, bugün aldığım fasulyeler kılçıklı çıktı, kavunların zamanı bitti.. Bizim ilkokul dev bir oturma odasına dönüştü. Kim kime kaçmış, kim kimden ayrılacakmış.. Ergenekon, mergenekon kimsenin umuru değil... Film sonunda bitti ama ben yarısından itibaren milleti seyretmekten ve dinlemekten tek bir sahnesini hatırlamıyorum. Uzun zamandır bu kadar eğlenmemiştim. Mahallenin ne kadar ıncığı cıncığı varsa hepsini öğrendim. Eskiden hayatlar böyleymiş işte. Şeffaf ve ileri düzeyde samimi.. Belediyemiz sağ olsun.

Devamını Oku

Bu devirde Kuran okunur mu?

4 Ağustos 2008

Dünyaya en çok zarar vermiş şey nedir diye sorsalar “din” derim. Aynı zamanda en harekete getirmiş şey ne deseler yine “din” derim. Korkunç katliamlar da muhteşem tapınaklar da, kiliseler de, camiler de din adına yapıldı. Hepsi din kisvesi altında ekonomik nedenlerle yapıldı da denilebilir, bu argümanı destekleyecek çok şey de denilebilir, hepsi de doğru olabilir ama kitleleri harekete geçirmenin bin yıllardır en etkili yolu çok özetle: Din. İster yüce Zeus adına, ister yüce Allah adına, ister kutsal Şiva adına... “Bu devirde Kuran okunur mu, ne lüzum var Kuran kurslarına, hepsi tarikat yuvası, zaten maksatları kuran öğretmek falan değil, hepsi bu cumhuriyeti yıkmak üzere yetiştirilen militanlar...” şeklinde laflar ediliyor, Süleymancıların neler neler yaptıkları yazılıp çiziliyor... Ben Süleymancıları bilmem. Nakşileri de bilmem. Bildiğini sananlardan öte de olsa (internet olduğundan beri herkes sözde alim biliyorsunuz) derinlemesine değildir bilgiler. Ama ben bizim insanımızı biliyorum. İnsanı dehşete düşürecek kadar, gözlerini yaşartacak kadar, geleceğe dair tüm umutlarını kıracak, acı acı gülümsetecek kadar, merhamet ve öfkeyi aynı anda hissettirecek kadar cahil olduklarını biliyorum. Dün de dediğim gibi sadece içinde oturdukları binalara bile bakarak zihinsel ve entelektüel gelişmişlikleri hakkında bilgi sahibi olabiliriz. Ve durum çok feci. Ülkemizde okuma yazma oranı yüzde 87.6 olarak geçiyor. Erkeklerin yüzde 94.9 kadınların yüzde 80.1 imiş. İlkokul diploması alan herkesin okuma yazma bildiği varsayılarak yapılmış bir istatistik. Komple yalan!Ben bunu kafadan yüzde 50’ye düşürüyorum. Okuma yüzde 50, yazma yüzde 30. (İmla kurallarına göre yazma: yüzde 1) Zira ilkokul mezunu görünen o kadar çok insan tanıyorum ki okuma yazması yok sayılabilecek kadar zayıf olan. Köydeki yegane tabelayı bile okuyamayan. Önüne harita konunca soğuk soğuk terler döken. Bir iki üç, yukarı aşağı sağ sol seviyesinde olan. Çok açık söyleyeyim bana göre ülkenin hayli geniş bir bölümü taş devrinde yaşıyor. Elektrik, araba ve televizyon gelmiş bir tuhaf taş devri. Kimi yerlere ek olarak beton ve tuğla da gelmiş. Ama devir taş devri. Zihniyet olsun yaşam şekli olsun, insan ilişkileri olsun,bilgi ve muhakeme seviyesi olsun hepsi taş devri. Bu durumda sorulmaz mı? Ne verdin ne istiyorsun? Sözünü ettiğimiz yerler komşu ülke değil, T.C. sınırları. Dinin yerine, Kuran kursunun yerine ne koydun da gitmesinler, göndermesinler istiyorsun? Medeniyet mi getirdin? Çağdaşlığı mı öğrettin? İyi okullar mı açtın? Meslek eğitimi mi verdin? İnsan haklarını mı öğrettin? Allah korkusu, günah, haram üçgeni içinde dolanıp duran bu insanlara mı “ne lüzum var Kuran okumaya, okutmaya. Yasaklayalım hepsini olsun bitsin” diyorsun? Bu “ne lüzum var yemek yemeğe” demek kadar absürd bir öneridir. Bu kadarcık da mı memleketi tanımıyorsunuz? Veya bu kadar mı gözünüz boyandı “muasır medeniyetler seviyesine ulaştık” palavralarıyla? Veya bu kadar mı kapandınız kendi içinize, boğuldunuz fanusunuzun içinde?Meydanı bu kadar boş bırakırsan açık gözler elbette ki gelecektir. Bu bir fizik kuralıdır. Bir okurum Konya Seydişehir arasında böyle BİNLERCE kurs, yurt, vırt, zırt olduğunu söylüyor. Hepsi kuş uçmaz kervan geçmez noktalarda, birbirinden döküntü binalarda, saldım mevlam çayıra şeklinde. Belli ki bir endüstri doğmuş orada. Boşluk endüstrisi.. Bu yurt patlamasaydı kimsenin umuru olacak mıydı peki bu? Hayır. Olmayacaktı.

Devamını Oku